10. bölüm · HÎFA 760 Gramlık Bir Mucizenin Hikâyesi
1. BÖLÜM. İki küçük kalp
9. OTURUM
İki Küçük Kalp
Salonda bekliyordum. Artık ne kadar zamandır orada olduğumu bilmiyordum. Saat kavramını kaybetmiştim. Bir an saatler geçmiş gibi geliyor, sonra saate bakınca sadece birkaç dakika geçtiğini görüyordum. Ama benim için her dakika bir ömür gibiydi. Zehranur doğumhanedeydi. Hifa ve Hüma ise artık dünyaya gelmek üzereydi. Ben dışarıdaydım. Ve elimden hiçbir şey gelmiyordu. Sadece bekleyebiliyordum. Dua edebiliyordum. Bir de korkabiliyordum. Bazen başımı kaldırıp etrafa bakıyordum. İnsanlar gelip geçiyordu. Hemşireler hızlı hızlı bir yerlere gidiyordu. Doktorlar koridorlarda yürüyordu. Bir kapı açılıyor, kapanıyordu. Bir sedye geçiyordu. Hastanenin kendi telaşı devam ediyordu. Ama benim için bütün sesler sanki uzaktan geliyordu. Benim kulağım sadece tek bir şeyi bekliyordu: Bir haber. Ne zaman bir kapı açılsa kalbim hızlanıyordu. "Acaba şimdi mi?" Sonra kapıdan başka biri çıkıyordu. Yine bekliyordum. Telefonumu elime aldım. Ekrana baktım. Arayan yoktu. Bir süre telefonu elimde tuttum. Sonra cebime koydum. Birkaç dakika sonra yine çıkardım. Sanki telefonuma bakarsam bir haber gelecekmiş gibi. O sırada aklımdan bin türlü düşünce geçiyordu. Zehranur nasıl? Hifa nasıl? Hüma nasıl? Doğum nasıl gidiyor? Çocuklar doğdu mu? Bir sorun çıktı mı? Soruların hiçbirinin cevabı yoktu. Ve cevapsız her soru korkumu biraz daha büyütüyordu. Daha önce doktorların söyledikleri aklıma geliyordu. Çocuklar çok küçüktü. Anne karnında biraz daha kalmaları onlar için çok önemliydi. Biz günler boyunca bunun için dua etmiştik. Biraz daha dayansınlar diye beklemiştik. Ama şimdi artık bekleyemiyorduk. Doğum başlamıştı. Ben de içimden, "Allah'ım, ne olur güç ver." diyordum. Kime söylediğimi bile düşünmeden... Zehranur'a mı? Kızlarıma mı? Kendime mi? Bilmiyordum. Sadece dua ediyordum. Sonra... Telefonum çaldı. Bir an olduğum yerde kaldım. Ekrana baktım. Yabancı bir numara. Kalbim bir anda hızlandı. Telefonu açtım. "Alo..." Sesim titriyordu. Karşıdaki kişi: "Uğur Bey?" dedi. "Evet." "Ben çocuk doktoruyum." O anda içimde garip bir şey oldu. Sanki kalbim bir anda göğsümün içinde daha hızlı çarpmaya başladı. Doktor. "Doğumhane bekleme salonuna gelirmisiniz" dedi. Sonra beni yukarı çağırıyordu. Ne söylediğini tam olarak anlamaya çalışıyordum. Ama beynim sanki kelimeleri seçemiyordu. Ben sadece doktorun sesini duyuyordum. Bir yandan da içimde, "Çocuklara ne oldu?" sorusu yankılanıyordu. Telefon kapandı. Hemen Saliha yengeye döndüm. Yüzümün nasıl göründüğünü bilmiyorum. Ama onun yüzüne baktığımda onun da korktuğunu gördüm. "Saliha abla..." "Efendim?" "Doktor aradı." "Ne dedi?" "Beni çağırıyor." Bir an sustum. Sonra: "Başka hiçbir şey demedi." dedim. İkimiz de birbirimize baktık. İkimizin de aklından aynı şeylerin geçtiğini biliyordum. Ama hiçbirimiz söylemek istemiyorduk. Çünkü bazen insan kötü ihtimali ağzıyla söylemekten bile korkar. Yukarı çıktım. Koridora girdim. Bana gösterilen yerde beklemeye başladım. Bekledim. Bir süre geçti. Sonra biraz daha geçti. Yaklaşık bir saat kadar bekledim. Ama bana çok daha