12. bölüm · KAPAN
12. Bölüm
Bilge
"Hayatımdan çık git," diyordum, ama içimde bir yerde, hiç gitmemesini istiyordum. Beni affedilmez bir yalana sürüklemişti belki ama yine de ona inanmak, ona güvenmek istiyordum. Fakat içimdeki bir şeyler... Belki kırgınlığım, belki gururum… Buna engel oluyordu.
"Ben hayatından çıkmayacağım, Bilge. Bunu aklından çıkarmasan iyi olur," dedi. Sesindeki kararlılık mideme bir yumruk gibi oturdu. Sanki aklımın en derin köşelerinde dolaşıp, en saklı düşüncelerimi çekip almıştı.
"Bana bunu neden yaptığını söyle," dedim. Ama sesim neredeyse çıkmıyordu. Kendi sözlerimi bile zor duyuyordum. O kadar yorgundum ki… Kırılmaktan, inanmaktan, sonra yine paramparça olmaktan bıkmıştım.
Akın derin bir nefes aldı. Gözleri, içeride fırtınalar koparan bir adamın gözleriydi. Parmaklarını saçlarının arasından geçirdi, sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını taşıyamıyordu.
"Cengiz benim kardeşimi öldürdü."
Tek bir nefeste söyledi. Hiç duraksamadan. Ama kelimelerin ağırlığı odanın içini doldurdu, duvarlara çarpıp yankılandı sanki.
Başım aniden ona döndü. Kalbim deli gibi atıyordu. Cengiz mi ?
Öldürülen Kuzey’in babasından bahsediyordu.
"Ne?!"
Sadece o kadarını söyleyebildim. Nefesim sıkıştı. "O... o avukat değil mi?"
Akın acı bir şekilde güldü. Gözlerindeki hiddet, şimdi daha da belirgindi. "Görünürde öyle tabii," dedi. "O gün çekildiğiniz fotoğrafları gönderdi bana. Ve Hasan... Çağla’nın hiç gelmediğini söyledi."
Bedenim buz kesti. İçimde, yavaş ama keskin bir şekilde yükselen korkuyla kekeledim: "N-nasıl?"
Akın gözlerini kaçırdı, sanki gerçeği dile getirmek bile onu zehirliyordu. Derin bir nefes aldı, parmaklarını boğumlarına kadar sıkarak yumruğunu kapadı.
“O gün her şey bir oyundu, Bilge,” dedi sonunda. “Beni ihaleden çekmek için”
Kelimeleri duyuyordum ama anlamakta zorlanıyordum. İçimde bir yer, gerçeği öğrenmek istemiyordu. Bildiğim dünya paramparça olur diye korkuyordum.
“Ama... neden? Çağla neden böyle bir şey yapsın?”
Gözleri hızla bana döndü. “Çağla’yı tanıdığını mı zannediyorsun Bilge, Cengiz’le Çağla birlikteymiş”
Sözleri beynimde yankılandı, ama anlamak istemedim. Kulaklarım uğuldamaya başladı, sanki oda üzerime kapanıyordu.
“Ne diyorsun sen?” Sesim titriyordu. “Bu… bu imkânsız.”
Akın başını iki yana salladı, gözlerindeki öfke ve hayal kırıklığı birbirine karışıyordu. “Sana gerçekleri söylüyorum, Bilge. Cengiz ve Çağla birlikteymiş. Senin o en güvendiğin arkadaşın... en başından beri onun tarafındaydı.”
Mideme bir sancı girdi, dizlerim titredi. Çağla... benim en yakınımda olan, sırlarımı bilen, güvendiğim tek kişi...
“Hayır...” diye fısıldadım, başımı iki yana sallayarak. “Bunu yapmazdı.”
“Yaptı.” Akın’ın sesi sertti. “Ve senin öğrenmemen için ellerinden geleni yaptılar. O fotoğrafları bilerek yolladı bana. Seni o gün yalnız bırakmasının sebebi de buydu.”
Ciğerlerime yeterince hava gitmiyordu sanki. Gözlerim yanmaya başladı.
“Ama neden?” diye fısıldadım. “Bana bunu neden yapsın?”
Akın bana doğru döndü, artık aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Gözleri gözlerime kilitlendi. “Çünkü Cengiz bunu istedi. Çünkü sen, benim yolundaki en büyük engeldin. Sana zaafım olduğunu anlamışlardı.”
İçimde bir şeyler kırıldı. Bedenimi soğuk bir ürperti kapladı. O kadar zamandır yanımda olan insanlar... hepsi bir oyunun parçası mıydı? Önce Zeynep sonra Çağla…
“Bana bunları bu yüzden mi yaşattın?” diye sordum, sesim neredeyse duyulmaz bir fısıltıya dönüşmüştü.
Akın bir an durdu, sonra gözlerini kapatıp başını eğdi. “Sana bunu yaşatmak istemedim o an neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemedim” Yutkundu, sonra gözlerini açtı. “Cengiz’le işbirliği yapıyorsun sandım.”
İçimde yükselen öfke, kırgınlık ve korku birbirine karışıyordu.
“Cengiz’le işbirliği mi ?” diye tekrarladım, acı bir kahkaha atarak. “Akın sanki beni hiç tanımamışsın gibi konuşuyorsun bana telefonumu bile sen verdin istesen her şeye erişebilirdin? Ya da bana sorabilirdin en azından ? Bunu bana yapmaya ne hakkın vardı?”
Akın dişlerini sıktı. Gözlerinde hem pişmanlık hem de çaresizlik vardı.
“Bilge…” dedi, sesi yumuşamıştı ama ben artık daha fazlasını duymak istemiyordum.
“Ben sana güvenmek, inanmak istiyorum ama olmuyor Akın o gece beni yiyip bitirdi. Doğru düzgün uyuyamıyorum, yemek yiyemiyorum, kaç gece uykularımdan ağlayarak uyandım sen biliyor musun? kaçında yanımdaydın?”
