11. bölüm · KAPAN

11.Bölüm

Literary Flaw

Bilge

Koltukta uyuya kalmıştım. Kapının sesiyle irkilerek uyandım. Gözlerim hâlâ uykulu, dudaklarımdan belli belirsiz bir fısıltı döküldü: "Akın..." Panikle kapıya ilerledim, kapının deliğinden baktığımda bir kız durduğunu fark ettim Akın'ın olmadığını görünce içimdeki hayal kırıklığı öfkeye dönüştü bu öfke sadece kendimeydi hala gelip pişman olmasını içten içe istiyordum kendimi çok aciz hissetmiştim. Kapıyı sadece kafam gözükecek kadar araladım. Kız öyle neşeli duruyordu ki

"Merhaba ben sizin üst komşunuzum annemle birlikte yaşıyoruz da adım Cansu..."

Boğazımı temizleyip gülümsemeye çalıştım "Merhaba bende Bilge" diyebildim.

"Bizim burada adettendir" diyerek elindeki tencereyi uzattı "Şimdi bir şey hazırlayamamışsındır yorgunluktan"

Neredeyse ağlayacak gibiydim çünkü acıktığımı ben bile fark etmemiştim karşımda yabancı bir kızın bunu düşünüp yemek getirmesi kalbimi ısıtmıştı.

"Teşekkür ederim" deyip kapıyı biraz daha araladım elindekini almak için.

"Cengiz abi biraz bahsetti durumundan birkaç parça kıyafet koydum" dedi mahcup sesiyle

"Neyden bahsetti Cengiz abin?"

"Ya işte ailenden ayrılmışsın falan ama ona kızma ben ısrar ettim söylemesi için"

Gülümsemeye çalışarak elindekileri aldım.İçeriye davet etmek isterdim ama şu an ne konuşacak durumdaydım ne de birisini dinleyecek üstelik kollarım kan içinde her yerde de saçlar vardı.

"Ben işten döndüğüm için çok yorgunum ama başka bir zaman kahve içelim beraber Bilge"

"Olur, görüşürüz" deyip kapıyı kapadım. Tencerenin sıcaklığı avuçlarımı ısıtsa da içimdeki o keskin soğukluğu eritemiyordu. Mutfağa gidip yavaşça kapağını açtım. Mis gibi bir koku yükseldi. Mercimek çorbası...

Gözlerim doldu.

Son zamanlarda her şey yabancıydı, tatsızdı. Ama bu, bu bambaşkaydı. Bu bir insana ait, bir iyiliğe ait bir şeydi.

Tabağıma bir kepçe koyup, mutfağın köşesine iliştim. Kaşığı çorbaya daldırdım ama yutmadan önce boğazıma kocaman bir düğüm oturdu. Yiyecek gücüm yoktu. Midem boştu ama açlık hissetmiyordum.

İstemeden, yavaşça çorbayı içmeye başladım. Her kaşık boğazımdan geçerken içimdeki boşluk biraz daha büyüyor gibiydi.

Bir noktada dayanamayıp kaşığı bıraktım. Ellerim saçlarıma gitti. Tırnaklarımı başıma bastırdım, gözlerimi sımsıkı kapattım. Akın. Onun adı bile korkmama kalbimin delice atmasına neden oluyordu. Derimde hâlâ onun ağırlığı vardı. Üzerimde ne varsa yakıp atmak istedim.

Ayağa kalktım. Poşeti aldım, içini açtım. İçinde sade ama temiz kıyafetler vardı: gri bir eşofman, beyaz bir tişört , birkaç çorap...

Parmaklarım titreyerek üstümdekileri çıkarıp banyoya gittim. Su açılınca aynaya baktım.

Kendi yansımama dayanamıyordum.

Gözlerimin altı morarmış, tenimin rengi solmuştu. Dudaklarım çatlamıştı. Bu ben miyim?

