14. bölüm · KAPAN

14.Bölüm

Literary Flaw

Akın

Can az çok benim neye bulaştığımı biliyordu ama tam anlamıyla neler olduğunun da farkında değildi. Heyet beni Mabed’e çağırıyordu iki iki yirmi beş dediği 02.02.2025, sıfır sıfır sıfır sıfır dediği ise 00.00 dı.Yanlış bir adımım olmamıştı ama bu çağrı Cengiz’in mekanını bastıktan sonra geldiği için gerilmiştim aynı şekilde yanımda oturan Can’da gerilmişti, yine de ne olursa olsun Bilge’nin yanına gitmek istiyordum gaza biraz daha asıldım.

Çok geçmeden apartmanın önünde durdum “Sabah haberleşiriz” dedim Can’a o da kafasını salladı.Arabadan inip eve doğru ilerlediğimde göğsüm hızlıca inip kalkıyor bir an önce Bilge’ye sarılma arzusuyla dolup taşıyordum.

Eve adımımı attığımda içeride hafif bir loşluk vardı. Salonun köşesindeki lambanın sarı ışığı, odanın içine belli belirsiz yayılmıştı. Adımlarımı hafiflettim, Bilge’yi uyandırmak istemiyordum. Ama onu görmeden, kokusunu duymadan rahatlayamazdım. İçimde biriken gerginlik ancak onun yanına uzandığımda dinerdi.

Yavaşça yatak odasının kapısını araladım. Bilge, yorganın içine gömülmüş, bir elini başının altına koymuştu. Uykusunda bile huzursuz görünüyordu. Kaşları hafifçe çatılmış, dudakları hafif aralık kalmıştı. Gözlerim istemsizce tenine, nefes alışverişine takıldı. Bir an durdum. Onun gibi birini böyle bir dünyaya çektiğim için kendime lanet ettim.

Sessizce soyunup yanına sokulmaya çalıştığım an, Bilge birden irkilerek kıvrıldı. Göğsüm sıkıştı, onun uykusunda bile huzur bulamaması beni kahrediyordu. Birkaç saniye sonra nefesi hızlandı, yüzü korkuyla buruştu.

“Hayır…” diye fısıldadı, gözleri hala kapalıydı. Sonra birden, soluğu kesilmiş gibi sıçradı, elleri titriyordu. Gözlerini açtığında beni gördü ama sanki hala kabusun içindeydi. Gözleri dolmuştu, nefesleri düzensizdi.

“Bilge’m,” dedim, sesi ürkütmemeye çalışarak. Elimi uzattım ama geri çekildi.

“N-ne yapıyorsun?” sesi titrek ve kırılgandı.

“Sadece yanına uzanmak istedim, hepsi bu…” dedim yavaşça. “Ama seni korkuttuysam—”

“O kabuslardan kaçamıyorum, Akın,” diye fısıldadı, gözyaşları süzülürken. “Ne yaparsam yapayım hep geri geliyorlar…”

İçimde bir şeyler koptu. Ne yaparsam yapayım, ona yaşattıklarımı silemiyordum. Parmaklarımı saçlarının arasına daldırdım, ürkekçe.

“Seni koruyacağım, Bilge’m,” dedim kararlı bir sesle. “O kabusları da, geçmişi de, her şeyi. Bırak ben taşıyayım, senin yerine ben savaşayım. Yeter ki bana güven.”

Bilge titredi ama bir süre sonra başını yavaşça göğsüme yasladı. Küçük, kırılgan bir kuş gibi. Kollarımı sımsıkı doladım etrafına, onu asla bırakmamaya yemin etmiş gibi.

“O zaman beni bırakma,” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar hafifti.

“Bırakmam,” dedim. “Ölene kadar.”

Bilge göğsüme yaslanmışken, başını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki korku tam olarak geçmiş değildi ama oradaydım, yanındaydım. Onun için. Onunla.

Elim, yüzüne düşen bir tutam saçı geriye itti, başparmağım yanağının sıcaklığına değdi. Gözlerini kapadı, dokunuşuma alışmaya çalışıyormuş gibi. Ama ben biliyordum, geçmişiyle savaş halindeydi. Ve bu savaşı kazanmasını sağlamak benim görevimdi.