“Biliyorum Bilge’m bilmez miyim? Gelmek istedim hemde her şeyden çok ama inan ki sandığından daha büyük şeylerle uğraşıyorum senden her zaman haberim vardı. Yediğin, yemediğin yemekten bazen pencereden uzaklara dalıp saatlerce dışarı bakmandan senden bir an olsun kopmadım, kopamadım. Ama benden hayatından çıkmamı isteme belki beş yıl sonra belki beş gün sonra beni affedebileceğini biliyorum buna inanmak istiyorum. Affetmesen bile senin etrafında olacağım her zaman senin bir adım arkanda olacağım ki sana kimse zarar vermeye kalkmasın, kimse seni kırmasın, üzmesin.”
Ben cevap vermeyince devam etti “Eğer git dersen giderim Bilge sen beni görmezsin ama ben hep yanında olurum tıpkı gölgen gibi, ama kal dersen bunun geri dönüşü olmaz sonrasında ne kadar istesende benden gidemezsin…Sen Bilge yalnızca benimsin git desen de kal desen de”
“Bana bir daha bunu veya daha kötüsünü yaşatmayacağın ne malum”
“Bilge’m…Güzelim izin ver göstereyim sana” Burnumu çektim ellerimle gözlerimdeki yaşları temizledim
Akın’ın sözleri içimde yankılanıyordu. Beni sevdiğini, koruyup kollayacağını söylüyordu ama en büyük darbeyi de o vurmuştu. Kırılmıştım, paramparça olmuştum. Onun bu kadar kolayca hayatıma tekrar girmesine izin verirsem, aynı acıyı bir kez daha yaşamayacağımdan nasıl emin olabilirdim?
Derin bir nefes aldım, boğazımdaki düğümü çözmeye çalışarak. “Akın, ben çok yoruldum,” dedim. “Sana inanmak istiyorum ama… tekrar güvenmek kolay değil. Bu öyle bir gecede olacak şey değil.”
Başını yavaşça salladı, anlayışla. Ama pes etmeyeceğini de biliyordum. “Ben beklerim, Bilge’m.”
Sessizlik aramızda asılı kaldı. İçimdeki fırtına dinmek bilmiyordu. Gitmesini istiyordum, ama aynı zamanda burada kalmasını da. Akın, hayatımın her köşesine işlemişti, ondan tamamen kopmak mümkün müydü?
“Bu gece ben uyurken bekler misin?”
Akın gözlerimin içine baktı, sanki ruhumu görmek ister gibi. Sonra başını hafifçe eğdi
“Sadece bu gece değil, geçireceğin tüm gecelerde bekleyeceğim”
İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Onun sıcaklığı çok yakındaydı, varlığı nefesimi kesiyordu. Kollarımı kendime sardım, hala titriyordum. O ise olduğu yerde bekledi, bana yaklaşmadan, ama gitmeden.
Akın beni ayağa kaldırdı beraber içeri geçtik o günlerce ağladığım acılar içinde kıvrandığım koltuğa oturdu bende yanına oturdum “Ben…” diye başladım ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Gözlerim doldu, kelimeler düğüm düğüm boğazımda sıkıştı.
Akın bir adım attı ama bana dokunmadı. “Bilge’m, ben buradayım,” dedi fısıltıyla. “Hiçbir şey yapmana, söylemene gerek yok. Sadece dinlen.”
Gözlerimi sımsıkı kapattım, başımı sallayarak onay verdim. Ayakta daha fazla duramayacağımı hissediyordum.
Sanki en ufak bir hareketle beni korkutmaktan çekiniyordu. “Buraya gel” dedi kafamı onun kucağına koymuştum. “Ben buradayım,” dedi tekrar. Saçlarımı seviyor öpüyor kokluyordu.
“Seni çok özlemişim Bilge’m” Cevap verecek gücü kendimde bulamamıştım.
Akın
Nasıl böyle bir hataya düştüğümü bilmiyordum. Kendime kızıyordum ama bir yandan da Bilge’nin saçlarıyla oynarken içim rahatlıyordu. O kesinlikle benimdi ve eminim ki Ali’nin yaptıklarından da haberi yoktu.Onu da çok boşlamıştım en kısa sürede işini bitirmem gerekiyordu.Bilge’nin yanına bile yaklaşamayacağına emin olmalıydım. Çünkü ona zarar veren herkesin bir sonu olurdu.
Ve ben, bu dünyada Bilge’ye zarar verecek hiçbir şeye izin veremezdim. Akın derin bir nefes aldı, gözlerini Bilge’nin yüzünden ayıramıyordu. Uyurken ne kadar savunmasız görünüyordu… ama onun kadar tehlikede olan kimse yoktu. Bilge’nin varlığı, Akın’ın en büyük zaafıydı. Ve zaafların bu dünyada affı yoktu.
İçindeki öfke dalga dalga yükseldi. Ali’yi çok hafife almıştı. Şimdiye kadar onun varlığına bile tahammül etmemeliydi. Onun nefes aldığı her an, Bilge’ye yaklaşma ihtimali bile Akın için kabul edilemezdi.
Parmakları Bilge’nin saçlarından çekildi, yumruğa dönüştü. Artık bu işin sonu gelmeliydi.
Zaman, Bilge’yi izlerken anlamını yitirmişti. Hava aydınlanmaya başlamıştı ama ben tek bir an bile gözlerimi ondan alamamıştım.
Uykusunda huzurlu değildi. Sıçrıyor, yüzünü acıyla buruşturuyor, bazen nefesini tutuyordu. Kirpiklerinin arasından süzülen yaşları gördükçe içimde bir şeyler paramparça oluyordu.
Ve en kötüsü, bazen adımı fısıldıyordu. “Akın…”
Yüreğim dağlanıyordu.
Onu böyle görmek… Üstelik bunun sebebinin ben olduğunu bilmek, dayanılmazdı. Onu yerle bir etmek istemiştim ama nereden bilebilirdim tüm bunları sonunda en büyük yarasını ben açmıştım.
