5. bölüm / 6
Görünmez Kürk5. BÖLÜM: Kan Kurdu
Bölümler 6Şu an: 5. BÖLÜM: Kan Kurdu
Herkese Merhaba! Biliyorum bölümleri sizlere paylaşmak konusunda oldukça geç kaldım, biliyorsunuz 17. bölüme kadar yayınlanan tüm bölümleri yeniden güncelleme kararı aldığım için her bölümü tekrardan okumanızı tavsiye ediyorum.
Umarım bu kitabı güzel ve temiz bir sonla bitiririz...
Uyarı: Bu Bölüm geçmişten bir anıyı anlatıyor, bu bölümü daha önce yayınlamamıştım. Keyifli okumalar dilerim...
Zor bir bölümdü, umarım beğenirsiniz.
Lütfen yorum yazarak düşüncelerinizi bana bildirin. Şimdiden teşekkür ederim...
(Güncelleme Tarihi: 9 Eylül 2026)
Geçmişten bir anı...
Kan Kurdu: Salur Yabgu'nun Nöbeti
Kurtların Konuşan Ormanı'nda nöbet değişim günü yaklaşıyordu. Alfa, her hafta en güçlü betaların bulunduğu sübaşı grubundan sırası gelen kişiyi duyururdu. Toplanma alanında, alfanın kararını beklerken hepimiz kurt formundaydık, böylece bekleme alanında tek bir çıt duyulması oldukça zordu. Kurtların deneyimli olduğu sessiz bekleyiş, avcılık içgüdümüzün bize armağanıydı. Evet, kurtların adımlarını duyamazdınız ancak hava boğucu sıcaklıkla ağırlaşmışken, yoğun nefes sesi ve cırcır böceklerinin feryadını net bir şekilde duyabilirsiniz. Ben de boğucu sıcaklıktan fazlasıyla etkileniyordum, altınbaşak otlarına ve düğme çalılarına doğru uzanan kaynak suyun kenarından geçerken patilerimin altını serinletmeyi denedim.
Meşalelerle aydınlatılan alan ateşten bir çember gibi görünüyordu, yavaş adımlarla tekrar bekleme alanına doğru gittiğimde, beni taklit edenler de oldu, kaynak suyuna doğru gidip içine girmeye başladıklarında şaşkınlıkla onları izliyordum, alfa bir anda gelirse karşısına ıslak evcil köpek gibi çıkacaklardı. Nedense bu durum bana fazla komik gelmişti; yine de yanlarına gidip hizaya girmeleri için ense kısımlarıdan çekiştirerek onları sudan çıkartmaya çalıştım.
Zaman geçtikçe sabırsızlık artıyordu, nöbeti devralması gereken kişi hala duyurulmadığı için gergin bir bekleyiş bıkkın burun sesleriyle kendini belli etmeye başlamıştı. Ben de belirsizlikten nefret ederdim, böyle zamanlarda irademin nehrin coşkun akışına direnen bir kaya gibi sağlam olmasını dilerdim. Koskoca bir sübaşı olsam bile, hizada kalabilmek için gerekirse taştan daha katı kesilmeyi denerdim.
Alfa, ağır ve sarsılmaz adımlarla toplanma alanına girdiğinde kendini koyveren herkes çıt bile çıkartmadan kulaklarını dikleştirdi. Hepimiz hizaya geçmiştik, gözlerim alfanın üzerinde sabitti. Bakışların ardını okumayı bilirdim; alfanın zihninde onu düşündüren bir gölge olduğunu sezmiştim. O da gözlerini üzerime dikip beni uzunca inceledi, bulunduğum sıranın üzerinde bakışlarını ağır ağır dolaştı ve nihayet karar anı gelmişti.
"Sıra sende."
Bu kararla beraber diğer sübaşılara göre yedi nöbet daha fazla tutmuş olacaktım. Bu aralar alfanın üzerimdeki baskısı giderek ağırlaşıyordu. Samimi bir dostumdu, ne zaman gözü kapalı güveneceği birine ihtiyaç duysa rotası hep ben olurdum. Alfanın bu sınırsız güveninin beni nasıl bir felaketin eşiğine sürükleyceğini ise çok sonradan öğredim. Belki suçu yoktu ama bedelini hem ailem hem de ben fazlasıyla ödemiştik.
