15. bölüm · Hayatımdaki Narsist

Bölüm 15

Lavinya Stepen

Aysema ertesi gün konağa döndü. Yaz tatilinin günleri, babasının ve abilerinin işte olduğu saatlerde, kimsenin bilmediği gizli telefon konuşmaları ve geceleri sessizce gönderilen mesajlarla geçiyordu.

Fakat Kerem değişmişti artık.

Eskisi gibi değildi.

O gece kerem'le yaşadığı şeyi zamanla kabullenmişti. Çünkü Kerem’i seviyordu. Belki de insan, sevdiği birinin davranışlarındaki değişimi fark ettiğinde bile onu kaybetmemek için bazı gerçeklerin üzerini kendi elleriyle örtebiliyordu.

Aysema çoğu zaman telefonunu odasında bırakıyordu. Babasının ya da abilerinden birinin odaya girme ihtimaline karşı telefonu yanında taşımamaya özen gösteriyordu. Bunu Kerem’e defalarca anlatmıştı. Konağın içinde attığı her adımı ölçüp biçmek, yakalanmamak için sürekli tetikte yaşamak zorundaydı.

Ama Kerem bunu anlamak yerine zamanla sorun etmeye başladı.

Aysema ne kadar açıklarsa açıklasın, Kerem onun kendisini aradığında mutlaka telefonu açmasını istiyordu. Cevapsız bırakılmayı, saatlerce haber alamamayı kendine yediremiyor; Aysema’dan merakta bırakmamasını istiyordu. Sanki Ayşema’nın hayatındaki her sessizlik, Kerem’in zihninde büyüyen başka bir şüpheye dönüşüyordu.

Aysema ise bütün bunların arasında sıkışıp kalıyordu.

Konağın kapısından dışarı adım attığında bile içindeki neşe sönüyordu. Kerem’in tavırlarının değiştiğini görüyordu. Sesindeki kırgınlıkları, sorularındaki imaları, eskiden olmayan o huzursuzluğu artık seçebiliyordu.

Farkındaydı.

Hem de sandığından çok daha fazla farkındaydı.

Ama insan bazen gerçeği görmekle onu kabul etmek arasında uçurum olduğunu öğreniyordu.

Aysema, Kerem’in bütün bu değişimlerinin sebebinin onu çok sevmesi olduğuna inanmak istiyordu. Belki de kendisini kaybetmekten korkuyordu. Belki kıskançlığı, öfkesi ve bitmek bilmeyen sorgulamaları sevgisinin başka bir biçimiydi.

Aysema buna inanmayı seçti.

Çünkü aksini kabul ederse, sevdiği adamın değiştiğini de kabul etmek zorunda kalacaktı.

Ve bunu henüz yapmaya hazır değildi.

Derken yaz tatili bitti.

Aysema İzmir’e döndüğünde her şeyin yeniden eski hâline dönmesini umdu. Kerem’le, Melis’le ve arkadaşlarıyla tekrar bir araya geldiler. Üniversitenin telaşı, dersler, sınavlar, arkadaş sohbetleri ve gündelik hayatın küçük koşuşturmaları yeniden başladı.

Dışarıdan bakıldığında hayat kaldığı yerden devam ediyordu.

Ama Aysema, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını hissediyordu.

Kerem biraz daha değişmeye başladı.

Ve Aysema, onu kaybetmemek uğruna bu değişime ayak uydurmaya çalıştı.

Her yeni davranışına alışmaya, her yeni kuralını anlamlandırmaya, her kırgınlığını telafi etmeye çalışıyordu.

Farkında olmadan kendi sınırlarını biraz daha geri çekiyor, Kerem’in değişen hâline uyum sağlayabilmek için kendinden küçük parçalar bırakıyordu.

Belki de en büyük yanılgısı buydu:

Sevdiği insan değiştikçe, değişmesi gereken kişinin kendisi olduğuna inanıyordu.
Aysema artık kendi küçük dünyasında, dersleriyle, arkadaşlarıyla ve Kerem'le kurduğu ilişki arasında yaşamaya çalışıyordu. Konağın kalabalığından uzakta, kendi anahtarının çevirdiği bir kapısı, kendi odası, kendi sessizliği vardı.

Ama Kerem, o sessizliğin içine de sığmayı başarmıştı.

Her ne kadar aynı evde yaşamasalar da aysema'nın gününün büyük bir kısmında onun sesi vardı. Sabahları aramalar, ders aralarında mesajlar, akşamları uzun konuşmalar...

Ve son zamanlarda bu konuşmaların arasına giderek daha fazla soru karışıyordu.

Kim vardı yanında?

Ders kaçta bitti?

Neden geç cevap verdin?

O çocuk kimdi?

Aysema bunların hiçbirini ilk başlarda büyütmüyordu.

Kerem'i seviyordu.

Belki de bu yüzden onun değişen taraflarını sevginin başka biçimleri olarak görmeye devam ediyordu.

O sabah ise daha evden çıkmadan tartışmışlardı.

