10. bölüm · KAPAN

10. Bölüm

Literary Flaw

Bilge
Kollarımı kestikçe gördüğüm kan ve hissettiğim fiziksel acının, içimdeki duygusal acıyı bastırdığını fark ediyordum. Ama ben bunu hak edecek ne yapmıştım? Hayatım boyunca iyi bir insan olmaya çalışmıştım hem ailede hem arkadaşlıklarda. Bunca acıyı hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Abimden gördüğüm fiziksel şiddetin yanı sıra, o hiçbir zaman bana bir aile gibi hissettirmedi. Bir gün olsun nasılsın diye sormadı. Peki, ben ne yaptım? Sabırla bekledim.
"Belki bir gün düzelir," dedim. "Yaşadıkları kolay değil," diye diye kendimi avuttum. Fark etmeden yıllar geçmişti. O yıllar içinde benden alıp götürdüğü şeyler beni tüketmişti. Sonra, bir gün, en ufak bir sevgi kırıntısında kendimi hiç tanımadığım bir adamın kollarında buldum.
İnsan, bir yaştan sonra gerçekleştiremediği hayallerin, yarım kalan kendisinin de yasını tutuyormuş, bunu öğrendim. Kimsenin sana acımasını istememek ama içten içe kendi haline acımak... İşte tam da böyle bir şey.
Ben babamın yasını bile tutamamıştım. Babamın yasını tutamamak… Bu, içimde kocaman bir boşluk açtı. Onu kaybettiğim gün sadece gözyaşlarıma sığındım, ama asıl kaybımın büyüklüğünü anlamaya zamanım olmadı. Evdeki çatışmaların, sessizliklerin, o hiç bitmeyen gerginliklerin arasında, kaybolan bir çocuk gibi hissettim kendimi. Babamın sesini, yüzündeki o sakin ifadeyi, beni kucakladığı anları hatırlamaya çalıştım ama zihnimde hep abimin beni suçlayışları yankılandı.
Bir insanın sevgiye aç kalması ne demek, ben bunu babam öldüğünde anlamıştım. Sadece sevgi eksikliğinden değil, güvende hissetmekten bile mahrum kalıyorsun. Her gün o evden kaçmak istiyordum. Kaçamadığım her günse içimde daha da küçülüyordum. Kendi dünyamda küçülüp bir köşeye sığınmaktan başka çarem yoktu.
Ama işte insan o küçücük köşesinde bile hayal kurmaya devam ediyor. Ben de ettim. Belki bir gün biri gelir ve bu kâbusu bitirir diye düşündüm. O yüzden de karşıma çıkan ilk sıcak gülümsemeye tutundum. O gülümsemeyi bir kurtuluş gibi gördüm. Ancak şimdi fark ediyorum ki o da sadece başka bir yanılsamaymış. Kendi içimdeki boşluğu doldurmak için çırpınırken, daha büyük bir boşluğa düşmüşüm.
Hayat bana hep öğretiyor ama ben o derslerin ağırlığından yoruldum. İnsan bu kadar sınanmayı hak ediyor mu, bilmiyorum. Ama şunu anladım: Bazen insan, kaybettiği şeylerin yasını yıllar sonra tutuyor. Ve o yas, geçmişin ağırlığıyla birleşip bugünü de tüketiyor.
Artık ne yapmak istediğimi, nereye gitmek istediğimi bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Kendimi yeniden bulmam lazım. Belki o eski beni, hayaller kuran ve birine güvenmek isteyen o çocuğu kurtaramam ama bugünkü halimle bir yol çizebilirim. Yalnız başıma. Çünkü beklemek, sabırla beklemek, beni sadece kendimden uzaklaştırdı.
Kendimde güç bulduğumda ayaklandım ve tekrar mutfağa doğru ilerledim mutfağın çekmecesini biraz karıştırdıktan sonra makası buldum ve adımlarım banyoya yöneldi. Aynada gözlerim yüzümde buluştuğunda ne kadar acınası göründüğümü düşündüm. Uykusuzluktan kızarmış gözlerim, ağlamaktan şişmiş ve kızarmış yüzüm berbat duruyordu. Saçlarımı iki yana ayırdım ve makasla kesmeye başladım kestikçe Akın’ın sesi kulağımda yankılanıyordu
“Saçlarını hiç kesme olur mu?”
Bu söz, beni bir anlığına durdurdu. Ellerim havada, makas sıkıca kavranmış halde, aynadaki yansımama baktım. Akın’ın gözlerimde bir zamanlar gördüğü şey neydi? Sevgi mi, hayranlık mı, yoksa sadece sevgiye muhtaç acınası bir kız mı? Beni olduğum gibi sevecek kadar güçlü olduğunu sanmıştım, ama benim yaralarımı taşımak, onun harcı değildi. O yüzden bıraktı.