O günden sonra yaşamımız bir daha asla eskisi gibi olmadı...
Her şey şöyle başlamıştı, çocukken babamla tuttuğumuz nöbet günlerini kendi oğlumla da anmak istemiştim, tam üç kez nöbet tutabilmiştik. karardan hemen sonra eve döndüğümde eşim heyecanla kapıyı açmıştı, meraklı telaşını fark etmiştim, salona doğru ilerlediğimde oğlum sofrada yemeğini yerken Tomris "nerede kaldın? Saatlerdir seni bekliyoruz." diyerek masaya geçerken ben de yanlarına oturmuştum.
Yemeğe başlamadan sıradaki nöbet için seçildiğimi, Utku'yu da yanımda nöbete götürmek istediğimi eklediğimde, duydukları Tomris'in içine nasıl bir korku düşürdüyse, ağzındaki lokma boğazında kalmıştı. Öksürük krizine girince hızla bir bardak su doldurup ona uzattım. Suyu güçlükle içmişti, derin bir nefes aldıktan sonra "Utku'yu biraz daha büyüyünce yanına alırsın..." demişti.
Oğlumuz ise eksik ön dişlerine rağmen kocaman bir gülümsemeyle hem annesine hem de bana bakıyordu. Anlaşılan aramızda geçen konuşmadan habersiz, kendi hayal aleminde bir şeylerle meşguldü.
Elinde tuttuğu atı tabağının kenarındaki salataya doğru eğip ağzıyla kişneme benzeri sesler çıkardıktan sonra atı havaya kaldırırken sözde şahlandırıp dört nala koşturmaya başlamıştı. Sandalye parkenin üzerinde büyük bir gıcırtıyla kayarken, Utku kendini yüksekten bırakırcasına yere atlayarak hızla uzaklaşmıştı. Ceviz ağacından yapılmış el oyması kadife koltukların üzerine atladığında, atını koltuğun oyma kısımlarında koşturmaya devam etmişti. Artık bu ana kuzusu hallerden kopma vakti çoktan gelmiş diye düşünüyordum, oysa bir çocuğun dünyası ile yetişkin bireyin dünyası aynı olamazdı...
Tomris'le göz göze gelmiştik, oğlumuz hoşnutsuz bir ifadeyle süzdüğümü fark etmiş olmalıydı, yüzü giderek düşerken Utku'yu odasına göndermişti.
Bana kızacağını biliyordum, geçmişteki hallerime pişman olup kendime çok kızsam da o an ki düşünceme göre daha fazla kaybdecek zaman yoktu, Utku'nun bir an evvel eğitilmesi gerekti... Aksi halde, ihmaller yüzünden oğlumun lider ruhu annesi tarafından törpüleneceğini düşünmüştüm.
Her nöbet diğerlerinden farklı olmalıydı, Utku her defasında biraz daha gelişmeliydi...
Tomris ne kurt formuna geçmişti, ne de benimle tartışmıştı... Bu kadar sakin kalmasnı hiç beklemiyordum, gayet ılımlıydı, gülümsedi "fazla yorma çocuğu, bir şeyleri yanlış yaparsa koca adam gibi azarlama..."
Şaşkındım, içimde tuhaf bir his vardı, eşim izin verdiği için mutlu muydum? İçim içimi kurt gibi kemiriyordu.
"Ne diyeceğimi bilmiyorum... Merak etme, hem eğlecek hem de öğrenecek. Düzene alışması için onu yanıma almam gerek yoksa bende bu durumdan hoşnut değilim..."
Nar suyundan bir yudum aldıktan sonra gözleri alaycı bir şekilde süzülürken sofradan kalktı.
"Yaa, ne demeszin... Zavallı oğlum çocukluğunu doyasıya yaşayamıyor ki! Babası, elli yaşında bilge dede gibi davranmasını istiyor."