Aysema aynanın karşısında hazırlanırken üzerinde sade, dizlerinin biraz altında biten bir elbise vardı. Elbise ne açık ne de dikkat çekiciydi. Aysema zaten hiçbir zaman açık giyinen biri değildi. Üzerine ince bir hırka almış, saçlarını toplamış, çantasını hazırlamıştı.

Telefonu çaldığında Kerem'di.

— Hazır mısın?

— Hazırım. Çıkacağım şimdi.

— Ne giydin?

Aysema bir an sustu.

— Elbise.

Kerem'in sesi değişti.

— Fotoğrafını atsana.

— Neden?

— Merak ettim.

Aysema aynaya baktı.

— Kerem, yine başlama.

— Ne var başlamasında? Sadece ne giydiğini soruyorum.

— Biliyorum o sorunun devamını.

— O zaman söyle. Nasıl bir elbise?

Aysema iç çekti.

— Sade bir elbise. Her zamanki gibi.

— Kısa mı?

— Hayır.

— Ne kadar kısa?

— Dizimin biraz altında.

Kısa bir sessizlik oldu.

— Bence başka bir şey giy.

Aysema'nın sabrı tükenmeye başlamıştı.

— Neden?

— Hoşuma gitmedi.

— Ama benim hoşuma gitti.

— Aysema...

— Kerem, gerçekten bunun için tartışmayalım. Geç kalacağım.

— Sen son zamanlarda beni hiç dinlemiyorsun.

— Seni dinlemek başka, her söylediğini yapmak başka.

Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.

Aysema tartışmanın daha fazla büyümesini istemedi.

— Ben üniversiteye gidiyorum. Sonra konuşuruz.

Telefonu kapattığında içini huzursuz bir ağırlık kapladı.

Yine de aynaya son kez bakıp evden çıktı.

Kendi evinin kapısını kilitlediğinde birkaç saniye durdu.

Sabahki tartışmanın bütün gününü mahvetmesini istemiyordu.

Üniversiteye vardığında Melis'le buluştu. Dersler başladı, koridorlar öğrencilerle doldu. Bir süre sonra aysema da günlük koşuşturmanın içine karıştı.

Öğleye doğru, bölüm koridorunda Emir'le karşılaştı.

Emir, aynı üniversiteden tanıdığı bir arkadaştı. Geçen hafta aysema'nın kaçırdığı dersin notlarını almıştı. Elindeki dosyayı ona uzattı.

— Bunlar senin için. Geçen haftanın notları.

Aysema şaşırdı.

— Gerçekten mi? Teşekkür ederim.

— Önemli değil.

— Fotokopisini çekip geri veririm.

Emir güldü.

— Kalsın sende. Ben zaten tekrar çıkarırım.

Aysema dosyayı aldı.

— Sağ ol.

Hepsi buydu.

Kısa, sıradan, masum bir konuşma.

Ama birkaç metre ötede duran Kerem için görüntü bambaşkaydı.

Aysema onu gördüğünde yüzündeki ifade değişti.

Kerem hızla yanlarına doğru yürüyordu.

— Kerem?

Kerem önce Emir'e baktı.

— Sen kimsin?

Emir şaşkınlıkla kaşlarını çattı.

— Ne?

— Sana soruyorum.

Aysema hemen araya girdi.

— Emir arkadaşım.

— Ben sana sormadım.

Aysema'nın içi sıkıştı.

— Kerem, sakin ol.

— Sen sus.

Emir bu kez sertleşti.

— Kardeşim, ne olduğunu bilmiyorum ama yanlış anlıyorsun. Sadece not verdim.

— Sen benim sevgilimin yanında ne arıyorsun?

— Arkadaşın olduğumu söyledim ya.

Kerem'in çenesi gerildi.

Aysema'nın kalbi hızlandı.

— Kerem, gerçekten sadece not verdi. Başka hiçbir şey yok.

Ama Kerem artık onu dinlemiyordu.

Bir anda Emir'in yakasına yapıştı.

— Bir daha onun yanına yaklaşma.

Emir ellerini kaldırdı.

— Tamam, sakin ol. Kavga etmeye gerek yok.

Ama o cümle bile yetmedi.

Kerem'in yumruğu Emir'in yüzüne indi.

Aysema'nın nefesi kesildi.

— KEREM!

Emir sendeledi.

Çevredeki öğrenciler dönüp bakmaya başladı.

Aysema ne yapacağını bilemeden bir adım ileri çıktı.

— Yeter! Ne yapıyorsun?

Kerem ikinci kez hamle ettiğinde birkaç öğrenci araya girdi. Emir de kendisini savunmak için Kerem'i itti. Ortalık bir anda karıştı.

Aysema'nın elleri titriyordu.

İnsanların bakışları üzerindeydi.

Kalabalığın içinde birileri bir şeyler söylüyor, birileri telefonunu çıkarıyor, birileri kavganın nedenini anlamaya çalışıyordu.

Aysema ise yalnızca Kerem'e bakıyordu.

Ve ilk defa...

Onu tanıyamıyordu.

Kerem'in yüzündeki öfke, sesindeki sertlik, hareketlerindeki kontrolsüzlük...

Bunların hiçbiri aysema'nın bildiği Kerem değildi.

