8. bölüm · HÎFA 760 Gramlık Bir Mucizenin Hikâyesi
1. BÖLÜM. Beklemek de imtihanın bir parçası
7. Oturum
Beklemek de Bir İmtihandı
"Bazen insanın yaptığı en büyük mücadele, hiçbir şey yapamadan beklemektir."
Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi'ne ulaştığımızda içimde hem büyük bir korku hem de küçük bir umut vardı.
Artık doğru yerde olduğumuzu hissediyordum.
Hastanenin büyüklüğü, içerideki hareketlilik ve herkesin işini büyük bir ciddiyetle yapması bana güven veriyordu.
Zehranur'u hiç vakit kaybetmeden içeri aldılar.
İlk değerlendirmeler yapıldı.
Yaklaşık iki üç saat boyunca farklı bölümlerde işlemler sürdü.
Ben ise koridorlarda bekliyordum.
Her açılan kapıda istemsizce ayağa kalkıyordum.
Belki bana bir haber verirler diye...
Bir süre sonra bizi Perinatoloji Servisine yönlendirdiler.
Artık bundan sonra her saat çok önemliydi.
Doktorlar sık sık odaya giriyor, Zehranur'u muayene ediyor, ultrasonla Hifa ile Hüma'yı kontrol ediyorlardı.
Monitörden kalp atışlarını dinliyorlardı.
Her "tık tık" sesi benim için yeniden nefes almak demekti.
Doktorlardan biri bize durumu uzun uzun anlattı.
"Suyu geldiği için doğum her an başlayabilir."
Ama hemen ardından umut veren bir cümle kurdu.
"Biz elimizden geldiğince doğumu geciktirmeye çalışacağız."
"Anne karnında geçirecekleri her gün onlar için çok değerli."
O an ilk kez zamanın gerçekten hayat demek olduğunu öğrendim.
Bebeklerimiz henüz çok küçüktü.
Yaklaşık yirmi beş haftalık...
Doktorlar onların ciğerlerinin biraz daha gelişebilmesi için iğneler yaptılar.
Beyin gelişimlerini desteklemek ve olası riskleri azaltmak için gerekli tedavilere başladılar.
Her işlemden sonra içimden aynı duayı ediyordum.
"Allah'ım, bu tedavileri vesile kıl."
Günler birbirine benzemeye başlamıştı.
Ben neredeyse her yarım saatte bir Zehranur'u arıyordum.
"Doktor geldi mi?"
"Bugün ne söylediler?"
"Sancın var mı?"
"Ağrın nasıl?"
Her telefon konuşması birkaç dakika sürüyordu.
Ama o birkaç dakika bana saatlerce güç veriyordu.
Bir ara yorgunluk bedenime ağır geldi.
Zehranur'un odasındaki koltuğa oturdum.
"Biraz dinleneyim." dedim.
Gözlerimi kapattığımı hatırlıyorum.
Sonrasını ise hatırlamıyorum.
Yaklaşık bir iki saat uyuyakalmışım.
Uyandığımda ilk işim doğrulup Zehranur'a bakmak oldu.
Sanki uyuduğum için kendimi suçlu hissediyordum.
O ise bana gülümsedi.
"Biraz dinlenmen gerekiyordu."
dedi.
Ama ben dinlenemiyordum.
Kalbim sürekli tedirgindi.
Refakat süresi bitince dışarı çıkmam gerekti.
Hastanenin uzun koridorlarında yürümeye başladım.
Koridorların sonunda büyük camlar vardı.
İstanbul görünüyordu.
Hayat dışarıda normal akıyordu.
İnsanlar bayramı yaşıyordu.
Benim için ise zaman durmuştu.
Bir gece Çorlu'ya dönmem gerekti.
Annemi eve bıraktım.
Evden birkaç parça eşya aldım.
Sonra hiç oyalanmadan yeniden İstanbul'un yolunu tuttum.
Artık aklım da, kalbim de yalnızca hastanedeydi.
Bu süreçte Zehranur hiç yalnız kalmadı.
İlk günlerde yengesi yanında kaldı.
Sonra diğer yengesi...
Daha sonra akrabalardan dayısının eşi...
Herkes elinden geldiğince destek olmaya çalışıyordu.
Ailemizin sevgisi, hastane odasının duvarlarına kadar ulaşıyordu.
Ben ise çoğu zaman hastane koridorlarıyla otopark arasında gidip geliyordum.
Bazen arabaya iniyordum.
Direksiyonun başına oturuyordum.
Motor çalışmıyordu.
Radyo kapalıydı.
Sadece sessizlik vardı.
Uyumaya çalışıyordum.
Ama gözlerimi kapattığım anda aklıma Hifa ile Hüma geliyordu.
Ya bir şey olursa?
Ya doktor çağırırsa?
Ya ben o sırada burada olmazsam?
Bu düşünceler yüzünden gecelerce doğru düzgün uyuyamadım.
Doktorlar hâlâ umutluydu.
"Ne kadar bekleyebilirsek o kadar iyi."
diyorlardı.
Biz de her sabah yeni bir güne,
"Bugün de doğmasınlar."
diye dua ederek başlıyorduk.
Çünkü artık biliyorduk...
Anne karnında geçen her saat, kızlarımız için yeni bir umut demekti.