Kendi ellerimle mahvettiğim bir şeyi nasıl düzeltebilirdim?
Parmaklarımı sıktım, içimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. Öfkem kendimeydi. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmezdi, değil mi? Pişmanlık, kaybettiklerimizi geri getirmezdi.
Bilge’ye daha fazlasını borçluydum.
Yavaşça battaniyeyi omzuna çektim, uyuması için biraz daha rahat etmesini sağladım. Ellerimi geri çekerken dayanamayıp yanağına hafifçe dokundum. Sıcacıktı, yumuşaktı, narindi…
Benim.
Her zaman benim olacak.
İster affetsin, ister etmesin. İster sevsin, ister nefret etsin. Onun nereye ait olduğunu biliyordum.
Ve ben… onun beni uzaklaştırmasına asla izin vermeyecektim.
Bilge sonunda gözlerini aralamıştı.Sırtüstü yattığından gördüğü ilk şey benim yüzüm olmuştu aniden yerinden sıçradı “Şşş güzelim benim” sesimle biraz daha rahatlamış görünüyordu.Yattığı yerden doğruldu
Sonunda usulca, “Saat kaç?” diye sordu.
Sesinde o eski sıcaklık yoktu. İçimde bir şeylerin sıkıştığını hissettim ama belli etmedim.
“Sekize geliyor,” dedim. “Birlikte kahvaltıya çıkalım mı?”
Başta cevap vermedi. Yatağın kenarına oturdu, saçlarını geriye attı. Yüzü hâlâ uykunun izlerini taşıyordu ama eskisi gibi huzurlu değildi.
Sonra başını hafifçe salladı. “Tamam.”
Eskiden olsa gözlerini kaçırmazdı. Eskiden olsa hafifçe gülümserdi. Şimdi ise sadece… kabullenmişti.
Ama ben böyle kabul etmeyecektim.
Arabaya bindiğimizde, radyoyu açtım. Hafif bir müzik çalmaya başladı. Bilge camdan dışarı bakıyordu, parmakları dizinde ritmik bir şekilde hareket ediyordu.
“Nereye gitmek istersin?” diye sordum.
Omzunu silkti. “Farketmez.”
Göz ucuyla ona baktım. Normalde, en sevdiği yemeği ya da canının çektiği bir şeyi söylerdi. Ama şimdi…
Yutkundum, kendimi toparladım. Atmosferi yumuşatmak istiyordum.
“Hatırlıyor musun?” dedim hafif bir gülümsemeyle. “Birlikte restorantta yemek yediğimiz günü. Çok tatlıydın hayatımda hiç bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum” sadece gülümsemekle yetindi
Bir an duraksadı. Gözleri kısa bir an için geçmişi hatırlıyormuş gibi göründü. Sonra tekrar camdan dışarı bakmaya devam etti. İçimdeki huzursuzluk iyice arttı. Eskiden olsa gülerdi. Eskiden olsa benimle inatlaşırdı. Şimdi ise… sanki burada bile değildi. Kırgınlığı her halinden belliydi.
Ama ben Bilge’nin böyle uzaklaşmasına izin veremezdim.
“Saçların böyle de çok güzel olmuş, zaten söylemiştim sana ne yapsan yakışırdı, hoşuma gitti”
Bilge, parmaklarını hafifçe dizinde gezdirerek sessizliğini korudu. Gözleri hâlâ dışarıdaydı. Eskiden olsa, iltifatımı alaycı bir bakışla karşılar, sonra da saçlarıyla oynayarak teşekkür ederdi. Ama şimdi? Bir tepki bile vermedi.
İçimde bir şeylerin daraldığını hissettim. Bu uzaklık… Bilge’yi ilk defa bu kadar uzağımda hissediyordum.
Elimi direksiyondan çekip yavaşça onun elinin üstüne bıraktım. Kaçırmadı, geri çekmedi de. Ama parmaklarını da oynatmadı. Birkaç saniye böyle kaldık.
"Bilge," dedim yumuşak bir sesle, gözlerimi yoldan ayırmadan. "Böyle sessiz kalman, bu kadar uzak olman... bana vereceğin ceza bu mu "
Sonunda başını bana çevirdi. Gözleri yorgundu ama içinde o derin kırgınlık hâlâ duruyordu.
"Bilmiyorum Akın," dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltı gibiydi. "Sadece... bazen konuşacak gücüm kalmıyor."
Bu cümle içime oturdu.
Ne olursa olsun, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, ben onun buraya—yanıma—geri dönmesini sağlayacaktım.
"Tamam," dedim usulca, elimi geri çekmeden. "O zaman dinlenene kadar ben konuşurum. Sen sadece dinle, olur mu?"
İlk defa gözlerinde bir kıpırtı gördüm. Belki bir şeylerin hâlâ düzelme ihtimali vardı. Ama bunun zaman alacağını biliyordum.
Ve ben beklemeye hazırdım.
Kafeye vardığımızda Bilge hâlâ sessizdi. Arabadan inerken bile gözlerini kaçırıyor, sanki buraya gelmeyi kendi istememiş gibi duruyordu. Ama gelmişti. Bu bile benim için küçük bir kazançtı.
Oturduğumuzda garson menüleri bıraktı. Bilge, gözlerini menüye dikti ama gerçekten okuduğundan bile emin değildim.
“Ne yiyeceksin?” dedim, hafif bir gülümsemeyle. “Yine son anda karar değiştirip garsonu delirtmeyi planlıyor musun?”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı, ama başını kaldırmadan menüye bakmaya devam etti. “Saçmalama.”
Bu kadar. Ne gülümseme, ne göz devirme.
İçimden derin bir nefes aldım ama bozuntuya vermedim.
“Normal bir kahvaltı söyleyelim işte” dedi umursamazca
“Sen kahvaltıyı çok sevmiyorsun, biliyorum ama bir şeyler yemezsen de tansiyonun düşüyor hemen”
İlk kez başını kaldırıp bana baktı. Hafifçe kaşlarını çattı. “Ne?”