Gözlerimden yaşlar süzülürken, makası yeniden kaldırdım ve kesmeye devam ettim. Teller dökülüyor, banyoyu kaplayan soğuk zeminde birikiyordu. Her bir kesik, sanki geçmişteki mutlu beni öldürüyormuş gibi geliyordu.Sonunda, saçlarımı tamamen kestiğimde, aynadaki yansıma başka birine aitti. Yine ben vardım, ama farklı bir ben. Tükenmiş, yaralı, gözlerimdeki o ışık sönmüştü.Saçlarım omuzlarıma bile değmiyor, kulağımın arkasında kalıyordu.
Makası lavabonun kenarına bıraktım. İçimde bir hafiflik vardı. Ne tam bir huzur, ne de tam bir rahatlama… Ama artık bir adım atmıştım. Bu, benim için bir başlangıçtı.İçeriye geçip kendimi koltuğa attığımda gözlerim yavaşça kapandı.
Akın
Masanın başında oturmuş sağımda Can solumda Cihan onların yanında iki tane avukat oturuyordu. Ev üstüme gelmeye başlayınca bende kendimi şirkete atmıştım. Bilge’nin karşısına çıkmaya hazır değildim. Caner onu takip ediyordu şimdilik Cengiz’in ayarladığı bir apartman dairesinde kalıyordu.Bu bile onu ordan çekip çıkartma isteği ve Cengiz’i öldürmek istememe neden olsa da, Bilge’yi tamamen kaybetmekten korkuyordum. Düşüncelerimi Cihan’ın sesi böldü
“İhaleye dört kişi katılıyor abi; Soykanlar,Tataroğulları, Sekanlar ve Çelikbeyler. Bunların arasına nasıl gireceğiz abi nakit sıkıntımız var”
“Bir saat sonra ruslarla son toplantımızı yapacağım bu iş olursa nakit sıkıntımız kalmaycak bu ihaleye katılacağız.”
Can derin bir nefes verdi. “Abi, öyle diyorsun da bütün şartları sağlasak bile Soykanlar’ın gölgesinden kurtulmak kolay değil. Onların bağlantıları bizim çok ötemizde.”
Gözlerimi Can’a çevirdim, yüzümde soğukkanlı bir ifade vardı. “Soykanlar’ın gölgesi de bir yere kadar. Biz onların gölgesine sığınmıyoruz, Can. Gerekirse gölgelerini yakarız.”
Cihan, masanın üzerine eğilerek konuşmaya katıldı. “Ama abi, bu ihaleye girmemiz demek, resmen Soykanlar’a meydan okumak demek. İhaleyi alsak bile, onlar bunu hazmetmez.”
Gözlerimi yavaşça Cihan’a çevirdim. “Hazmedip hazmetmemeleri umurumda değil. Biz bu oyunun içinde var olmak istiyorsak, adımızı onlarınkine yazdırmak zorundayız. Soykanlar, Tataroğulları, Sekanlar… Fark etmez. Kimse bizden daha büyük değil. Bunu onlara göstermek bizim işimiz.”
Masada bir sessizlik oldu. Avukatlardan biri çekingen bir şekilde söze girdi. “Efendim, Ruslarla yapılacak anlaşma gerçekleşirse, nakit akışınız rahatlar, ama bu anlaşma biraz... riskli. Ruslar kolay kolay kimseye güvenmez.”
Kafamı hafifçe salladım. “Ruslar güven aramıyor, güç arıyor. Gücü gösterirsek, onlar zaten güvene ihtiyaç duymaz.”
Saatime baktım. Toplantıya yalnız gitmek istiyordum. Rusların bu işten ne kadar ciddi olduklarını, yüzlerine bakarak anlamak niyetindeydim. “Cihan, ihale için hazırlıkları tamamla. Can, nakit akış planını çıkar ve bana toplantıdan sonra sun. Bilge’nin nerede olduğunu biliyorum, ama şu an odaklanmam gereken bu. Cengiz’i şimdilik görmezden geleceğiz.”
Bir saat içinde kendimi toplantı salonunda buldum. Rus temsilciler ağır adımlarla içeri girdiklerinde, gergin bir sessizlik odayı sardı. Gözlerini üzerime diktiklerinde, kendimden emin bir şekilde ayağa kalktım. Gözlerimdeki soğukluğu hissettiklerini biliyordum. Bu işin benim için ne kadar önemli olduğunu anlamışlardı.
“Baylar,” dedim, tok bir sesle. “Bana nakit akışı sağlayacak bir işten fazlasını öneriyorum. Size bölgedeki en güçlü iş ortağını sunuyorum. Eğer bu anlaşmayı yaparsak, bu şehirde kazanmayan kimse kalmaz. Tabii... düşmanlarımız hariç.”
