4. bölüm · HÎFA 760 Gramlık Bir Mucizenin Hikâyesi

1. BÖLÜM. İkizler

ugur Tatar

3. Oturum

"Tek yumurta ikizi."
O an içimden sadece bir cümle geçti.
"Allah'ım... Sen bize bir isterken iki emanet verdin."
Arabayı çalıştırdım.
Daha eve bile gitmeden aklımıza ailelerimiz geldi.
Bu haberi ilk onların duyması gerekiyordu.
Telefonu elime aldım.
Önce Zehranur'un annesini aradık.
Onlar o gün memleketteydi.
Telefon çaldı.
Karşı taraftan annesinin sesi geldi.
Heyecanla haberi verdik.
"Anne..."
"İkizmiş..."
Telefonun diğer ucunda önce birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Sonra öyle bir sevinç duyduk ki...
Bugün bile kulaklarımda.
"Oleyyyy!.. Oleyyyy!.."
Çocuklar gibi seviniyordu.
Biz de gülmeye başladık.
Onun mutluluğu bizim mutluluğumuzu daha da büyütmüştü.
Ardından babasını aradık.
O da heyecanla tebrik etti.
Duasını eksik etmedi.
Sonra sıra benim aileme geldi.
Annemi aradım.
Babamı aradım.
Her telefonda aynı heyecan...
Aynı sevinç...
Aynı dua vardı.
"Allah sağlıkla kucağınıza almayı nasip etsin."
O gün telefonun diğer ucundaki herkes, Hifa ile Hüma'yı daha görmeden sevmeye başlamıştı.
Bu güzel haberi yüz yüze de paylaşmak istedik.
Arabayı Zehranur'un abisinin evine sürdük.
Apartmanın önüne geldik.
Zile bastım.
Kapı açıldı.
Karşımızda yengemiz vardı.
Her zamanki sıcak gülümsemesiyle bizi içeri buyur etti.
Merdivenleri çıkarken sessizce Zehranur'a döndüm.
"Bak şimdi ne diyeceğim."
dedim.
O da merakla gülümseyerek bana baktı.
Kapıya yaklaşınca yengeme seslendim.
"Abla..."
"Kahvaltı hazır mı?"
O da gülerek cevap verdi.
"Hazır sayılır."
Ben hiç beklemeden devam ettim.
"İyi o zaman..."
"Çocuklarımın karnı acıktı."
Bir an durdu.
Yüzündeki ifade değişti.
Önce bana baktı.
Sonra Zehranur'a...
Tekrar bana...
Şaşkınlıkla gülümsedi.
"Nasıl yani?"
dedi.
Ardından gözleri büyüdü.
"İkiz mi?"
Zehranur başını salladı.
"Evet..."
Yengemiz hiç düşünmeden ona sarıldı.
İkisi de duygulanmıştı.
Ben onları izlerken boğazım düğümlendi.
Henüz çocuklarımız dünyaya gelmemişti.
Ama daha şimdiden onları bekleyen sıcacık bir aile vardı.
O gün uzun uzun konuştuk.
Ultrason fotoğrafını defalarca elden ele dolaştırdık.
Kim baksa aynı gülümsemeyle geri veriyordu.
Fotoğraf küçücüktü.
Ama mutluluğumuzun büyüklüğü hiçbir fotoğrafa sığmıyordu.
Akşam eve dönerken isimleri konuşmaya başladık.
Ben yıllar önce gördüğüm o ilk rüyayı hiç unutmamıştım.
Direksiyona bakarken yavaşça konuştum.
"Ben ilk kızımızın adını biliyorum."
"Hifa."
Zehranur hiç düşünmeden gülümsedi.
"Ben de diğer kızımızın adını düşündüm."
"Hüma."
İsimleri peş peşe söyledik.
"Hifa..."
"Hüma..."
Tekrar söyledik.
"Hifa ile Hüma..."
Sanki yıllardır yan yana söyleniyormuş gibiydi.
İkisi de birbirine çok yakışmıştı.
İşte o gün...
Daha kızlarımız doğmadan isimleri belli olmuştu.
Aradan birkaç gün geçti.
Bir gece yine rüya gördüm.
Bu kez geniş, yemyeşil bir yerdeydim.
Karşıdan iki küçük kız çocuğu koşarak geliyordu.
Hiç düşünmeden seslendim.
"Hifa..."
"Hüma..."
"Hadi gelin kızlarım..."
İkisi de bana doğru koşuyordu.
Tam o sırada biraz ileride bir çocuk daha gördüm.
Kim olduğunu bilmiyordum.
Ama içimden gelen sesle ona da seslendim.
"Kardeşinizi de alın..."
"Birlikte gelin."
Uyandığımda uzun süre düşündüm.
İlk rüyadan sonra ikinci kez kızlarımla ilgili rüya görmüştüm.
Belki bunlar sadece rüyaydı.
Belki de Allah, baba olmanın sevincini bana daha onlar doğmadan tattırıyordu.
Hamilelik ilerledikçe doktorlarımız daha dikkatli olmamız gerektiğini söyledi.
Tek yumurta ikizi gebelikti.
Riskliydi.
Bu yüzden ortak bir karar aldık.
Zehranur, hamilelik boyunca annesinin evinde kalacaktı.
Çünkü orada hiçbir zaman yalnız olmayacaktı.
Gündüzleri bazen yengesi evde oluyordu.
Bazen erkek kardeşi...
Ben işteyken Allah korusun acil bir durum olursa onu hemen hastaneye götürebilecek insanlar hep yanındaydı.
Akşam olduğunda ise kız kardeşi işten geliyor, gece boyunca onun yanında kalıyordu.
Bizim kendi evimiz de Çorlu'daydı.
Ama o aylarda ev dediğimiz yer, aslında ailemizin bir araya geldiği yer olmuştu.
Ben her sabah işe gidiyor...
Akşam mesai biter bitmez telefonumu çıkarıyordum.
İlk aradığım kişi hep Zehranur oluyordu.
"Canın bir şey çekiyor mu?"
diye sorardım.
Bazen hiç düşünmeden,
"Çiğ köfte..."
derdi.
Ben de yolumu değiştirir, en güzel çiğ köfteyi alırdım.
Bazen canı meyve isterdi.
Markete girer, tek tek seçerdim.
Şeftali...
Üzüm...
Elma...
Mevsiminde hangi meyve güzelse onu alırdım.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde Zehranur'un yüzündeki tebessüm bütün yorgunluğumu unuttururdu.
Meyveleri güzelce yıkardı.
Özenle doğrar, kendine bir meyve tabağı hazırlardı.
Ben de karşısına oturup onu izlerdim.
Belki hiç söylemedim.
Ama içimden hep aynı dua geçerdi.
"Yiyin kızlarım..."
"Güzel büyüyün..."
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum...
Biz Hifa ile Hüma'yı sadece beklememişiz.
Onları daha doğmadan yaşamaya başlamışız.