Göz kırptım. “Fark etmedin hiç , değil mi? beraber kaldığımız süre boyunca senin bile bilmediğin zamanlarda seni izledim”
Bilge’nin yüzü hafifçe yumuşadı ama hemen kendini toparladı. Kaşlarını tekrar çattı. “Saçmalıyorsun.”
Ama ben o küçük kıpırtıyı yakalamıştım.
Garson siparişi almak için geldiğinde, Bilge’nin yerine siparişi ben verdim. “Bir menemen, yanında peynirli gözleme ve çay. Ama çayın bardağı illa ince belli olsun, yoksa içmez.”
Bilge kısık gözlerle bana baktı. “Bunu nereden biliyorsun?”
Gülümseyerek dirseğimi masaya koyup ona eğildim. “Çünkü senin hakkında her şeyi bilirim, Bilge. Seni senden bile iyi bilirim.”
Gözlerini kaçırdı. Ama yanaklarına hafif bir renk gelmişti.
Bunu görmezden gelemeyecek kadar iyi tanıyordum onu.
Bilge'nin bardağındaki çay buharını görebiliyordum ama o, elini uzatıp içmiyordu. Gözleri masada bir noktaya sabitlenmiş, aklında başka şeyler olduğu belliydi. Yüzü hâlâ soğuktu ama az önceki kaçamak gülümsemesi, bana devam etmem gerektiğini söylüyordu.
Sırtımı sandalyeye yaslayıp, çay bardağımı elime aldım. Gözlerimi kısmadan, Bilge'ye sabit bir bakış attım.Garson masayı donatmıştı bile
"Dikkatimi çekti," dedim, çayımdan küçük bir yudum alırken.
Kaşlarını hafifçe kaldırdı, ama yüzü hâlâ ifadesizdi. "Ne?"
"Eskisi gibi laf yetiştirmiyorsun." Bardaktaki çayı karıştırırken başımı yana eğdim. "Yoksa beni alt edemeyeceğini mi anladın?"
Bilge, önce tepki vermedi. Sonra yavaşça başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde belli belirsiz bir parıltı gördüm.
"Sana laf yetiştirmek mi?" dedi, dudak kenarı belli belirsiz kıvrılırken. "O kadar gücüm yok Akın."
Başımı hafifçe sallayarak gülümsedim. "Bahaneye bak... Eskiden gücünün olup olmaması çok da önemli değildi. Yoksa…" Masada duran zeytin kasesini elime alıp, içinden bir taneyi çıkardım. "Beni ciddiye almamaya mı başladın?"
Gözlerini devirdi. "Hep çok ciddisin zaten."
Bunu söyler söylemez, elindeki çatalı bıraktı ve bardağına uzandı. İşte tam o an, parmakları çay bardağına değdiğinde elimi hızla uzattım ve bardak daha havalanmadan önce onu kaptım.
Bilge şaşkınlıkla bana baktı. "Akın!"
Umursamaz bir ifadeyle bardağı kendime doğru çektim. "Çok güzel bir çay, kıymetini bileceksen veririm."
Gözlerini kıstı. "Akın, çayımı ver."
Gülümseyerek başımı iki yana salladım. "Önce 'lütfen' diyeceksin."
Bilge derin bir nefes aldı. Sabır gösterdiği her hâlinden belliydi. Sonra, dudaklarını ısırarak gözlerini devirdi. "Lütfen çayımı ver Akın."
Ama işte, burada bitmeyecekti.
Çayı masaya koyup parmak uçlarımla bardağın kenarına vurdum. "Yeterince içten gelmedi. Daha samimi bir şeyler duymam lazım."
Bilge, bana keskin bir bakış attı. "Beni sinirlendiriyorsun."
"Hadi ya?" dedim, umursamazca omuz silkerek. "Ben seni hep sinirlendiriyorum zaten. Ama genelde sonunda gülüyorsun. Hadi itiraf et, içinden bir yerde gülmek geliyor şu an."
Gözleri bir an parladı ama hemen kendini toparladı. "Hayır, hiç komik değil." Bilge çayına uzanırken aniden bıçağımı aldım ve masadaki portakala sapladım. Metalin meyveyi keserken çıkardığı ses, kısa ama dikkat çekiciydi. Bilge’nin eli havada asılı kaldı. Kaşlarını hafifçe çattı ama yüzündeki şaşkınlığı saklayamadı.
"Ne yapıyorsun?"
Gözlerimi ondan ayırmadan bıçağı yavaşça çevirdim, portakalın kabuğu masaya ince bir şerit halinde düşerken alaycı bir gülümsemeyle başımı yana eğdim. "Portakalı soyuyorum, görmüyor musun?"
Bilge gözlerini devirdi. "Belli ki agresif bir şekilde soyuyorsun."
Omuz silktim. "Benim tarzım bu."
Bıçağı bir kenara koyup portakalı parmaklarımla ikiye ayırdım. Bir dilimini koparıp ona uzattım. "Al bakalım, sana özel soyuldu."
Bilge önce bir süre elime, sonra yüzüme baktı. Sanki bir şeyler tartıyormuş gibi. Sonra hafifçe başını iki yana salladı. "Seninle pazarlık yapılmaz Akın."
"Ben pazarlık yapmam Bilge, sadece kazanan taraf olurum."
Bir an tereddüt etti ama sonra usulca elimden portakal dilimini aldı. Hiçbir şey söylemeden ağzına attı. Ben de bardağıma yaslanıp onu izledim. Yüzü değişmese de çenesinin hafifçe hareketinden portakalı beğendiğini anladım.
"Tatlıymış." diye mırıldandı.
Gözlerimi kısmadan izledim onu. Sonra usulca konuştum:
"Senin gibi."
Elindeki çatalı bırakıp başını hızla kaldırdı. Beni suçlar gibi baktı ama yanaklarına yayılan hafif pembeliği fark ettim.
"Ne?" dedi kaşlarını çatarak.