Birkaç dakika hiç konuşmadan öylece kaldık. Sadece nefes alışlarımız, kalplerimizin ritmi vardı odada. Sonra Bilge’nin sesi duyuldu, fısıltı gibi.

“Akın…”

“Hı?”

“Gerçekten… her şey geçer mi?”

Bu kadar basit bir soru, ama cevabı en zor olanlardan biri. O an ona ne desem, içindeki şüpheyi tamamen silemeyeceğimi biliyordum. Ama benim için önemli olan onun inanmasını sağlamaktı.

“Elimden geleni yapacağım,” dedim, sesi sert ama içten. “Eğer geçmezse bile… sana dokunamazlar. Seni üzen, korkutan ne varsa, ben onları senin yerine yok ederim.”

Bilge, cümlemi tartıyor gibi sustu. Sonra başını yavaşça tekrar göğsüme yasladı.

“Bazen nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”

Bir kahkaha attım, alçak, boğuk bir kahkaha. “Çünkü ben Akın’ım, güzelim,” dedim. “Ve sen benim en değerlimsin.”

Birkaç saniye sonra nefesi düzenlenmeye başladı. Kalbimin ritmiyle uyum sağladı. Artık korkmuyordu.

Benim yanımdayken korkmasına izin veremezdim zaten.

Bilge’nin nefesi göğsümde huzurla yükselip alçalmaya başladığında, gözlerimi kapattım. Onu burada, yanımda, güvenli bir şekilde hissetmek… dünyadaki en büyük zaferimdi. Ama aynı zamanda en büyük sınavım. Çünkü ne kadar yanımda olsa da, içinde hâlâ kapanmayan yaralar vardı. Ve ben o yaralara sebep olan adamlardan biri olmuştum.

Elimi saçlarında gezdirdim, parmaklarım buklelerinin arasında kaybolurken yüzünü izledim. Ne kadar güçlüydü. Ne kadar güzel… ve ne kadar kırılgandı. Onu kıran herkesi yok edebilirdim, ama ya en büyük darbe benim yüzümden geldiyse?

Tam o an, Bilge hafifçe kıpırdandı. Uykuyla uyanıklık arasında bir yerde gözkapaklarını araladı.

“Akın?” sesi uykulu, kısık ama hâlâ içinde bir tereddüt vardı.

“Buradayım,” dedim, sesimi daha yumuşak hale getirmeye çalışarak. “Yanındayım, gitmiyorum.”

Yutkundu, sanki kelimeleri zorla çıkarıyordu. “Beni böyle her zaman sevecek misin?”

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Bu sorunun içinde saklı olan korkuyu duymamak mümkün değildi. Ama cevabım belliydi.

Başparmağımla yanağını okşadım. “Bilge,” dedim, adını söylerken bile içim ısındı. “Seni her zaman seveceğim diye bir şey yok.”

Gözleri kocaman açıldı, korku ve hayal kırıklığıyla bana baktı. Ama cümlemi bitirmemiştim.

“Seni her zaman sevmek yetmez. Ben seni her zaman koruyacağım, sahip çıkacağım, seninle nefes alacağım”

Bir an sessizlik oldu. Sadece gözlerini gözlerime kilitlemiş, anlamaya çalışıyordu.

Sonra yüzünde küçücük, belli belirsiz bir gülümseme belirdi. O gülümseme, beni hayatta tutan şeydi.

Başını tekrar göğsüme yasladı.

Bir süre sonra fısıltı gibi bir ses duyuldu:

“Korkarım ki, sana inanmaya başlıyorum.”

Gülümsedim, başımı hafifçe eğip saçlarına bir öpücük kondurdum. “Korkma,” dedim. “Çünkü bu hayatta inanabileceğin tek şey ben olacağım zamanla bunu göreceksin”

Onun varlığı, tüm geceleri aydınlatan bir yıldız gibiydi. Ama bir yandan da bu anın kırılganlığını hissediyordum. Hâlâ içinde bir korku vardı, hâlâ bir şeylerin tamamen geçmediğini biliyordum.

Yavaşça kolumu beline doladım, tedirgin hareketlerle değil, ona ait olduğumu hissettirecek şekilde. Tüm dünyada korunaklı tek yerin burası olduğunu bilmesini istedim.

“Uyuyalım mı?” diye fısıldadım saçlarının arasına.

