18. bölüm · KIZIL PRENSESİN YEDİ KALBÎ
BÖLÜM 18
Lâl, yaşadığı tüm acıların ve kanser gerçeğinin ağırlığı altında, abilerinin ve ailesinin sevgisinden tamamen umudu kesmişti. Tek hedefi 18 yaşına basıp bu Konak'tan kaçmaktı.
Akşam, odamda oturmuş, sessizce duvarı izlerken, aşağıdan gelen sert bir kapı sesiyle irkildim. Merdivenden indim, ama Bora kapıyı çoktan açmıştı. Elinde, beyaz bir kutu tutuyordu.
"O ne, abi?" diye sordu Umut.
"Bilmiyorum," dedi Bora, sesi gergindi.
Bora kutuyu açtı. İçinden bir kaç fotoğraf çıkardı. Bora, şok olmuş bir ifadeyle bir fotoğrafa bir de bana baktı. Yüzü kıpkırmızı oldu. Sinirle yanıma geldi ve fotoğrafları yüzüme fırlattı.
"Bu ne! Hiç mi utanmıyorsun sen elalemin koynuna girmeye?!"
"Ne?!" Başım dönmeye başladı.
"Başımıza orospu mu oldun sen?! Fahişe misin?!"
Bu sözlerle başımdan aşağı Kaynar sular döküldü. Yere eğilip titreyen ellerimle fotoğrafı aldım. Tanımadığım bir adamla, yarı çıplak, bir yatakta yatıyordum. Ama bu, kesinlikle ben değildim. Montajdı, bir iftiraydı.
"Abi, lütfen, bana bir kere inanın! Bu ben değilim! Hiç mi bana güveniniz yok?!"
"Sana güvenmiyoruz!" dedi Kaya.
Bora yanıma geldi ve yüzüme sert bir tokat daha attı. Tokadın acısı, Bora'nın bir fotoğrafa benden daha çok inanmasının acısının yanında hiçti. Bir kere daha anladım: Bu evdeki yerim, bir figürandan ibaretti.
"O zaman bana inanmıyorsanız, ben gidiyorum!"
Arkamı döndüm, ama Kaya'nın sert göğsüne çarptım. Önümden de çekilmiyorlardı.
"Gidemezsin!" dedi Bora.
"Neden?!" diye bağırdım.
"Çünkü reşit değilsin!"
"Beni burada zorla tutamazsınız!"
"Tutarız! Velayetin bizde!"
Babam, sinirle merdivenden indi, sesi otoriterdi: "Lâl, odana git! Bir daha da bir süre gözüme gözükme!"
Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Yıkık bir sesle son sözlerimi söyledim:
"Bir daha yüzümü görmek istediğinizde, hiç göremeyeceksiniz."
Odama gittim. Bu aralar çok sık ağlıyordum. Zaten hastaneye de gitmedim. 18 olduğumda bu evden gideceğim. Kimsenin beni bulamayacağı bir yere. Artık onların Lâl diye bir kızı yok.
Ertesi sabah, henüz uykudayken, bir bağırtıyla uyandım.
"İhale dosyasını kime sattın, söyle!" diye bağırıyordu Umut.
Sabah sabah ne olduğunu anlamadım. Umut hızla odama girdi, beni uykudan kaldırıp kolumdan tutarak merdivenin oraya götürdü.
"Ne diyorsun abi? Ne dosyası? Ben dosya görmedim!"
Umut yüzüme bağırdı: "YALAN SÖYLEME! BU KADAR MI PARAYA DÜŞTÜN?! BİZ SANA PARA VERMİYOR MUYUZ?!"
"İster inan, ister inanma. Ben dosya falan görmedim!"
"ABİM SENİN YÜZÜNDEN İHALEYİ KAYBETTİ!"
Odalardan diğer abiler çıktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Bora: "Ne oluyor Umut? Neden bağırıyorsun?"
Umut: (Bana dönerek) "Abi, içinizdeki hain bu kız! İhale dosyasını çalmış ve düşmanımız Salih'e vermiş!"
"Abi! Ben bir şey bilmiyorum! İnanın bana!"
Abilerim, Babam... hepsi bana nefretle, sinirle ve hayal kırıklığıyla baktılar. Asıl benim öyle bakmam gerekiyordu!
Umut Abi, "Yalan söyleme!" diye bağırarak beni göğsümden itti. Tam merdivenin başında durduğum için ayağım kaydı ve dengemi kaybettim.
Beni yere düşüren Gökçe değildi. Benim kalbimi kıranlar değildi. Bu sefer, beni fiziksel olarak yaralayan, Umut Abi oldu. Bana "sana zarar vermem" diyen kişi, bana en büyük zararı verdi.
Merdivenlerden baş aşağı yuvarlanmaya başladım.
Tek duyduğum, acı dolu bir çığlıktı: "LAL!"
Sonra her şey karardı. Bu sefer, sadece kalbim değil, bedenim de kırılmıştı.