Gülümseyerek diğer yarıyı kendime aldım, gözlerimi ondan ayırmadan bir dilim kopardım. "Portakal," dedim, omuz silkerek. "Tatlıymış diyorum."
Bilge bana bir süre baktı. Sonra hafifçe başını iki yana sallayıp çayına uzandı. Ama bu sefer… dudağının kıyısında küçük, zar zor fark edilen bir gülümseme vardı.
Ve ben, o gülümsemenin peşinden gitmeye devam edecektim.
Restorandan çıkarken Bilge’nin elini cebine sıkıştırdığını fark ettim. Hafif bir rüzgar esiyordu, ama havanın soğuk olup olmadığı umurumda bile değildi. Bilge’nin üşüyüp üşümediği daha önemliydi. Ceketimi çıkarıp omuzlarına bıraktım.
Bana bakmadan konuştu. “Ben üşümüyorum.”
Kollarımı göğsümde bağladım, onu tepeden süzdüm. “Biliyorum. Ama üşüsen de üşümediğini söyleyeceğini de biliyorum.”
Gözlerini devirdi ama ceketi çıkarmadı. Küçük bir zaferdi bu.
Arabaya bindik. Radyoda bir şarkı çalıyordu ama Bilge’nin dalgın bakışları daha çok dikkatimi çekiyordu. Yana dönüp ona baktım.
"Ne düşünüyorsun?"
Omuz silkti. “Bir şey değil.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Yalan söylemeyi beceremediğini söylemiş miydim?”
Bana kısa bir bakış attı. Sonra gözlerini tekrar dışarı çevirdi. “Söyledin.”
Direksiyonu çevirip sahile doğru sürdüm. Birkaç dakika sonra arabayı park ettiğimde, Bilge şaşkınlıkla bana döndü.
“Neden buraya geldik?”
Gözlerimi kısarak ona baktım. “Deniz havası iyi gelir.”
“Benim kötü olduğumu da nereden çıkardın?”
Gülümsemedim ama gözlerimde hafif bir alay vardı. “Çünkü beni hâlâ duymamış gibi yapıyorsun.”
Başını eğdi, dudaklarını hafifçe ısırdı. Sahile doğru yürümeye başladığımızda, Bilge’nin yanımda sessizce yürüdüğünü fark ettim. Hafif dalgaların sesi dışında konuşan yoktu.
Sonra bir anlığına durup ayakkabılarının ucuyla kumları karıştırdı. “Aslında fena bir fikir değilmiş.”
“Benim fikirlerim her zaman iyidir.”
Başını kaldırıp gözlerini kıstı. “Hangi ara bu kadar kendine güvenmeye başladın?”
Kaşlarımı kaldırarak ona yaklaştım. “Bilge, ben doğduğumdan beri böyleyim.”
Bir an bana baktı, sonra dudaklarının kıyısında küçük bir gülümseme belirdi.
İşte bu.
Denize doğru yürümeye devam ettik. Arada saçları rüzgarda uçuşuyordu ve fark etmeden elini yukarı kaldırıp kontrol etmeye çalışıyordu. O hareketini izlerken, parmaklarıyla oynayarak devam ettim.
“Biliyor musun?” dedim usulca. “Rüzgar bile senin saçlarına karışmak istiyor. Ama sadece benim hakkım var.”
Bilge kaşlarını kaldırdı, hafif bir şaşkınlıkla bana döndü. “Sen gerçekten…” Cümlesini tamamlamadı ama dudaklarındaki hafif gülümseme beni tatmin etti.
Sahil boyunca yürüdük. Konuştuk, Bilge inatla mesafesini korumaya çalıştı ama her seferinde söylediğim bir sözle o duvarı biraz daha yıkıyordum.
Sahilde yürürken, her adımımızda zaman biraz daha kayboluyordu. Bilge’nin yanımda olması, dünyadaki tüm gürültüleri silip süpüren bir sessizliğe bürünüyordu. O kadar derindi ki bu sessizlik, sanki her sözcük bir kayayı kaldıracak kadar ağırdı. Bilge’nin gözleri, denizin o sonsuz maviliğine bakarken bir an için dondu. O anı, onun içinde kaybolan her şeyi görmek istedim, ama buna cesaret edemedim. Gözlerinin içine bakıp, gördüğüm derin boşluğu, ona nasıl yaklaşmam gerektiğini anlamadım.
Bir zamanlar, her şey bu kadar karmaşık değildi. Onu güldürmek ne kadar kolaydı, o anlarda hayat sadece ona aitmiş gibi hissederdim. Ama şimdi, her gülüş, bir duvar gibi önümde duruyordu. O gülümseme, her ne kadar gülümsese de, içinde kaybolmuş bir hüzün taşıyordu.
Yanımda, onun yavaş adımları, içindeki o korkuyu gizlemeye çalışarak ilerliyordu. Ne zaman ona yaklaşmaya çalışsam, birkaç adım daha geri çekiliyordu. Bu geri çekiliş, bir zamanlar bana ait olan o güvenin, o bağlılığın yokluğuydu. Ama yine de içimde bir şeyler vardı. Bir şeyler tutuyordu beni. Onun tek bir gülümsemesi, kelimesi beni yanında tutmasına yeterdi.
Onunla buradayım, ama ondan uzak bir yerlerdeyim gibi hissediyorum. Bilge, her adımında bir adım daha geri çekiliyor sanki. Bunu bilerek yapmıyor, içindeki korku onu böyle kucaklıyordu. Ve ben, o korkunun içinde ne kadar derin bir yara olduğunu görmekten kaçınıyorum.
Yanımda yürürken, sessizlik aramızda bir halat gibi gerilmişti. Onu gülümsetmeye çalışırken, söylediklerim ona sadece soğuk bir yanıt getirdi. Eskiden olsa, küçük bir şaka yaparak onu güldürürdüm. Ama şimdi… Her şey değişmişti. Bilge, eski haliyle değil, kırılmış bir yürek gibi önümde yürüyordu. Her adımı, eski güvenceden biraz daha uzaklaşma çabasıydı.