Biliyorum, dipsiz bir kuyuya düşsem bile Tomris içindekileri söylemenin bir yolunu bulurdu; beni oradan çıkarır, lafını söyler ve bu kez kendi elleriyle yerin dibine sokardı.
Gece karımdan azar işitmenin verdiği iç rahatlığıyla biraz olsun huzurlu bir uykuyu sonunda hak etmiştim...
Ertesi sabah, akşamki nöbet devri için evden erkenden ayrılmıştım. Ormandaki nöbet alanına vardığımda, görevi devredecek olan Sübaşı Ural ve birliği son hazırlıklarını yapmaktaydı.
Ural, beni fark edince elindeki haritayı saha masasına fırlatıp ağır adımlarla bana doğru yaklaştı.
Kurt formuna geçmese bile bakışlarındaki o sürü lideri keskinliği fark ediliyordu. Bedeni; hızlı, dakik ama esnek değildi, selam verdikten sonra kolları ne kadar indirsede, gövdesinin yanlarında havalanmıştı.
"Gözünü dört aç, Salur. Bu gece buralar pek tekin değil," demişti, sesi yorgun ve çatallıydı.
Olacaklardan habersizdim "Kurt sisli havayı sever Ural." demiştim.
Yan yana dizilen otağlara doğru beraber yürürken bana bir hafta boyunca erlerini bir an olsun boş bırakmadığından bahsetti. Aramızdaki mesafeyi biraz daha azaltıp bakışlarıyla etrafımızı taradıktan sonra fısıldamıştı.
"Nöbetin ilk günüydü, Alfa bizzat buraya, sınır devriyelerini denetlemek için uğradı. Otağın yanından geçerken muhafızların fark etmediği bir anda, çadırın ardındaki konuşmalara kulak misafiri oldum... Alfa ile Tumay bir şeylerden fena halde şüpheleniyor. Söylediklerine göre Kamata’nın uyarısıymış; ormanın derinliklerinde sinsi bir tuzak kurulacakmış ve sıkı önlemler alınması şartmış.
Ama vadinin içine panik salmamak için her şeyi sessizce, kimsenin ruhu duymadan halletmek istiyorlar. Dün alfa ve Tumay yine buraya uğradığında durumun hala ciddiyetini koruduğunu hissettim bu yüzden seni uyarıyorum." dedikten sonra iki er önümüze bir masa kurdu, sıcak çayı yudumlarken, bal, kaymak, pastırma ve kurut eşliğinde sohbetimize devam etmiştik.
Aslında baya açtım, doğrusu evden kahvaltı yapmadan çıkmıştım, açlıktan iri yarı bir öküzü bile mideme indirebilirdim. Bu yüzden önümüzdeki sucuklu yumurtaları silip süpürürken, çocukluğundan itibaren anlatmaya başlasa bile sesimi çıkarmadan dinlerdim.
Erlerini sürekli hareket halinde tutmaya özen göstermiş; günlerce süren ağır idmanlardan bitap düşen erler, yorgunluklarına bakılmaksızın gece avı adı altında sınır bölgelerinde çıkarılmıştı.
Ural, ancak böyle tahmin edilmesi güç bir zamanda sıkı bir talimin şart olduğunu ısrarla tekrar ederek anlatmıştı...
Sohbetimiz derinleştikçe konu sınır boylarındaki devriyelere, ulu ağaçların gövdelerine, yerleştirilen sakçılara ve yeni devriye rotalarına geldi. Bir yandan laflıyor, bir yandan da nöbeti devraldığımda kendi sürüm için aynı nizamını nasıl uygulayabileceğimden bahsediyorduk.
Güneş ulu meşelerin arkasından çekilirken ikimizin de gözü, gözetleme kayalıklarında etrafı koklayan nöbetçilerdeydi.