Suyun altına girdim. Vücudumu sabunlarken o gecenin izlerinden kurtulmaya çalıştım. Ne kadar ovarsam ovayım, ne kadar sıcak suyun altında kalırsam kalayım his kaybolmuyordu. O an, sadece suyla değil, kendimle de savaşıyordum. Üstelik kollarımdaki çizikler de sızlıyor canımı yakıyordu ama bunu hak ettiğimi düşünerek tırnaklarımı kollarıma geçirip aşağı doğru çizdim.

Dakikalarca suyun altında kaldıktan sonra banyodan çıkıp Cansu'nun getirdiği kıyafetleri giydim. Kuru, temiz, yabancı ama güvenli.

Odaya döndüğümde hala üşüyordum. Yatağın kenarına oturdum, dizlerimi kendime çekip kollarımı sararak başımı duvara yasladım. Gözlerim kapanmadan önce içimden geçen tek şey şuydu:

Keşke hiçbir şey hissetmesem.

Günler birbirine karışıyordu.

Dışarı çıkmıyordum. Perdeleri bile açmadan, evin içinde sessizce var olmaya çalışıyordum. Zamanın nasıl geçtiğini bilmiyordum. Sadece uyuyor, uyanıyor ve tekrar uyuyordum.

Cansu arada uğruyordu. Her gelişinde kapıyı açmadan önce nefesimi tutuyor, gözlerimi kapatıp içimden sayı sayıyordum.

Ya Akın'sa?

Bu düşünce içimi öyle bir sıkıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum. Bazen o kapının arkasında onun durduğunu hayal ediyordum. Soğuk, kendinden emin sesiyle ismimi fısıldadığını.

Ama her defasında Cansu çıkıyordu karşıma.

"Sana biraz sarma getirdim, Bilge eminim çok seversin annem çok iyi yapıyor ve seni iyi görmüyorum, biraz yemen lazım."

İyi görünmek. Bunu en son ne zaman umursamıştım bilmiyorum.

Kapıyı her açtığımda Cansu'nun gözleri beni dikkatle süzüyordu. Onun benimle ilgilendiğini görebiliyordum ama içimde ona karşı bir şey hissedemiyordum. Boşluk. Koca bir boşluk.

Yemekleri alıp ona teşekkür ediyordum ama çoğu zaman yemeğe dokunmadan bırakıyordum. Midem açlığımı unutmuş gibiydi.

Ama en kötüsü gece oluyordu.

Yatağa girdiğimde göz kapaklarımı kapatmaya korkuyordum. Uykuyla uyanıklık arasında bir yerde, hislerim yeniden canlanıyordu.

Akın'ın dokunuşları.
Nefesi.
Kulaklarımda yankılanan sesi.

İçimde bir şeyler kıpırdanıyordu. Midem bulanıyor, aynı zamanda tanımlayamadığım bir şey içimi kemiriyordu.

Pişmanlık mı?

Yüzümü ellerime gömüp kendimden kaçmaya çalışıyordum ama zihnim bana ihanet ediyordu.

Ben de onu istemiş miydim?

O geceye dönmek istemiyordum. Ama zihnim, her şeyin nasıl başladığını tekrar tekrar önüme seriyordu. Akın'a hayır dememiş miydim? Yoksa çok mu geç kalmıştım?

Geceler kabusa dönüyor, sabahları ise yorgunluktan gözlerim açılmıyordu.

Ve sonra yine bir kapı sesi.

Yine nefesimi tuttum.

Elimi kapının tokmağına koydum. İçimde bir yer, "Ya Akın'sa?" diye çığlık atıyordu. Ama aynı zamanda başka bir tarafım, "Keşke o olsaydı." diyordu.

Yavaşça kapıyı araladım.

Ve yine Cansu.

Gülümseyerek elindeki poşeti uzattı. "Bugün biraz daha iyi misin?"

Bilmiyordum. İyi olmak nasıl bir şeydi?

