Bölümler 16Şu an: 12. BÖLÜM: koku
- 1 1.Bölüm: Karanlıktaki ses1.209 kelime
- 2 2. Bölüm: Sahile Doğru1.550 kelime
- 3 3. Bölüm: Eksik Kurt2.974 kelime
- 4 4. Bölüm: Dolunay Geçidi2.362 kelime
- 5 5. BÖLÜM: Kan Kurdu2.759 kelime
- 6 6. Bölüm: Canavar Gölü1.742 kelime
- 7 7. Bölüm: Külgün1.530 kelime
- 8 8. Bölüm: Yönsüz Tanyel1.131 kelime
- 9 9. Bölüm: Görünmez Vadi3.191 kelime
- 10 10. Bölüm: Obsidyen Taşı1.034 kelime
- 11 11. Bölüm: Mühür1.474 kelime
- 12 12. BÖLÜM: koku1.157 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 13. Bölüm: Kararmış Damarlar2.618 kelime
- 14 14. Bölüm: Açlığın Aristokrasisi2.089 kelime
- 15 15. Bölüm: Kızıl Kolyenin Sırrı, Açelya'nın Soyu1.687 kelime
- 16 16. Bölüm: Bozulmuş Mührün Gizemi2.776 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
Yazar Notu: Bu bölüm geçmişten bir anıyı anlatıyor. Tülin'in ağzından yazılmıştır.
***
Sabahın ilk ışıkları perdenin altından süzülüp odayı soluk bir aydınlıkla dolduruyordu. İçerideki derin sessizliği yalnızca kendi nefes alışverişlerim ve üzerime geçirdiğim giysilerin kumaş hışırtıları bölüyordu. Evden her zamankinden daha erken çıkmak üzere adımlarımı olabildiğince sessiz tutarak ama bir o kadar da aceleyle hazırlanıyordum.
Ancak bu sabah içimde tarif edemediğim bir sabırsızlık, göğsüme sığmayan ritmik bir heyecan vardı; kalbimin atışları adeta kulaklarımda çınlıyordu.
Komodinin üzerinde duran telefondan cılız bir bildirim sesi gelir gelmez elimdeki kıyafet askısını yatağa fırlatıp büyük bir heyecanla ekrana atıldım. Ekranda beliren ismi gördüğüm an yüzümde engel olamadığım kocaman bir gülümseme belirdi.
"Uyandın mı?"
"Evet, acele etmene gerek yok, arabayı yavaş kullan."
"Ben daha şimdi arabaya bindim, yarım saate orada olurum."
"Tamam."
Dün gece telefonumu şarja takmayı unutmuşum, muhtemelen şarj aletim Kağan'ın odasındaydı. Ağır adımlarla kapısının önünde durdum, eğer Kağan'a bu sabah Utku'yla buluşacağımı söylersem, büyük ihtimalle peşimize takılmak isteyecektir. İçeri girmeden önce derin bir nefes aldım, uykusu ağırdı nede olsa.
Kapıyı yavaşça aralayıp içeriye göz attım, Kağan odasında yoktu, onun yerine etrafı saran yoğun parfüm kokusu duman gibi yüzüme süzüldü. Nefesimi tutarak içeri girdim ve şarj aletini kaptığım gibi odasından çıktım. Ancak koridora adım atar atmaz sevinicim yerini şüpheye bıraktı.
Kaşlarımı çatarak arkama döndüm.
Sabah erkenden derse mi gitmişti gerçekten?
Muhtemelen... diye düşündüm kendi kendime. Başka ne olabilir ki? Demek ki derse son dakika yetişmekten artık vazgeçmişti.
Telefonu kendi odamda şarja taktıktan sonra, vicdan azabıyla karışık bir ablalık dürtüsüyle tekrar onun odasına gittim. Yerde derbeder halde duran kıyafetleri tek tek toplayıp kirli sepetine fırlattım. Ardından çalışma masasının üzerindeki dağınıklığı el yordamıyla düzeltmeye başladım. Tam kitapları hizalarken, bir not kağıdı gözüme çarpmıştı.
"Merhaba, amfide arkanda oturuyorum, birkaç kez konuşmuştuk belki hatırlarsın, adım Duru. Yarın dersten önce buluşabilir miyiz? Numaram: 0556..."
