15. bölüm · KAPAN
15.Bölüm
Akın
Arabaya bindiğimizde Can’ın bakışlarını üzerimde hissediyordum, gerginliğini hissedebiliyordum “Ne diyeceksen söyle Can” dedim yola bakarak
“Abi nereye gidiyoruz?”
“İhtiyarın yanına gidiyoruz”
“Heyet toplantısı için mi” kısa bir bakış attıktan sonra gaza asıldım
“Bakalım gidince göreceğiz” dedim
“Asıl sen söyle Cansu ne iş?” dediğimde Can’ın bakışları aniden bana döndü
“Bir iş yok abi araştır dedin araştırdım” yarım ağız gülümsedim “Anlat bakalım”
“Kız 24 yaşında annesiyle birlikte yaşıyor ingilizce öğretmeni şu anlık bir okulda çalışmıyor öğrencilerin evine giderek ders veriyor.” Duraksadı ve nefes verdi bir terslik olduğunu hissetmiştim
“Ve evli” dediğinde yüzümdeki gülümseme soldu “Annesiyle neden yaşıyor evliyse” dedim
“Bilmiyorum abi” dediğinde İhtiyar’ın yanına gelmiştik. Devletin içindeki konumunu tam olarak hiçbir zaman anlatmasa da önemli olanın bu olmadığını biliyordum. İhtiyar’ın şimdiki işini bildiğimi sanıyordum. Bir sahaf açmıştı. Dışarıdan bakıldığında, eski bir bina gibi duruyordu ama içerisi daha modern döşenmişti. Zamanla birlikte eskiyle yeninin garip bir uyum içinde harmanlandığı, kendi dünyasına ait bir alan olmuştu.. “Can sen burada kal” diyerek onu kapıda bırakmıştım.
Kapının gıcırdayarak açılmasıyla birlikte içeriye adım attım. Daha kapı eşiğindeyken tanıdık viski kokusu burnuma çalındı. İçerisi kitaplarla doluydu, ama düzensiz değil, her şey belli bir sistem içinde yerleştirilmişti. Kitaplıkların arasındaki ince toz tabakası, buranın hem eski hem de yaşayan bir yer olduğunu hatırlatıyordu.
İhtiyar kitap raflarının arasında dolaşıyordu, parmaklarını ciltlerin üzerinde gezdirirken mırıldandığını duydum. Başını bile kaldırmadan söylenmeye başladı.
“Bugün kapalıyız. Görmüyor musun kapıda yazan yazıyı?” Arkasını döndüğünde gözlerini kısıp yüzüme baktı. Birkaç saniye boyunca beni süzdü, sonra hafifçe gülümsedi.
“Hoş geldin yeğen” dedi
“Hoşbulduk ihtiyar”
Kitabı yerine koyup bana doğru yürüdü. Yorgun ama zeki gözleri geçmişin izlerini taşıyordu. Bu adam yıllarca devlet için çalışmış, amcamın dostu olmuş ve beni de bir nevi büyütmüştü. Devletin içindeki konumunu tam olarak hiçbir zaman anlatmamıştı ama zaten önemli olan da bu değildi. Bunu zamanla anlamıştım.
“Özlettin yoksun ne zamandır?”
“Öyle oldu iş güç bilirsin hiç boş kalmıyor ortalık”
“Bilmez miyim? Amcan olacak hayırsız nerede?”
“Rusyada” dedim.İhtiyar, her zamanki gibi ağır hareket ediyordu. Acele etmezdi, hiçbir zaman etmemişti. Elindeki kitapları yerine yerleştirirken yüzünde düşündüğünü belli eden o belli belirsiz ifade vardı. Onu izlerken, yıllardır süregelen alışkanlıklarımdan biri olan sabırla beklemek zorunda kaldım.
Sonunda yerine oturdu. Eski ama hâlâ kendine yakışan koyu renk ceketinin cebinden gümüş çakmağını çıkardı, usulca masaya vurdu. Bunu her yaptığında bir şey söyleyeceğini bilirdim.
“Peki, anlat bakalım,” dedi gözlerini bana dikerek. “Seni bana getiren mesele nedir?”