Sadece başımı salladım. Ve kapıyı kapattım.

Geceleri daha da zor geçmeye başlamıştı.

Uyumaktan korkuyordum. Ama gözlerim istemsizce kapanıyor, kendimi karanlığın içine çekilmiş buluyordum.

Ve sonra kabuslar başlıyordu.

Her gece farklı ama aynı yerden kırılan bir rüyanın içinde sıkışıp kalıyordum.

Bir gece...

Karanlık bir odadayım. Duvarlar yok. Yine de hapsolmuş gibiyim. Hareket etmeye çalışıyorum ama bedenim ağır, adeta çamura batmış gibi. Üzerimde bir gölge var. Tanıdık. Soğuk.

Akın.

Yüzü net değil ama varlığı her yerde. Sırtımda, kollarımda, nefesimde. Kaçamıyorum.

"Bilge..."

Adımı fısıldıyor. Ve ben kıpırdayamıyorum. Boğazım düğüm düğüm. Hayır demek istiyorum ama sesim çıkmıyor.Ellerini uzatıyor. Beni kendine çekiyor. Ve o an, göğsümün içinde bir çığlık yükseliyor. Ama sesim hâlâ çıkmıyor. Birden odanın her yeri aynalarla doluyor. Yüzümü görüyorum. Saçlarım dağınık, gözlerim boş. Kendime bakıyorum ama tanıyamıyorum. Sonra aynaların içinde bir başka Bilge beliriyor. Bana bakıyor. Gülümsüyor.

"Bunu sen de istedin."

Bağırıyorum. "Hayır!"

Ama sesim yankılanarak kayboluyor. O Bilge, bana daha da yaklaşarak tekrar fısıldıyor:

"Eğer istemeseydin, neden durmadın?"

Ve o an her şey üzerime çöküyor. Ellerim, kollarım, bedenim... Sanki bir ağırlık var üzerimde, nefesim kesiliyor, kalbim sıkışıyor. Bir boşluğa düşer gibi hızla aşağı çekiliyorum.

Çığlık atıyorum.

Ve o an gözlerimi açıyorum.

Gerçekliğe döndüğümde nefesim düzensiz, alnım ter içinde. Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Göğsüm hızla inip kalkıyor.

Ellerimi yüzüme götürüp soluğumu kontrol etmeye çalışıyorum ama vücudum hâlâ kabusun içinde gibi titriyor.

O yatakta küçülerek dizlerimi kendime çekiyorum. Kalbim bir yumruk gibi sıkışıyor.

Bunu ben de istedim mi?

O geceyi unutmak istiyorum ama beynim bana ihanet ediyor. Her seferinde aynı soruyu tekrar tekrar önüme koyuyor.

Hayır demem gerekirdi.
Ama neden durmadım?

Bunları düşündüğüm an içimde bir şeyler paramparça oluyor.

Yastığa başımı koyup hıçkırıklarımı bastırmaya çalışıyorum. Ama nafile. Gözyaşlarım yastığa dökülürken içimdeki sessiz çığlıkları kimse duymuyor.

Yine yalnızım.

Ve yine kendimden kaçamıyorum.

Kapı çaldı.

Gözlerim uykunun ağırlığıyla hâlâ pusluydu, kalbimse yorgundu. Günlerdir Cansu'nun gelişlerine alışmıştım. Yine o olmalıydı. Yine çorba, yine birkaç sıcak cümle.

Titreyen ellerimle kapıyı açtım.

Ve o an, dünyam sarsıldı.

Akın.

Gözlerim hızla onu taradı. Burada ne işi vardı? Neden gelmişti?

Kaç gün geçti bilmiyordum ama yüzüne baktığımda içimde bir şeyler paramparça oldu. Fakat ona bunu göstermeyecektim.

"Bilge..."