Ağzım şaşkınlıktan kocaman açılmıştı. Birkaç saniyelik duraksamanın ardından kendimi tutamayıp kıkırdamaya başladım. Küçük bir nota telefon numarası yazıp uzatacak kadar Kağan’dan çekinmiş miydi gerçekten? Oysa Kağan hiç de öyle korkutucu ya da kaba bir çocuk değildi; aksine son derece esprili, cana yakın ve anlayışlı biriydi. Kıza istemeden kendini yanlış mı tanıtmıştı acaba?
Derken odamdan yükselen telefonun sesiyle düşüncelerimi böldü. Hızla kendi odama koşup ekrana baktım; arayan Utku'ydu.
"Kağan biriyle çıkıyor."
"Ne?"
"Beni az önce aradı, kızı evinden alırken araç problem çıkarmış. Önce onları derse bırakayım. Sonra geri dönüp arabayı seninle servise bırakırız."
Gözlerimi devirmeden edemedim. "Gerçekten mi? Taksi tutsalarmış ya da otobüse binselermiş..."
"Derse gecikiyorlarmış," diye araya girdi Utku, sesindeki hafif telaşla. "Kağan kızın yanında rezil duruma düşmeden yetişmeliyim, zaten çok da uzakta değiller."
Ne diyeceğimi bilmiyordum tam konuşacakken Utku önce davrandı "özür dilerim."
Elimi anlıma götürdüm, utancımdan yerin dibine girmiştim.
"Asıl özür dilemesi gereken Kağan..." diye mırıldandım. "Kusura bakma lütfen,
"Sorun yok," dedi Utku, sesi her zamanki gibi yumuşaktı. "Kız arkadaşımlayken benim başıma aynısı gelse Kağan da hiç tereddüt etmeden yardım ederdi."
Kız arkadaşımlayken...
Cümlesindeki o iki kelime zihnime ok gibi saplandı ve bir anda sessizliğe gömüldüm.
Kendimi kötü hissetmiştim,
Utku'yu başka bir kızla hayal etmek istemiyordum...
Birden gözlerim dolmuştu. Ne demesini bekliyordum ki? Sonuçta aramızdaki şey sadece basit bir dostluktan ibaretti. Ona göre de tam olarak böyleydi işte, İki yakın arkadaşın dersler ve kütüphane koşturmacası arasında içeceği alelade bir kahveden, yüzeysel bir buluşmadan fazlası değildi.
"Tülin?"
Utku’nun hattın diğer ucundan gelen sesiyle irkildim.
"Şey... Dalmışım," diye geveledim, sesimdeki burukluğu saklamaya çalışarak. "Tekrardan özür dilerim."
"Neden özür diliyorsun ki?" dedi Utku hafif bir şaşkınlıkla. Ardından arkadan gelen korna sesleriyle devam etti "neyse, Kağan'ları gördüm şimdi, onları arabaya alıyorum."
Telefonu hemen kapatmıştım, sanırım suratına kapattım desem doğru olurdu. Kendimi berbat hissediyordum, tam o sırada arkamdan yaklaşan ayak seslerini duymayıp aniden annemle göz göze gelince sıçradım, elimdeki telefon kayıp yere düştü.
"Tülin? Derse mi gidiyorsun?"
Gözyaşlarım çeşme gibi akmaya başlamadan önce eğilip telefonu yerden kaptım. Koltuğun üzerinde duran çantamı hızla omzuma geçirdim. Annesinin gözünden kaçmaya çalışan küçük bir çocuk gibi yüzümü saklamaya çalışıyordum.
"Evet anne... Çok geciktim, hemen çıkmam lazım!"
"Yolda kendine yiyecek bir şeyler al bari," diye endişeyle arkamdan seslendi.
"Tamam!"
Kapıyı arkamdan hızla çektim, kapı tekrar açılmıştı ama gözlerimden süzülen yaşlar görüşümü bulanıklaştırırken merdivenleri o kadar hızlı iniyordum ki annemin arkamdan seslenip seslenmediğini bile duyamamıştım.
Kendi kendime öfkeyle fısıldadım: Ben aptal mıyım?
Nereye gidiyordum ki zaten? Bugün tek bir dersim bile yoktu.
Binanın kapısından dışarı adım attığım an sonbaharın keskin, sert rüzgarı yüzüme doğru çarptı. Üzerimdeki kazağın yetersiz olduğunu ancak o zaman, iliklerime kadar titrediğimde fark edebildim. Çantamdaki katlanmış bez yağmurluğu sanki sıcak tutacakmış gibi üzerime geçirdim. Şehrin soğuk sokaklarında ağır, kararsız adımlarla etrafa bakarak yürümeye başladım, Gözümden durmadan yaşlar akarken burnumda ısrarla akıyordu.