Sırtımı sandalyeye yasladım, elimle masaya hafifçe vurarak düşündüm. Bilge’den bahsetmek istemedim. En azından şimdi değil. Önce genel meseleden başlamak daha doğruydu.
“Heyet huzursuz. Beni bu ayın beşinde çağırdılar.”
İhtiyar başını salladı, bekliyordu. Devam ettim:
Başımı kaldırıp İhtiyar’ın gözlerinin içine baktım. “Heyet benimle arabanın radyosu aracılığıyla iletişime geçti,” dedim, sesimde istemsiz bir gerginlik vardı.
İhtiyar göz kapaklarını yarıya indirip beni süzdü, sessizce devam etmemi bekledi.
“Mabed’e çağırıyorlar,” dedim, sandalyeye biraz daha yaslanarak. Ellerimi birleştirip parmaklarımı çıtlattım. “Ama zamanlama garip. Cengiz’in mekanını bastıktan sonra geliyor bu çağrı.”
İhtiyar başını hafifçe yana eğdi, gözlerinde yılların yorgunluğuyla karışmış bir bilgelik vardı.
“Endişelisin,” dedi sakince.
Gözlerimi kısıp başımı salladım. “Heyet’in vereceği karardan emin değilim. Cengiz’e yapılan baskın onlara fazla cesur görünebilir. Hatta gereksiz.”
İhtiyar sigarasını küllüğe bastırarak söndürdü, sonra parmaklarını masanın üzerinde gezdirdi. Bir şeyleri tartıyor gibiydi.
“Biliyor musun, Akın,” dedi sonunda, sesi derindi, kelimeleri ağır ağır seçiyordu. “Bir kural vardır. Kurda saldıran, sürüyü hesaba katmazsa av olur.”
Bunu duyunca derin bir nefes aldım, gözlerimi kaçırmadan ona baktım.
“Sence ben av oldum mu?”
İhtiyar hafifçe güldü. “Henüz değil. Ama sürü seni av olarak görürse, kurt olmanın da bir anlamı kalmaz.”
Sırtımı sandalyeye yaslayıp tavana baktım. Onun bilmece gibi konuşmalarına alışkındım ama bu kez ne demek istediğini gayet iyi anlamıştım. Heyet, benim hareketlerimi kendi düzenlerini bozacak bir tehdit olarak görürse, eninde sonunda beni gözden çıkarabilirlerdi.
“Ne yapmalıyım?” diye sordum, doğrudan.
İhtiyar hafifçe gülümsedi. “Heyet’i ikna etmenin iki yolu vardır, Akın. Ya gücünü kabul ettirirsin ya da onların gözünde bir tehdit olmadığını gösterirsin. Ama unutma, bir kurt, koyun gibi davranırsa sadece geciktirilmiş bir yem olur.”
Başımı hafifçe eğdim, söylediklerini tartıyordum. Heyet’in gözünde neydim? Kurt mu, yoksa onların düzenine tehdit olan bir av mı?
“Ben hiçbir zaman koyun olmadım, İhtiyar,” dedim sessizce.
İhtiyar gülümsedi, gözleri yılların ardında bir şeyleri görüyormuş gibi uzaklara daldı.
“O zaman yapman gereken şey belli, evlat. Sana meydan okumalarına izin verme. Onların senin varlığını sorgulamasına fırsat tanırsan, kararları sen değil onlar verir.”
Sessizlik çöktü aramıza. Ben kararımı veriyordum. Mabed’e gidecektim, ama onların koyduğu kurallara göre oynamayacaktım.
İhtiyar’ın sözleri zihnimde yankılanırken gözlerimi ona dikmiştim. Masanın üzerindeki eski kitaplardan birini aldı, sayfalarını rastgele karıştırırken konuşmaya devam etti.
“Bana anlat,” dedi sakince. “Cengiz’in mekanına neden girdin?”
Derin bir nefes aldım. Bunu ona anlatmam gerekiyordu.
“Cengiz fazlasıyla ileri gitti. Heyet’in adını kullanarak kendi başına işler çeviriyor.Depolarımı bastı adamlarımı vurdu İhtiyar.”