Adımı söyleyişinde garip bir titreme vardı. Ama umurumda değildi. Sesimde hiçbir duygu olmadan konuştum:

"Ne istiyorsun, Akın?"

Birkaç saniye sustu, sanki kelimeleri bulmakta zorlanıyordu. Sonra gözleri saçlarıma takıldı.

"Saçların..."

Evet. Saçlarım. Eski Bilge'yi kesip atmıştım. Aynada kendime her baktığımda geçmişimi görmekten bıkmıştım. Ama ne olmuştu yani?

Parmakları, sanki dokunursa her şey eski hâline dönecekmiş gibi havada asılı kaldı. O an içimde garip bir öfke kabardı.

"Neden yaptın bunu? Bilge, ne yaptın kendine?"

Sanki bilmiyormuş gibi. Sanki sebebi o değilmiş gibi. Dudaklarımı sıkarak gözlerimi kısarak baktım ona. Soğuk, duygusuz.

"Sana hesap vermek zorunda değilim."

Kapıyı kapatmak için harekete geçtim ama o, kapıya elini koydu. Gitmeyecekti. Gitmeyecekti.

Nefesim hızlandı, göğsüm sıkıştı.

"Hayır, Bilge. Bu hâlde seni bırakıp gidemem. Ne oldu sana? Ne yapıyorsun kendine?"

Ve o an koptuğumu hissettim.

"Ne yaptığımın bir önemi var mı?" diye bağırdım. Sesim öfkeden değil, derin bir kederden titriyordu. "Sana ne, Akın? Senin hayatım üzerinde bir hakkın yok! Bana yaptıklarını ne çabuk unuttun!? Şimdi gelip de sanki hiçbir şey yapmamışsın gibi davranma!"

Sustum. Göğsüm inip kalkıyordu, öfkeden değil, acıdan. Ama Akın'ın yüzüne baktığımda orada da acı vardı. Ona acımayacaktım.

"Bilge, lütfen..." dedi, sesi çatallandı. "Ne yaşadıysan, ne hissettiysen, her şey benim suçum. Ama sana yardım etmeme izin ver. Seni buradan götüreyim. Seni bu cehennemden çıkarayım. Sadece bir şans ver bana."

Beni buradan götürecekti, öyle mi? Hangi cennete? Cehennemim olan adam bana cenneti vaadediyordu.

Güldüm. Boğazımı yırtan, içimi yakan bir gülüşle güldüm.

"Beni buradan götürecekmişsin..." dedim alayla. "Akın, sen benim cehennemimdin zaten. Şimdi hangi cenneti vaadedeceksin bana?"

Gözleri üzerimde dolaşırken bir an donakaldı. Ve o an anladım...

Kollarımı görmüştü.

Kısa kollu tişörtümden görünen ince kesikler. Gecelerin sessiz tanıkları.

Bir an için gözleri kocaman açıldı, nefesi düzensizleşti. Ellerini titreyerek kaldırdı ama ben geriye çekildim. Dokunamazdı. Artık asla.

"Bilge..." dedi kısık bir sesle.

Bu sefer ona yaklaştım. Yüzüne meydan okurcasına baktım. Savaş istiyorsa savaş.

"Evet, gördün işte. Ne yaptığımı gördün. Şimdi ne yapacaksın, Akın? Yine bana mı saldıracaksın? Bana acıyıp birkaç sevgi gösterisi yapıp sonrasında beni paramparça mı edeceksin?"

Gözleri doldu. Bir an için eskiden tanıdığım Akın'ı gördüm. O nazik, korumacı, beni seven adamı. Ama artık hiçbir anlamı yoktu.

"Hayır," dedi sesi titreyerek. "Bilge, lütfen... Seni bu hâle ben getirdim, biliyorum. Kendimden nefret ediyorum. Her şey için, her şey için özür dilerim. Ama seni böyle bırakamam. İzin ver, seni buradan çıkarayım. Seni koruyayım. Söz veriyorum, bu kez farklı olacak."