Odadaki Ruslardan biri gülümsedi, ama bu sıcak bir gülümsemeden çok, bir kurt gülüşüne benziyordu. “Siz, cesur bir adamsınız,” dedi aksanlı bir Türkçeyle. “Ama cesaret her zaman kazandırmaz. Ne kadar ileri gitmeye hazırsınız, bunu görmek isteriz.”
Hafifçe gülümsedim. “Ne kadar ileri gitmeye hazırsam, göreceksiniz. Ama bunu konuşarak değil, yaparak göstereceğim.”
Bu iş ya bizi yükseltecekti ya da yok edecekti. Ama geri adım atmak gibi bir seçeneğim yoktu. Şimdiye kadar her şeyi göze almıştım, bundan sonrası da farklı olmayacaktı.
Rus temsilcinin sözleri odadaki havayı biraz daha ağırlaştırmıştı. Karşılıklı bakışmalar, bir satranç tahtasında hamle yapmadan önce ölçüp biçen iki oyuncunun sessizliğini andırıyordu. Onların bu oyunu ne kadar iyi oynadığını biliyordum ama benim de bu masaya boş gelmediğimi görmeleri gerekiyordu.
“Elbette, konuşmak her zaman yeterli değildir,” dedim sakin ama tehditkâr bir ses tonuyla. “Bu anlaşmayı imzaladığınızda, sadece bir ortak değil, bir koruyucu kazanacaksınız. İstanbul’da ve çevresinde hareket etmek sizin için daha kolay olacak. Elimi size uzatıyorum. Ama eğer bu eli sıkmazsanız... kimsenin size bir daha el uzatmayacağından emin olabilirsiniz.”
Rus temsilcinin gözleri hafifçe kısıldı. Duruşunda hafif bir değişiklik oldu; bu, söylediklerimin etkili olduğunu gösteriyordu. Diğer temsilci, sessizce oturduğu yerden bir dosya çıkardı ve bana doğru itti.
“Burada teklifin detayları var,” dedi aksanlı Türkçesiyle. “Ama bu kadar kolay olmayacak. Parayı ve desteği alırsınız... fakat bunu garantilemek için bir şey daha yapmanız gerekecek.”
Dosyayı açmadan önce gözlerimi temsilcinin yüzüne diktim. “Nedir istediğiniz?”
Adam gülümseyerek arkasına yaslandı. “Tataroğulları... Sizi bu işte en çok zorlayacak olan aile. Onlar sadece sizinle rekabet etmiyor, bizimle de sorun çıkardı. Eğer onların bir adım geri çekilmesini sağlarsanız, bu anlaşma imzalanır.”
Tataroğulları. En az Soykanlar kadar tehlikeli, ama daha sessiz hareket eden bir aileydi. Onların geri çekilmesini sağlamak demek, ya onları sindirmek ya da tamamen devre dışı bırakmak anlamına gelirdi. Bu işin diplomatik bir çözümü olmadığını hissediyordum.
“Anlaşıldı,” dedim, dosyayı kapatarak. “Tataroğulları meselesini çözmek benim işim. Ama bu işi hallettikten sonra, sizinle çalışacağımdan emin olmalıyım.”
Rus temsilci başını salladı. “Eğer dediğimiz gibi olursa, anlaşmayı imzalarız. Ama unutmayın, bizim zamanımız değerlidir. Çok uzun sürerse... başkasıyla çalışmayı düşünebiliriz.”
Ayağa kalktım ve tok bir sesle, “Merak etmeyin. Bu işi düşündüğünüzden daha kısa sürede çözeceğim,” dedim.
Toplantıdan çıktığımda, aklımda tek bir şey vardı: Tataroğulları’nı devre dışı bırakmak. Bunun nasıl olacağına henüz karar vermemiştim ama bir an önce harekete geçmek zorundaydım.
Ofise döndüğümde, Can ve Cihan masanın başında beni bekliyordu. Yanlarında başka kimse yoktu. Can’ın yüzündeki gergin ifade her şeyi özetliyordu.
“Abi, nasıl geçti?” diye sordu Can, sabırsızlıkla.
“Ruslarla anlaşma neredeyse hazır,” dedim, masanın başına oturarak. “Ama bir şartları var.”
Cihan kaşlarını çattı. “Ne şartı?”
“Tataroğulları’nı devre dışı bırakmamızı istiyorlar. Onlar bizimle rekabet etmekle kalmamış, Ruslarla da bir sorun yaşamışlar. Bunu halletmemizi bekliyorlar.”
Can sessizce arkasına yaslandı, derin bir nefes alarak. “Abi, bu iş kolay olmayacak. Tataroğulları çok temkinli. Onlara dokunmak bile savaş ilan etmek gibi bir şey.”
Gözlerimi Can’a diktim. “Savaşmaya hazır değilsek, bu işte ne işimiz var?”
Cihan başını salladı. “Doğru diyorsun abi. Peki, nasıl bir plan yapacağız?”
