21. bölüm · Kırık Yüzük
20.Bölüm – Kusursuzluğun Zehri
Okuyucu şimdi elindeki sayfaları şaşkınlıkla
geriye sarıp o can yakıcı soruyu soracak: "Madem bu kadar sarsılmaz bir sadakatle bağlıydı, madem dört koca yıl boyunca tek bir şüphe gölgesi bile yoktu... Ne oldu da Asmira o parmağındaki nişan halkasını bir enkaz gibi kenara bıraktı?
" Bu sorunun sarsıcı cevabı; Ayaz’ın o yere göğe sığdırılamayan dürüstlüğünün hemen ardında, ruhun kuytularında gizli olan o zifiri karanlık gölgedeydi: Tahakküm. Ayaz’ın sadakati aslında bir erdem değil; Asmira’yı dış dünyadan koparmak için örülmüş aşılması imkânsız, devasa bir duvardı.
Ayaz’ın aşkı, her geçen gün daha da ağırlaşan, sessizce damarlara sızan ölümcül bir zehir gibiydi. Çünkü bu aşk, sanılanın aksine iki özgür ruhun birleşmesi değil; Asmira’nın varlığını santim santim ortadan kaldırmak üzerine kurgulanmıştı. Ayaz, Asmira’nın kendisinden bağımsız tek bir özgür düşüncesi olmasına, kendi başına bir başarıya imza atmasına zerre tahammül edemiyordu.
Sevgi, bir koruma kalkanı olmaktan çıkmış; Asmira’nın boğazına dolanan, her kıpırdadığında biraz daha sıkan ipek bir urgana dönüşmüştü. Yumuşaktı, değerliydi, pırıl pırıl parlıyordu ama her saniye biraz daha nefes kestiriyordu.
Bu ipek urgan, Asmira'yı dünyadan soyutlarken ona sadece "Ayaz'ın dünyasını" bir lütuf gibi bırakmıştı. Ayaz, onun her başarısını kendi bilgeliği gibi sunuyor; her parıltısını "benim sayemde" diyerek kibriyle gölgeliyordu. Asmira'nın zekâsı ve yetenekleri, Ayaz'ın devasa egosunun altında ezilen önemsiz birer ayrıntıya dönüşmüştü.
"Seni koruyorum" derken aslında onu hapsediyor, "Seni seviyorum" derken aslında onun kimliğini siliyordu. Ayaz'ın bir kadının hayatındaki "tek adam" olma arzusu, zamanla o kadının zihnindeki "tek ses" olma hırsına evrilmişti. Ve o ses, Asmira’nın kendi sesini sonsuza dek boğmaya kararlıydı.
Okuyucu şunu artık tüm çıplaklığıyla anlamalıydı: Asmira kusursuz bir adamdan vazgeçmedi; Asmira, kendi mezarını büyük bir titizlikle kazan o usta mimardan kaçtı. Ayaz’ın sunduğu o dürüstlük, Asmira’nın kayıtsız şartsız itaat etmesi karşılığında verilen bir ödüldü sadece.
İtaat bittiğinde, o parıltılı ipek urganın içindeki çelik teller kendini acımasızca göstermeye başlamıştı. Asmira o nişan yüzüğünü kenara bıraktığında sadece bir adamı değil; kendisini bir gölgeye dönüştüren o "yok oluş" senaryosunu da elinin tersiyle itmişti.
Artık sadece nefes almak, Ayaz’ın sunduğu o altın kafese karşı ciğerlerini parçalarcasına bağırmak istiyordu. Çünkü gerçek aşk yaşatır ve büyütürdü; Ayaz’ınki ise sadece görkemli bir törenle, sessizce gömüyordu.