Başımı iki yana salladım. Beni koruyamazdı.

"Sen beni koruyamazsın, Akın," dedim, boğazım düğüm düğüm. "Çünkü sen, beni en çok yaralayansın. Beni korumaya çalışmak yerine, beni rahat bırak. Bir daha karşıma çıkma. Sana baktığımda gördüğüm tek şey... bana saldıracak, benim canıma okuyacak biri."

Gözleri acıyla doldu. İçinde ne fırtınalar koptuğunu görebiliyordum ama umurumda değildi. Gitmesini istiyordum. Gitmek zorundaydı.

Ama gitmeden önce, o kelimeyi söyledi.

"Bilge, seni seviyorum..."

O an nefesim kesildi. Ama arkamı dönerek sakladım. Onu görmeden, ona bakmadan konuştum.

"Akın... sen benim kalbimi bin parçaya böldün. Sevgi bu değil."

Ona baksam belki tereddüt ederdim. Ama yapmadım. Bir an bile bakmadım.

"Bilge, bana kız! Bağır, vur, ne istersen yap ama lütfen beni bu şekilde gönderme! Beni sevmediğini söyle... ama kendine bunu yapma! Bu sen değilsin. Bu hâlini görmek beni öldürüyor!"

İşte orada durdum. Beni en çok yaralayan şeyi yapıyordu hangisi gerçek anlayamıyor muydum ? beni sevdiğini söyleyen karşımdaki çaresiz adam mı yoksa o gece gördüğüm bir canavara dönüşen adam mı ?

"Senden korkuyorum, Akın," dedim, sesim titreyerek. Ve kapıyı kapattım.

Kapıyı kapatırken, sırtımı ahşaba yasladım. Ellerim, vücudumun yansıması gibi, titriyordu. Bacaklarım, sanki bana ait değilmiş gibi, zorla bir arada duruyordu. Yavaşça yere kaydım, sanki bedenim her şeyden kaçmaya çalışıyordu, ama hiçbir şeyden kaçmak mümkün değildi.

Nefes almam gerekiyordu, ama her nefeste göğsümün içine doğru sıkışan bir şey vardı, beni boğuyordu. Sanki bir el, ciğerlerimdeki tüm havayı çekip alıyordu. "Akın, sen zaten benim cehennemimdin," dedim kendi kendime.

Kendi sesim, kulaklarımda bir yankı gibi çınladı. Bunu söylemiştim. Bu kelimeler ağzımdan çıkarken, içimdeki her şeyin bir parçası kırıldı. O kelimeyi, "seni seviyorum"u, o kadar savunmasız bir şekilde söylemişti ki... Ama sevilmek... Bu mu olmalıydı?

Gözlerimi sımsıkı kapattım. İçimde bir çığlık yükseldi ama boğazımda sıkıştı kaldı. Cehennemdi. Akın mıydı cehennem? Yokluğu mu? O karanlık boşluk, bu kadar kolay kabul edilebilir miydi?

Kollarımı sardım. Sanki içimdeki boşluğu, bu şekilde doldurabileceğimi düşünüyordum. Ama dolmadı. O karanlık delik orada hâlâ vardı. Tırnaklarımı avuç içime batırarak, aynaya daha sert bastım. "Sevgi bu değil, Akın," dedim, ama gerçekten biliyor muydum sevgiyi? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, kapının ardındaki adamın bana hissettirdiği o korkuydu. Korku... Ama o korkunun içinde gizlenen bir şey daha vardı, o lanet olası özlem...

Kapının ardında hâlâ durduğunu biliyordum. Adımı fısıldayarak söylediğini duydum. Birkaç saniye geçti. Sonra birkaç dakika... Ama gitmedi. O kadar yakın ve aynı zamanda uzak bir yerden sesini duyabiliyordum. Ellerimi kulaklarıma kapadım. "Görmezsem, duymazsam, yok olur," diye mırıldandım ama öyle olmadı. Bir anda, kapının arkasında bir yumruk sesi yankılandı.