Başını hafifçe salladı, ama eli usulca tişörtümün kenarına tutundu. Küçücük bir hareketti, ama bana çok şey anlatıyordu. Gitmemi istemiyordu. O da benimle olmak istiyordu, ama içinde hâlâ savaşlar vardı.

Başımı eğip alnına bir öpücük kondurdum. “Yanındayım, güzelim,” dedim. “Sabaha kadar, her sabah, her gece…”

Kelimelerim ona ulaşmış gibiydi, çünkü nefesi yavaş yavaş düzene girdi. Kalbimin ritmi, onun nefesiyle uyum sağladı.

Böylece, karanlık gecenin içinde, birbirimize sığınarak uykuya daldık. Ve o an anladım ki, Bilge için sadece bir koruma, bir sevgili ya da bir hatıra değildim. Ben onun sığınağıydım.

Ve o da benim.

Can

Akın abinin yanından ayrıldıktan sonra bana verdiği görevleri yerine getirmek için şirkete girmiştim önce apartmandaki şu kızı araştıracaktım.Cansu

Elimin silah tutmasının yanı sıra teknolojiden de çok iyi anlardım. Bir evin sistemine dakikalar içine girebilir herhangi bir teknolojik aletten birilerini izleyebilir dinleyebilirdim.

Sisteme girmek benim için saniyelik bir işti. Ellerim klavyenin üzerinde hareket ederken, ekranımda binlerce satır kod akıyordu. Önce apartmanın güvenlik kameralarına bağlandım. Giriş çıkış saatlerini kaydettim. Ardından Cansu’nun evine yerleştirilen akıllı sistemleri ele geçirdim. Modeme girdikten sonra artık oradaydım.

Her şey elimdeydi.

Bilgisayarı. Telefonu. Televizyonu. Ses kayıt cihazları.

Beni izleyemezdi. Ama ben onu istediğim zaman izleyebilirdim.

İlk başta sadece bir işti bu. Akın abinin emriyle hareket ediyordum. Cansu’nun bir tehlike olup olmadığını anlamak zorundaydım. Ama kodlar arasında gezinirken ekrana yansıyan bir görüntü beni duraksattı.

Cansu, bilgisayarının başındaydı. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı, gözleri ekrana odaklanmış, alt dudağını ısırıyordu. Kaşları hafifçe çatılmıştı, belli ki bir şeye odaklanmıştı. Görüntüyü büyüttüm. O an bir şey fark ettim.

Onu izlemek, yaptığım diğer işlere benzemiyordu.

Kendime kızdım. Derin bir nefes alıp ekranı büyüttüm.

“Odaklan, Can,” diye mırıldandım kendi kendime.

Parmaklarım klavyede dondu. Cansu’nun kaşlarını çatışı, dudaklarını büzmesi, bir şeylere sinirlenip kolunu geriye atışı… Küçük ayrıntılar zihnime kazındı.

Neden bu kadar dikkat kesildiğimi bilmiyordum.

Bir görevdi, dedim kendi kendime. Ama içimde bir yer, bunun bundan çok daha fazlası olduğunu söylüyordu.

Saatler geçmişti. Ekranın karşısında donup kaldığımı fark etmemiştim bile. Normalde böyle olmazdı. Birini izler, detayları kaydeder, tehlike arz edip etmediğine karar verir ve işime bakardım. Ama Cansu… O sanki ekranın içinden bakıp bana meydan okuyordu.

Onun hakkında ne bulduysam taramaya başladım. Sosyal medya hesapları, banka dökümleri, mesaj geçmişleri… Her şey tertemizdi. Sıradan biriydi. Öğretmendi, çocuklara İngilizce dersi veriyordu. Hafta sonları sahafları geziyor, çiçekçiden aldığı çiçekleri eve getirirken mutlu oluyordu. Fotoğraflarında hep içten bir gülümseme vardı. Sonraki gördüğüm şeyler boğazıma bir yumru oturmuştu, Cansu evliydi midem ekşimişti bu öğrendiğim bilgiyle canım öyle sıkılmıştı ki Cansu’nun o kocası olacak herifi ellerimle öldürme isteği iyice artmıştı.

Derken, kameradan bir hareket algıladım.

Cansu, mutfağa geçmişti. Büyük bir kupa kahve doldurup pencerenin kenarına oturdu. Dışarı bakarken iç geçirdiğini neredeyse duyacaktım. Düşünceli gözlerle sokaktaki insanları izliyordu. Bir anlığına başını hafifçe yana eğdi. Küçük bir tebessüm dudaklarına kondu.