Zaman; devriye raporlarını gözden geçirmek ve sınır boylarından gelen fısıltıları değerlendirmekle akıp gitti. Günün son kızıllığı yerini mor bir karanlığa bırakırken, Ural’ın erlerinin de yuvaya dönüş heyecanı baş göstermişti. Zırh tıkırtıları, yorgun at solukları ve uzaktaki nöbetçilerden gelen kurt hırlamaları arasında son kontroller de bitmek üzereydi. Benim erlerimse çoktan kamp ateşlerini tutuşturmuş, gecenin soğuğu çökmeden çadırları kurmak için koşturmaya başlamıştı bile. Koca kazanlarda etler pişerken ekmeklerini bölüşüyorlardı. Tam o sırada, uzaktaki patikadan ayak sesleri yükselmişti. Utku’yu getirmeleri için görevlendirdiğim iki asker bana doğru yaklaşmaktaydı, emrettiğim gibi onu annesinden teslim alıp getirmişlerdi. Askerlerin ortasında, yorgunluktan bükülmüş minik dizleri, hızlı tempoya yetişmeye çalışırken, çamurlu botları yerden tekrar kalkmakta güçlük çekiyordu.
Uzaktan bile belirgin olan kızarmış gözlerini üzerime dikmişti, anlaşılan yol boyunca ağlamıştı. Ağlayacak ya da korkacak bir şey olmadığını göstermek için kocaman gülümsedim ve yere çömelip kollarımı açarak bana doğru koşmasını bekledim.
Hepsi ters tepmişti, ağlaması şiddetlenirken öne doğru sendeleyerek koştuğunda ilk fark ettiğim şey yakasının yaştan sırılsıklam oluşuydu. Burnunu çekerek çenesini göğsüme bastırırken, başını yukarıya doğru kaldırıp gözlerimin içine bakıyordu "Baba, eve gitmek istiyorum!" dedi.
Bu hallerine içerleniyordum orası ayrı, duygusal bir çocuktu peki ama yine sağlam bir kurtadam olur mu diye düşünmüştüm. En azından, iyi bir er olsa bile yeterdi, öbür türlüsü bizim ailemize yakışmazdı, atalarımız yıllardan beri savaşçı bir ruhla nesillerini devam ettirmişken bu kabul edilemezdi...
Benden sonra sübaşı olmayı hak edecek miydi?
Büyük dedesi Cengiz Yabgu ile daha iki yaşından itibaren nöbetlere katıldığımı annem Elçin Yabgu anlatırdı. Soyadımızdan da anlaşılacağı üzere soyumuzda her zaman yönetimle ilgi işler başaranlar olmuşken...
İçim içimi yiyordu, Tomris burada olsaydı böyle düşüncelere dalmaya korkardım, en azından kafam rahat ederdi.
Peki ya babam torununun ürkek hallerini görmüş olsaydı? Cevap netti; benden ve soyumun devamından umudunu keserdi. Oysa zamanında en çok bana güvenirdi. Kilitli bir kapı açılmıyorsa o kapıyı yerinden sökerdim ben.
Ama...
Karar vermeden önce iki kere düşünmek gerekmiş, 'sözünü tartarak söyle, suyunu görerek geç' diye boşuna dememişler.
Bilemediğim bir şey vardı elbet, o geceden sonra ailemizde kurda dönüşebilen tek kişinin zavallı oğlum olacağını hiç tahmin etmezdim.
O küçümsediğim, gözü yaşlı, ana kuzusu oğlum...
Acınası bir ağa takılmıştım, onu kamp yerinde boş yere tuttuğumu biliyordum. İçimdeki sinsi karanlık, irademe pranga vurmuş, bilincimi köreltmişti. Tüm hırslarım, bedenimi bir solucan gibi kıvrandırırken Utku'ya biraz daha sarıldım, sakinleştiğinde onu yanıma getiren iki askere tekrar teslim ederek, askerlerimin arasında dolaşmaya başladım.
Kamp ateşinin nehir boyunca yakılmamasını ve ağaçların yoğunlaştığı iç kesimlere doğru tuzak yerleştirilmesi kararını almıştım. Tuzakları sihirbazlardan temin edecektim, simya ve bilim arasındaki o çizgide, bizleri yetenekleriyle etkileyen sihirbazlar bizimle iş birliği yapmaktan her zaman keyif alırdı.