Bir süre sessiz kaldım. Odaya bir ölüm sessizliği çökmüştü. Sonra yavaşça, “Tataroğulları’nın zayıf noktalarını bulacağız,” dedim. “Onların en güçlü oldukları yerde bile bir çatlak vardır. Cengiz bu konuda bir şeyler biliyor olabilir. Onu çağırın. Bu işi bitirmek için gereken her bilgiyi öğrenmek zorundayız.”
Masadaki hava değişmişti. Bu sadece bir rekabet meselesi değil, bir varlık-yokluk savaşıydı. Eğer bu işi doğru yaparsam, hem Tataroğulları’ndan kurtulacak hem de Ruslarla anlaşmayı cebime koyacaktım. Ama yanlış bir hamle, her şeyi kaybetmek anlamına gelirdi.
Bu savaşta kaybeden olmayacaktım.

Karanlık yavaşça çökerken,plan hızlı bir şekilde devreye girdi. Can, Yavuz Tataroğlu’nun etrafındaki insanları araştırmaya başlamış, kısa sürede onun özel bir alışkanlığını öğrenmişti. Yavuz, gece hayatına ve lüks kumarhanelere düşkündü. Özellikle Boran isimli bir iş insanının yönettiği gizli bir kumarhanede sıkça boy gösteriyordu. Boran, aynı zamanda bana borçlu olan biriydi. Bu, işe müdahale etmek için mükemmel bir fırsattı.
Cihan ile birlikte kumarhaneye gitmeye karar verdim. Yavuz’u doğrudan tehdit etmek yerine, onun zaaflarını bir silah olarak kullanacaktım. Kumarhaneler, insanların en zayıf noktalarını açığa çıkardığı yerlerdir. Yavuz’un masada bir açık vermesi an meselesiydi.
Gece kumarhaneye vardığımızda, içerideki atmosfer karanlık ve gergindi. Işıklar loş, her masa dikkatle izleniyordu. Yavuz, köşedeki en büyük masada oturuyordu. Yanında iki adamı ve birkaç koruması vardı. Şampanya kadehini tutarken, elindeki poker kartlarını inceliyordu.
Boran beni gördüğünde hemen yanıma geldi. “Abi,” dedi, yüzünde tedirgin bir gülümsemeyle. “Hoş geldiniz. Buraya geleceğinizi söyleseydiniz, özel bir masa hazırlatırdım.”
“Benim masaya ihtiyacım yok, Boran,” dedim soğuk bir sesle. “Ama senden bir şey isteyeceğim. Şu köşedeki masayı biraz dikkatle izlemelisin.”
Boran’ın yüzündeki ifade ciddileşti. Göz ucuyla Yavuz’un masasına baktı. “Tataroğulları...” diye mırıldandı.
Başımı salladım. “Bu gece o masada kaybedecek. Ama bunu bizim lehimize çevireceksin. Ne kadar borcu olursa olsun, ödemesi imkânsız bir rakama ulaştığında beni haberdar edeceksin.”
Boran itiraz edecek gibi oldu ama gözlerimdeki kararlılığı görünce sessiz kaldı ve başını salladı.
Köşede beklemeye başladık. Yavuz, masadaki kartları büyük bir özgüvenle oynuyordu, ama birkaç el sonra işler tersine dönmeye başladı. Kaybetmeye başlamıştı ve bu kayıplar onu daha da hırslandırıyordu. Her seferinde daha fazla bahis koyuyor, daha çok risk alıyordu.
Cihan yanıma yaklaşıp alçak bir sesle, “Abi, bu adam tam bir kaybetmeye mahkûm oyuncu. Daha fazla dayanamaz,” dedi.
Gözlerim Yavuz’daydı. Sonunda Boran, hızlı adımlarla yanıma geldi. “Abi, borç 2 milyon doları buldu. Ödeyemeyeceği kadar büyük bir rakam. Şimdi ne yapmamı istersiniz?”
Yavaşça gülümsedim. “Onu yalnız bırak. Biraz daha batmasına izin ver. Sonra bizi çağır.”
Bir saat sonra, Yavuz masadan kalkarken yüzü kireç gibi beyazdı. Borç, 3 milyon dolara çıkmıştı ve artık yapacak bir şeyi kalmamıştı. Boran, durumu fırsat bilerek Yavuz’u ofisine çağırdı. Cihan ve ben de Boran’ın ofisine geçtik. İçeri girdiğimde Yavuz’un gergin bakışları benimkilerle buluştu.
“Sen...” dedi, şaşkınlıkla. “Senin burada ne işin var?”
“Benim burada olmamın sebebi sensin, Yavuz,” dedim, yavaşça masaya doğru yürüyerek. “Görüyorsun, herkes borçlarını ödemek zorunda. Ama senin durumunda, paranın yerini başka bir şey alabilir.”