Ne düşündüğünü merak ettim.

Bu iyiye işaret değildi.

O sadece bir araştırma dosyasıydı. Başka bir şey olmamalıydı.

Ama ellerim kontrolüm dışında hareket etti. Cansu’nun çalan telefonuna bağlandım. Konuşmaları dinleyebilirdim. Sadece birini. Sadece bir kez.

Telefona ulaşmaya çalıştığımda, o an Cansu başını hızla çevirdi. Bir şeyler hissetmiş gibi gözlerini etrafında gezdirdi.

Nefesimi tuttum.

Tabii ki beni fark etmemişti. Ama bu an, bana yetti.

Cansu, sıradan biri gibi görünüyordu. Ama ona bakarken, içimde garip bir şey kıpırdanıyordu. Onu izlerken ne aradığımı bilmiyordum.

Ama bulduğum şey, kesinlikle sadece bir dosyadan ibaret değildi.

İhtiyacım olan bilgileri dosyaladıktan sonra kafamı dağıtmak için bir bardak viski doldurdum ve onu içerken Akın abinin bana söylediği bir diğer işe odaklandım. Ali Atalay.

Onu günlerdir izliyordum evinde madde kullanıyor arada bir Zeynep denen kızla buluşuyor bazen Bilge’ye ulaşmak istiyor ama biz engelliyorduk.

Ali’nin durumu giderek karmaşıklaşıyordu.

Viskimden bir yudum daha aldım. Gözlerimi ekrandan ayırmadan, Ali’nin adımlarını takip etmeye devam ettim. Adamın geceyi sabaha bağlayan bir rutini vardı; hep aynı saatte, aynı yerlerde. Zeynep’le buluştuğu günlerde, o anları yakalamak daha da önemliydi. Her şeyin bir amacı vardı.

Bir süre sonra, bilgisayarın başında kaybolmuşken, gözlerim bilgisayarın ekranında sabit bir şekilde ilerleyen takiple gezinirken, kafamda dönüp duran düşüncelerle meşguldüm. Bilge... Yine aklıma gelmişti. Ali’nin Bilge’ye ulaşma çabalarını engellediğimizde, işler biraz daha zorlaşmıştı. Ama o kadının yapabileceği tek şey bizim doğru bildiğimiz yolu terk etmesine neden olabilecek bir şey yapmak olurdu. Bilge’nin yaşadığı travmaların üzerine gitmeye cesaret edemediği bir şeydi.

Viskiden bir yudum daha alıp odadaki ışıkları daha da loş hale getirdim. Ali’nin her adımını izlerken, bir yandan da Cansu’ya ve Bilge’ye dair düşünceler kafamda dönüp duruyordu.

Şimdi, aklımı dağıtan her şey bir kenara itildi. Ali’ye yaklaşmak için bir fırsat doğmalıydı. Bunu sabırla beklemek zorundaydım. Akın’ın bana verdiği görevler ne olursa olsun, onları başarmak zorundaydım.

Bir an düşündüm. Bu işin sonunda ben kim olacaktım? Kendisini bile bilmeyen biri, Akın’ın sağ kolu, bilmediği yollarda ilerlemeye çalışan bir insan. Ama ne olursa olsun, ben onu umursamadan yoluma devam etmeliydim.

Birde Akın abinin bana anlatamadığı Heyet vardı bu yapı hakkında çok az şey söylüyor yılda birkaç kez toplantılara gidiyor Akın’a görevler veriliyordu eğer bunları başarılı bir şekilde yerine getirirse bu karmaşık sistemde bir adım daha ilerleyebiliyordu. Örneğin bir hakimi öldürme görevi verildi biz bunu başarıyla tamamladık sonrasında bize tüm yollar açılıyordu, ihaleleri kolayca alıyor, gittiğimiz yerlerde saygı görüyorduk ve tabi milyonlarca dolar para geliyordu. Parmaklarımla kaşlarımı ovuşturdum ve Ali ile ilgili değişikleri abinin istediği gibi dosyaladım.

Bilge

Gözlerimi araladığımda gördüğüm yüzle irkildim sonra rahatladım.Akın’ın geldiğini uyku sersemi unutmuştum, tam kalkacağım sırada Akın huysuzca kıpırdandı ve belimden tutup beni kendine çekti.