Genelde bizler için hazırladıkları silahları ve tuzakları nöbetlerde test etmiş olurduk. Askerlerim, ben tuzak istediğime dair emir vermeden, ellerinde koca tahta sandıklarla kamp alanına girdiler. Bir sandığı iki asker taşıyordu, şaşırmıştım ama işime geldiği için pek sorgulamamıştım.
Kutuları açtırıp incelemeye koyulmuştum, sandığımdan daha kolay olacaktı.
Ağaçların göğe uzanan en yüksek dallarına, alev tüplerini gizletecektim. Zemine çekilen incecik tellere en ufak bir düşman teması olduğunda, bu düzenekler tetiklenecek ve isabet ettiği düşamanı alev topuna çevirecekti.
Eğer ki, bu alev tüpleri ateşlenirse bize düşmanın ormandaki konumlarını da bildirecekti. Her şey güzel ve planlı ilerliyordu, o sırada bir kaç defa nehirin etrafını turladım, fazla sessizdi, gariplik vardı, anlamaya çalışıyordum. Ellerimi arkama bağlamıştım, göğsümü dikleştirerek göğü izledim, atalarım benim yerimde olsaydı nasıl davranırlardı? Durduk yere telaşa gerek yoktu, sinsi bir şekilde ilerlemeliydim tıpkı kuzunun boynuna dolanan yılan gibi. Erlerim Utku'yu bana doğru getirirken Tomris'in, cebine sıkıştırdığı mektubu verdiler:
"Oğlumun bir korkak olmadığını çok iyi bildiğim için nöbette yanına gönderme kararı aldım, sen istediğin için değil.
Ona iyi bak, yaşı henüz bu tür şeyleri tam manasıyla kavrayacak bir yaş değil.
Eğer Utku'yu zorlarsan bir daha ki nöbetinde ben seni zorlarım bilmiş ol."
Gülümsemiştim, dediğini yapacağından hiç şüphem yoktu. Tomris çocukluğumda en yakın dostum, büyüdüğümde ise ilk aşkımdı. Yanına doğru gidip oğlumuzu ona geri götürmek isterdim ama o an erkek kardeşim seslenerek beni sarstığında nöbet yerini terk edemeyeceğimi anladım.
"Komutanım, nöbet uluması için son hazırlıklar tamamlanmak üzere."
Erkek kardeşim uzun bir aradan sonra bu nöbetimde yanımdaydı. Yüz başıydı, kendini kanıtladıkça kademesini yükselteceğine inanıyordum.
Görevlerini yerine getirirken, yeğenini erlerinin arasına alıp eğlendirmek için izin isteyerek uzaklaştığında ben de tekrar etrafı gezmeye başlamıştım.
Kökyula Nehri buz dalgıcı kuşların sesiyle titriyordu.
Rüzgâr yön değiştirdiğinde şüphelerimin boşa çıkmadığını anlamıştım, gecenin sırrı ortaya çıkmıştı; kükürt, ıslak kaya, volkanik tüf, is, ter ve mağara küfü karışımı ağır kokular burnumun ucundan hiç ayrılmadı.
Bir şeyler olacaktı, dişlerim kaşınırken ağzımda salyalar birikiyordu, kurt formuna dönmemek için direniyordum, kurt formuna aniden geçersem erleri gereksiz telaşa sokmuş olurdum.
Bir şey dememe gerek kalmamıştı, erlerim beni görünce yüzüme oturan o ağır ifadeden, sıkıntılı bir gecenin bizi beklediğini hemen anlamıştı. Utku'da çok huysuzlaşmıştı, amcası onu sakin tutmakta zorlanıyordu.
Erler gergince beklerken kurt formuna geçmiştim, gecenin ilk nöbet ulumasını başlattığımda diğer kurtların çağrıma cevap vermesine bile izin vermeden oğlumu ön bacaklarımın arasında sokulup avaz avaz ağlamasıyla olduğum yere çivi gibi çakılmıştım.
İlk defa askerlerimin gözü önünde beni bu şekilde küçük düşürmüştü.
