12. bölüm · KANLI AYIN MÜHRÜ
12. BÖLÜM {KADERİN İLK BEDELİ}
Bölüm şarkısı; Max Richter - On The Nature Of Daylight
"Bir nefes sustu, bir kader konuştu."
Elindeki ağır çantaya rağmen bu kadar hızlı eve gelmesine hayret etti. Yüzüne yapışan uzun saçlarını çekti. Son zamanlarda saçı garip bir şekilde hızla uzuyordu. Terden yapış yapış olmuştu, sandık çok ağırdı ve kolu neredeyse kopacaktı ama biraz olsun durup soluklanmadan yola devam etmişti.
Çantasından anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Seri adımlarla odasına çıktı. Sandığı yatağın üzerine bıraktığı anda kürek kemiklerinin arasındaki sızı yeniden kendini hatırlattı. Kısa bir nefes aldı. Sızı yavaş yavaş geçti. Kapağını açıp içindeki anahtarı çıkardı. Sağına soluna bakıp bir sorun var mı diye inceledi. Çantasını önüne çekti. İçindeki ipuçlarının hepsini çıkardı. Parmakları resimleri kavrarken içinde tarif edemediği bir his vardı. Bir şeyler olacakmış gibi hissediyordu ama her şey sakindi.
Dünya her zamanki umursamazlığıyla dönmeye devam ediyor, çoğu insan ise bu boşvermişlikten nasibini alıyordu. Hayatında hiçbir şey için telaşlanmayan insanları hiçbir zaman anlayamamıştı. Ona göre insanı ayakta tutan biraz da endişeleriydi. Yaşayan insanlar, telaşa kapılan insanlardı. Hayatında hiçbir şey için endişelenmeyenler, sadece zamanını doldurmak için bekleyenlerdi ona göre. Sanki bir kafeye geçmiş oturmuş da, kapanma saatini bekliyormuş gibilerdi.
Fazla düşüncelere dalmadan resimleri, günlüğü, fotoğrafları ve bir şişeye koyduğu toprak tadı gelen suyu koydu. Tam sandığı kapatacağı esnada hâlâ komodinin üzerinde duran kızıl tüyü fark etti. Onun da diğer mavi tüyler gibi ortadan kaybolacağını düşünmüştü ama kanlı canlı oradaydı.
Şaşkınlıkla uzanıp tüyü ve cam küreyi aldı. Dolunayın ortasındaki kan izi hâlâ yerindeydi. Son olarak onları da sandığına düzenli bir şekilde koydu. Babasıyla olan fotoğrafı alıp karadut ağacının altına baktı. Görmek istediği kırmızı kanatlı kadın yoktu. Fotoğrafa dikkatlice bakıp "Seni bulacağım" diye fısıldadı.
Fotoğrafı tekrar yerine koyup kilidi taktı. Anahtarı nereye koyacağını düşündü. Kaybedemeyeceği bir yer bulmalıydı. Bir süre odasında göz gezdirdi ama güvenli bir yer bulamadı. En iyisi boynunda taşımaktı. Boynuna asacağı bir ip bulmalıydı. Annemin odasında vardır diye düşünüp odadan çıktı. Karşıdaki odaya girip annesinin çekmecesine ilerledi.
İlk çekmeceyi açmaya çalışsa da yapamadı. Kilitliydi... Şaşırmıştı. Annesi ne saklıyor olabilirdi ki? Aklına gelen teorilerle kafasını iki yana salladı. Son olanlardan sonra paronayak olup çıkmıştı. Belki sadece pahalı takıları vardı. Es geçip ikinci çekmeceye yöneldi. Dikiş setini görünce gülümseyip içinden siyah, kalın bir ip aldı. Anahtara geçirip sıkıca bağladı.
Ayağa kalkıp kapıya ilerlerken gözü kilitli çekmeceye takıldı. Boşvermek istiyordu ama orada bir şeylerin olduğuna dair güçlü bir inanç vardı kalbinde. Daha sonra uğraşırım diye aklına not edip çıktı. Odasına gidip sandığı kilitledi. Eline alıp dolabının üstüne koydu. Kimsenin göremeyeceği şekilde en arkaya itekledi. Anahtarı boynuna astığı esnada telefonu yüksek sesle çalmaya başladı.
Telefon çalmaya başladığı anda göğsünün tam ortasında ince bir sızı belirdi. Önce önemsemedi. Fakat saniyeler içinde o sızı, daha da şiddetlendi. Bir süre kalbini tutup derin nefesler almaya çalıştı. Sanki görünmez bir el, kalbini avucuna almış, sıktıkça sıkıyordu. Acıyla çığlık atıp dizlerinin üzerine düştü. Bir şeyler olacaktı hissediyordu, şu an çektiği acı ise elinden bir şeyin gelmeyeceğinin göstergesiydi. Gözlerinden süzülen yaşlar, acısını hafifletmiyordu. Kalbinin patlayacağını hissettiği anda, acı birden yön değiştirdi.
Hafif bir rüzgar pencereden girip yüzüne doğru vurmaya başladı. Havalanan saçları perdeyle uçuşmaya başladı. Yavaş yavaş hafifleyen sızı, göğüs kafesini rahatlattı. Nefesleri düzene bindi. Titremeleri azaldı. Gözyaşları dindi. Sakinleyen bedeni ile yatağına ilerledi. Sarsak adımları yürümesini ciddi derecede etkiliyordu. Tekrar çalan telefonla ekrana baktı. Hastaneden arıyorlardı.