İhtiyar kaşlarını hafifçe kaldırdı, ama şaşırmadığı belliydi. “Ve sen de oturup beklemek istemedin?”
Başımı iki yana salladım. “ Bekleyemezdim. Eğer buna göz yumarsam, Heyet benim otoritemi sorgulardı.”
“Bana gelen habere göre sen öncesinde tehtid etmişsin”
“Hak edeni hak ettiği yerde bıraktım, yarı yolda bıraktı demişler. Hikayeyi itten dinleyen aslanı namert bilmiş İhtiyar”
İhtiyar hafifçe güldü, başını salladı. “Beni dinle, Akın,” dedi, sesi eskisinden biraz daha sertti. “Güç bazen sessizlikle, bazen de gürültüyle gösterilir. Sen gürültüyü seçtin. Şimdi o gürültünün yankılarını dinlemeye hazır olmalısın.”
Başımı salladım, dişlerimi sıkıp elimi yumruk yaptım. Haklıydı. Cengiz’in mekanını basarak bir mesaj vermiştim, ama bu mesajın nasıl algılanacağını ben belirleyemezdim. Heyet’in ne düşüneceğini ben değil, onlar belirleyecekti.
“Peki ya Heyet beni cezalandırmak isterse?” diye sordum. Sesimde bir meydan okuma yoktu, yalnızca ihtimalleri tartıyordum.
İhtiyar hafifçe arkasına yaslandı. Ellerini göğsünde birleştirip gözlerini kısarak konuştu.
“Heyet seni cezalandırmaz, Akın. Heyet seni terbiye etmek ister.”
Kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”
İhtiyar gözlerini gözlerime dikti, artık ciddileşmişti.
“Heyet seni yok etmek isteseydi, seni Mabed’e çağırmazdı. Seni yavaş yavaş kendi kurallarına çekmeye çalışacaklar. Seni hizaya sokmak isteyecekler. Çünkü seni doğrudan silmek, masadaki dengeleri sarsar.”
Bunu düşünmemiştim. Beni çağırmaları, bana hâlâ bir şans verdiklerini mi gösteriyordu?
İhtiyar devam etti. “Eğer onların seni eğitmesine izin verirsen, gücünü ellerine teslim etmiş olursun. Ama eğer onlara hâlâ kendi oyununu oynayabileceğini gösterirsen, seni olduğu gibi kabul etmek zorunda kalırlar.”
Sessizce başımı salladım. Heyet benim boyun eğmemi bekliyordu. Ama ben hiçbir zaman boyun eğmedim.
Ayağa kalktım, ceketimi düzelttim. “Mabed’e gideceğim,” dedim kararlı bir sesle.
İhtiyar hafifçe gülümsedi, başını onaylarcasına eğdi.
“Git, ama bir şeyi unutma Akın. Eğer kurt sürüye girdiğinde başını eğerse, artık o sürüye aittir. Ama başını dik tutarsa, sürü onun neden orada olduğunu asla unutmaz.”
Gözlerimi kıstım, bir süre onun söylediklerini sindirmeye çalıştım.Tam gitmek için kalkmıştım ki İhtiyar’ın sesi odada yankılandı, adımlarım olduğu yerde kesildi. Beni yerime çivileyen o soru, zihnime ağır bir taş gibi oturdu.
“Atalay’lar… Ne oldu?”
Sırtım ona dönük, avuçlarımı yumruk yapmış halde bir süre durdum. Kalbimin atışı hızlanmıştı. Bu soruyu soracağını biliyordum. Beni en zayıf yerimden vurduğunu da…
Ali hâlâ dışarıdaydı.
Bilge benimleydi.
Ama intikam hâlâ alınmamıştı.
Ellerimi saçlarımdan geçirip başımı eğdim. Ne diyebilirdim ki? Kendi içimde verdiğim savaşı ona nasıl anlatabilirdim?
Derin bir nefes alıp arkamı döndüm. İhtiyar hâlâ yerinde sakince oturuyordu. Gözleri her zamanki gibi derindi, ama bu kez daha dikkatli bakıyordu. Biliyordu. Ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, neden duraksadığımı… Her şeyi.