“Güzelim…” diye mırıldandı

“Akın uyan hadi! Çok acıktım” dedim yalan söyleyerek Akın gözlerini açtı, yüzünde yarım bir gülümseme belirdi. O anın sıcaklığı, etrafımda yoğunlaşan her şeyin ardında parlıyordu.

“Benim kelebeğim acıkmış mı ? hemen hazırlan güzel bir yere kahvaltıya gidelim” kıkırdadım “Beraber alışveriş de yapar mıyız?” dedim

“Yaparız kelebeğim hem akşam seni mekanıma götürürüm istersen şu arkadaşın Cansu da gelir”

“Gerçekten mi? O zamana Cansu da bizimle gelsin?” dedim şaşkınlıkla kafasını tamam anlamında salladı. Beni mutlu etmek için her yolu denediğini kendinden fazlasıyla taviz verdiğini görebiliyordum çünkü Akın insanlardan hoşlanmazdı özellikle de yeni birilerinin hayatına girmesine müsaade etmiyordu gördüğüm kadarıyla.

Yataktan doğrulup hemen telefonumla Cansu’yu aradım. İkinci çalışta açtı

“Bilge! Seni çok merak ettim dün gelmek istedim ama kapıdaki adamlar izin vermedi iyi misin?” dedi bir çırpıda

“Ne! Hiç haberim yoktu bilseydim…seni hemen içeriye alırdım.”

“Sen iyiysen sıkıntı yok canım”

“Sana bir şey diyecektim” dedim alt dudağımı ısırarak Cansu’yla yakındık benim en zor zamanlarımda yanımda olmuştu o etrafına saçtığı neşesiyle beni hep gülümsetmeye çalışmıştı ama yine de ev dışında birlikte bir şeyler yapmamıştık acaba o da benim gördüğüm gibi yakın görüyor muydu emin değildim.

“Söyle bakalım”

“Bugün Akın’la birlikte dışarı çıkacağız alışveriş falan yapacağız akşam da beraber onun bir mekanına gideceğiz gelmek ister misin diye soracaktım”

“Mekanı derken nasıl bir yer”

Akın’a döndüm muhtemelen telefondan duymuştu ne dediğini

“Club” dedi sessizce

“Alkollü bir mekan Cansu” dedim

Biraz düşündükten sonra cevap verdi “Gelirim ya hem zaten evde çok sıkılmıştım ve birkaç öğrencim derslerini iptal etti, ne zaman çıkacağız”

“Ben daha hazırlanmadım hazırlandıktan sonra aşağıda buluşalım” dedim

Telefonu kapadıktan sonra Akın telefonla konuşmak için odadan dışarıya çıkmıştı bende hazırlanmaya başladım.

Evden çıktığımızda Cansu aşağıda bekliyordu, üstüne oturan bebek mavisi gömlek uzun açık kumral saçlarını at kuyruğu yapmış altında da koyu İspanyol paça bir jean ve kısa bir ceket giymişti. Gerçekten çok güzel görünüyordu. Bende bej rengi keten pantolon üstümde pembe örmek bir kazak giyip saçlarım zaten toplanmayacak kadar kısa olduğundan açık bırakmıştım. Cansu beni gördüğünde sıkıca sarıldı.Akın’ın bakışlarını üzerimde hissediyordum, “Seni özlemişim ve Bilge çok iyi görünüyorsun” dediğinde sadece dış görünüşümü kastetmediğini anlıyordum. Beraber arabaya ilerlerken arabanın başında Can belirdi. Cansu’nun bedeni iyice gerilmiş yüzündeki gülümseme donakalmıştı bu halini görünce sırıtmadan edemedim

Çok güzel boğaz manzaralı bir yere gelmiştik arabadan iner inmez Akın elimi kavramıştı.Beraber içeri geçtik ve masaya oturduk Cansu benim yanımda oturuyor, karşımızda da Akın ve Can vardı. Cansu’yla birlikte menüye bakarken Akın’ın bakışlarını üzerimde hissediyordum, ne yalan söyleyeyim hoşuma da gidiyordu bu tavrı “Ne söylesek” dedim Cansu’ya “Ben sabahları çok bir şey yiyemiyorum” dedi “Bende öyleydim aslında ama şu sıralar aç uyanıyorum” dedim kıkırdayarak. Garson siparişlerimizi almaya geldiğinde Can’ın bakışları Cansu’yu delip geçiyor hiçbir şey konuşmasalar bile kaçamak bakışları her şeyi anlatıyordu.