“Hala gülümsediğini görmek beni mutlu ederdi,” dedim, cümlemdeki samimiyeti hissederek. Ama sesi bana soğuk bir şekilde geri döndü. O gülümseme… Benim için çok şey ifade ediyordu. Onun gülmesi, hayatın hala güzel olduğunu hatırlatırdı bana. Ama şimdi… Şimdi, o gülümsemenin ardında, beni sevmenin getirdiği o korku vardı.
Birden durdu. Gökyüzüyle deniz arasında, ona yaklaşmak için bir adım attım. Ama içimde bir his vardı, belki de bir şeyleri zorlamak istemediğimi anlamam gerektiğini söylüyordu. Yavaşça dönüp, bana bakmaya başladı. Gözlerinde, o eski Bilge’yi görmek istedim ama bir şey vardı… Bir şeyin kaybolduğunu hissediyordum.
“Akın, hâlâ her şeyin eskisi gibi olduğunu düşünüyor musun?” dedi. Sesi yumuşak ama içinde bir kırılma vardı. Ve o cümlede, bana anlattığı her şeyin bedelini ödemeye başladığımı hissettim.
Bunu kabul etmek, içimi parçaladı. “Hayır,” dedim, gözlerine bakarken. “Eskisi gibi değil… ve biliyorum, hiç bir şey eskisi gibi olamayacak.” Durakladım, derin bir nefes aldım. “Ama seni kaybetmek, eskiyi kaybetmekten daha acı, Bilge.”
Gözlerimdeki kararlılığı gördü. Bir şeyler değişmişti. İçimde bir boşluk vardı ama o boşluğu dolduracak bir şeyim vardı artık. O da bu yolda bana katılmaya başlamıştı, yavaşça ama emin adımlarla.
“Beni bir daha kaybetmeyecek misin, Akın?” diye sordu, sesi neredeyse fısıldayarak. Cevap veremedim. Bir yandan evet demek istiyordum, bir yandan da bu sözün ağırlığını taşıyacak kadar güçlü değildim.
“Beni kaybetmeyecek olsan da, ben seni kaybetmekten korkuyorum,” dedim, “Ama artık seni korumak istiyorum, Bilge. O kadar çok zaman kaybettik ki, bu sefer her anı seninle geçirmek istiyorum. Sana her gün yeniden bir neden vermek istiyorum… yeniden gülebilmen için.”
Bilge gözlerini kapatıp başını hafifçe eğdi. Sanki söylediklerimi içinden geçiriyordu. Sonra başını kaldırıp, bana baktı. “Akın, güvenmek…” dedi. “Kalbimi bin parçaya bölsen de senden vazgeçemiyorum. Ama güvenmek çok zor Akın”
Güven, bir zamanlar ne kadar kolaymış gibi hissetmiştim ama şimdi her şey çok daha derindi. Güvenmek, belki de bir daha hiç eskisi gibi olmayacak bir şekilde inşa edilmeliydi.
“Bunu zamanla anlayacağız, Bilge,” dedim, gözlerimdeki kararlılığı daha da belirginleştirerek. “Ama ben seni bir gün yine güldüreceğim”
Ve birlikte, bir adım daha attık. Denizin sakin dalgalarının arasında, belki de yeniden başlamanın yolunu bulacak, belki de birlikte iyileşmenin adımlarını atacak, ama bir şekilde birbirimizi yeniden inşa edecektik.
Adımlarımızın sesi kumda silinip kayboluyor, güneşin usulca denizin ufkuna karışıyordu. O kadar derin bir sessizlik vardı ki, yalnızca birbirimizin varlığını hissedebiliyorduk. Sözler, bazen gereksiz olurmuş gibi… Ama bazen, sadece hissettiklerimi paylaşmak istiyordum.
Birden, Bilge’nin gözleri parladı. Sahilde bir pazar arabasının önünde, pamuk şekerinin pembesi havada dönüyordu. Gözleri, o eski Bilge’nin izlerini taşıyordu, bir an için kaybolan gülümsemesi geri döndü. Ama biraz daha dikkatle bakınca, hala bir şeylerin eksik olduğunu hissedebiliyordum. Ama bu sefer, bir adım atmam gerektiğini biliyordum.
“Pamuk şekeri alalım mı?” dedim, gözlerimdeki gülümsemeyi gizleyerek. Onun için küçük bir şeydi belki, ama bir anı daha paylaşmak istiyordum. Bilge’nin suratındaki o küçücük tebessüm, tüm dünyamı aydınlatmaya yetti.
“Akın, gerçekten...” diye mırıldandı. Ama başka bir şey söylemeden, adım attı ve ben de onun peşinden gitmek için bir adım daha attım. O an, bir şekilde, zaman durdu. Onunla her şey mümkündü.
Pamuk şekeriyle geri döndüğümüzde, Bilge biraz utanarak, şekeri yavaşça avuçlamıştı. O anın huzuru içinde, gözlerim yine ona kaydı. Birden, cebimden küçük bir kutu çıkardım.
“Bilge...” dedim, sesimdeki titremeyi zorla bastırarak. “Bunu sana almak istedim.” Ellerim, kutuyu ona verirken hafifçe titriyordu. O kutunun içinde, bana güvenmesini istediğim bir şey vardı. Çünkü ben, ona olan hislerimi sadece kelimelerle anlatamayacak kadar derin hissediyordum. Kutuyu açtı ve içindeki kutup yıldızı kolyesini gördü. Gözlerindeki şaşkınlık, bana her şeyi anlatıyordu.
“Bu...” dedi, ince parmakları kolyeyi nazikçe tutarak. “Bu, çok güzel.” Ama yüzünde öyle bir ifade vardı ki, bunu sadece güzel bulmadığını, anlamlı bulduğunu fark ettim. O an her şey sessizliğe büründü.
“Bu kolye sana ait,” dedim, yavaşça ona doğru adım atarken. “Her karanlık gecede, ne kadar uzak olursak olalım, senin ışığın hep yanımda olacak.”
