Bölümler 16Şu an: 8. Bölüm: Yönsüz Tanyel
- 1 1.Bölüm: Karanlıktaki ses1.209 kelime
- 2 2. Bölüm: Sahile Doğru1.550 kelime
- 3 3. Bölüm: Eksik Kurt2.974 kelime
- 4 4. Bölüm: Dolunay Geçidi2.362 kelime
- 5 5. BÖLÜM: Kan Kurdu2.759 kelime
- 6 6. Bölüm: Canavar Gölü1.742 kelime
- 7 7. Bölüm: Külgün1.530 kelime
- 8 8. Bölüm: Yönsüz Tanyel1.131 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9. Bölüm: Görünmez Vadi3.191 kelime
- 10 10. Bölüm: Obsidyen Taşı1.034 kelime
- 11 11. Bölüm: Mühür1.474 kelime
- 12 12. BÖLÜM: koku1.157 kelime
- 13 13. Bölüm: Kararmış Damarlar2.618 kelime
- 14 14. Bölüm: Açlığın Aristokrasisi2.089 kelime
- 15 15. Bölüm: Kızıl Kolyenin Sırrı, Açelya'nın Soyu1.687 kelime
- 16 16. Bölüm: Bozulmuş Mührün Gizemi2.776 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
Yazar notu: Bu bölüm Kağan'ın ağzından yazılmıştır. Utku'yu külgüne nasıl ulaştırdıklarını bu bölümde anlayacaksınız.
Keyifli okumalar dilerim.
***
Sakinliğimi korumaya devam etmem dışında her şeyi bir kenara bırakırsam tam olarak masal kitabının içindeydik. Korkuyordum ama daha da kötüsü korktuğumu belli etmekten de korkuyordum.
Karşımda duran kurt, dostum olarak tanıdığım kişi, bunca zamandır...
Ama hala bir insandı.
Bir insandı...
Belki... Aralanmış ağzından sarkan dili, küçülmüş göz bebekleri, ıslak kürkü, hepsi bir hayvana ait olsa da.
Sandal sıçrar gibi hareket ettiğinde irkilmiştim, midem bulanıyordu. Yosun kokusu ve sandalın tahmin edilemez sarsıntıları sonunda kusmama sebep olmuştu, başımı göle doğru sarkıtmıştım. İğren hissediyordum, kafamı kaldırıp derin nefes almaya çalışsamda yoğun sis yüzünden boğuluyordum. Tek gördüğümüz şey boğuk gri sis ve koyu yeşil gibi görünen sislerdi, muhtemelen o kısımlarda ağaçlar vardı ama hiçbiri net değildi.
Burası beni şimdiden öfkelendiriyordu.
Tamam, peki... Utku'ya yardım etmek için katlanacaktım, zaten başta şansım yoktu, plastik bir şişeye dönüşse de yardım edecektik.
Başımı eğdim, tekrar bir kusma atağı geçirmek üzeredim, pembe sandalın mavi yansımaları daha da midemi bulandırıyordu, kenarına sıkıca tutundum parmaklarıma dikenli yüzeyi batmıştı, Tülin'in dediğine göre kuvars taşıymış...
Taş suda yüzüyordu...
Korsan çocuk, bana doğru bir matara fırlatmıştı.
"Daha fazla kusarsan axolotlar sandalı devirecek."
"Naneli şekerin var mı."
Bana doğru kadife bir kese fırlattı "istediğini al."
Kesenin içi rengarenkti "altın dişlerinde var mı bari?" bana doğru ifadesizce bakıyordu "yakında dişsiz kalırsan sebebi bunlar." Kafasını kaşıdıktan sonra tek omzunu silkti "dedemin tüm dişleri altın." O anda kendimi tutamayıp kahkaha atmıştım, çocuk hala boş gözlerle bakıyordu.
Omzundaki yeşil papağanı ona saldırırken axolotların sandalı çekmesi için çabaladı, bence komik ve tuhaftı ama bunun farkında değildi. Kafamı sertçe çarpsam bu kadar halüsinasyonu bir arada göremezdim.