“Biliyorum,” dedim sessizce. “Bunu sormak için en doğru zamanı bekledin, değil mi?”
İhtiyar hafifçe gülümsedi, başını eğdi. “Bazı sorular erken sorulmaz, yeğen. İnsan, cevabını kaldıracak hale geldiğinde duymalıdır.”
Kaşlarımı çattım, içimdeki ağırlığı atmak istercesine elimi yumruk yaptım.
“Ali hâlâ dışarıda,” dedim nihayet. “Ve Bilge…” Duraksadım. Adını söylediğimde içimde bir şeyler titredi. “Bilge bende.”
İhtiyar derin bir nefes aldı, gözleri hafifçe kısıldı.
“Ve sen hâlâ intikam almadın.”
Bu bir soru değildi. Bir tespit.
Dişlerimi sıktım. İntikam. Bu kelime yıllardır damarlarımda dolaşıyordu. Ama Bilge işin içine girince her şey bulanıklaşmıştı.
“Ne bekliyorsun?” diye sordu. “Kendine bir bahane mi buluyorsun?”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Bahane değil,” dedim, sesim biraz sertti. “Sadece… Emin değilim.”
İhtiyar gözlerini kıstı. “Neyden emin değilsin, Akın?”
Yutkundum. Ali’yi öldürmem gerektiğini biliyordum. Ama Bilge? Ona ne olacaktı?
İhtiyar birden sustu. Bir süre sessizlik oldu. Sonra gözlerimin içine baktı ve o soruyu sordu.
“Bilge’yi seviyor musun?”
Bu soru yumruk yemişim gibi hissettirdi. Sırtımdan aşağı bir ürperti indi. Boğazım kurudu. İçimde yıllardır kilitli tuttuğum bir şeyin anahtarını elime veriyordu sanki.
Gözlerimi kaçırdım. “Bu konuya nereden geldik?”
İhtiyar başını yana eğdi. “Çünkü seni buraya getiren şey, Atalay’lar değil, Bilge.”
Gözlerimi kıstım. Bir şey diyemedim. Doğru muydu?
Ali’yi hâlâ yaşatan şey benim tereddütlerimse, bunun tek sebebi Bilge miydi?
Sert bir nefes verdim, gözlerimi masanın üzerindeki eski kitaplara diktim. Savaşıyordum. Kendi içimde. Bilge’yi korumak istiyordum, ama aynı zamanda intikamımın da peşindeydim.
Ama Bilge... Ona olan hislerim...
Sessizlik ağırdı. İhtiyar beni izliyordu.
Sonunda konuştuğumda, sesim beklediğimden daha netti.
“Evet,” dedim, gözlerimi onunkilere dikerek. “Seviyorum.”
İhtiyar başını yavaşça salladı. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de beklenmedik bir tepki vardı. Sanki zaten biliyormuş gibi.
“Peki,” dedi sakince. “Bunu o da biliyor mu?”
Yutkundum. Sevdiğimi biliyordu belki gözlerimden anlamıştı, belki dokunuşumdan. Açıkça söylediğim de olmuştu.
İhtiyar derin bir nefes aldı, elini masaya koydu.
“Akın,” dedi yavaşça, “bir adam savaş meydanında ölürse, herkes onun için yas tutar. Ama bir adam iki savaş arasında kaybolursa, kimse onun için ağlamaz.”
Ne demek istediğini anlıyordum. Seçim yapmalısın.
“Beni zor bir yere itiyorsun, İhtiyar,” dedim, kaşlarımı çatarak.
Gülümsedi. “Hayat, en zor soruları en beklenmedik anda sorar, yeğen.”
Derin bir nefes aldım. Ben ne yapacaktım? Bilge’yi sevdiğimi kabul ettim, ama intikamımı almadan ilerleyemezdim. Ali dışarıdayken, Bilge de hiçbir zaman güvende olmayacaktı.
Ayağa kalktım, ceketimi düzelttim. İhtiyar beni izliyordu.
