HÎFA 760 Gramlık Bir Mucizenin Hikâyesi kitap kapağı

27. bölüm / 35

3 BÖLÜM Hüma'dan hifaya uzanan eller

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 3 BÖLÜM Hüma'dan hifaya uzanan eller
  1. 1 İTHAF241 kelime
  2. 2 1. BÖLÜM Rüya554 kelime
  3. 3 1. BÖLÜM Bir Rüya ile Başlayan Hikâye654 kelime
  4. 4 1. BÖLÜM. İkizler640 kelime
  5. 5 1. BÖLÜM İki Haftada bayram696 kelime
  6. 6 1. BÖLÜM. Korkunun Gölgesi463 kelime
  7. 7 1. BÖLÜM. Bayram sabahına doğru744 kelime
  8. 8 1. BÖLÜM. Beklemek de imtihanın bir parçası485 kelime
  9. 9 1. BÖLÜM. Doğumhane478 kelime
  10. 10 1. BÖLÜM. İki küçük kalp1.271 kelime
  11. 11 2 BÖLÜM . Bir baba olarak ilk Bekleyişim806 kelime
  12. 12 2 BÖLÜM . iki kuvözün başında1.802 kelime
  13. 13 2 bölüm O Telefon1.178 kelime
  14. 14 2 bölüm Hüma'nın hikâyesi1.160 kelime
  15. 15 2 bölüm Cennet kuşum Hüma1.236 kelime
  16. 16 2 bölüm. Zaman hiç durur mu?1.136 kelime
  17. 17 2 Bölüm. KIZIMI BIRAKMAM1.165 kelime
  18. 18 2 BÖLÜM. HÜMA MELEK OLDU1.173 kelime
  19. 19 2 BÖLÜM. İKİ YARIMIMIN ARASINDA1.055 kelime
  20. 20 2 BÖLÜM. BİRİ CENNETTE DİĞERİ YOĞUN BAKIMDA975 kelime
  21. 21 2 BÖLÜM. MELEĞİMİ SON KEZ GÖRMEYE DOĞRU900 kelime
  22. 22 2 BÖLÜM. CENNET KOKULU KIZIM1.057 kelime
  23. 23 2 BÖLÜM. SON YOLCULUĞUNA KIZIMIN1.055 kelime
  24. 24 2 BÖLÜM. HÜMA'YI TOPRAĞA EMANET ETTİĞİM GÜN1.073 kelime
  25. 25 ÖZEL BÖLÜM. CENNET KUŞUM HÜMA'YA1.321 kelime
  26. 26 3 BÖLÜM Hifa'nın yanında Hüma'nın özlemiyle1.503 kelime
  27. 27 3 BÖLÜM Hüma'dan hifaya uzanan eller1.296 kelime · Okuduğun bölüm
  28. 28 3 BÖLÜM. Taburculuk haberi ve gözlerdeki sınav1.412 kelime
  29. 29 3 BÖLÜM. Hifa'nın gözleri için1.688 kelime
  30. 30 3 BÖLÜM. Eve dönüşün sevinci1.837 kelime
  31. 31 3 BÖLÜM. Kızımın ameliyat kapısında1.183 kelime
  32. 32 3 BÖLÜM. Kızımı kardeşinin yanına götürdüm457 kelime
  33. 33 3 BÖLÜM. Dönmeye çalışması466 kelime
  34. 34 3 BÖLÜM. Yine Bir Ameliyat Bekleyişi742 kelime
  35. 35 3 BÖLÜM. Kızım büyüyordu503 kelime

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İKİNCİ KISIM
HÜMA’DAN HİFA’YA UZANAN ELLER
Hastanede geçen günlerin ardından Zehranur biraz olsun kendini toparlamaya başlamıştı.
Doğumun üzerinden yaklaşık iki hafta geçmişti.
Ama bizim için zaman, takvimde ilerlediği gibi ilerlemiyordu.
Günler geçiyor, saatler ilerliyor, insanlar hayatlarına devam ediyordu. Fakat bizim dünyamız hâlâ o hastane koridorlarında, yoğun bakım kapısının önünde, bir tarafta Hifa’nın küvezinin başında, diğer tarafta ise Hüma’nın artık sessiz kalan mezarında durmuş gibiydi.