Bilge, gözleriyle o kolyeyi inceledi. Gözlerindeki derinlik, sadece bir hediye değil, bir anlam taşıyor gibiydi. Gözleri parladı, ama yine de sessizdi. Hemen bir şey söylemedi. Sadece hafifçe başını eğdi ve gülümsedi. O an, kelimeler anlamsız kaldı, sadece onu izlemek istedim. Kollarımı hafifçe açarak, kolyeyi ona takmak için yaklaştım.
Bir saniye, her şey durdu gibi hissettim. Kolye, Bilge’nin boynuna oturduğunda, dünyanın geri kalanını unuttum. Gözlerimiz bir an için buluştu ve içimde bir şeylerin yerli yerine oturduğunu hissettim. Her şey doğru, her şey yerli yerindeydi.
“Bunu sana aldım çünkü,” dedim, derin bir nefes alarak. “Kutup yıldızı... hani, her şey karanlık olduğunda bir ışık, bir yol gösterici olur ya... işte, sen benim kutup yıldızım oldun. Her ne kadar kaybolmuş gibi hissetsem de, hep seni buldum. Ve seninle her karanlık geceyi aydınlatabilirim.”
Gözlerinde biriken yaşları belli etmeden silmeye çalıştı.Bilge’nin gözleri birkaç saniye benimkilerde asılı kaldı. Sonra hafifçe gülümsedi, sesi fısıltı kadar yumuşaktı.
“Peki ya ben kaybolursam, Akın?” dedi, kolyeye dokunarak. “O zaman ne olacak?”
Avuçlarımı yüzüne yaklaştırıp başını hafifçe okşadım, gözlerinin derinliklerine baktım.
“Seni her zaman bulurum, güzelim,” dedim kararlı bir sesle. “Dünya döndükçe, yıldızlar yerinde kaldıkça… Sen kaybolsan bile, ben seni bulurum.”
Böylece, adımlarımızı denize doğru atmaya devam ettik. Gözlerimiz birbirinden kaçarken bile, içimde bilmediğim bir huzur vardı. Bu dünyada bir insanı bu kadar derinden hissedebilmek… Hiçbir zaman gitmemesi gereken bir duygu oldu.
Bilge’nin elini tutmadım ama onun varlığını her hücremde hissettim. Sahilden çıkıp arabaya yöneldiğimizde, dalgaların sesi hâlâ kulaklarımızdaydı. Hafif esen rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu. Eliyle düzeltti ama ben o an sadece ona baktım. Gözleri uzaklara dalmış, sanki hâlâ orada, denizin kenarında kalmak istiyordu.
"Bilge?"
Başını çevirdi, gözleri hâlâ biraz dalgındı ama bana bakınca içinde beliren o küçücük kıvılcımı yakaladım. "Hı?"
Kapıyı açtım, eğilip saçlarını geriye doğru düzelttim. "Hadi, gidelim."
Arabaya bindiğimizde motoru çalıştırdım ama hemen hareket etmedim. Birkaç saniye sadece ona baktım. Ellerini kucağında birleştirmiş, dudaklarını hafifçe ısırıyordu. Gözleri hâlâ bir şeyleri tartıyor gibiydi.
Elimi ensesine götürdüm, başparmağımla tenine küçük bir dokunuş bıraktım. "Neyi düşünüyorsun?"
Bilge başını iki yana salladı. "Hiçbir şeyi. Sadece..." Cümlesini tamamlamadı ama ben gerisini tahmin edebiliyordum.
Elini avucuma aldım. "Sen düşünme. Bugün sadece bana bırak. Tamam mı?"
Gözlerini kısıp bana baktı. Hafifçe gülümsedim. "Öyle bakma. Sen düşünmeyi bırakamıyorsun, biliyorum ama en azından dene. Bugün sadece anı yaşa."
İtiraz etmedi. Küçük bir iç çekişle başını cama çevirdi.
“Eve gitmeden önce markete uğrayalım beraber yemek yaparız”
Kafasını bana doğru çevirdi birkaç saniye sadece yüzüme baktı bir fısıltı gibi çıkmıştı sesi “Olur” dedi.Elim arabanın radyosuna gitti ve şarkı kulaklarımı doldurdu
Karşıma geçsin göğsüme vursun ben soru sormam o bana sorsun kim daha yorgun kim daha üzgün bilir o beni
Markete geldiğimizde arabadan indik ve içeri girdik
Marketin içinde dolaşırken, Bilge yine her şeyin en iyisini seçmek için uğraşıyordu. O ciddiyetle sebzeleri incelerken, ben onu izliyordum. Küçük küçük kaşlarını çatıyor, parmak uçlarıyla domatesleri yokluyor, sonra da en olgun olanı bulmuş gibi kendinden emin bir şekilde sepete bırakıyordu.
"Bütün hayatını bir domates seçmeye adayacaksın sanırım."
Bana yan gözle baktı. "Yemeğe lezzetini veren malzemelerdir. Sen anlamazsın tabii."
Gülerek kollarımı göğsümde bağladım. "Şimdiye kadar yediğim en güzel yemekleri hapishane mutfağında yedim. O yüzden fazla seçici değilim."
Bilge elindeki domatesi bırakıp bana döndü, kaşları hafifçe çatıldı. "Gerçekten mi?"
Omuz silktim. "Açken insan her şeyi güzel bulur. Ama işin sırrı şuydu: Ne olursa olsun, hep aynı aşçı yemek yapıyordu. Adam becerikliydi. Onun sayesinde hayatta kaldık."
Gözleri kısa bir an için farklı bir şey düşündüğünü belli eder gibi yumuşadı, ama sonra hemen toparlandı.
"Yani diyorsun ki... yemek yapabilen insanlar hayat kurtarır?"
Eğilip hafifçe fısıldadım. "Benim hayatımı kurtaracak tek kişi sensin, güzelim."
Yanaklarına sıcaklık yayıldı, ama hemen toparlandı. Sepeti aldı ve yürümeye devam etti. Gülerek peşinden gittim.