Kalbim resmen beni sıkıştırıp duruyordu.
Evin yakınlarındaki parka doğru gitmeye başladım. Rüzgardan korunmak istercesine kollarımı göğsüme sıkıca dolayarak boş bir banka oturdum. Ne kadar süredir öylece durup boşluğu izlediğimi bilmiyordum, zaman algım yitip gitmişti.
Tam o sırada omuzlarıma yayılan tatlı bir sıcaklıkla irkildim. Üzerime kalın bir ceket yerleştirilmişti. Sırılsıklam olmuş peçetemle gözümden süzülen yaşları hızla silip başımı yukarı kaldırdım.
Utku... Kaşlarını hafifçe yukarı kaldırmış, şaşkın ve endişeli bir ifadeyle doğrudan yüzüme bakıyordu. Dudakları bir şeyler söylemek istercesine aralandı, ardından elini tereddütsüzce omzuma yerleştirdi.
İçimdeki her şey birden koptu, ağlıyordum hem de sesli bir şekilde. Utku beni kendine çekip göğsüne bastırdığında, alınımı göğsüne yasladım. Kokusunun, sıcaklığının ve kalbinin ritminin arasında tamamen ona sığınmış durumdaydım...
"Tülin... Seni üzecek bir şey mi yaptım?"
"Hayır..." dedim hıçkırıklarımın arasından güçlükle.
"O zaman neden ağlıyorsun?"
"Ben sadece..."
Cümlemin devamını getiremedim. Utku elini sırtımda gezdirip yavaşça sıvazlıyordu. Bedeni o kadar sıcaktı ki yanağımı göğsüne iyice yaslarken zamanın durmasını ve sonsuza dek orada öylece kalmayı istedim.
Sessizliği bozan Utku oldu. Derin bir nefes alıp fısıldadı "geçmişte birini sevmiştim..."
Sözleri göğsümün ortasına bir ağırlık gibi oturdu. Başımı hafifçe kaldırıp gözlerinin içine baktım "peki ya şimdi?"
Elini yanağıma doğru götürdü, başımı yavaşça göğsüne yasladı "Şimdi,.." Kendi kendine tekrar etti. Biraz düşündükten sonra konuşmaya devam etti "Zamana ihtiyacım vardı ama o zaman çoktan geçti." Sesi kısıktı ama saçlarımı okşarken konuşmaya devam etti " Sanırım onu çoktan unuttum. Kağan'la ve seninle mutluyum."
Göğsümdeki o sıkışma bir an olsun hafifler gibi oldu. "Ben de seninle mutluyum," diye mırıldandım.
"Biliyorum," derken yüzüme düşen saç tellerini nazikçe kenara çekti. Başparmağıyla yanağımdaki gözyaşlarını sildi. Yüzüne muzip bir ifade yerleştirerek devam etti "Yine de üzülmeye devam edebilirsin, görümce olma işin biraz gecikecek. Kağan kızdan hoşlanmıyor sanırım."
Kafamı kaldırıp yaşlı gözlerle yüzüne baktığımda, dudaklarında hafif bir tebessümle bana baktığını fark ettim.
"Kağan hakkında konuşmak istemiyorum," dedim huzursuzca.
Yüzündeki o muzip gülümseme anında kayboldu. Beni omzumdan tutup yeniden kendine doğru çektiğinde sıkıca sarıldı.
"Açıkçası ben de ona kızgınım," diye fısıldadı kulağıma doğru. "Sabah seni evden benim almam gerekirdi. Seni parkta tek başına, ıslanmış ve soğuktan büzüşmüş bir kedi yavrusu gibi bulmayı hiç beklemiyordum."
Hafifçe geri çekilip merakla sordum "sahi... Burada olduğumu nereden anladın?"
Utku gözlerimin içine bakıp gülümsedi. "Kokunu takip ettim."
"Şaka yapma Utku."
"Gerçekten diyorum, kokunu takip ettim. Etrafta başka hiç kimse senin kadar tatlı kokmuyor..." Derin bir nefes alıp ayağa kalkmıştı ve elini bana uzattı. "Hadi kalk bakalım. Gidip önce karnımızı doyuralım, sonra da güzel bir kahve içeriz."
Elinin tuttum ve gülümseyerek "peki." dedim.
Bölüm etkileşimi