“ Bilge’yi bırakmayacağım İhtiyar sonunda ölüm olsa bile”
İhtiyar gülümsedi. Ama bu kez içinde bir gölge vardı.
“Güzel,” dedi. “Ama unutma Akın… Sevgi bazen güçtür, bazen de zayıflık. Hangi taraf olduğunu ancak zamanı geldiğinde anlayacaksın.”
Kafamı sallayarak odadan çıktım. Can kapıdaydı “Gidelim” dedim ve arabaya yöneldik
Bilge
Cansu’yla hazırlanmaya başlamıştık bile. Bana evli olduğunu söylediğinde gerçekten çok şaşırmıştım. Bir an ne diyeceğimi bilemedim ama garip bir şekilde içimde bir rahatlama hissettim. En azından benimle paylaşmıştı, dürüst davranmıştı. Yıllardır etrafımdaki insanlardan yalanlar ve gizli saklı oyunlar görmeye alışmıştım.
Zeynep… Ona yakın arkadaşım diyordum ama abimle birlikte olduğunu aylarca benden saklamıştı. Çağla… Gerçekten kardeşim gibi gördüğüm biri, Cengiz’le iş birliği yapıp gerçekleri çarpıtmış, beni kandırmıştı. Aynı şeyi Cansu için de hissetmek istemiyordum. Onunla güvene dayalı, samimi bir arkadaşlığımız olsun istiyordum.
Beraber aldığımız kıyafetleri tek tek poşetlerden çıkarırken fark ettim… Uzun zamandır böyle ‘normal’ hissetmemiştim.
Aynanın karşısında durup hafifçe yana döndüm, sırt dekoltemi kontrol ettim. Siyah elbise tam üstüme oturmuştu, ne fazla ne eksik… Ama bir şeyin eksik olduğunu hissettim. Küçük bir aksesuar belki?
“Bana şu küpe kutusunu uzatır mısın?” diye Cansu’ya seslendim.
O ise yatağın üstüne saçılmış kıyafetlerin arasına gömülmüş, hâlâ ne giyeceğine karar verememişti. Başını kaldırıp bana baktı, gözleri kısılmıştı.
“Bilge, Akın seni ne giyersen giy beğenecek, bunu biliyorsun değil mi?” dedi kaşlarını kaldırarak.
Gülümseyerek omuz silktim. “Bilmek başka, hissetmek başka.”
Cansu elindeki mavi mini elbiseyi bir kenara fırlattı, derin bir nefes aldı ve ciddi bir ifadeyle konuştu.
“Senin ne giydiğini umursamayabilir ama yanındaki adamlara güvenmiyorum. Biri fazla dikkat kesilirse, gecenin sonunda mekânın arka sokağında kavga çıkarmamız gerekebilir.”
Gözlerimi devirdim. “Benim kavga çıkarma gibi bir huyum yok.”
Cansu kahkaha attı. “Tabii canım, çünkü geçen gün koskoca adamı tek bakışınla susturan sen değildin.”
Ben de gülmeden edemedim. “O bakışı hak etti.”
Cansu da nihayet elbisesini seçmiş olacak ki giyinmek için banyoya gitti. O çıkana kadar ben de makyajımı tamamladım. Gözlerimin etrafına hafifçe dumanlı bir efekt verip rujumu sürdüm. Kırmızı. Akın’ın sevdiği renk.
Tam saçımı son kez kontrol ederken telefonum titredi. Ekrana baktığımda Akın’dan bir mesaj gelmişti.
“Çıkmadan önce bir fotoğraf at.”
Gözlerimi devirdim ama dudaklarımın kenarında bir gülümseme belirdi. Kamerayı açıp aynadan bir fotoğraf çektim ve gönderdim. On saniye bile geçmeden cevap geldi.
“Beni delirtmeye mi çalışıyorsun?”
İçimden bir kahkaha yükseldi. Cansu, ben mesaj yazarken yanıma yaklaşıp göz ucuyla ekrana baktı. Sonra kıkırdayarak “Adamı ateşe atıyorsun resmen.” dedi.