"Annemi istiyorum! Beni buradan götür!" diye çığlık atmış, soyumuzun en kutsal çağrısını bir çocuk feryadıyla bölmüştü.
Önce burun sesleri yükselmişti, gergince verilen nefesler, huzursuzca kıpırdayıp duran pati sesleri kalp atışlarımı hızlandırıyordu, etrafı daha bulanık görüyordum. Hem baba, hem de sübaşı olmanın arasında bir yerdeydim. Utku'nun ağlayışları göğe çarpıp yankılanarak üstümüze bir lanet gibi geri yağıyordu. Erlerimin bana güldüğünü, koskoca Salur Yabgu'nun düştüğü durumu fısıldaştıklarını duymuştum. Kurt formunda aşağlanmak öfkemi korkunç bir şekilde kabartmıştı.
Kardeşim insiyatif alarak bir anda konuşmaya başlamıştı, "dört yaşındaki çocuktan hemen adam olmasını mı bekliyorsunuz! Hem de lider soyundan gelmesine rağmen! Kurtlar tarihimiz boyunca hiçbir zaman bu kadar aşağlık bir davranışla karşı karşıya gelmemiştir."
Böyle uzun cümleler işe yaramazdı, erleri susturmaya çalışırken beni de farkında olmadan aşağlamıştı. Burada lider bendim ve herkesi hizaya getirecek olan kişiydim ama düşünmeme ve liderlik görevimi yerime getirmeden önce tüm durumu bir kaç dakika bile olsa geniş çaplı düşünmeme izin verilmiyordu. Hepsi Utku ile yaşıttı sanki.
İçlerinden biri "Çocuğunu daha sağlam terbiye et!" diye fısıldadığında tüm ipler kopmuştu. Önce onun icabına bakmıştım, tek pençemi yüzüne savurmam yetmişti, karnı açıkta kalırken yerde süs köpeği gibi ciyaklıyordu. Tüm erler, kardeşimde dahil olmak üzere geri geri giderek tek bir bakışımla enselerini kısarak ön patilerinin üzerine uzanıp oldukları yerde kalmışlardı. O ere dönüp karnının üzerine pençemi yerleştirmiştim " koca postun içinde oğlumdan daha ufak bir yaşta kalmışsın. Önce seni terbiye etmeliyim!" Onu ceza olarak ormanın karanlık bir noktasında, ağaçların arasında tek başına bıraktım..
Sıra kardeşime gelmişti, "Ben dururken erleri hizaya sokmak bir yüz başının ne haddine!" ona da kızdıktan sonra Devler Volkanı sınırında nöbete göndermiştim.
Oğlumu ise bir çadırda tek başına bırakmıştım, böylesi daha iyi olacaktı, kendi başına ağlamayı değil susmayı öğrenecekti.
Bu kadar karmaşanın arasında düşmana karşı tetikte olmayı unutmuştum, durumu kişiselleştirmek, Sübaşı olarak taşımam gereken soğukkanlılığın önüne geçmişti.
Devler varoluşlarından beri Görünmez Vadi için sorundu.
Vadide bir başka bölgeye girmeyi cesaret etmelerinin arkasında, gelecek için sinsi planlarının olması yatıyordu.
Kendilerini herkesten üstün ve eğitimli sanıyorlardı, bu yüzden gelenler o alışık olduğumuz asil gibi davranan, klasik insansı devlerden değildi. Volkan Devleri'nin en pis işlerini yapan, ayak işçisi piyonlarıydı. Devler bu piyonları zamanında Canavar Gölü'nün bulunduğu alanda ki mağalardan çalmış. Aslında taş adamların yardımcısı olan Kırpıklar adında ki bu iri canlıların bedenlerini uğursuz tılsımlarla lanetlemişlerdi.
Kırpıklar, ayı gibi kalın postlu, başlarında yün gibi uzun saçları olan, bir yarasa kadar kör ama sese ve kokuya duyarlı canlılardı. Islak burunları saçlarının arasında belirirdi, bazen fark edilen, bitkileri veya kökleri çiğnemeye uygun geniş çenelerinden hafifçe dışarı çıkan alt dişleri vardı.
