7. bölüm · HÎFA 760 Gramlık Bir Mucizenin Hikâyesi
1. BÖLÜM. Bayram sabahına doğru
6. Oturum
Bayram Gecesi Değil, İmtihan Gecesi
"Bazı geceler vardır... İnsan o gece uyuduğu kişiyle aynı insan olarak uyanmaz."
Kurban Bayramı'nın arefe günüydü.
Sabah erkenden uyanmıştık.
Evde tatlı bir telaş vardı.
Günler öncesinden kurbanımızı almıştık.
O gün kurbanlıklar da gelmişti.
Yarın bayram olacaktı.
Her yerde bayram hazırlıkları vardı.
İnsanlar alışveriş yapıyor...
Çocuklar yeni kıyafetlerini konuşuyor...
Sokaklarda bayramın kokusu hissediliyordu.
Bizim evimizde de aynı huzur vardı.
Tek fark...
Biz iki kişilik değil...
Dört kişilik bir bayram bekliyorduk.
Henüz Hifa ile Hüma dünyaya gelmemişti.
Ama biz onları soframızın en kıymetli misafiri gibi hissediyorduk.
Akşam yaklaşınca mutfağa geçtim.
"O zaman bugün aşçı benim."
dedim gülerek.
Zehranur da tebessüm etti.
"Ama tarifleri ben vereceğim."
Mutfakta ilk kez bu kadar heyecanlıydım.
Bir yandan tencereyi karıştırıyor...
Bir yandan Zehranur'un söylediklerini dikkatle dinliyordum.
"Biraz daha kavur."
"Şimdi baharatı ekle."
"Tamam... Şimdi oldu."
Arada birbirimize bakıp gülümsüyorduk.
Sanki yıllardır birlikte yemek yapıyormuşuz gibi...
Oysa aslında ikimiz de başka bir heyecanın içindeydik.
Sizleri bekliyorduk.
Bir süre sonra kapı çaldı.
Zehranur'un abisi gelmişti.
Yanında yengesi vardı.
Çocuklar da koşarak içeri girdiler.
Ev bir anda neşeyle doldu.
Sofra kuruldu.
Herkes aynı masanın etrafına oturdu.
Yemekler yenildi.
Çaylar içildi.
Konu yine sizdiniz.
"İkizler nasıl?"
"Hareket ediyorlar mı?"
"Çok tekmeliyorlar mı?"
Ben gururla anlatıyordum.
"Hifa biraz hareketli."
"Hüma ise daha sakin."
Herkes gülümsüyordu.
O akşam kimsenin aklına birkaç saat sonra yaşayacaklarımız gelmiyordu.
Belki de hayatın en garip tarafı buydu.
En büyük fırtınalar...
Bazen en sakin akşamların ardından geliyordu.
Saat ilerledi.
Misafirler vedalaşıp evlerine döndüler.
Kapıyı kapattım.
Ev yeniden sessizleşti.
Yarın bayramdı.
Biraz dinlenelim dedik.
Saat gece yarısını geçmişti.
Yaklaşık bir sularında yatağa uzandık.
Yarın güzel bir gün olacak sanıyorduk.
Hiçbirimiz kaderin o gece bizim için farklı bir sayfa hazırladığını bilmiyorduk.
Geceydi...
Derin bir sessizlik vardı.
Bir anda omzuma dokunan bir el hissettim.
Gözlerimi açtım.
Karşımda Zehranur vardı.
Yüzü bembeyazdı.
Sesi titriyordu.
"Uğur..."
"Sanırım suyum geldi..."
Bir an donup kaldım.
Sanki zaman durmuştu.
Yatağın kenarında birkaç saniye öylece oturdum.
Sonra birden ayağa fırladım.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki...
Sanki göğsümden çıkacak gibiydi.
Kendime sürekli aynı cümleyi söylüyordum.
"Sakin ol..."
"Önce sen sakin ol..."
Çünkü biliyordum...
Ben panik yaparsam...
Zehranur daha çok korkacaktı.
Telefonu elime aldım.
112'yi aradım.
Adresimizi verdim.
"Ambulans yolda."
dediler.
O birkaç dakika...