uzun geldi. Bir saat boyunca insanın zihninden neler geçebileceğini o gece öğrendim. Bir dakika içinde onlarca ihtimal kurabiliyordum. Birinde çocuklar iyiydi. Birinde bir sorun vardı. Birinde Zehranur uyanmıştı. Birinde tekrar doğumhaneye dönüyordum. Birinde çocukları görüyordum. Sonra başka bir ihtimal... Sonra başka bir ihtimal... Kafamın içinde durmadan senaryolar dönüyordu. Koridorda oturuyordum. Sonra kalkıyordum. Biraz yürüyordum. Tekrar oturuyordum. Ellerimi birbirine kenetliyordum. Başımı eğiyordum. Sonra tekrar kapıya bakıyordum. Her kapı açılışında kalbim ağzıma geliyordu. Ama aradığım kişi çıkmıyordu. Sonra bir anda... Bir doktor koridorda göründü. Bana doğru geliyordu. Ayağa kalktım. Kalbim yine hızlandı. Doktor yanıma geldi. Bana baktı. Ve o cümleyi söyledi: "Uğur Bey, gözünüz aydın. İki kızınız oldu." O an... Dünyanın bütün sesleri sanki bir anda kesildi. İki kızınız oldu. Bu cümle zihnimin içinde yankılandı. İki kızım... Gerçekten iki kızım olmuştu. Hifa... Hüma... Aylar boyunca karnında büyümelerini beklediğimiz iki küçük kız artık dünyadaydı. Bir anda baba olmanın ne demek olduğunu başka bir şekilde hissettim. Ben onların babasıydım. Onlar benim kızlarımdı. Ama sevinmeye çalışırken içimde hâlâ büyük bir korku vardı. Çünkü daha doğmadan önce onların ne kadar küçük olduğunu biliyordum. Hemen Zehranur'u sordum. "Eşim nasıl?" Doktor durumunun iyi olduğunu söyledi. Sezaryen yapılmıştı. Narkozdaydı. Bunu duyunca içimden bir nefes çıktı. En azından Zehranur iyiydi. Ama aklım hemen kızlarıma gitti. "Çocuklar nasıl?" Doktor anlatmaya başladı. İki kızın da çok küçük olduğunu söyledi. Sonra doğum ağırlıklarını söyledi. Hifa 760 gramdı. Hüma 800 gramdı. Bu rakamları duyduğumda bir an durdum. 760 gram... 800 gram... Bir bebeğin bu kadar küçük olabileceğini biliyordum belki ama o an bunu duymak başka bir şeydi. Çünkü artık bu rakamların karşısında benim kızlarım vardı. Doktor boylarını da söyledi. Hifa 35 santimetre. Hüma 34 santimetre. Bir süre hiçbir şey söyleyemedim. Kafamda onları hayal etmeye çalıştım. Küçücük bedenler... Küçücük eller... Küçücük ayaklar... Henüz onları kucağıma almamıştım. Henüz kokularını bile bilmiyordum. Ama onları düşünürken bile içimde tarifsiz bir sevgi vardı. Doktor devam etti. Çocukların ağladığını söyledi. Bu kelimeyi duyduğumda içimde bir umut ışığı yandı. Ağlamışlardı. Demek ki hayata bir sesle merhaba demişlerdi. Ama hemen ardından nefes almakta zorlandıklarını söyledi. Solunum desteği verilmişti. Sevinçle korku aynı anda içimdeydi. Bir tarafta: "İki kızım oldu." diye bağırmak isteyen bir baba vardı. Diğer tarafta: "Ne olur iyi olsunlar." diye dua eden bir baba. İkisi aynı anda bendim. Doktor çocukların başka bir hastaneye sevk edileceğini söyledi. 