Yavuz, kaşlarını çatarak bana baktı. “Ne demek istiyorsun?”
Masaya oturdum ve gözlerimi onun gözlerine diktim. “Bu borcu ödeyemezsin, Yavuz. Ama benimle iş birliği yaparsan, seni bu beladan kurtarırım. Tek yapman gereken, aileni bu ihaleden çekmek. Cemil Tataroğlu’nu ikna et. Bize karşı durmamalarını sağla.”
Yavuz sinirle ayağa kalktı. “Beni tehdit mi ediyorsun? Babam bunu duyarsa—”
Sözünü keserek arkamı yaslandım. “Babana gidersen, sadece borcunu öğrenmekle kalmaz, bu kumarhanede yaptıklarını da öğrenir. Babanın sana güvenmediğini biliyorum, Yavuz. Eğer bu durum ortaya çıkarsa, seni aileden siler.”
Yavuz’un yüzü iyice gerildi. Bir süre sessizce beni süzdü, sonra yavaşça tekrar oturdu. “Sen tam bir şeytansın,” dedi alçak bir sesle.
“Belki,” dedim, gülümseyerek. “Ama benimle çalışırsan kazanırsın. Aileni bu ihaleden çek, Yavuz. Bu sadece senin değil, ailenin de iyiliğine. Eğer çekilmezseniz, kaybeden sadece sen olmazsın. Tataroğulları’nın da sonu gelir.”
Yavuz, uzun bir sessizliğin ardından başını eğdi. “Tamam. Babamla konuşacağım. Ama bu işin sonunda, beni koruyacağına emin olmak istiyorum.”
Ayağa kalktım ve sert bir ifadeyle ona baktım. “Bana karşı gelirsen, seni kimse koruyamaz. Ama dediklerimi yaparsan, her şey yolunda gider.”
Yavuz odadan çıkarken, zaferin sessiz çığlığı odaya yayıldı. Bu işi çözmüştüm. Tataroğulları ihaleden çekildiğinde, geriye sadece diğer rakipler kalacaktı. Ama bu, savaşın sadece bir adımıydı. Daha bitmediğini biliyordum.

Yavuz’un ihaleden çekilme kararı, Tataroğulları cephesinde dalga dalga yayıldı. Cemil Tataroğlu, oğlunun kendisine getirdiği bahaneleri soğukkanlılıkla dinlemiş, ama arka planda bu durumdan memnun olmadığını tahmin edebiliyordum. Tataroğulları şimdilik devre dışıydı, ama bu, onların tamamen pes ettiği anlamına gelmezdi. Eski bir kurt olan Cemil Tataroğlu, mutlaka bir karşı hamle planlıyordu. Ancak şu an için avantaj bizim tarafımızdaydı.
Toplantı odasında, Can, Cihan ve Avukat Tunahan’la bir araya gelmiştik. Can elindeki kağıtları masaya koyarken yüzünde memnun bir ifade vardı. “Abi, Tataroğulları resmi olarak ihaleden çekildi. Çelikbeyler ve Sekanlar kaldı. Soykanlar’la da Ruslarla olan işimizi halledersek onların önüne geçebiliriz.”
Cihan başını salladı. “Ama abi, Çelikbeyler yıllardır devletle içli dışlı. Onların köklü bağlantıları var. Sekanlar ise parayı başka ülkelerden sağlamışlar. Yani nakit açısından bizi zorlayabilirler.”
Sakin bir şekilde arkamı yaslandım. “Çelikbeyler’in bağlantıları ne kadar güçlü olursa olsun, onlar temkinlidir. Devletle fazla yakın olmak, onları dikkat çekmemek için daha küçük oynamaya zorlar. Bizim asıl rakibimiz Sekanlar. Onlar paralarını hızlıca döndürmek istiyorlar. Bu, onları tehlikeli ama bir o kadar da zayıf yapar. Çünkü acele ederler.”
Tunahan, hemen devreye girdi. “Abi, Sekanlar’la ilgili bir şey duydum. Paralarını getirdikleri kaynak, yasa dışı işler yapan bir grubun desteğiyle sağlanıyor. Eğer bu grubu ortaya çıkarırsak, ihaleden çekilmek zorunda kalırlar.”
Bu bilgi beni düşündürdü. “Sekanlar’ı zayıflatmak için onların yasadışı işlerini ortaya çıkarmak güzel bir yol. Ama bu bilgiyi nasıl kullanacağız? Devlete mi sızdıracağız?”
Can yüzünü buruşturdu. “Abi, devlete sızdırmak onları köşeye sıkıştırır, ama bizim de adımız ortaya çıkar. Riskli bir hamle.”
“Doğru,” dedim. “O zaman bunu doğrudan kullanmayacağız. Sekanlar’ın bu gruba olan bağımlılığını bozacağız. Tunahan, bu grubun lideri kim?”