Kahvaltıyı bitirdikten sonra beraber alışveriş yapacağımız bir alışveriş merkezine gittik.

Alışverişin içinde kaybolmuştuk ve Cansu’nun neşesiyle kendimi biraz daha rahat hissetmeye başlamıştım. Elbiseler arasında dolaşırken bir tane dikkatimi çekti. Cansu “Bilge, bunu dene. Hem senin tarzın, hem de üzerindeki duruşu harika olur,” dedi. Tereddüt etmeden kabine yöneldim ve kısa süre sonra elbiseyle dışarı çıktım.

Elbisenin rengi ve kesimi gerçekten de göz alıcıydı. Gri mini pileli bir elbiseydi göğüs kısmında derin dekoltesi iyice açıkta bırakıyordu göğüslerimi(Elbise medya kısmında var), boyu kıçımı zor kapatıyordu bunu normalde almazdım ama Akın’ın tepkisini öyle çok merak ediyordum ki kabinden dışarı çıktığımda Cansu’nun beğenisini alırken, Akın’ın gözleri üzerinde yoğunlaştı kaşlarını öyle bir çatmıştı ki . İlk başta bir şey demedi, sadece bakışları keskinleşti. Ama bir anda, onun o tanıdık sert bakışları üzerime odaklandı. İçimde bir şeyler kıpırdadı.

Akın, sessizce bir adım atıp yanımda durdu. Yüzündeki ifadeyi neşeyle karışık bir soğukluk kaplamıştı. Derin bir nefes aldı ve sonunda dudaklarını sıktı, “Bunu yalnızca ikimiz varken giyebilirsin, Bilge. Başka hiç kimseyle değil,” dedi, sesi oldukça sertti.

Gözlerimi ondan ayıramadım. Beni bu kadar sahiplenmesinin altındaki anlamını biliyordum yine de Akın’ı bu şekilde sinir etmek hoşuma gitmişti, ama o bakışların altında tehlike vardı. Elbisenin üzerimdeki duruşu, onu sinirlendirmişti. Cansu’nun gülümsemesi bir anda silindi ve biraz geriledi. Akın’ın bakışları ona doğru kayarken, "Beni anladın mı?" dedi, ama sesindeki tehdit barizdi.

Cansu’nun gözlerinde kısa bir şaşkınlık parladı, ama Akın’ın tavırları o kadar netti ki, ben de ne söyleyeceğimi bilemedim. Cansu, bir adım geri atarak sessizleşti. Akın, yine gözlerini bana çevirdi ve hafifçe yaklaştı. “Bunu sadece bana giyeceksin” dedi, ama bu kez sesi o kadar yumuşaktı ki, cümlesinin içinde gizli bir emir vardı.

Bir adım daha atıp, elbiseyi biraz daha düzelttim ve Akın’ın bakışlarından kaçındım. Ama o, yine yaklaşıp, kulağıma fısıldadı. “Bu elbiseyle dışarı bir adım atabileceğini mi düşünüyorsun? Sana değen her gözü oyarım”

Akın’ın bu sahiplenici tavrı beni biraz tedirgin etti. Ama aynı zamanda içimde bir sıcaklık da hissettim. Bunu sadece bana ait görmek, biraz daha farklı bir duyguydu. “Tamam,” dedim, yavaşça gülümsedim ama yine de gözlerimdeki tedirginlik kaybolmamıştı.

Cansu, bizi izlerken hâlâ sessizdi. Elbiseyi çıkarmak için kabine doğru ilerlediğimde Akın’ın bakışları sırtımı delip geçtiğini hissediyordum

Tekrar elbiselere bakmaya çıktığımda Cansu ne zaman bir şey alacak olsa, Can gözlerini kısıp uzun uzun inceliyor, seçtiği parçayı beğenip beğenmediğinden emin olmaya çalışıyordu. Bir şekilde bu durum dikkatimi çekti. Cansu’nun neşesiyle alışveriş devam ederken, her ikimizin de pestili çıkmıştı. O kadar fazla alışveriş yapmıştık ki, artık yorulmuştuk. Sonunda birkaç şey aldıktan sonra, akşam için hazırlanacağımızı düşünüp eve gitmeye karar verdik.