Sonunda kavga ayrıldı.

Kerem, nefes nefese aysema'ya döndü.

— Sen benimle geliyorsun.

Aysema olduğu yerde kaldı.

— Nereye?

— Gel dedim.

— Kerem, burada konuşalım.

Kerem onun kolunu tuttu.

Sertçe.

Aysema irkildi.

— Bırak.

Kerem bırakmadı.

— Gel.

— Canımı acıtıyorsun.

Aysema kolunu çekmeye çalıştı ama Kerem onu kalabalığın arasından sürüklemeye başladı.

İnsanların bakışları yeniden üzerlerine çevrildi.

Aysema'nın yüzü yanıyordu.

Utançtan mı, korkudan mı, öfkeden mi bilmiyordu.

Sadece gitmek istemiyordu.

— Kerem, bırak beni!

Kerem durmadı.

Üniversitenin dışına çıktıklarında aysema kolunu sertçe çekip kurtardı.

— Sen ne yaptığının farkında mısın?

Kerem ona doğru döndü.

— Asıl sen ne yaptığının farkında mısın?

— Ben ne yaptım?

— O çocukla ne konuşuyordun?

Aysema'nın gözleri doldu.

— Sana söyledim. Not verdi.

— Sana bakışını gördüm.

— Bana nasıl baktığını bile bilmiyorum!

— Ben gördüm.

— O zaman senin gördüğün şey benim yaşadığım şey değil!

Kerem bir adım attı.

— Sen son zamanlarda her şeyi normalleştirdin.

Aysema geri çekildi.

— Ben hiçbir şeyi normalleştirmedim.

— Bana karşı değiştin.

Aysema'nın sesi kırıldı.

— Hayır, Kerem. Değişen sensin.

Bu cümle ikisinin arasında asılı kaldı.

Kerem sustu.

Aysema da sustu.

Kendi söylediği sözün ağırlığını ilk kez o anda hissetti.

Çünkü bunu uzun zamandır düşünüyordu.

Ama ilk kez yüksek sesle söylemişti.

Kerem'in yüzündeki öfke yeniden yükseldi.

— Demek böyle düşünüyorsun.

Aysema'nın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

— Ben sadece artık sürekli suçlanmaktan yoruldum.

— Seni suçlamıyorum.

Aysema acıyla güldü.

— O zaman neden her seferinde kendimi savunmak zorunda kalıyorum?

Kerem cevap vermedi.

Aysema kolunu tuttu.

Hâlâ acıyordu.

Sabahki tartışma geldi aklına.

Elbise.

Sonra Emir.

Sonra kavga.

Sonra kolu.

İçinde tuhaf bir pişmanlık kabardı.

Keşke o elbiseyi giymeseydim.

Keşke Emir'le konuşmasaydım.

Keşke bugün hiç gelmeseydim.

Ama birkaç saniye sonra başka bir düşünce, bütün bunların arasından sessizce yükseldi.

Ben ne yaptım ki?

Aysema başını kaldırdı.

Kerem'e baktı.

Ve o an, kendisini en çok yaralayan şeyin kavga olmadığını anladı.

Kendisini suçlamaya başlamış olmasıydı.

Çünkü bir insan sevdiği kişinin öfkesinden korkmaya başladığında, ilk yaptığı şey çoğu zaman kaçmak değil, kendini sorgulamaktı.

Aysema da o gün kendisini sorguladı.

Kıyafetini.

Davranışlarını.

Arkadaşlarını.

Telefonunu.

Her şeyini.

Sanki Kerem'in öfkesinin bir sebebi olmalıydı.

Sanki o sebep mutlaka kendisiydi.

Fakat içindeki küçük, inatçı bir ses buna karşı çıkıyordu.

Hayır.

Sen yanlış bir şey yapmadın.

Aysema o sesi henüz dinlemeye cesaret edemedi.

Çünkü o güne kadar Kerem'in kıskançlığını sevgi sanmıştı.

Onun sorgulamalarını merak, öfkesini kaybetme korkusu, sahiplenmesini bağlılık olarak yorumlamıştı.

Şimdi ise ilk defa aradaki farkı hissediyordu.

Sevilmek başka bir şeydi.

Korkutulmak başka.

Ve aysema, üniversitenin önünde, insanların arasında, kolunda Kerem'in parmak izlerinin bıraktığı sızıyla birlikte hayatındaki ilk gerçekle yüzleşti:

Kerem onu çok seviyor olabilirdi.

Ama sevgi, insana sevdiği kişinin canını acıtma hakkı vermiyordu.

Aysema bunu o gün tam olarak anlayamadı.

Sadece eve döndüğünde kapıyı arkasından kilitledi.

Çantasını yere bıraktı.

Ayakkabılarını bile çıkarmadan odasının ortasında öylece kaldı.

Sonra yavaşça kolunu tuttu.

Gözlerinden yaşlar yeniden akmaya başladı.

Ve ilk kez, kendi evinin sessizliğinde, kimsenin görmediği o anda, aysema'nın aklından tek bir cümle geçti:

Ben neden ondan korktum?