“Adı Timur,” dedi Tunahan “Rus kökenli bir adam. Ama Rus mafyasıyla bağı yok. Daha çok paralı askerlikten gelme bir grup kurmuş.”
“Timur’la irtibata geç. Ona daha iyi bir teklif sunabiliriz. Sekanlar’a verdikleri desteği çekmelerini sağlayacağız. Eğer Timur’la anlaşabilirsek, Sekanlar’ı ihaleden düşürürüz.”
Cihan araya girdi. “Abi, bu Timur denen adam güvenilir biri değilse?”
Gözlerimi Cihan’a çevirdim. “Bu dünyada kimse güvenilir değildir, Cihan. Ama herkesin bir fiyatı vardır. Timur’un fiyatını öğreneceğiz.”

Birkaç gün sonra Timur’la görüşme ayarlandı. Onun tercih ettiği bir depoda buluştuk. Timur, sert ifadeli, iri yapılı bir adamdı. Gözlerinde tehlikeli bir parıltı vardı. Yanında birkaç adamı daha vardı, ama sayıca bizden üstün olduklarını fark etmemiş gibiydiler. Bilge’yi düşünmemek için kendimi tamamen işe vermiştim kafamı ya alkolle ya da işle dağıtabiliyordum tabi ki silah da başka bir yoldu kafamı dağıtmak için ama düşmanlarımı sevindirmeye niyetim yoktu Bilge’yi geri istiyorsam onu korkutmamam gerekiyordu. Düşüncelerimden ayrılıp dikkatimi Timur’a verdim.
Timur, sigarasından bir nefes çekip bana baktı. “Bu kadar cesurca beni buraya çağırmak... Seni merak ediyorum. Neyin peşindesin?”
Soğukkanlı bir şekilde karşılık verdim. “Sana Sekanlar’dan daha iyi bir teklif sunmaya geldim.”
Timur, alaycı bir şekilde güldü. “Sekanlar bana büyük paralar ödüyor. Neden seni dinleyeyim ki?”
Yavaşça ona doğru eğildim. “Çünkü Sekanlar seni kullanıyor, Timur. Onların işi bittiğinde seni ortada bırakacaklar. Ama ben, uzun vadeli bir iş birliği öneriyorum. Daha büyük işler, daha büyük kazançlar. Ayrıca, bu bölgede güvenle hareket etmek istiyorsan, bizim gibi bir gruba ihtiyacın olacak.”
Timur bir an duraksadı. Bu teklif onu düşündürmüştü. Adamlarına baktı, sonra tekrar bana döndü. “Peki, diyelim ki bu anlaşmayı kabul ettim. Sekanlar’a ne olacak?”
Gülümseyerek arkamı yaslandım. “Sekanlar, bu oyunda bir piyondan fazlası değil. Onları devre dışı bırakmak, senin gibi birini yavaşlatmaz. Hatta daha özgür bir şekilde hareket etmeni sağlar.”
Timur, bir süre düşündü, sonra başını salladı. “Tamam. Sekanlar’la olan bağlarımızı keseceğim. Ama karşılığında söz verdiğin gibi büyük işler isterim. Ve bir de peşinat.”
Elimi cebime attım ve Timur’a doğru bir belge uzattım. “İşte ilk işin. Ruslarla olan görüşmemizden sonra daha büyük şeyler olacak. Şimdi git ve Sekanlar’ı kendi kaderine terk et.”
Timur, belgeyi alıp dikkatlice inceledi, sonra sigarasını yere atıp ezdi. “Anlaştık.”
Timur ve adamları depodan ayrıldıktan sonra Can bana yaklaştı. “Abi, bu herif güvenilir gibi görünmüyor.”
“Doğru,” dedim. “Ama şimdilik bize lazım olan şey güven değil, sonuç.”

Sekanlar, Timur’dan gelen desteği kaybedince nakit akışları bir anda darbe aldı. Bu, onların ihaleye katılma şansını neredeyse sıfırladı. Geriye sadece Soykanlar ve biz kalmıştık. Ama bu oyunda her şey daha yeni başlıyordu.
Sonunda ihale günü gelip çatmıştı. Herkes büyük toplantı salonunda yerini almıştı. Masanın başında Cemil Tataroğlu, hemen yanında Çelikbeyler’in temsilcisi oturuyordu. Soykanlar tarafı ise tam karşımızdaydı. Salon, sessiz ama gergin bir bekleyiş içindeydi. Can, Cihan ve Tunahan’la birlikte ben de masanın bize ayrılan tarafında oturuyordum. Yüzümüzdeki sakin ifadeler, dışarıdan bakıldığında özgüven olarak yorumlanabilirdi, ama hepimiz ne kadar ince bir ip üzerinde yürüdüğümüzün farkındaydık.