Zehranur’un bedeni hâlâ doğumun ve ameliyatın yorgunluğunu taşıyordu. Ama bir annenin evladına duyduğu özlem, bazen bedenindeki bütün ağrıları ikinci plana atıyordu.
O günlerde Zehranur’un aklında tek bir şey vardı:
Hüma’nın mezarını görmek.
Kızının nerede olduğunu bilmek ona yetmiyordu.
Onu görmek, başında durmak, dua etmek, toprağına bakmak istiyordu.
Çünkü Hüma’yı dünyaya getirmişti ama ona doyamamıştı.
Kucağına alamamıştı.
Koklayamamıştı.
Bir anne olarak kızının yüzüne uzun uzun bakamamıştı.
Hüma’nın hayatı yalnızca birkaç saat sürmüş, ardından bizim için zaman durmuştu.
Şimdi ise Zehranur, kızının mezarına gitmek istiyordu.
Ben de onu Çorlu’ya götürmeye karar verdim.
Beraber yola çıktık.
Yol boyunca ikimizin de içinde tarif edilmesi zor bir sessizlik vardı.
Yanımda eşim oturuyordu.
O, iki hafta önce doğum yapmış bir anneydi.
Ama aynı zamanda iki kızının annesiydi.
Bir kızını kaybetmiş, diğer kızını İstanbul’da bir yoğun bakım ünitesinde bırakmıştı.
Ben ise onun yanında oturan bir baba olarak ne söyleyeceğimi bilemiyordum.
Çünkü bazı acıların karşısında kelimeler yetersiz kalıyordu.
Çorlu’ya vardığımızda hiç vakit kaybetmeden Hüma’nın mezarına gittik.
Arabadan indik.
Birlikte mezarlığa doğru yürümeye başladık.
Her adımda içimde başka bir duygu yükseliyordu.
Ben daha önce Hüma’nın mezarına gelmiş, kızımı kendi ellerimle toprağa bırakmıştım.
Ama şimdi ilk defa annesi de yanımdaydı.
Bir süre sonra mezarın başına geldik.
Zehranur mezarı gördüğü anda durdu.
Gözleri doldu.
Sonra ağlamaya başladı.
Ben de kendimi tutamadım.
Çünkü karşımızda artık sadece bir mezar yoktu.
Orada bizim kızımız vardı.
Hüma’mız...
Cennet kuşumuz...
Daha dünyaya geleli saatler olmuşken kaybettiğimiz kızımız...
Zehranur’un gözlerinden yaşlar süzülürken ona baktım.
İçimde bir şeyler parçalanıyordu.
Sonra Hüma’ya doğru baktım ve dayanamayarak konuştum:
“Hüma kızım... Bak, anneni getirdim kızım. Annen geldi, bak senin yanına...”
Bu cümleyi söylerken sesim titriyordu.
“Bak kızım, annen burada...”
Zehranur da artık tamamen ağlıyordu.
O an ikimizin de söyleyebildiği fazla bir şey yoktu.
Sadece kızımızın mezarının başında durduk.
Uzun uzun...
Sessizce...
Bazen konuşarak, bazen sadece toprağına bakarak...
Dualar ettik.
Fatiha okuduk.
Hüma’nın ruhu için dua ettik.
Belki de o an ikimizin de yapmak istediği tek şey, kızımızın yanında biraz daha kalabilmekti.
Çünkü insan evladını kaybettiğinde, “son kez” denen şeyin ne kadar ağır olduğunu anlıyordu.
Hüma’yı artık kucağımıza alamazdık.
Onu eve götüremezdik.
Ona sarılamazdık.
Ama mezarının başında durabiliyorduk.
Ve biz o gün bunu yaptık.
Hüma’nın başında uzun süre kaldık.
Sonra gitmemiz gerekti.
Fakat oradan ayrılmak kolay değildi.
İkimiz de kızımızdan bir kez daha ayrılıyorduk.
Fatiha’mızı okuyup vedalaştık.
Sonra mezarlıktan çıkıp kendi evimize geçtik.
Ama ev artık eskisi gibi değildi.
Zaten çok kısa süre kalacaktık.
Çünkü İstanbul’a dönmemiz gerekiyordu.
Hifa oradaydı.
Kızımız yoğun bakımdaydı.
Bir yanımız Çorlu’da, Hüma’nın mezarında kalırken diğer yanımız İstanbul’da, Hifa’nın küvezinin başındaydı.