“Beni almaya mı geliyorsun, yoksa mekânda mı buluşuyoruz?” diye mesaj attım.
Yanıt hemen geldi.
“Beş dakikaya kapıdayım. Sabırlı ol, güzelim.”
Cansu, mesajı görünce dudaklarını büzüp beni dirseğiyle dürttü. “Sen bu adamı var ya… Fena aşık etmişsin kendine.”
Omuz silktim ama içimde Akın’ın beni görmesini sabırsızlıkla bekleyen bir heyecan vardı. Aklımdan geçenleri okur gibi bana baktı. “Sen resmen bu adamın aklını alıyorsun.”
Gözlerimi devirdim. “O benim aklımı alıyor.”
Cansu kahkaha attı ve aynada kendimize son bir kez baktık. O, vücuda oturan koyu yeşil elbisesiyle zarif ama şık görünüyordu. “Tamam, hadi gidelim. Akın kapıya dayanmadan.”
Elime çantamı alıp anahtarlarıma uzandım. Tam kapıyı açarken telefonum yine titredi.
“Aşağıdayım. Çabuk ol, sabrımı zorluyorsun.”
İçim kıpır kıpır olmuştu. Gece yeni başlıyordu
Kapının önüne çıktığımızda Akın’ı hemen fark ettim. Arabanın önünde Can’la birlikte bekliyordu. Akın, her zamanki gibi koyu renk takım elbisesiyle tehlikeli ama büyüleyici görünüyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, sabırsız bir ifadeyle bize bakıyordu. Can ise biraz daha rahattı, cebine soktuğu elleri ve yüzündeki hafif gülümsemeyle gecenin gidişatını izliyormuş gibi duruyordu.
Akın’ın bakışları üzerime kaydığında gözleri hafifçe karardı. “Sonunda.” dedi, sesi derindi.
Yanına vardığımda başını eğip yüzüme yaklaştı. “Geciktin.”
Gözlerimi kırpıp ona baktım. “Beklemeye değdi mi?”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı, elini belime koyarak beni kendine çekti. “Her zaman.”
Tam o anda Cansu yanımızdan geçip arabaya yöneldi. “Sizi romantizminizle baş başa bırakayım mı, ne yapayım?”
Arkamı dönüp ona baktım, Can ise hafif bir gülümsemeyle Cansu’yu süzüyordu. Bakışı fazla uzun sürmedi ama belli ki ilgisini çekmişti.
Akın, arabanın ön kapısını açıp bana yer gösterdi. “Öne geçiyorsun, küçük hanım.”
Ben içeri girerken Cansu ve Can da arka koltuğa geçti. Can direksiyona oturmaya alışkın olsa da bu kez direksiyonda Akın vardı. Bense onun yanında olmayı seviyordum.
Araba hareket ettiğinde içeride kısa bir sessizlik oldu. Sonra Can, Cansu’ya göz ucuyla bakıp konuştu. “Senin gelmene şaşırdım.”
Cansu kollarını önünde kavuşturup hafifçe omuz silkti. “Bilge zorla sürükledi.”
Can hafifçe gülümsedi. “Pek öyle durmuyorsun.”
Cansu ona yan gözle baktı. “Nasıl duruyorum peki?”
Can kısa bir an düşündü. “Gelmek için can atmışsın gibi.”
Cansu hafifçe kaşlarını çattı ama pek bir şey söylemedi, gözlerini yola çevirdi. Can ise gülümsemeye devam etti. Daha fazla üstelemedi ama ilgisini belli eden bakışlarını ara ara ona yöneltiyordu.
Mekâna yaklaştığımızda eli direksiyondan kayıp benim elimin üzerine kapandı. Güçlü, sahiplenici bir dokunuştu. “Sen benimlesin, güzelim. Bunu unutma.”
Bunu unutmam mümkün değildi.