Belki ömrümün en uzun dakikalarıydı.
Ambulans geldi.
Kapıdan çıkarken dönüp eve son kez baktım.
İçimden tarif edemediğim bir his geçti.
Sanki o kapıdan çıkan kişi...
Birkaç saat önce mutfakta yemek yapan Uğur değildi artık.
Ben artık sadece bir babaydım.
Çorlu Devlet Hastanesi'ne ulaştık.
Zehranur'u hemen muayene odasına aldılar.
Ben dışarıda kaldım.
Koridorda yalnız başıma bir sandalyeye oturdum.
Dirseklerimi dizlerime koydum.
Başımı iki elimin arasına aldım.
Hayatım boyunca hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.
İçeride eşim vardı.
İçeride kızlarım vardı.
Ben ise kapının dışında beklemekten başka hiçbir şey yapamıyordum.
Dakikalar geçmiyordu.
Dilimden sürekli dualar dökülüyordu.
"Allah'ım..."
"Ne olur onları bana bağışla..."
"Ne olur kızlarıma bir şey olmasın..."
"Yardım et Allah'ım..."
Bir yandan salavat getiriyor...
Bir yandan sessiz sessiz ağlıyordum.
Gözyaşlarım yere damlıyordu.
O an dünyanın en güçlü insanı ol deseniz...
Olamazdım.
Çünkü bir baba...
Evladını kaybetme ihtimaliyle ilk kez o gece tanışıyordu.
Yanımda annem vardı.
Erkek kardeşim de gelmişti.
Annem omzuma dokundu.
"Oğlum..."
"Allah büyüktür."
dedi.
"Böyle düşünme."
"İnşallah güzel olacak."
Konuşuyordu.
Teselli etmeye çalışıyordu.
Ama ben artık hiçbir şeyi tam olarak duyamıyordum.
Kalbim...
Muayene odasının kapısının arkasında kalmıştı.
Bir süre sonra kapı açıldı.
Doktor dışarı çıktı.
Yüzüne baktım.
İçimde kötü bir his oluştu.
Doktor sakin bir sesle konuşmaya başladı.
"Biz doğumu yaptırabiliriz..."
İçimde küçücük bir umut doğdu.
Ama devamındaki cümle...
Beni hayattan kopardı.
"...ama bu haftadaki bebeklere burada yapabileceğimiz bir şey yok."
O an...
Sanki bütün sesler sustu.
Koridorda insanlar vardı.
Konuşuyorlardı.
Yürüyorlardı.
Ama ben hiçbirini duymuyordum.
Beynim tek bir cümlede takılı kalmıştı.
"Çocuklara bir şey yapamayız..."
Başka hiçbir şey anlamıyordum.
Ne söylüyorlardı...
Ne anlatıyorlardı...
Hiçbirini...
Kendi aracımıza bindik.
Rotamız bu kez Tekirdağ Araştırma Hastanesi idi.
Yol boyunca tek bir kelime konuşmadım.
Sadece direksiyona baktım.
Sadece dua ettim.
Tekirdağ'a vardığımızda da umutla bekledik.
Doktorlar değerlendirmelerini yaptılar.
Ama sonuç değişmedi.
Onlar da daha donanımlı bir merkeze gitmemiz gerektiğini söylediler.
O sırada Zehranur'un abisi ile yengesi de hastaneye gelmişti.
Ben artık konuşulanları anlayabilecek durumda değildim.
Sorulan sorulara cevap vermekte bile zorlanıyordum.
Konuşmalara Zehranur'un abisi dâhil oldu.
Ben ise sessizce bir köşede duruyordum.
Bazen insanın acısı o kadar büyür ki...
Konuşmayı bile unutuyor.
Ben o gece bunu öğrendim.
O gece henüz bitmemişti.
Asıl yolculuk şimdi başlıyordu.
İstanbul...
Başakşehir...
Çam ve Sakura...
Belki de kızlarımızın kaderi, artık bizi bekleyen o yolun sonunda yazılacaktı.
Ben arabanın direksiyonuna geçerken sadece tek bir cümle söyledim.
"Allah'ım..."
"Ne olur bizi zamanında yetiştir..."