Keseden turuncu bir tane şekeri alıp keseyi çocuğa geri fırlattım, tek elyle hava kapmıştı sinsice sırıttı, şeker ağzımda önce ekşi ve mayhoş bir tad bıraktı sonra gittikçe farklı tatlar almaya başladım sanki bir inektim ve çiçek bahçesine girmiştim.
Çocuk omuzları sarsılırken kıkırdıyordu, sesi gittikçe yükseldi "o şekerin adı ne tahmin et."
Ağzımdan çıkarttığım gibi şaşkınca ona baktım "bana ne verdin?"
"Korkma, o şekerin bir hikayesi var. Bu kesedeki şekerler dünya üzerindeki tüm hayvanları temsil ediyor..."
Kaşlarım havaya kalkmıştı, çocuk keseden yeşil bir tane çıkarttı "o şekerin adı sinek kuşuydu."
Şekeri ağzıma geri attığımda başını sallayarak gülümsedi "ilginç, gerçekten çok ilginç..." dedim. Kenarda bir yere oturduğumda gözüm Utku'ya takılmıştı, su perileri denilen yaratıkların hazırladığı şeffaf balonun içinde hala hareketsizce yatıyordu. Balonun etrafından buharlar yükselirken çevresi titriyordu, çok garipti. Kurt arkadaşı saatlerdir başında duruyordu, onunla tanışamamıştık, yanına gitsem bile ne yapabilirdim ki? Başını okşamak dışında bir şey yapamazdım, çok samimi bir tanışma hikayesi olurdu. Tam kahkaha atacakken Tülin ağlamaktan kızarmış gözleriyle bana doğru yaklaştı, başını koluma yaslamıştı. Biliyorum, Utku'ya değer veriyordu ama...
Kalbini fazla kaptırmıştı, bu hali hoşuma gitmiyordu, desteğe ihtiyacı vardı, güçlü kalmalıydım. Tülin'e sıkıca sarılmıştım, o da başını göğsüme yasladı. Gölün ortasında, bu aptal sandalda sıkışıp kalmaktan nefret etmiştim. Gölün yüzeyi şimdi buz gibi kıpırtısızdı, en azından artık sarsılmıyorduk. Kıyıda mıydık yoksa daireler mi çiziyorduk belli bile değildi. Korsan çocuk, axolotları yönlendirmeye çalışırken kendinden o kadar emin görünüyordu ki, bir an onun gerçekten ne yaptığını bildiğini düşünmüştüm.
Sadece bir an.
Sonra etrafımızı başından beri saran o yoğun sise baktım ve gerçek yeniden kendini hatırlattı, ne yöne gittiğimizi kestirmek imkânsızdı. Eminim o da en az benim kadar kayıptı. İçimden onunla dalga geçip gülünce sanki anlamış gibi kafasını çevirip bana bakmıştı.
Aslında dalga geçmeye hakkım yoktu, işi zordu. Dev axolotlar canları istediğinde duruyor, canları istediğinde hareket ediyordu. Korsan çocuk, onları yüzmeye teşvik etmek için yanındaki fıçıdan çıkarttığı devasa larvalarını göle atıyordu . Deniz makarnası benziyorlardı, sadece hareketli ve çirkindiler. Axolotlar atılan larvaları yakalarken çocuk elindeki iplerin gerilimiyle sarsılıyordu. Bir larva daha aldı, bu kez axolotları kontrol edemedi dengesini kaybedip fıçıya çarparak yere düşmüştü. Görüntü mide bulandırıcıydı içimde biriken tüm kahkahları o anda saldım. Kedimi tutamıyordum, rengarenk ve kaygan larvaların arasında debelenerek ayağa kalkmaya çalışıyordu. Sonunda ayağa kalkamayacağını anlayıp pes etmişti, olduğu yerde oturup sandaldakilere göz gezdirdi.
Tülin, kahkaha atmamdan rahatsız olunca yanımdan uzaklaşmıştı, kendi köşesinde dünyadan kopuk şekilde duruyordu. Utku'nun yanında duran kurt da sonunda olduğu yerde kıvrılmıştı, huzursuz bir uykunun içinde bedeni titriyordu. Çocuk bana bakarken yüzündeki ifade öyle garipti ki... Yan gözle beni süzerken hem sinirli hem de utanmış gibiydi. Omzundaki papağananı "sakar! Sakar!" diye tekrar ederken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırarak gökyüzünü izlemeye başladım.
