32. bölüm · KIZIL PRENSESİN YEDİ KALBÎ
BÖLÜM 32
Son görevden sonra Umut’un hayallerini görmeye devam ediyordum. Sanki pişmanlığım, bir gölge gibi peşimi bırakmıyordu.
Savaş'la olan nişanımız ve evlilik hazırlıklarımız, bu karanlık günlerin tek tesellisiydi. Ama Seda'nın ihanetinin gölgesi ve Gökçe'nin takibi, huzurumuzu bozuyordu.
Bu kez, görev çok daha zordu: Sınırın en yüksek, karla kaplı doruklarından birinde, kritik bir istihbarat operasyonuydu. Savaş, beni gözünün önünden ayırmak istemiyordu.
"Lâl, bu göreve benimle geliyorsun. Seni yalnız bırakmayacağım," dedi, sesi kesindi.
"Emredersiniz, Komutanım," dedim, ama kalbimde derin bir korku vardı.
Hava dondurucuydu. İki kişilik bir keşif ekibi olarak, Savaş'la karlı bir yamaca tırmanıyorduk. Her adım, risk demekti.
Bir anda, önümüzdeki yamaçtan üzerimize çığ düştü. Büyük kar kütleleri, bizi yuttu.
Gözümü açtığımda, üzerimde tonlarca kar vardı. Zorlukla hareket edebiliyordum. Yanımda, Savaş'ın sesi boğuk geliyordu:
Savaş: "Lâl... İyi misin?"
"İyiyim, Savaş! Sen?"
"Nefes alabiliyorum... Ama kımıldayamıyorum."
Telsizimiz kar altındaydı. Yardım çağıramazdık. Soğuk, hızla bedenimize yayılıyordu. O an, ikimiz de biliyorduk: Şehit olabilirdik.
Savaş, güçlükle elini uzattı ve karanlıkta elimi buldu. Parmaklarımdaki nişan yüzüğünü hissettim.
Savaş: (Sesi titrek ve sevgi doluydu) "Eğer... eğer buradan çıkamazsak, sana son kez söylemek istediğim bir şey var, Lâl'im."
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Soğuktan değil, vedanın acısından.
"Söyleme, Savaş. Lütfen söyleme."
Savaş: "Dinle beni. Sen, benim hayatıma giren en güzel, en masum şeysin. Sana yaşattığım her acı, benim cezam olsun. Ama bil ki, seni... seni o küçük kızıl saçlı kızdan beri, bir saniye bile sevmeyi bırakmadım. Sen benim kaderimsin, Lâl."
Hıçkırıklar boğazıma düğümlendi. Umut'un ardından, şimdi de Savaş'ı mı kaybedecektim?
"Savaş... eğer buradan ayrı kalırsak, ben... yaşayamam. Sen benim koruma kalkanımsın."
Savaş: "Sen benim gücümsün, Lâl. Sen savaşçısın. Unutma... o lanetli geçmiş, seni tanımlamaz. Sen, benim geleceğimsin. Lütfen... eğer yaşarsan... mutlu ol. Evlenelim demiştik... sözümü tutamadığım için beni affet."
"Hayır! Asla affetmem seni!" dedim, öfkeyle. "Beni burada bırakıp gidersen, asla affetmem! Sen yaşayacaksın! Benimle evleneceksin!"
Kararan gökyüzüne baktım. Savaş'ın elini daha sıkı tuttum. Parmağımdaki yüzük, buz gibiydi.
Lâl: "Seni seviyorum, Komutanım. Seni her şeyden çok seviyorum. Eğer bu sonumuzsa... son nefesimi, senin elini tutarak vereceğim."
Savaş, son bir gayretle, karı itmeye çalıştı.
Savaş: "Hayır! Sözümü tutacağım!"
O sırada, tam üzerimizden bir helikopterin sesi geldi! Savaş, elimi bıraktı.
Savaş: "Lâl! Bizi buldular! Güçlü ol!"
Savaş'ın son bir çırpınışla, karda bir boşluk yarattığını hissettim. Helikopterin ışığı, karda bize doğru iniyordu. Kurtulacaktık.
Kardan çıkarıldığımda, Savaş yarı baygındı. Yüzü mosmordu. Onu hemen sedyeye aldılar.
Lâl: (Savaş'ın elini tutarak) "Sözünü tuttun, Savaş. Ölmedin. Beni bırakmadın."
O gün, o karlı dağda, ölüme veda etmiştik. Ama bu deneyim, aramızdaki bağı çelikleştirmişti. Düşmanlarımızın planları ne olursa olsun, biz artık birbirimize aittik.