Devler Volkanı'ndan buraya, Konuşan Orman’ın kalbindeki Kökyula Nehir'i özünü çalmak için geldiklerini tahmin edebiliyordum.
Hiç ses çıkarmazsan onların seni bulmasına imkan yoktu. Komutanlığımdaki kurtlardan birinin sesi acı içinde gelmeye başlamıştı, uluması yarıda kesilirken devler tarafından göğe doğru fırlatıldığını görmüştüm.
O benim erkek kardeşimdi, bedeni tam önüme düşmüştü ağzından fışkıran kanlar yüzüme sıçrarken gözleri son kez gözlerime sabitlendi. Yarım saat önce kızdığım zavallı kardeşim, baba olmasına haftalar kalmışken bu şekilde gitmesi...
O devlerin hepsini parçalamak istemiştim, sonsuza kadar parçalasam dahi asla dinmeyecek bir acı içindeydim.
O an bir adım geri çekildim, ben bir komutandım, ardımda bir çok er görevliydi, kendi acıma odaklanırsam ikinci bir hata daha yapmış olurdum.
Ama...
Kardeşim benim askerimdi ve askerimin canını alanın soyunu kurutmaya ant içerdim.
Emir vermiştim, kanımız pahasına savaşacaktık. Aklımı başıma topladığımı düşünüyordum, herkesi iyi yönlendirirsem bu savaşı hiçbir kayıp olmadan atlatacaktık ta ki "Baba!" sesini duyana kadar, kafamı çevirdiğimde, oğlumu o sivri dişli yaratıklardan birinin devasa avucunda görmüştüm.
Dünyam tekrar başıma yıkılmıştı. Bugün kendi benliklerimle, kendi sevdiklerimle, yasımla, acımla, kendimle savaşıyordum sanki...
Hiç düşünmeden devin üzerine koşarak hücum etmiştim, dev o kalın kollarıyla beni savurarak fırlatmıştı. İğrenç yaratıklar tahmin ettiğimden daha güçlü çıkmışlardı.
Utku çığlık atıyordu "Amcam gibi ölmek istemiyorum! Baba!" diye bağırıyordu, sesi hala kulaklarımda...
Devin elinde oyuncak gibi sarsılırken, bir askerim daha devin altında ezilmek üzere bana acı içinde bakıyordu. O an içimdeki her şey infilak etti. Soyumuzun en tehlikeli, bedenleri adeta küle çeviren o yasaklı formuna, Kan Kurdu formuna geçmiştim. Damarlarımdaki tüm yaşam enerjisini tek bir an için feda ediyordum. Bedenim normalin iki katına çıkarken, içimden kemiklerimin çatırtısı yükselmeye başladı. Aklımı tamamen yitirmiş, saf bir imha silahına dönüşmüştüm.
Devin üzerine bir kasırga gibi çöktüm. Canavarca bir güçle tek bir ısırıkla önce erimi kurtardım, sonra oğlumu elinde evirip çeviren devi sırtından pençelerimi geçirerek yere düşürdüm. Utku kaçabilmişti, dev ayağa kalktığı gibi pençesini tam göğsümün ortasına sapladı.
Kemiklerimin kırılışını ve pençenin içeri gömüldüğünü hissetmiştim. O darbe, içimde dönüşümü sağlayan kurdun kalbini paramparça etti...
Ağzımdan kanlar fışkırırken bile durmadım; göğsüme saplı o pençeye rağmen devin boğazını yırtarak karanlığa gömüldüm.
Diyorlar ki, taş adamlar, Kamata ve Alfa herkes yardımımıza yetişmiş, o gece Kökyula özü korunmuş.
İçimdeki kurt ise geri dönüşü olmayacak şekilde benden çok uzaklara gitmişti. Yasaklı formun damarlarımı kurutan aşırı güç kaybı, devin ölümcül darbesi ile birleşince benden kurt ruhunu söküp almıştı. Yaşamıştım, o günden sonra göğsümdeki derin yara iziyle birlikte sanki nefessiz bir yaşam gibiydi.