Araba, Akın’ın mekânının önüne yanaştığında Can, Cansu’ya kapıyı açtı. Cansu kısa bir tereddüt yaşasa da hızlıca indi. Ben de Akın’ın yanından ayrılmadan, bu uzun gecenin bizi nereye götüreceğini düşünerek ilerledim
Mekâna girdiğimiz anda müziğin ritmi içimi titretti. Kalabalık, renkli ışıklar ve ağır alkol kokusu atmosferi sarıyordu. İnsanlar içkilerini yudumluyor, sohbetler gülüşmelere karışıyor, zaman akışkan bir hâl alıyordu. Akın, her zamanki gibi elini belime koyarak beni yönlendiriyordu. Onun dokunuşu sahipleniciydi; her zaman olduğu gibi beni bırakmaya niyeti yoktu.
VIP locaya geçtiğimizde garsonlar hızla servis açtı. Geniş, deri koltuklara yayıldık. Ben, Akın’ın hemen yanına oturdum. Can ve Cansu ise karşı koltukta yan yana yerlerini aldı.
Akın başını bana çevirerek gözlerini kısıp sordu: "Ne içiyorsun?"
“Sen ne önerirsin” diyerek ona döndüğümde Akın garsona siparişleri verdi. Oturduğumuzda elbisem daha da kısalmıştı aslında normal düz siyah uzun kollu bir elbiseydi fakat vücudumu öyle sarıyordu ki kalçalarımı öne çıkarmıştı, göğüs dekoltem biraz fazlaydı ama o da olur o kadar.Akın tekrar bana döndüğünde bir elini bacağıma koymuştu.
Akın sadece benim duyabileceğim şekilde boynuma doğru yaklaşıp
"Bebeğim, bu elbise fazla kısa." dedi
"Biliyorum."
"Dekolten fazla açık."
"Onu da biliyorum." Dediğimde Akın’ın gözlerindeki kıskançlık karışımı, sahiplenici tavrı beni baştan çıkartıyordu. Ancak içimden biraz daha eğlenmek istedim. Elbisenin verdiği o özgür ruhu, Akın’ın kıskandığını bilerek daha da derinleştiriyordum. Uzun zamandır ilk defa ‘kadın’ olduğumu hissetmiştim.
İçkilerimiz geldiğinde, garsonlardan biri Akın’ı selamladı. Ama Akın’ın hala dikkatini benden ayırmadığı için fark etmedi.
Cansu’yla sohbet ederken, Akın bir anlığına da olsa gözlerini bana odakladı. Her adımımı, her hareketimi izliyor gibiydi.
Cansu’nun sesi arka planda kaybolurken, arada Akın’a dönüp bakıyordum Cansu ise, arada sırada gözlerini Can’a kaydırıyordu. Akın bu durumu fark etmişti, ama konuşmadı. Yalnızca benden gözlerini ayırmadan bir anlık gerilim hissettirdi. İçimde, Akın’ın beni sadece kendisine ait görme isteği, biraz da beni daha çok cezbetmesine neden oluyordu.
Alkol kanıma karıştıkça daha çok yumuşuyordum, Cansu’ya dönerek ve baya sesli bir şekilde “İyi ki geldik!” dedim
“Evet canım uzun zamandır kimseyle dışarı çıkmamıştım” dedi gülerek Can’ın gözleri Cansu’ya kitlenmişti. . O sırada, Can’ın gözleri Cansu’ya kitlenmişti; gözlerinde belli belirsiz bir ilgi vardıı.Akın, cebinden telefonunu çıkarıp bir mesaj atmaya başlarken,gözleri telefona kaysa da elini bacağımda gezdirerek varlığını hissettiriyordu.
Cansu’yla beraber gülüşürken Akın ve Can ayaklanıp içki almaya gidecekleri sırada Akın eğilip “Uslu dur” dedi. Ben, kafamı hafifçe salladım, Akın’ın uyarısı kafamda yankılandı, ama içimde bir isyan da vardı. Onlar biraz uzaklaştığı an, içimdeki istek öne çıkmaya başladı. Cansu’ya dönüp, “Hadi dans edelim.” dedim, hafifçe onu çekiştirerek.