Birkaç saat evde kaldık.
Sonra yeniden yola çıktık.
Çünkü bizim hayatımız artık Çorlu ile İstanbul arasında gidip gelmekten ibaretti.
Bir tarafta Hüma’nın mezarı...
Diğer tarafta Hifa’nın küvezi...
Ve ikisinin arasında parçalanmış bir anne-baba...
Günler böyle geçmeye devam etti.
Hifa’nın durumu yavaş yavaş iyiye doğru gidiyordu.
Her görüş günü bizim için ayrı bir heyecandı.
Ben haftada bir kez Hifa’yı görebiliyordum.
Zehranur ise imkân buldukça pazartesi, çarşamba ve cuma günleri hastaneye gidiyordu.
Ama onun için bu gidişler hiç kolay değildi.
Yaz sıcağı...
Sezaryen yarası...
Bedeninin hâlâ tam olarak toparlanamamış olması...
Çorlu’dan İstanbul’a gidip gelmek...
Bütün bunlara rağmen annelik duygusu ağır basıyordu.
İnsan, evladı için neleri göze alabileceğini ancak böyle zamanlarda anlıyordu.
Zehranur kendisini düşünmüyordu.
Ben de çoğu zaman kendimi düşünmüyordum.
Aklımızda tek bir cümle vardı:
“Yeter ki Hifa iyi olsun.”
Süt sağıyor, doktorların verdiği özel poşetlere dolduruyor, üzerlerine tarihlerini ve saatlerini yazıyorduk.
Milimini takip ediyorduk.
Hangi saatte sağılmış?
Ne kadar süt var?
Ne zaman götürülecek?
Hepsi bizim için önemliydi.
Çünkü Hifa için küçücük bir miktar süt bile bizim gözümüzde çok değerliydi.
Her poşet, ona ulaştırdığımız küçücük bir umut gibiydi.
Bir gün yine görüş için hastaneye gittik.
O zaman Hifa yaklaşık 30 haftalık olmuştu.
Onu gördüğümüzde içimiz biraz daha rahatlıyordu.
Çünkü artık Hifa’nın büyüdüğünü, toparlandığını görmek bize güç veriyordu.
Doktorlar da gerekli kontrollerini yapıyordu.
Kan tahlilleri...
Beyin kontrolleri...
Kalp kontrolleri...
Topuk kanı...
Gerekli görülen diğer tetkikler...
Her şey dikkatle takip ediliyordu.
Hifa hâlâ çok küçüktü.
Ama gün geçtikçe biraz daha güçleniyordu.
Biz de her geçen gün biraz daha umutlanıyorduk.
Artık içimizden,
“Galiba kızımız başaracak.”
demeye başlamıştık.
Her ne kadar korkularımız tamamen bitmese de umutlarımız büyüyordu.
Sonra bir gün ben Çorlu’dayken telefonum çaldı.
Arayan Hifa’nın doktoruydu.
Telefonu açtım.
“Uğur Bey, Hifa’nın annesi gelebilir mi bugün?” dedi.
“Tabii doktor hanım, ne oldu?” diye sordum.
“Bugün kanguru yapacağız.”
Bir an anlamadım.
“Kanguru mu?” dedim.
Doktor açıkladı:
“Anneyle bebeği temas ettireceğiz. Hifa’yı annesinin kucağına vereceğiz.”
O an içimde tarif edemediğim bir sevinç oluştu.
Çünkü Hifa’yı ilk defa annesinin kucağında hayal ettim.
Doktor saatini de söyledi.
“Yaklaşık saat 11 gibi gelebilir mi annesi?”
“Ben Çorlu’dayım doktor hanım,” dedim. “Eşimi arayayım, yetişebilirse gelsin.”
Telefonu kapattıktan sonra hemen Zehranur’u aradım.
“Zehranur,” dedim, “doktor aradı.”
“Neymiş?”
“Kanguru yapacaklarmış.”
Bir an sessizlik oldu.
Sonra ona bunun ne anlama geldiğini anlattım.
“Hifa’yı senin kucağına vereceklermiş. Temas edecekmişsiniz. Senin kokunu hissedecek, seni hissedecek.”
Zehranur’un sesindeki mutluluğu telefondan bile anlayabiliyordum.
Çünkü bir anne için bunun ne kadar büyük bir şey olduğunu biliyordum.
Hüma’yı kucağına alamamıştı.