Reyonların arasında dolaşırken, Bilge eline bir çikolata aldı ve iç çekerek baktı.
"Al, hadi," dedim.
"Yok, gerek yok," dedi ama gözleri hâlâ çikolatadaydı.
Sepetten bir tane kaptım ve içine attım. Kaşlarını kaldırdı. "Ben almayacağım dedim."
"Ben alıyorum. Hem sinirlenince tatlı istiyorsun, biliyorum."
Kaşlarını çattı. "Nereden biliyorsun?"
"Gözlerinden okuyorum," dedim gülümseyerek.
Bilge kıkırdadı ama hızla elini ağzına götürdü, kendini durdurmaya çalışıyordu. Bunu görmek bana kazandığımı hissettirdi. Sepeti alıp onun yerine ben taşırken, parmak uçlarıyla koluma dokundu. Küçük, fark edilmeyen bir temas.
İşte, beni hayatta tutan şey buydu.Kasaya geçtiğimizde Bilge cüzdanını çıkarmaya çalıştığında ona bir bakış attım ve donup kaldı.Hemen bu bakışımdan pişman olmuştum çünkü bir yavru kediden farkı yoktu.
“Başka zaman sen alırsın şimdi bırak ben ödeyeyim” dedim yumuşak olduğunu düşündüğüm sesimle. Kafasını sallamakla yetindi.
Market poşetlerini mutfağın tezgahına bıraktık. Bilge, büyük bir ciddiyetle elindeki tarif kağıdına bakarken, gözlerimi ondan ayıramıyordum. Her seferinde aynı şey; önce tarif okur, sonra malzemeleri dizer, ardından kendince bir plan yapar ama her defasında minik bir kaos çıkar. Bu, Bilge’nin mutfak düzeni. Ve ben, bu kaosun tam ortasında durmayı seviyordum.
“Tamam,” dedi, derin bir nefes alarak. “Önce soğanları doğrayalım.”
“Ben hallederim,” dedim bıçağı elime alırken.
Bilge hemen itiraz etti. “Hayır, hayır. Ortak yapacağız. Sen sebzeleri hazırla, ben makarnanın suyunu koyarım.”
Göz ucuyla ona baktım. Hafifçe gülümsedim. “Peki. Göster bakalım hünerlerini.”
Ocağın altını açmaya çalışırken birden suyun tencereye fazla dolduğunu fark edip hızla musluğu kapattı. Ama su, taşma noktasına gelmişti bile.
“Bilge…” dedim, hafifçe başımı iki yana sallayarak. “Mutfak seni pek sevmiyor galiba.”
Gözlerini devirdi. “Sen işine bak, soğanları unutma.”
Gülümseyerek soğanları ince ince doğramaya başladım. Bilge, tencereyi ocağa koyarken tencere kapağını elinden düşürdü. Güm diye bir ses yankılandı mutfakta. Hemen yanına gidip eğildim.
“İyi misin?”
“Evet, evet… Sadece… şey… elimden kaydı.”
Gözlerimle ellerini kontrol ettim, hafifçe omzuna dokundum. “Dikkat et,” dedim yumuşak bir sesle.
O sırada soğanları doğramaya devam ederken, Bilge’nin elinde biberleri kesmeye çalıştığını fark ettim. Bıçağı ters tutmuştu.
“Dur,” dedim, hızla yanına geçip elini tuttum. “Bıçağı ters tutuyorsun.”
Bilge hafifçe kızardı, elleri titredi. Bıçağı doğru şekilde tutturdum. “İşte böyle,” dedim, gözlerime bakmasını bekleyerek. “Sakin ol.”
Elini bıraktım ama parmaklarım hâlâ onun tenindeydi. Hafifçe gülümsedi ve biberi doğramaya devam etti. Ama sonra yine ufak bir çığlık attı.
“Parmağımı kestim!”
Hızla elini tuttum, küçük bir kesik vardı ama ciddi değildi. “Dur, ben hallederim,” dedim. Elini musluğun altına tuttum, hafifçe kanayan parmağını suyun altında yıkarken yüzüme bakıyordu.
“Özür dilerim,” dedi fısıldayarak.
Başımı iki yana salladım. “Özür dileme. Ben buradayım, tamam mı?”
Onu bırakıp hemen dolaptan bir yara bandı aldım ve parmağına sardım. Gözleriyle beni takip ediyordu, yüzündeki hafif bir şaşkınlıkla.
“Tamam,” dedim, onun yerine biberleri alarak. “Sen bu işi bana bırak.”
Bilge, hafifçe gülümseyerek arkamdan izledi. Makarnayı karıştırmaya başladı ama kaşığı düşürdü. Hemen eğilip aldım, ellerim onun ellerine değdiğinde kısa bir süre için göz göze geldik.
“Sana demiştim, sen sadece izle. Bu işi ben hallederim.”
Gözlerini devirerek güldü. “Tamam, büyük usta. Hadi göster marifetlerini.”
O an, mutfakta her şey yerli yerine oturdu. Tencerenin buharı yükselirken, içeride bir sıcaklık vardı. Yemek yapmaktan çok, birlikte bir şeyler yaratmanın keyfi vardı.
Makarnayı süzerken Bilge arkamdan sarıldı, kollarını belime doladı. Hafifçe başını sırtıma yasladı. O an, mutfaktaki tüm telaş yerini huzura bıraktı.
“Bunu daha sık yapmalıyız,” dedi fısıltıyla.
Gülümseyerek arkamı ona yasladım. “Evet. Ama sadece seninle.”
O anda, mutfakta değil, dünyanın en huzurlu yerindeydim. Ve bu, Bilge’nin yanında olmaktan başka bir şey değildi.
ARKADAŞLAR LÜTFENNNN YORUMLARINIZ BENİM İÇİN ÇOK DEĞERLİ OY ATMAYI UNUTMAYIN BÖLÜM YAZMAK KONUSUNDA MOTİVE OLUYORUM