"Bilge... Aç şu kapıyı!"

Nefesim sıklaştı, önce korku, sonra panik sardı bedenimi. Gitmiyordu. Beni rahat bırakmıyordu. Kaçmaya çalıştıkça peşimden geliyordu. Akın, cehennemdi. Ve bu cehennemde beni yakmaya kararlıydı.

Titreyen ellerimi ağzıma götürdüm, gözlerimi sımsıkı kapattım. İçimdeki boşluk büyüyordu. Kapı daha sert çalındı. "Bilge! Biliyorum, oradasın!"

Sanki biri boğazıma bir ip geçirmiş gibi, nefesim daraldı. Kendimi mutfağa zor attım ama bacaklarım beni taşımıyordu. Dizlerim çökmüş, yere oturdum. Beni bırakmıyordu. Bırakmayacaktı.

İçimde tuhaf bir şey kırıldı. Tıpkı saçlarımı keserken hissettiğim o ani kırılma gibi. Kapının ardından sesi geldi. "Sadece konuşalım... Lütfen. Birazcık... Birazcık beni dinle."

Başımı iki yana salladım. "Hayır. Hayır, hayır, hayır!" diyebildim. Sesim çıkmadı ama içimde yankılandı. Kendi içimde hapsolmuştum. Kapıya doğru bir adım attım ama dizlerim titredi, gidemiyordum.

Kaçmak istedim ama kaçacak yerim yoktu. Kapı kolu hafifçe oynadı. Gözlerim büyüdü. Kilitliydi... Kilitlemiştim, değil mi?

Kapının ardında Akın nefes alıyordu. O nefesi duyabiliyordum. Ve sonra... Anahtar deliğine bir şey sokuldu.

Boğazımdan bir çığlık yükseldi. Arkamı döndüm, banyoya koştum, kapıyı kapattım, arkamı yasladım. Kilitledim. Lavabonun önünde dizlerime kapandım, ellerimi başımın arasına aldım.

"Beni rahat bırak, Akın. Lütfen," dedim, ama bu sadece içimde yankılanan bir dua oldu. Çünkü Akın bir şeyi kafasına koyduğunda, asla geri adım atmazdı. Ve benim paramparça oluşum bile onu durdurmuyordu.

Kapı yavaşça açıldı. İlk başta sadece hafif bir sızıntı sesi geldi. Bir an için içimden, "Hayır, hayır, yapamazsın," diye geçirdim. Ama gözlerim, orada durmaya devam etti Akın. Gözlerim ona odaklandığında kalbim duracak gibi oldu. Bir anda her şey silindi. Her şey... Ve sadece o vardı.

Ona dokunma fikri, hatırlatıyordu her anı, her hatayı. Gerçekten bana dokunamazdı. Bunu kabul edemezdim.

O da benim gibi yere çöktü yanıma oturdu hem deli gibi korkuyordum hemde her şeyin bir kabus olmasını diliyordum. Akın'ın elleri, yüzüme yaklaşmaya çalıştığında "Akın lütfen yapma nolursun beni bırak" diyebildim. O an, her şeyin sıfırlandığını hissettim. Onun gözlerinde bir zamanlar bana değer veren, beni sevdiğini düşündüğüm o ışık, artık tamamen kaybolmuştu. Yerini korku, hüsran ve en kötüsü, yabancılaşma almıştı.

"Beni bırak," dedim, sesim titreyerek. Ama Akın'ın gözlerindeki o sert bakış, hiçbir şekilde beni bırakmaya niyeti olmadığını belli ediyordu. "Biliyorum, Bilge," dedi, her kelimesi ağır bir tehdit gibiydi. "Sana acı çektirerek değil, seni bu dünyaya dahil ederek seni geri alacağım." Kafamı geri çeksem de, bu kadar yakın olmanın yarattığı korku beni sersemletiyordu. Akın, tam yanımda oturarak, gözlerimdeki korkuyu fark etti. "Ben çok büyük bir hata yap-" cümlesini yarıda kesmek zorunda kalmıştım çünkü nefesim kesiliyordu.