112 yer arıyordu. Bu cümleyi duyunca yeniden ciddileştim. Demek ki daha bitmemişti. Doğum bitmişti. Ama mücadele bitmemişti. Hifa ve Hüma'nın daha güvenli bir yere götürülmesi gerekiyordu. Ben onları henüz görmeden, başka bir hastaneye gideceklerini öğrenmiştim. İçimde garip bir boşluk oluştu. Çocuklarım dünyaya gelmişti ama ben onları henüz kucağıma alamamıştım. Baba olmuştum ama babalığın ilk anını onlara dokunarak yaşayamamıştım. Bir an gözlerimi kapattım. Yine dua ettim. Bu kez cümlelerim daha farklıydı. "Allah'ım..." "Sen onları bize bağışla." "İki küçük kızımı koru." "Zehranur'u da koru." "Bize güç ver." Daha fazlasını söyleyemedim. Boğazım düğümlendi. Sonra doğumun nasıl gerçekleştiğini düşündüm. Daha önce Hifa'nın normal doğumla alınmasının planlandığını biliyorduk. Çünkü doğum kanalına girmişti. Hüma ise yukarıdaydı. Ama sonunda ikisi de sezaryenle dünyaya gelmişti. İçeride ne kadar zor bir süreç yaşandığını bilmiyordum. Sadece artık doğumun bittiğini biliyordum. Ve iki kızımın dünyaya geldiğini... O anın en garip tarafı şuydu: İnsan hayatının en mutlu haberini aldığı anda bile ağlayabiliyormuş. Ben hem mutluydum... Hem korkuyordum. Hem dua ediyordum... Hem de ne yapacağımı bilmiyordum. İki kızım olmuştu. Bunu düşününce içim sevinçle doluyordu. Ama onların çok küçük olduğunu düşününce korkuyordum. Sonra Zehranur'u düşündüm. O henüz narkozdaydı. Belki biraz sonra gözlerini açacaktı. Belki ilk soracağı şey: "Kızlar nasıl?" olacaktı. Ben ona kızlarımızın doğduğunu söylemek istiyordum. İki kızımız olduğunu söylemek istiyordum. Onları anlatmak istiyordum. Ama içimdeki korkuyu da ona belli etmek istemiyordum. Çünkü o da zaten çok zor bir süreçten geçmişti. O gece artık bir şey kesinleşmişti. Biz artık dört kişilik bir aileydik. Ben... Zehranur... Hifa... Hüma... Aylarca hayalini kurduğumuz ailemiz artık gerçekten vardı. Ama daha ilk saatlerinden itibaren hayat bize kolay bir başlangıç vermemişti. İki küçücük kız... İki ayrı kuvöz... İki ayrı mücadele... Ve onları bekleyen uzun bir hastane yolu... Bunların hiçbirini henüz tam olarak bilmiyorduk. Ben sadece kızlarımın yaşamasını istiyordum. Onları görmek... Onlara dokunmak... Bir gün onları kucağıma almak... Bir gün eve götürmek... Bunların hepsini hayal ediyordum. Saatler önce hastanenin salonunda titreyerek dua eden bendim. Şimdi ise iki kızımın doğduğunu öğrenmiştim. Dua ederken söylediğim: "Allah'ım, onları benden alma." cümlesi hâlâ aklımdaydı. Çünkü ben o gece bir şey anlamıştım. Babalık sadece bir çocuğun dünyaya gelmesi değilmiş. Babalık... Daha onu kucağına alamadan onun için korkmakmış. Onun nefesini kendi nefesinden daha önemli görmekmiş. Ve bazen hiçbir şey yapamadan sadece dua etmekmiş. Hifa ve Hüma dünyaya gelmişti. 11 Haziran 2025. Takvimde sıradan bir tarih gibi görünen o gün... Bizim hayatımızın en önemli günlerinden biri olmuştu. İki küçük kızımız vardı artık. İki küçücük hayat... Ve biz onların hayatının ilk saatlerinde, ne kadar uzun bir yolun bizi beklediğini henüz bilmiyorduk. O gece sadece bir şeyi biliyordum: Kızlarım dünyadaydı. Ve ben artık onlar için her şeyi göze alabilecek bir babaydım. Fakat daha onları doyasıya sevemeden... Daha kucaklayamadan... Daha evimize götürmenin hayalini bile gerçekleştiremeden... Önümüzde bambaşka bir sınav vardı. Henüz adını koyamadığımız... Henüz ne kadar ağır olduğunu bilmediğimiz... Ama hayatımızın geri kalanını değiştirecek bir sınav. Ve ben o sırada bunun farkında değildim. Ben sadece... İki kızımın yaşaması için dua ediyordum.