Cansu önce şaşırdı ama sonra gülümseyerek, “Gel, ne duruyoruz?” dedi ve ikimiz de dans pistinin ortasına doğru ilerledik. Birkaç saniye içinde, kalabalığın içinde, müziğin etkisiyle ritmi yakalamıştık. Şarkının basit ama derin ritmiyle bedenim hareket etmeye başlamıştı. Kalçamı, müzikle uyum içinde sallıyor, ellerimle saçlarımı tutarak dans ediyordum. Cansu da yanımda ritme ayak uyduruyor, etrafı umursamadan, sadece anı yaşıyordu.
Ama o sırada, kalabalığın içinde bir çift göz vardı; beni izliyordu. Her adımımda, her hareketimde, sanki tüm dikkatini bana vermişti. İkimizin arasında, adeta tek bir an vardı ve o anın içine sığdırılmış bir his vardı. Bunu hissedebiliyordum. Akın, nerede olursa olsun, beni izliyordu. Bu gözler, bana adeta bir hüküm gibi gelip geçiyordu.
İçimde, Akın’ın bakışlarının beni hapsettiğini hissettiğimde, vücudum daha da gevşedi. Gözlerim, Cansu’nun neşeli hâline kaydı, onunla olan enerjim, Akın’ın üzerimdeki baskısını bir nebze olsun hafifletiyordu. Ama bir an bile Akın’ın beni izlediğini unutmuyordum.
Akın
Can’la birlikte içki alma bahanesiyle kızların yanından kalkarken, aslında etrafı kolaçan etmeye kalkmıştık. Bilge'nin yanından ayrılırken bunun başıma geleceğini biliyordum. Bilge pistin ortasında dans ediyor kalçasını sallıyor, etraftaki ite köpeğe bunu gösteriyordu. Kanımın kaynadığını hissediyordum, aynı şekilde Can’da Bilge’nin arkadaşına kitlenmişti. Birkaç adımda onun yanına vardığımda pespembe yanaklarıyla yüzüme bakıyor yüzündeki gülümsemeyle bir şeyler söylemeye çalışıyordu.
“Dans etmek mi istiyorsun?" dedim dişlerimin arasından
"Evettt! hemde çokk" dedi kelimeler ağzından yayılarak dökülüyordu
"Eve gidince bana dans edeceksin güzelim" dememe kalmadan Bilge arkasına dönüp bana kendini bastırıp kalçasını ritme ayak uydurarak dans ediyor,bir yandan da kıkırdıyordu yavaşça kulağına eğilip "Tehlikeli sulardasın" dediğimde bana kendini daha da basıtırp saçlarını bir tarafa doğru alıp boynunu açıkta bırakmıştı.Onu daha fazla insan içinde bu şekilde tutmak istemiyordum bu yüzden onu durdurup dudağına küçük ama sert bir öpücük bırakıp oturduğumuz yere doğru götürdüm.
Cansu’yla şakalaşırken, bazen kelimeleri karıştırıyor, gülüp kendine gelip tekrar gülüyordu. O an ne kadar kırılgan ve korumaya ihtiyaç duyuyordu, fark ettim.
Bir ara masanın üstündeki bardağı almaya çalışırken elleri titriyor, bir türlü tutamıyordu. Gülerek bana döndü ve "Bunu sen tut" dedi, ama sesi hafif çatallaşmıştı. Bir an gözleri benim gözlerime odaklandı, masumiyetin içinde kaybolmuştu.
Bunu fırsat bilip ona yaklaşırken, biraz daha fazla yakınlık gösterdim. "İyi misin?" diye sordum, ama cevabını beklemeden onun parmaklarını avuçlarımın içinde tutarak, onu koruma duygusuyla sarıldım. Bilge, kendi içine çekilmiş gibiydi ama bir şekilde hala benimleydi, her şeyin çok güzel olduğunu söylüyordu. Bir yandan da saçlarını parmaklarımla okşayarak ona nazikçe bir öpücük kondurdum, sesindeki masumiyetin büyüsüne kapılarak.
"Her şey çok güzel değil mi?" dediği an, başını omzuma yasladı ve birkaç saniye sessiz kaldık. Masumiyetin içinde kaybolmuş, sarhoş olmasına rağmen hâlâ bana ait olduğunu hissettiren bir an vardı.