Arabada giderken gözlerim kapanıyor yorgunluktan gözlerimi açık tutamıyordum, o kadar evde durmaya alışmıştım ki birkaç saat yürümek bile yorulmama yetmişti, evin önünde durduğumuzda “Bebeğim siz hazırlanın bizim birkaç işimiz var akşam sizi alırız” dedi yanağıma öpücük kondururken Can’ın bakışlarını kaçırdığını tahmin edebiliyordum.Cansu’yla birlikte arabadan indiğimizde Cansu’ya döndüm “Benim eve geçelim mi ? hem kahve içeriz sonra da beraber hazırlanırız”

“Olur!” dedi gülümseyerek, beraber eve geçtiğimizde iyice yorulduğumu fark ediyordum

Cansu’yla kahveleri hazırladıktan sonra, biraz daha rahatlamıştım. Cansu, mutfakta etrafı karıştırırken, ben bir kenara çekilip düşünmeye başladım. Bir süre suskun kaldık, kahvelerimiz yavaşça soğuyordu. Derin bir nefes alıp, Cansu’ya döndüm, gözlerimi onunkiyle buluşturduğumda, bu soruyu sormamın tam zamanı olduğunu hissettim.

“Cansu…” dedim, sesim hafif titreyerek. “Can hakkında ne düşünüyorsun?”

Cansu, bir an bana bakıp gülümsedi, ama gözlerinde bir şeylerin değiştiğini fark ettim. “Neden soruyorsun?” diye sordu, ama cevabını almak için sabırsız olduğu belli oluyordu.

“Gerçekten hoşlandığın biri var mı?” diye sordum, gözlerim ona dikkatle odaklanmıştı. Cansu’nun biraz düşünmesine neden oldum gibi hissettim. Kafasını hafifçe eğdi ve sonra içini çekerek kahvesinden bir yudum aldı.

“Niye sordun, Bilge?” dedi, ama belli ki bu konuda konuşmak istemiyordu.

“Yani,” dedim, ona biraz daha yaklaşarak, “Can’a karşı bir şeyler hissediyor musun? Biliyorsun, bazen insanlar birbirine yakın hisseder, ne bileyim, aranızda bir çekim oldu mu?. Sen de onu öyle görüyor musun?”

Cansu, kahvesinin kenarına bakarak, biraz daha sakinleşti. O kadar uzun bir sessizlik oldu ki, içimdeki merak daha da büyüdü. Sonunda, “Bu söyleyeceklerim sadece Can özelinde değil sen sorduğun için onun üzerinden örnek vereceğim” diye yanıtladı. “Can’a karşı bir çekim olsa ya da onu beğensem bile o beni istemeyecektir”

Cevabı biraz belirsiz olsa da, her halükarda Can’ın ona karşı duyduğu ilgiyi görüyordum. Cansu, düşüncelerini saklama konusunda oldukça iyi biriydi, ama gözlerinden bir şeyler kaçıyordu. Onun cevapsız bıraktığı her şey, bana farklı bir hikaye anlatıyordu.

“Nasıl yani ne demek istemeyecektir?”

Biraz utanıp sıkıldı yanakları iyice kızarmıştı

“Ben evliyim Bilge” dediğinde çok şaşırmıştım

Gözlerim hemen parmaklarına kaydı

“Ama yüzük takmıyorsun” dedim kaşlarımı çatıp

“O konuda düşüncelerim biraz karışık. Kimseye zarar vermek istemem.”

“Zarar vermek derken neyi kastediyorsun?”

“Ben evliyim ama yalnızca kağıt üstünde evlendiğim o şerefsiz benden boşanmadığı gibi peşimi de bırakmıyor sürekli tehtid ediyor rahatsız ediyor.” Aniden endişeli bakışları yüzüme kaydı

“Bilge söz ver kimseye söylemeyeceğine kimsenin canını sıkmak, başını belaya sokmak istemiyorum”

“Tamam sakin ol kimseye bir şey söylemeyeceğim ama bunu sonra detaylıca konuşalım olur mu?” dedim hafifçe başını salladığında kahvelerimizden birer yudum daha almıştık.

BÖLÜMÜ NASIL BULDUNUZ ??