Gözlerinin dolduğunu hissetti. Aklı zaman geldi dese de kalbi birazdan duyacaklarını reddetmek istiyordu. Kaçamayacağının farkına vardı. Titreyen elleriyle aramayı cevapladı. Eli kulağına giderken, kalbi acıyla kıvranıyordu. Boğuk bir sesle konuştu. Karşıdan gelen acı feryatla dünyası başına yıkıldı.
-"Ayzelyn hanım, çok üzgünüm, babanızı kaybettik."
Sonrası, kulaklarını dolduran uzun bir uğultuydu. Dünya dönmeye devam ediyordu ama onunki durmuştu.
Yeni dinmiş gözyaşları hızla akmaya başladı. Kalbi tekrar kasıldı, midesinde büyük bir yanma hissediyordu. Göğsüne bastırdığı eli titriyordu. Nefes almaya çalıştıkça boğazındaki düğüm büyüyordu. Bedeni ölmek için çabalarken, aklı hâlâ direnmeye devam ediyordu. Telefon ellerinin arasından kayıp yere düştü. Hemşirenin endişeli sesi odada yankılanıyordu ama kulaklarına ulaşamıyordu.
Dışarıdaki dünyanın sesi, onun bedenine yaklaşamıyordu. Ay bile parlaklığını kaybetmişti gözlerinde. Göğsünde parlayan doğum lekesini bile fark edemiyordu. Bulunduğu oda dar gelmeye başladı. Nefes alması zorlaşırken, güçlükle ayağa kalktı.
Sarsak adımlarına rağmen odadan fırladı. Merdivenleri neredeyse uçarcasına indi ve kapıyı açtı. Ağzı istem dışı açılmış, derin derin nefes almaya başlamıştı. Gözyaşları tekrar yanaklarından süzülmeye başladı. Kapıyı nasıl açtığını bile hatırlamıyordu. Bir an sonra kendini bahçede buldu.
Kendini sokağa atarken kalbi hızla atmaya devam ediyordu. Koşarak hastaneye ilerlemeye devam etti. Gözlerinin önünde canlanan anılar, daha çok ağlamasına neden oldu.
-"Ayzelyn, koşma babacım düşeceksin"
Babasının uyarısını kulak arkası etti. Üzerine bastıkça topuklarında ışık yanan yıldızlı ayakkabısını çok beğenmişti ve sürekli eğilip ayakkabılarına bakıyordu. Bahçede bir o yana bir bu yana koşarken ayağı yerdeki taşa takıldı ve dizlerinin üzerine düştü. Gözlerinden yaşlar süzülürken babası yanında bitiverdi.
-"Eh ama bitanem, sana demiştim koşma diye, neren acıyor göster hadi babana." dedi şefkatle. Ağlayarak babasının kucağında eve girdiler."
Dizlerinin üzerine düştüğünde gözyaşları şiddetlendi. Artık hıçkırarak ağlıyordu ama bu defa babası yoktu...
Kolunu birinin tuttuğunu hissetti ama dönüp bakacak mecali yoktu. Dizlerinin sızısına aldırmadan ayağa kalktı. Hızlı adımlarla ilerlemeye devam etti. Uzun saçları yüzüne geldiğinde hırsla onları arkaya itekledi. Aklına gelen anıyla yüzünde acı bir ifade belirdi.
-"Ya of baba, saçımı acıtıyorsun." dedi ince sesiyle.
Babası arkasında oflaya puflaya saçını örmeye çalışıyordu. Birazdan okula gidecekti ama hâlâ hazır değildi. Annesi sabah erkenden hazırlanıp çıkmıştı ve saçlarını babası örmek zorundaydı.
-"Yapmaya çalışıyorum babacım, annen gibi örmemi bekleme benden." dedi babası ciddiyetle.
Saç örerken bu kadar ciddi olması komik gelmişti ve kıkır kıkır gülmeye başladı.
-"Ne o küçük hanım, bakıyorum da benim burada bu saçlarla mücadele vernem hoşunuza gidiyor." dedi babası da gülerek.
-"Ya babaa, annem senin kadar ciddi değil, o bana hep öğüt veriyor, hem de beni güldürüyor." dedi gülerek.
-"Öyle miii? Belki saçını öremem ama ben de seni güldürebilirim bebeğim." dedikten hemen sonra karnındaki parmaklarla çığlık ata ata gülmeye başladı.
Şimdi ise gözlerinden süzülen yaşları silecek bir babası yoktu.
Kafasına dank eden gerçekle omuzları düştü. Artık babası yoktu. Babası tam tamına 42 dakikadır bu dünyada nefes almıyordu. Ağlaması şiddetlendiğinde eliyle başını tutup dizlerinin üzerine oturdu. Sırtındaki acı bile umrunda değildi. Kalbindeki sızı vücudundaki ağrıdan kat be kat fazlaydı.
Nefesi kesilmeye başladığında çaresizlikle yere yığıldı. Bu kadar stresin bir yerden çıkacağını bekliyordu ama şimdi olamazdı. Şimdi babasına gitmesi gerekiyordu. Aklı dirense de vücudu söz dinlemiyordu.
Gözleri karanlığa teslim olduğunda gördüğü son şey, Ayın tam gözlerinin önünde Kanlı Ay'a dönüşmesiydi.
•••••••••••••••••
Herkese selammm. Nasılsınız? 12. Bölümün sonuna geldik, düşünceleriniz neler? En çok hangi sahneyi beğendiniz?
Yorumlarda eksik bulduğunuz, beğenmediğiniz yerler varsa belirtin.
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, hoşçakalın. Kanlı ayın eşsiz enerjisi sizinle olsun.
