26. bölüm · KIZIL PRENSESİN YEDİ KALBÎ

BÖLÜM 26

Ceydanur Güler

Umut Anlatımı

Kızıl Ateş Timi neden orda toplandı, hiçbir fikrim yoktu. Ama yeni bir üsteğmenin geldiğini duydum ve onu görmek istedim. Bahçeye çıktım ve arkadan bile tanıyacağım tanıdık bir silüet gördüm. İlk önce gözlerime inanamadım.

"Saçmalama Umut. Kaç yıl oldu, öldü o!"

Kendimi böyle avutmaya çalıştım. Kardeşim öldüğünde İstanbul’da duramadım ve Hakkari'ye geldim. Lâl, rüyalarımın kabusu oldu. Peşimi hiç bırakmadı. Vicdanım hiç susmadı. Rüyalarımda hep Lâl'i gördüm.

Dün gece de fazla uyuyamadım. Yine Lâl rüyama gelmişti. Yüzünde acı, üzüntü ve nefret vardı.

"Neden abi? Neden bana bunu yaptınız? Neden çocukluğumu yıktınız? Sizi sevmiştim..."

"Üzgünüm kardeşim, affet beni! Kıymetini bilemedim..."

"Sizi asla affetmeyeceğim. Masum sevgime ihanet ettiniz. Her zaman acı çekin!"

Şimdi, bütün bu acının ve vicdan azabının karşısında Lâl duruyordu. Hayal mi görüyorum diye gözlerimi kapatıp açtım. Yine karşımda duruyordu.

"Lâl..."

Arkasını döndü ve bana duygusuz şekilde baktı. Gerçekten oydu. Gözleri ifadesiz, buz gibi bakıyordu. Koşup sarıldım. Çok özlediğim kokusunu, küçüklüğündeki o güven veren kokusunu içime çektim.

"Yaşıyorsun! Ölmedin!"

Ama bana sarılmadı. Beni kendinden hızla uzaklaştırdı. Vücudu tahta gibi katıydı. Yüzüme, en ufak bir duygu kırıntısı olmadan baktı.

"Galiba beni birisiyle karıştırdınız," dedi, sesi resmi ve soğuktu.

"Hayır, Lâl! Sensin!"

"Sizi tanımıyorum."

Gözlerine baktığımda ne bana karşı sevgi ne de nefret vardı. Gözleri boştu, duygusuzdu. Bir kere daha onu ne kadar kırdığımızı anladım. O eski neşeli Lâl, içindeki tüm duyguları öldürmüştü.

"Lâl, affet beni!"

"YETER!"

O kadar yüksek ve öfkeyle bağırdı ki, askeriye'deki herkes bize baktı. Ben, o feryat karşısında sustum. Benim tanıdığım Lâl bu değildi. O, sakin, sessiz bir kızdı. Anladım ki, biz onu çok değiştirdik.

"Teğmen, ben senin komutanınım. Benimle düzgün konuş! Karşıma çıkma, çünkü seni hiç sevmedim!"

Gözlerim doldu. Benim kardeşim, bana nasıl böyle duygusuz olabilir? Bir şey dememe fırsat vermeden, arkasına bile bakmadan gitti. Sanki ben, orada bir hayalettim.

Telefonumu çıkardım ve hemen babamı aradım. Ellerim titriyordu.

"Baba, anne, size diyorum: Lâl yaşıyor!"

Murat (Telefonda): "Oğlum, Lâl öldü. Kabullen artık. Kendine gel!"

"Hayır! Yemin ederim yaşıyor! O, yeni üsteğmen olarak buraya geldi! Lâl'in ta kendisi! O zaman kendiniz gelin, görün!"

Umut, babasını ikna edememişti. Onlar, Lâl'in mezarını kabul etmişlerdi.

Umut, o günden sonra sürekli Lâl'i takip etti. Kendimi affettirmeye çalıştım. Yüzüme bakmayı bırak, benimle konuşmadı bile. Soğuk ve resmiydi. Sanki aramızda, aşılması imkansız, çelikten bir duvar vardı.

Arkasından bağırdım, sesim titriyordu:

"SANA KENDİMİ AFFETTİRECEĞİM, LÂL!"

Ama Lâl, arkasına bakmadı bile. O artık Lâl değildi. O, eski Lâl'i öldürmüş ve intikam için geri dönmüş, soğuk bir askerdi. Umut'un yaşadığı tek gerçeklik, her gün, kendi elleriyle kırdığı kardeşinin acımasız soğukluğuyla yüzleşmekti.