6. bölüm · Kırık Yüzük
5. BÖLÜM: KIŞ GÜNEŞİ
Fabrikadaki o ilk bakıştan sonra, hayatımın ritmi geri dönülemez bir şekilde değişmişti. Ben ki kimseye güvenmeyen, aşka ve vaatlere kapılarını sonuna kadar kilitlemiş, anahtarını da en derine gömmüş Asmira...
Ayaz, o kilitleri tek tek açmak için değil; o kapıyı doğrudan yerinden sökmek, o kaleyi yerle bir etmek için gelmiş gibiydi. Kararlılığı o kadar sertti ki, savunma yapmaya vaktim bile kalmamıştı.
Onunla geçirdiğimiz o ilk zamanları, o ilk büyülü günleri her sabah yeniden hatırlıyorum.
Her şey o kadar gerçek, o kadar samimi geliyordu ki...
Bana bakarken dünyadaki tek kadın benmişim, benden başka hiçbir varlığın hükmü yokmuş gibi hissettirirdi. O sert, elleri nasırlı işçinin içinden; ruhu ruhuma bir sarmaşık gibi dolanan bir şair çıkmıştı sanki.
Fabrika çıkışlarında yürüdüğümüz o tozlu yollar, esnaf taburelerinde içtiğimiz o basit çaylar; bana dünyanın en şatafatlı sofralarından daha kıymetli gelirdi.
Bana bir gün, o dumanlı bakışlarını gözlerime sabitleyerek şöyle demişti: "Asmira, senin içindeki o yorgun kızı görüyorum. Omuzlarındaki o ağır yükü hissediyorum.
İzin ver, o yorgunluğu beraber taşıyalım." Bu cümle, benim en zayıf noktamdı.
Hayatın bitmek bilmeyen sorumlulukları altında tek başıma ezilirken, birinin gelip "Yükünü paylaşalım" demesi, reddettiğim o masalların kapısını sonuna kadar aralamıştı.
Ayaz, isminin dondurucu soğukluğuna inat, içimi ısıtan bir güneş gibiydi o günlerde. Bana sadakati ve "biz" olmanın o sarsılmaz kutsallığını öyle inandırıcı anlattı ki...
Nişan hazırlıkları başladığında, o altın yüzükler kuyumcu tepsisinde ışıldarken; aslında kendi hazin sonumun altına imza attığımı nereden bilebilirdim?
O zamanlar o yüzük, parmağıma takılan bir pranga değil; hayata karşı aldığım en büyük zaferin simgesiydi.
Hayallerim o kadar gökyüzüne ulaşmıştı ki; aşağıda çalan alarm zillerini, gerçeklerin o sert sesini duyamaz olmuştum.
Doya doya sevmiştik birbirimizi; ya da ben, onun beni sevdiğine doya doya inanmıştım. Şimdi bu ıssız sessizliğin içinde geriye dönüp baktığımda en çok şunu merak ediyorum:
O günler gerçekten yaşandı mı, yoksa Ayaz sadece gitmeden önce beni en yükseğe çıkarmak, düşüşümü daha sancılı kılmak için mi o kadar dil döktü?
Çünkü en sert düşüşler, en yüksek bulutların üzerinden olurmuş.
Ve ben, Ayaz'ın inşa ettiği o en yüksek buluttan, şimdi paramparça bir halde toprağa çakıldım.