İhaleyi yöneten yetkili dosyaları kontrol ederken salonda çıt çıkmıyordu. Tek duyulan, ince kağıtların çevrilme sesi ve arada bir çay bardaklarının masaya bırakılmasıydı. Yetkili, belgeleri toparladıktan sonra salona dönüp konuşmaya başladı:
“Bildiğiniz üzere, bu ihale sadece maddi tekliflere değil, aynı zamanda güvenilirlik, teknik yeterlilik ve iş geçmişi kriterlerine göre değerlendirilecektir. Şimdi tekliflerinizi alacağız.”
Can, elindeki dosyayı masanın üzerinden iterek yetkiliye uzattı. Bize kalan nakit sıkıntısını Ruslarla yaptığımız anlaşma sayesinde aşmıştık. Timur’un desteğini çekmesiyle Sekanlar zaten ihaleden çekilmek zorunda kalmıştı, ama Soykanlar hâlâ güçlü bir rakipti. Onların da sağlam bağlantıları ve bol miktarda parası vardı.
Cihan, yanıma eğilip fısıldadı. “Abi, Soykanlar’ın teklifinden haber alamadık. Son anda bizi ters köşe yapabilirler.”
Gözlerimi Soykanlar’ın temsilcisinin sert yüzüne diktim. “Merak etme. Bizim teklifimiz, yalnızca paradan ibaret değil. Onların en büyük zaafı, kibirleri.”
Soykanlar’ın temsilcisi, kendinden emin bir tavırla dosyasını uzattı. Gözlerinde açık bir meydan okuma vardı. Bu durum, Cemil Tataroğlu’nun yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi.
Teklifler toplandıktan sonra yetkili, bir süre belgeleri inceledi. O sırada salonda nefesler tutulmuştu. Saatler gibi gelen dakikalar boyunca kimse bir şey söylemedi.
Sonunda yetkili, dosyaları kapattı ve konuşmaya başladı:
“Yapılan değerlendirme sonucunda, tüm kriterleri göz önünde bulundurarak ihalenin kazananı açıklanmıştır. İhaleyi kazanan taraf... Karahanlar olmuştur.”
Can derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Cihan, zafer dolu bir gülümsemeyle bana baktı. Ama benim gözüm Cemil Tataroğlu’ndaydı. O, hiçbir tepki göstermeden yerinden kalktı ve ağır adımlarla salondan çıktı. Cemil’in sessizliği, Soykanlar temsilcisinin yüzündeki hayal kırıklığından daha büyük bir mesajdı.
Toplantı bittiğinde, Tunahan yanıma yaklaşıp alçak bir sesle konuştu. “Abi, bunu başardık. Ama Cemil Tataroğlu bu işin peşini bırakmayacaktır.”
Başımı salladım. “Biliyorum. Bu zafer geçici. Ama bu ihaleyi kazanmamız bize gereken gücü sağlayacak. Artık bu şehirde kimsenin bizi hafife almasına izin vermeyeceğiz.”
İhaleyi kazanmanın verdiği özgüvenle binadan çıkarken, aklımda bir sonraki adımın ne olacağı vardı. Bu zaferin bedelini mutlaka birileri ödemeye çalışacaktı, ama biz buna hazırdık.
Gece ofiste otururken Can içeri girdi. Elinde bir zarf vardı. “Abi, bu sana geldi. Gönderen belli değil.”
Zarfı açtığımda içinden bir tek kart çıktı. Kartta sadece şu cümle yazıyordu:
“Her kazanç bir bedel ister. Görüşeceğiz.”
Cemil Tataroğlu, yenilgiyi kabul etmemişti. Ama bu oyunda hiçbirimiz yenilgiyi kabul etme lüksüne sahip değildik.
Artık ihale işini bir şekilde hallettiğime göre sıra Bilge’deydi yeterince zaman tanımıştım ona da kendime de.
Bilge’nin kaldığı apartmanın önünde dururken içimdeki öfke tüm bedenimi sarıyordu. Ama bu öfke başkasına değil, sadece kendimeydi. Onu buraya, bu hâle ben getirmiştim. Ona sahip çıkamayan, onu bu karanlığa sürükleyen bendim. Şimdi ise kapısının önünde durup yüzüne bakmaya bile cesaret edemeyen bir zavallıydım.
Ama görmek zorundaydım. Her ne kadar canımı yakacağını bilsem de… İçimdeki bu sessiz haykırışın cevabını bulmak zorundaydım.
Kapıyı çaldım. İçeriden bir hareket duyuluyordu. Ayak sesleri yaklaştıkça kalbim hızlanıyor, nefesim sıkışıyordu. Kapı açıldığında… Gördüğüm şey beni yerle bir etti.
