7. bölüm · Kırık Yüzük
6. BÖLÜM: KALBİN TESLİMİYETİ
Ayaz, bir insanın sadece kalbine değil, zihninin en
kuytu köşelerine nasıl sızılacağını bir usta gibi
biliyordu.
Fabrikadaki o gri, ruhsuz ve metal kokulu
dünyamdan sonra onunla geçirdiğim her dakika;
sanki hayatın bana yıllardır borçlu olduğu o büyük,
o görkemli özrü dileme biçimiydi.
İş çıkışlarında beni beklerken, omuzlarımdaki
yorgunluğu sadece bakışlarıyla alırdı.
Çevremdeki insanların o bitmek bilmeyen "Neden
bu kadar kapalı ve soğuksun?" sorularına artık
kelimelerle cevap vermiyordum.
Gözlerimdeki o yeni, ele avuca sığmaz parıltı
yetiyordu onlara. Ben değişmiştim.
Ruhum kabuk değiştirmiş, o paslı fabrikadan çıkıp
Ayaz’ın güven veren ellerine koşulsuz bir
teslimiyetle sığınmıştı. Eski Asmira, bu yeni
kadının içinde bir gölge gibi kaybolup gitmişti.
Aşka zerre kadar inanmayan o yaralı kız çocuğu,
artık telefonun başında titreyen elleriyle ondan
gelecek tek bir mesajı bekliyor, her bildirim
sesinde tıpkı bir çocuk gibi safça seviniyordu.
Sadakat, benim için artık tozlu kitap
sayfalarındaki bir masal öğesi değildi; Ayaz’ın
ellerinde sıkı sıkıya tuttuğu sarsılmaz bir
gerçeklikti.
Bir akşam, sahil kenarında, rüzgarın denizin tuzlu
kokusunu yüzümüze vurduğu o an geldi çattı.
Elimi her zamankinden daha sıkı, sanki hiç
bırakmayacakmış gibi tuttu.
"Asmira," dedi o içimi titreten, tüm dünyayı
susturan sesiyle. Durdum. Kalbim göğüs kafesimi
parçalayacak gibi çarpmaya başladı.
"Seni bu yalnızlıktan, bu dipsiz boşluktan
tamamen çıkarmak istiyorum. Bizim bir sözümüz
olsun; sadece ikimizin kalbinde gizli kalan değil,
tüm dünyanın göreceği kutsal bir söz..."
O an nefesimin sonsuza dek kesildiğini sandım.
Omuzlarımdaki sorumluluklar, geçmişin küllenmiş
acıları... Hepsi bir sihirbazın numarası gibi bir
anda silinip gitti. Onun gözlerinde gördüğüm şey
sıradan bir aşk değildi;
o bir kurtuluş vaadi, fırtınalı denizlerde sığındığım
en sarsılmaz limandı. Henüz parmağımda o
metal halka yoktu ama ruhumun tapusunu çoktan
ona teslim etmiştim.
Eve döndüğümde annem mutfakta çay
dolduruyordu. Yüzüme baktı, duraksadı. Gözleri
doldu ve elindeki çaydanlığı masaya bırakıp
hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bana sarıldı,
kokumu içine çekti.
"Asmira'nın kışı bitti kızım, baharın geldi sonunda,"
dedi hıçkırıklarının arasından.
Oysa ne kadar büyük, ne kadar hazin bir yanılgıydı
bu... O kış aslında hiç bitmemişti. Sadece daha
şiddetli, daha dondurucu bir "Ayaz" için sinsice
geri çekilmişti.
Bahar sandığım o esinti, ruhumu donduracak olan
o büyük fırtınanın ilk habercisiymiş. Ben ise o
fırtınaya göğsümü siper ederek yürümeye dünden
razıydım.
Zaman o gün, annemin dizlerinin dibinde,
geleceğe dair uykusuz ama heyecan dolu hayaller
kurarken ne kadar da hızlı akıyordu.
Şimdi ise bu sessiz mutfak masasında, o günlerin
tortusuyla baş başayım. Baharın geldiğini
sanırken, aslında en büyük kar fırtınasının kalbine
doğru yürümüşüm.