"Beni gördüğünü biliyorum."
"Hayır, seni göremiyorum."
"Gel ve bana yardım et, bu hızla varamayız."
Hızla ayağa kalktım, yanına yaklaştığımda yerden kalkması için elimi uzattım.
"Ne yapmamı istiyorsun?"
"Ben axolotları yönlendirirken, sende larvaları önlerine at. "
Düştüğü yer çok kaygandı, ayağa kalkabilmesi için onu tüm gücümle çekmiştim, elinden bulaşan kayganlığı pantolonuma silerken yerdeki larvalara baktım.
"Harika... Bir de bu eksikti zaten."
Tiksinçti, önce yerdeki larvaları fıçının içine doldurmaya başladım, durmadan hareket eden iri larvalar elimden kayıp tekrar yere düşüyordu.
"Onları toplamana gerek yok, sadece önlerine doğru uzağa fırlat."
"Axolotlar soğuk su da yaşamaz mıydı? "
"Sence tek sorun soğuk su mu? Bu axolotlar senin bildiğin sıradan axolotlar gibi değil. Canavar gölde yaşayan hiçbir canlı senin bildiğin gibi değil."
Mavi rekli bir larvayı suya doğru fırlattım.
"Nasıl yani?
Axolotlar, larvayı çalmaya çalışırken sandal hızla ilerlemeye başladı. Boyları, yunus balığının iki katı kadardı, devasa bedenleriyle kristal sandalı güçlü çekiyorlardı. Onları izlemek hoşuma gitmişti, yeme önce ulaşmaya çalışırken ani hareketler yaparak her yere su sıçratıyorlardı. Sandal sola doğru sallandığında larva dolu fıçı tekrar devrilmişti. Bu kez fıçıya koymak yerine onları fırlatmaya başladım.
Çocuğun papağanı tam karşıma konup kafasını yan çevirerek beni izlerken "Korkunç dev!" demeye başladı. Çocuk papağanı geri çağırmak için bir kaç kez omzuna vurdu.
"Bu papağan, neden bana korkunç dev diyor?"
"Bilmem. Larvaları atmaya devam et."
Aramızda bir süre sessizlik yaşandı, onu bir kaç kez bana yan gözlerle bakarken yakaladım.
"Bir derdin mi var?"
"Utku hakkında iyi şeyler duymadım."
Yerdeki fıçıyı kaldırıp üzerine oturmak için ters çevirdim.
"Ne duydun peki?"
Çocuk yerden bir larva aldı ayağı tekrar kayar gibi olunca yanına gidip dengesini sağlaması için kolundan tuttum. Sanki yasaklı bir şey dermiş gibi sesi fısıltılı çıkmıştı "İnsan olmak istemiş..."
"Ne var bunda!"
Cevap vermemişti kolunu yavaşça bıraktım tekrar kendi yerime dönüp kalan son larvaları da suya attım.
Korsan çocuk omzunu silkti, yüzü çok ciddiydi. Papağan o anda tiz bir sesle bağırdı, parmağının ucuyla gagasına dokunup onu susturdu.
"Adın ne?"
Pağanını sağ tarafına alırken bana baktı.
"Adım Bahadır ama bana Yönsüz Tanyel derler."
"Yönsüz Tanyel mi? Sana neden yönsüz dedilerki?"
"Hangi yönde olursa olsun doğru yolu bulurum. Okyanusun ortasında kalsam bile gitmem gereken yere ulaşırım. Yönün pek bir önemi yok."
"Kaç yaşındasın?"
"On beş."
Onu bir süre dikkatle inceledim, sandığımın aksine olgun ve zeki bir çocuk olabilirdi.
"Adım Kağan. Tanıştığımıza memnun oldum. Sende bizimle kaleye gelecek misin?"
Bana doğru bakarken önce kafasını salladı "ben de tanıştığımıza memnun oldum. Kaleye ulaştıktan sonra yanınızdan ayrılmam gerek ama işim bitince sizi mutlaka bulurum." dedi.
Papağan "kara göründü!" diye bağırdığında ikimizde heyecanla karşıya doğru baktık, gördüklerime inanamamıştım, burası inanılmazdı.
Bölüm etkileşimi