Kızını dünyaya getirmiş ama ona sarılamadan kaybetmişti.
Şimdi ise diğer kızı Hifa’yı kucağına alabilecekti.
Belki de o gün, Hüma’nın yarım kalan kucağına Hifa’nın küçücük bedeniyle bir teselli gelecekti.
Zehranur hemen hazırlandı ve hastaneye doğru yola çıktı.
Ben ise Çorlu’da beklemeye başladım.
İçimde hem heyecan hem merak vardı.
Hifa o zaman bile çok küçüktü.
35 santim olarak dünyaya gelmişti.
Kanguru yapılacağı dönemde belki 37–38 santim civarındaydı.
Bir bebeğin boyunu rakamlarla söylemek kolaydı.
Ama o rakamların ne kadar küçük bir bedeni anlattığını ancak onu gören anlayabilirdi.
Ben o küçücük bedenin annesinin kucağına verileceğini düşünüyordum.
Ve kendi kendime:
“Acaba nasıl olacak?”
diye düşünüyordum.
Bir süre sonra Zehranur’u aradım.
“Çıktın mı?”
“Çıktım,” dedi.
“Nasıl geçti?”
O an sesindeki mutluluğu duyduğumda benim de yüzümde istemsizce bir gülümseme oluştu.
“Uğur... Kızımı aldım kucağıma.”
Bu cümle...
Dışarıdan bakıldığında o kadar basit görünüyordu ki.
Ama bizim için dünyalara bedeldi.
Zehranur anlatmaya başladı.
İlk anda çok korktuğunu söyledi.
Çünkü Hifa küçücük bir bebekti.
Onu nasıl tutacağını bilememişti.
Kollarına aldığında dikkatli olması gerekiyordu.
Ama sonra alışmıştı.
Hifa’yı göğsüne doğru yerleştirmişlerdi.
Zehranur, kızının başını kendisine doğru koyduklarını anlattı.
Hifa annesinin göğsünde, annesinin kokusunun yanında duruyordu.
Ve Zehranur onun küçücük bedenini kollarında tutuyordu.
Sonra Hifa’nın annesinin kıyafetine tutunduğunu söyledi.
Küçücük elleriyle...
Annesinin gömleğine, kıyafetine tutunmuştu.
Belki bizim için küçücük bir hareketti.
Ama bir anne için...
O küçücük elin kıyafetine tutunması, dünyanın en büyük cümlesi gibiydi.
“Ben buradayım anne.”
der gibiydi.
Zehranur’un sesinden mutluluğu hissediyordum.
Ben de telefonu kulağımda tutarken gözlerimi kapatıp o anı hayal ettim.
Hifa annesinin kucağındaydı.
Ben ise kilometrelerce uzakta onu düşünüyordum.
Hüma’yı kucağına alamayan annesi, şimdi Hifa’yı kucağına almıştı.
Bir kızımızı kaybetmenin acısı hiçbir zaman geçmeyecekti.
Ama diğer kızımızın küçücük bedeni bize hayata devam edebilmek için bir neden veriyordu.
Doktor da kanguru temasının devam edeceğini söylemişti.
Belki iki günde bir...
Belki haftada bir...
Hifa’nın durumuna göre tekrar yapacaklardı.
Zehranur buna çok sevinmişti.
Ben de çok sevindim.
Çünkü ilk kez Hifa’nın sadece küvezin içinde değil, annesinin kollarında olduğunu düşünüyordum.
İlk kez kızımızın annesinin sıcaklığını hissedebildiğini biliyordum.
Ve o gün, uzun zamandır ilk defa içimde başka bir duygu ağır bastı:
Umut.
Hüma’nťın acısı hâlâ kalbimizin en derin yerindeydi.
Ama Hifa...
Hifa bize tutunuyordu.
Biz de ona tutunuyorduk.
Belki hayat bize aynı anda hem en büyük acıyı hem de tutunmamız gereken en küçük umudu vermişti.
Ve biz, o küçücük umudun peşinden yürümeye devam edecektik.
Çünkü artık biliyorduk:
Hifa’nın her nefesi, bizim için yeni bir gündü.
Her gramı, yeni bir umut.
Her görüşümüz, yeniden doğmak gibiydi.
Ve biz, kızımızın o küçücük ellerinden tutamasak bile, kalbimizle onun yanında olmaya devam edecektik.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…