13. bölüm · KIZIL PRENSESİN YEDİ KALBÎ
BÖLÜM 13
Gökçe bu eve geleli bir hafta olmuştu. Bir haftadır Annem, Babam ve altı abim... hepsi sadece onunla ilgileniyordu. Sanki ben, yokmuşum gibi davranıyorlardı. Bana bakmıyorlardı bile. Gökçe, bir hafta içinde Lâl'in yerini almayı başarmıştı.
O akşam, sofraya inmeye karar verdim. Aç değildim, ama abilerimin yüzünü görmek istiyordum. Her zamanki gibi, Bora Abi ve Umut Abi'nin yanına oturacakken, Bora Abi beni durdurdu.
Sesi, son zamanlarda duyduğum en soğuk sesti: "Lâl, sen karşıya otur."
Şaşkınlıkla sordum: "Neden?"
"Yanımıza Gökçe oturacak."
Tam o anda, Gökçe masaya yaklaştı. Bana arkası dönük olan abilerim görmeden, beni hızlıca itti. Tökezledim, nerdeyse düşecektim. Ama umurlarında bile değildi. Gökçe, Bora Abi'nin yanındaki yerini aldı ve sahte bir gülümsemeyle bana baktı.
Boğazım düğümlendi. Sanki sesim bir kez daha benden alınmıştı.
"Ben tokum," deyip masadan uzaklaştım.
Bora Abi, asla yemek yemeden beni göndermezdi. Her zaman arkamdan koşar, "Bir lokma ye," derdi. Ama şimdi... peşimden bile gelmedi.
Odama geldim, yatağa çöktüm ve hıçkırarak ağlamaya başladım. O an, kapı açıldı ve Gökçe içeri girdi. Yüzünde gizleyemediği bir zafer ifadesi vardı.
Gökçe: "Ay, burada mı yatıyorsun? Bu oda çok küçük ve pis."
Gözlerimi ondan ayırmadan kekeledim: "N-ne istiyorsun?"
Gökçe, yavaşça yanıma yaklaştı. Gözlerindeki kötülükle fısıldadı: "Seni yakında bu evden göndereceğim. Kimse seni sevmeyecek. O çok sevdiğin abilerin de beni sevecek. Yalnız kalacaksın, yetimhanedeki gibi. Yakında bu evin tek kızı ben olacağım."
Bu kız ne diyordu böyle? Bu, bir tehdit değil, bir itiraftı! Bunu hemen abilerime söylemem lazımdı!
Hızla ayağa kalktım ve Gökçe'yi odada bırakıp abilerimin olduğu salona koştum.
"Abi!" diye bağırdım, nefes nefese.
Kaya Abi, telefonda bir şeylerle uğraşıyordu. Başını kaldırmadan sordu: "Ne oldu Lâl? Para mı istiyorsun?" (Abilerim bana asla para demezdi. Bu, Gökçe'nin onlara ne kadar hızlı etki ettiğini gösteriyordu.)
"Hayır! Bir şey söyleyeceğim!"
Bora Abi sabırsızdı: "Lütfen çabuk ol, Lâl. Meşgulüm."
"Abi, bu kız çok kötü! Aramızı bozmaya çalışıyor. Beni bu evden göndereceğini söyledi!"
Bora Abi: "Ne?!"
Hepsine yalvaran gözlerle baktım: "Abi, lütfen bana inanın!"
Abilerimin hepsi, salona giren Gökçe'ye baktı. Gökçe'nin yüzünde anında dehşet ve masumiyet belirdi. Gözleri yaşla doldu ve kalbini tuttu.
Gökçe: (Acıyla ve hıçkırarak) "Abi... gerçekten böyle bir şey yok. Neden bana iftira atmaya çalışıyor, bilmiyorum. Kalbim..."
Birden Gökçe sendeledi ve bayıldı. Herkes dondu kaldı. Abilerim bana sinirle baktı. Kalp hastası olduğu için, abilerimin gözünde benim bir iftiracı olduğum kesindi.
Bora Abi, Gökçe'yi kucağına aldı. Gözleri öfkeyle doluydu. Kucağındaki Gökçe'ye bakarken, bana son darbeyi vurdu:
"İftira atmaya utanmıyor musun, Lâl?! Seni yanlış tanımışım. Seni böyle bilmezdim!"
"Ne..."
Bora Abi'nin bu sözü, kalbime saplanan en acı verici hançerdi. Koşarak odama gittim. Yatağa yığılıp hıçkırarak ağladım. Her ağladığımda Babam gelir, saçımı sever, öper, koklardı. Ama bu sefer... kimse gelmedi. Gökçe'nin bayılması, beni onlardan tamamen koparmıştı.
Sabah erkenden kalktım. Giyindim ve odamdan çıktım. Artık onların umrunda değildim.
Merdivenin başında Gökçe ile karşılaştım. Yüzünde, abilerimin görmediği o karanlık, zafer dolu ifade vardı.
Gökçe: (Alaycı bir sesle) "Ne o, mutsuz musun? Daha çok olacaksın."