Bilge… Ama o, benim tanıdığım Bilge değildi. Uzun, dalgalı saçları gitmişti. Onun yerine darmadağın, kısa bir kesim vardı. Sanki makasla alelacele kesilmiş gibi. Yüzündeki o ışık, o neşe yok olmuştu. Gözleri bomboştu, ama yine de o bakışlar ruhumu bıçak gibi delip geçti.
“Bilge…” adını zar zor çıkardım dudaklarımdan.
“Ne istiyorsun, Akın?” dedi, öylesine düz bir sesle. Sanki karşımda tanıdığım kadın değil de bir yabancı duruyordu.
“Saçların…” Boğazım düğümlendi. Parmaklarım istemsizce havaya kalktı, sanki o kesik saçlara dokunursam her şey eski hâline dönecekmiş gibi. “Neden yaptın bunu? Bilge, ne yaptın kendine?”
O anda gözleri kısıldı. İçindeki biriken öfke, soğuk bir taş gibi yüzüne vurdu. “Sana hesap vermek zorunda değilim” dedi ve kapıyı kapatmak için hamle yaptı.
Ama kapıya elimi koydum, engelledim. Bu sefer gitmeyecektim. Kaçmasına izin veremezdim. “Hayır, Bilge. Bu hâlde seni bırakıp gidemem. Ne oldu sana? Ne yapıyorsun kendine?”
“Ne yaptığımın bir önemi var mı?” diye bağırdı aniden. “Sana ne, Akın? Senin hayatım üzerinde bir hakkın yok! Bana yaptıklarını ne çabuk unuttun!? Şimdi gelip de sanki hiçbir şey yapmamışsın gibi davranma!”
Sözleri bir tokat gibi yüzüme çarptı. Evet, haklıydı. Ona zarar veren bendim. Ona isteği dışında sahip olan bendim, ona inanmayan bendim. Şimdi ise bu yıkıntıyı karşımda görmeye dayanamıyordum.
“Bilge, lütfen…” dedim, çaresizce. “Ne yaşadıysan, ne hissettiysen, her şey benim suçum. Ama sana yardım etmeme izin ver. Seni buradan götüreyim. Seni bu cehennemden çıkarayım. Sadece bir şans ver bana.”
Bir kahkaha attı. Ama bu kahkahada neşeden eser yoktu. Acı doluydu, derin bir yaradan yükselen bir ses gibiydi. “Beni buradan götürecekmişsin…” dedi alayla. “Akın, sen benim cehennemimdin zaten. Şimdi hangi cenneti vaadedeceksin bana?”
Tam bir şey söylemek için ağzımı açıyordum ki, o an fark ettim. Kolları… Kısa kollu bir tişört giymişti, ve o kollar… Küçük, ince kesiklerle doluydu.
Bıçak gibi saplandı bu görüntü kalbime. Boğazımda bir şeyler düğümlendi. Ellerim titremeye başladı. “Bilge…” dedim, nefesim kesiliyordu. “Bu… Bu ne? Ne yaptın kendine?”
O an gözlerinde bir kıvılcım çaktı. Bir adım bana yaklaştı, yüzüme meydan okurcasına baktı. “Evet, gördün işte. Ne yaptığımı gördün. Şimdi ne yapacaksın, Akın? Yine bana mı saldıracaksın? Bana acıyıp birkaç sevgi gösterisi yapıp sonrasında beni paramparça mı edeceksin?”
“Hayır,” dedim, sesim titreyerek. Gözlerim dolmuştu. “Bilge, lütfen… Seni bu hâle ben getirdim, biliyorum. Kendimden nefret ediyorum. Her şey için, her şey için özür dilerim. Ama seni böyle bırakamam. İzin ver, seni buradan çıkarayım. Seni koruyayım. Söz veriyorum, bu kez farklı olacak.”
“Sen beni koruyamazsın, Akın,” dedi soğuk bir sesle. Gözlerini benden kaçırdı, arkasını döndü. “Çünkü sen, beni en çok yaralayansın. Beni korumaya çalışmak yerine, beni rahat bırak bir daha karşıma çıkma sana baktığımda gördüğüm tek şey bana saldıracak benim canıma okuyacak adi bir adam görüyorum”
Bir adım atmak istedim, ama bacaklarım ileri gitmedi. Sanki tüm vücudum zincirlenmiş gibiydi. “Bilge, seni seviyorum…” dedim kendime bile itiraf etmekten korkarken şimdi bunu Bilge’ye söylemiştim, son bir umutla.
O an durdu. Ama bana dönmedi. Acıyla gülümsedi “Akın sen benim kalbimi bin parçaya böldün. Sevgi bu değil” dedi.
“Bilge, bana kız! Bağır, vur, ne istersen yap ama lütfen beni bu şekilde gönderme! Beni sevmediğini söyle… ama kendine bunu yapma! Bu sen değilsin. Bu hâlini görmek beni öldürüyor!”
“Seni görmek bana yalnızca acı veriyor. Senden korkuyorum Akın”