"Sen ne diyorsun Akın! Birisine söz verirsin tutmazsın bu bir hatadır, yemek yaparken iki kere tuz atarsın bu hatadır ama senin bu yaptığın hata değil Akın sen bunu bile isteye benim mahvolacağımı bilerek yaptın! Mahvettin benim halimi görmüyor musun sende biraz olsun acıma duygusu yok mu?!"

Bunlar sadece kelimelerdi. Dile döktüğüm her cümle, içimde patlayan volkan gibi bir şeydi. O kadar büyüktü ki, her bir kelime, bir başka kırılmanın yankısı gibiydi. Yanıyordum, içimden alevler yükseliyor, her an biraz daha eriyordum. Ve Akın... Onun bunu görmemesi, bile bile buna göz yumması, beni daha da içine çekiyordu.

Sanki, onun yanımda olmak zorunda olduğum her an—beni yok eden içten içe ona duyduğum sevgi gibi—benim kim olduğumu unutturuyordu. Ona dokunmak, ona bakmak beni benden alıyordu. Bunu fark ettiğimde çok geçti. Benimle kalmaya devam ederse, bir parçam daha ölecek, bir parçam daha kaybolacak.

"Benim ilk başta tanıdığımı zannettiğim adam, sevdiği için dünyayı yakardı!" diye bağırdım. Sözlerim, titrek bir çığlık gibi havada asılı kaldı. Bir zamanlar bana gösterdiği sevginin sıcaklığını hatırladım, kalbimi sarmıştı. Ama şimdi, her şey geride kalmıştı. Onun sevgisi bir maskeye dönüşmüştü ve gerçek Akın—bütün kırık dökük halleriyle—karşımda duruyordu. O adamı tanımak istemiyordum.

"Sadece bakışların bile bana ne kadar değer verdiğini gösterirdi. Ama şimdi... senin gözlerinde sadece o canavarı görüyorum. Yalnızca bana yaşattığın o acı . Masken düştü, Akın. Gerçek sen ortaya çıktı ve ben bu yeni seni tanımak istemiyorum."

Beni anlıyor muydu bilmiyorum. Yüzündeki karmaşa, her şeyin ne kadar boş olduğunun bir kanıtıydı. Kendini açıklamaya çalıştıkça, daha da derinleşiyordu acım.

"Bilge'm... Ne olur böyle söyleme. Gerçekten çok pişmanım."

Nefesi kesikti. Ama pişmanlık, artık bana bir teselli değil, daha da büyük bir yara gibi geliyordu. Beni yaktı, her şeyin altını üst etti, şimdi ise pişmanlıkla ne yapabilirdi? Zamanı geri alabilir miydi? Her şeyin gerisinde ben varım, ben yok oluyordum.

"Benim ismimi söyleme!" dedim, sesim tıpkı bir çelik bıçağı gibi sert ve soğuktu. İçimde bir şey daha kırıldı. Ama bu sefer, kırıkların içinde bir güç buldum. "Hayatımdan çık, git Akın!"

Sesim yankılandı. Bir zamanlar her şeyim olacağına inandığım bu adam, şimdi tamamen yabancıydı. Her kelimeyle biraz daha uzaklaşıyordum ondan. Beni terk etmesini istiyordum, ama bir yanım... Bir yanım onu gerçekten kaybetmekten korkuyordu. Ama benden geriye sadece bir enkaz kalmıştı.

Kitabımı okuduğunuz için teşekkür ederim lütfen oy vermeyi unutmayın! birkaç yorum atmanız bile beni çok motive ediyor gerçekten