Sonra yaklaştı ve fısıldadı. Bu fısıltı, beni tamamen dehşete düşürdü: "Senin olan her şeyi alacağım. O küçüklük aşkın Savaş'ı da..."
Çok sinirlendim. Elimde bir yumruk yaptım. Bu, benim Savaş'a aşık olduğumu nereden biliyor? Bu kız kimdi? Neler biliyordu?
Tam merdivenden aşağı inecekken, Gökçe aniden beni kenara çekti ve kendini merdiven boşluğuna attı.
Ben daha ne olduğunu anlayamadan, Gökçe tiz bir sesle çığlık attı.
"ABİİİİİİİİİİİ!"
Sesler, Konağın içinde yankılandı. Lâl, merdivenlerin başında donmuş kalmıştı. Herkesin gözünde, Gökçe'yi iten kişinin Lâl olacağı gerçeğiyle yüzleşiyordu.
Gökçe'nin merdivenlerden düşmesiyle Konak, bir kaos alanına döndü. Abilerim, Annem ve Babam, Gökçe'nin kalp hastası olması nedeniyle panik içindeydi. Göz açıp kapayıncaya kadar Gökçe, bir sedyeyle ambulansa taşındı.
Bana kimse dokunmadı, kimse konuşmadı. Merdivenin başında donmuş, çaresizce duruyordum. Abilerimin gözlerindeki o dehşet verici öfke, beni oracıkta dondurmuştu.
Hızla hastaneye gittik. Koridorda yürürken, her adımda Gökçe'nin o tiz çığlığı kulaklarımda yankılanıyordu: "ABİİİİİİİİİİİ!"
Hastanenin acil servis koridorunda bekliyorduk. Annem ve Babam, doktorlardan haber beklerken gözyaşları içindeydi. Abilerim ise... hepsi bana bakıyordu.
Bu, bir bakış değil, bir yargılamaydı. Bir hafta önce sevgiyle dolup taşan o gözler, şimdi nefret, hayal kırıklığı ve suçlama doluydu.
İlk konuşan, en mantıklı olan Bora Abi oldu. Sesi, bir buz kütlesi gibiydi:
"Ne yaptın, Lâl?"
Bu basit soru, beni derin bir uçuruma itti. Yutkundum. Bir açıklama yapmak istiyordum. Beni ittiğini görmediniz mi? O kendisi atladı!
Lâl'in iç sesi: Söyle! Kendini savun!
Ağzımı açtım, kekemeliğim geri gelmişti: "B-b-ben... h-h-hayır..."
Kaya Abi ileri çıktı. Gözleri doluydu ama öfkeden titriyordu: "Yeter! Yalan söyleme artık! Gökçe sana ne dedi ki? Ne istiyorsun ondan? Daha bir hafta oldu, o sana ne yaptı?!"
Lâl'in iç sesi: Beni sattığını söyledi! Benim yerimi alacağını söyledi!
Umut Abi (en duygusal olan bile) yüzüme bile bakamıyordu. Sadece fısıldadı: "Sana inanmıştık..."
O an, tüm kelimeler boğazımda düğümlendi. Kimse bana inanmayacaktı. Gökçe'nin kalp hastası olması, onu dokunulmaz yapmıştı. Benim tek bir kelimem bile, onların gözünde sadece iftira olacaktı.
Kelimelerin beni korumadığını anladım. Hatta kelimeler, beni daha da suçlu gösteriyordu.
Lâl, gözlerini kapattı. Geri dönülmez bir karar verdi.
Bir daha asla konuşmayacaktı.
Gözlerini açtı. Abilerim hala etrafımdaydı. Bora Abi sinirle elini saçına attı.
Bora Abi: "Konuşsana Lâl! Açıkla kendini! Seni savunmamıza izin ver!"
Lâl, Bora Abi'ye baktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Gözlerindeki yaşlar kurumuştu. Ağzını açmadı. Ağzını kapattı. Taş kesilmişti.
Kerem Abi yaklaştı: "Lâl, bize bak! Ne oldu? Lütfen..."
Lâl, cevap vermedi. Onların sesleri kulaklarında bir uğultu gibiydi. Başını yavaşça çevirdi ve camdan dışarıdaki karanlık manzaraya baktı. Dışarısı, kalbi kadar soğuktu.
Babamın sesi koridorda yankılandı: "Gökçe'nin durumu ciddi! Kalbi zorlanmış! Ameliyata alıyorlar!"
Babam, gözleri yaşlı bir şekilde yanıma geldi. O an, Babamın yüzünde ne üzüntü ne de şefkat vardı. Sadece kesin bir suçlama vardı.
Babam: "Bunu bize nasıl yaptın, Lâl?"
Babamın o hayal kırıklığı dolu bakışı, Lâl'in tüm direncini kırdı. Lâl, o an misafir bile olmadığını, sadece yer dolduran bir figür olduğunu anladı.
Lâl, son bir kez Babasına baktı. Sonra yine camdan dışarı döndü. Omuzları çöktü. Tüm benliği, yeniden mutlak sessizliğe gömülmüştü. Onların sevgisi ve güveni olmadan, Lâl'in sesinin hiçbir değeri kalmamıştı.
