16. bölüm · KIZIL PRENSESİN YEDİ KALBÎ

BÖLÜM 16

Ceydanur Güler

Gökçe'nin gelişi ve doğum günü ihanetinin üzerinden kısa bir süre geçmişti. Benim dünyam artık sadece soğuk duvarlar ve acı sessizlikten ibaretti. Bu evin içinde nefes bile almak zordu.

Elimde mama kabı, evin içinde geziniyordum.

"Badem kızım, gel buraya!"

Badem, Umut Abimin doğum günümde bana aldığı tek hediyeydi ve benim hayata tutunma nedenimdi. O küçücük kedi, bu karmaşanın ortasındaki tek masumiyetti.

Kaya Abi yanıma geldi: "Ne bağırıyorsun evin içinde?"

"Abi, Badem'i gördün mü?"

"Nereden bileyim ben? Gelir birazdan, işemeye gitmiştir."

Gözlerim doldu: "Ama onu sen aldın!"

Kaya Abi omuz silkti: "Ne zaman aldım? Hatırlamıyorum."

Onu bile hatırlamıyordu. Kızımı aramaya devam ettim. Sonra yerde, zemine damlamış kırmızı kan lekeleri gördüm. Kan, mutfak kapısına doğru ilerliyordu.

"Hayır! Badem!"

Mutfak kapısında Gökçe duruyordu. Yüzünde buz gibi bir zafer ifadesi vardı.

"O pis kediyi mi arıyorsun?"

"Nerede Badem?! Ona ne yaptın?!" diye bağırdım.

Gökçe: "Oldu! Bak, beni tırmaladı!" Bileğini gösterdi, küçücük bir çizik vardı.

Tüm kontrolümü kaybettim. Onun üstüne yürüdüm ve saçını çektim. O da çığlık atmaya başladı, beni itti ama ikimiz birden yere düştük. Abimler koşarak mutfağa girdi.

"Ne oluyor burada?!" diye bağırdı Bora Abi.

Gökçe, hızla ayağa kalktı, yalancı gözyaşları yüzünü ıslattı: "Abi! Bu delirmiş! Durduk yere bana saldırdı!"

"Hayır!" diye bağırdım, sesim titriyordu.

Bora Abi bana döndü, gözleri alev alevdi: "Ne istiyorsun, Lâl? Ne yapmaya çalışıyorsun sen? Ne huzurumuzu bozdun!"

"Ben mi bozdum?!"

"Öyle olsun, abi!" dedi Gökçe, Bora Abi'ye sarılarak.

Bu laf çok canımı yaktı. Ben, onların huzurunu bozan mıyım?

Hemen yerdeki kan izlerini takip etmeye başladım. Bu soğukta bahçeye çıktım. Kar yağıyordu. Bahçedeki büyük çöp kutusundan kırmızı kan sızıyordu.

"Hayır..."

Titreye titreye kapağı açtım ve Badem'in... parçalanmış cesedini gördüm. Midem kalktı, diz çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Gözyaşlarım, eriyen karla karışıyordu. Badem'in cansız bedeni, Gökçe'nin ne kadar iğrenç bir yaratık olduğunun kanıtıydı.

Gökçe, arkamdan geldi. Sesi, bir yılanın tıslaması gibiydi: "Ah, sonunda şundan kurtuldum!"

"Sen yaptın!"

"Tabii ki ben yaptım! Seni sevindiren her şeyi alacağım!"

Ayağa kalktım, gözüm dönmüştü. Ona tokat atmak için elimi kaldırdım, ama Umut Abi kolumu anında tuttu. O an, Badem'in ölümü bile abimi durduramamıştı.

Umut Abi (Sesi nefret doluydu): "Haddini bil, Lâl! Bir kediye sahip çıkamıyorsun, sonra başkalarına sarıyorsun!"

Lâl: "Abi... o ölmüş! Onu öldürdü!"

Umut Abi: "Merak etme, sana yenisini alacağım."

O an, Badem'in yerinin doldurulamayacağı gibi, benim de yerimin doldurulamayacağını anlamışlardı. Ama umursamadılar.

Lâl: "O zaman kalbimin de yenisini al! Çünkü ben sizi kalbimden silmek istiyorum!"

Onları arkamda bıraktım ve odama koştum. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Kalbim çok acıyordu. Yumruğumla göğsüme vurmaya başladım.

"Acısı geçmiyor! Geçmiyor!"

Gece yarısı oldu. Abimgil, sanırım Gökçe ile ilgilenmekten yorulmuş, uyumuşlardı. Ben, tekrar bahçeye çıktım. Hava çok soğuktu, üstümde sadece gecelik vardı. Soğuk yağmur yağıyordu.

Badem'in cesedini çöpten aldım, kucağıma koydum. Çamurlu toprakta tırnaklarımla mezar kazdım.

"Üzgünüm, Badem... seni koruyamadım," diye fısıldadım.

Arkamdan Gökçe geldi, sesi alaycıydı: "Sen kimseyi koruyamazsın zaten! Aciz, güçsüz bir kızsın! Bir kediye bile sahip çıkamadın. Sana demiştim: Her şeyin benim olacak!"

Gökçe, zaferle içeri girdi. Ben, yağmurda oturup Badem'in mezarı başında ağladım.

Bir süre sonra, arkamda bir ışık belirdi. Bora Abi gelmişti, elimde şemsiye tutuyordu. Yüzü yorgundu ama hala öfkeliydi.

"Lâl, neden burada oturuyorsun? Hasta olacaksın!"

"Beni düşünüyor gibi yapma," dedim, sesim çatlıyordu.

Bora Abi, sabrının taştığını gösteren bir nefes verdi. Şemsiyeyi kenara attı.

"Sana iyilik de yaramıyor! Ne halin varsa gör! İstersen öl!"

Sonra yüzüme yaklaştı: "O gözyaşların hep sahte! Artık bizi kandıramazsın!"

Neden bana bu kadar acımasız sözler söylüyorlardı? Ben onlara ne yapmıştım? O an, o soğuk yağmurun altında, Lâl, artık umursanmadığını değil, nefret edildiğini hissetti. Artık bu Konak'ta kalmasının hiçbir anlamı kalmamıştı.

Bu, Lâl'in artık evi terk etmesi gerektiği anlamına geliyor. Yaşadığı duygusal ve fiziksel şiddet, onu bir karar vermeye zorluyor.