Bölümler 16Şu an: 14. Bölüm: Açlığın Aristokrasisi
- 1 1.Bölüm: Karanlıktaki ses1.209 kelime
- 2 2. Bölüm: Sahile Doğru1.550 kelime
- 3 3. Bölüm: Eksik Kurt2.974 kelime
- 4 4. Bölüm: Dolunay Geçidi2.362 kelime
- 5 5. BÖLÜM: Kan Kurdu2.759 kelime
- 6 6. Bölüm: Canavar Gölü1.742 kelime
- 7 7. Bölüm: Külgün1.530 kelime
- 8 8. Bölüm: Yönsüz Tanyel1.131 kelime
- 9 9. Bölüm: Görünmez Vadi3.191 kelime
- 10 10. Bölüm: Obsidyen Taşı1.034 kelime
- 11 11. Bölüm: Mühür1.474 kelime
- 12 12. BÖLÜM: koku1.157 kelime
- 13 13. Bölüm: Kararmış Damarlar2.618 kelime
- 14 14. Bölüm: Açlığın Aristokrasisi2.089 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 15. Bölüm: Kızıl Kolyenin Sırrı, Açelya'nın Soyu1.687 kelime
- 16 16. Bölüm: Bozulmuş Mührün Gizemi2.776 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
Yazar Notu: Bu bölümü yeni bir karakterin ağzından okuyacaksınız. Henüz adını paylaşmayacağım...
***
Gülüyordum; kahkaha boğazımda yakıcı bir güce dönüşene kadar gülüyordum. Karşımda güvendiğim dostlarım Çağatay, Erkut ve Kıtay vardı. Planlar hakkında konuşmayı severdim; uçuk kaçık ya da mantıklı, fark etmezdi.
"Demek insanların arasına karıştığımızda ilk işin kendine altından bir taht yaptırmak olacak..."
Elimdeki ağır, kesme kristal kadehi bıkkın bir tavırla masaya bıraktım. Arkadaşlarımın yükselen kahkahalarını, kendi aralarında konuşmaya devam ederken insan dünyası hakkındaki planlarını artık dinlemiyordum.
İlgimi çekmeyen şeyleri dinlemenin ne önemi vardı ki?
Arka planda süzülen piyano sesine tamamen adapte olmuştum; salonun köşesindeki piyanist adamın tuşlara her dokunuşunda Chopin’in Do Diyez Minör Noktürni yankılanıyordu. Ahşap çekiçlerin tellere çarpmadan önceki o milisaniyelik mekanik fısıltısını, pedal her indiğinde devasa gövdenin tıpkı bir göğüs kafesi gibi derin bir nefes alıp odaya yaydığı o rezonansı zihnimde canlandırıyordum. Dilim dişlerimin üzerinde gezerken, gümüş tabağa yansıyan suretimdeki kirli sakalıma baktım, belki yarın onlardan kurtulurdum. Kusursuz takım elbisem ve özenle geriye taranmış altın sarısı saçlarımla, her zaman daha yüksek bir kademede durmalıymışım gibi hissediyordum.
Derli toplu bir zekanın dışa vurumu görünüşe de yansırdı.
Dostlarım çalan parçayı dinlerken tabaklarındaki yemeğe neredeyse hiç dokunmuyorlardı. Sessizliğimi fark ettikleri için onlar da suskundu. Çatalımı tabağımdaki ete sertçe sapladığımda, yüzü bembeyaz kesilen Kıtay tabağını kenara itip ağzına küçük bir çikolata parçası attıktan sonra "Ben yokum." dedi.
O anda Çağatay’dan alaycı bir "Hah!" sesi yükseldi. Kaşlarını çatarak Kıtay’a baktı.
Aralarında dönen gerilimli sohbeti kaçırmıştım, Kıtay parmak uçlarına kadar beliren damarları gizlemek için deri eldivenlerini giyerken Çağatay konuşmaya başladı. "Evet, insanlar ve onların hantal düzenleri bizim için fazla kaba bir düşünce yapısı. Yine de o dünyadaki sadeliğin içinde onları ne kadar kolay manipüle edeceğimizi, duygularını emmenin ne kadar zahmetsiz olacağını düşününce..."
"Hayır, hayır, hayır..." Erkut, parmakları arasındaki kadehini sallayarak hepimize dik dik baktı. Yüzündeki o soğuk, tiksinti dolu ifade doğrudan bana kilitlenmişti. "İnsan dünyası sadece bir oyun yeri..."
İfademi ve sakinliğimi milim bozmadan dinlemeye çalışıyordum ama kelimelerindeki o sığ direnç karşısında daha fazla dayanamadım. Bardağımdaki son yudumu ağır ağır boğazımdan aşağı yuvarlayıp konuşmaya başladım.
"Sadece... Dünyadan faydalanmak istiyoruz, hepsi bu."
Güldüler; hepsi kendi arasında söylediklerimi onaylayarak alaycı kahkahalarını havaya savururken Erkut oturduğu sandalyeyi geriye çekip izin istedi.
"Babanız Toygar Bey sizinle gurur duyuyor olmalı" dedi hafif resmi ama hürmetkar bir tonla. Sandalyesinden kalktı. "İzninizle, çello dersim var... Bizi ağırladığın için teşekkürler, aziz dostum."
Kıtay oturduğu yerden başını ağır ağır salladı. "Etkileyici, neredeyse tüm yaylı çalgıları öğrenmiş olacaksın."
Erkut masadan uzaklaşırken hiçbir şey demedim. şakaklarıma bastırıp derin bir nefes aldım, şiddetli zonklama derinleştikçe, cildimin altındaki damarlar kararmaya başlıyordu.
Bu bir açlık belirtisiydi; beslenmem gerekiyordu.
Çağatay halimi fark edince dudaklarının kenarını kıvırarak bana baktı ve hafifçe güldü "yine mi açsın?" dedi fısıltıyla. Tam yanımda oturduğu için enerjisi beni geriyordu.
Cevap vermek yerine kafamı ağır ağır salladım. O sırada salona altın bir tepsiyle yaklaşan genç hizmetli kıza diktim gözlerimi. Yüzündeki masumane çekingenlik, omzundaki o hafif tedirginlik... Kızın içindeki küçük, sıradan korkular bile şakaklarımdaki zonklamayı kışkırtmaya yetiyordu.
Başımı döndürüyordu.
Kız, Çağatay'ın çağrısıyla adımlarını çekingen bir şekilde masamıza doğru yöneltti. Her bir adımında göğsünden yayılan ham endişe dalgası yutabileceğim kadar yoğundu.
Sırtımı dikleştirip sandalyeme iyice yaslandım. Kadehin ince boynunu parmaklarımın arasında usulca sıkarken yüzüm tamamen ifadesiz görülebilirdi, fakat karşısında beliren avı süzmeye başlayan bir yırtıcı gibi olduğum yerde huzursuzca kımıldanmıştım.
"Deniz kızları her zaman ürkek birer aperatiftir Çağatay," dedim, sesimin yüksek tavanlarının altında fazla pesti. "Gücümü başka bir şey için koruyacağım."
"O şeye daha çok zaman var... Yinede sen bilirsin." Çatalındaki eti ısırırken hizmetli kızdan gözlerini ayırmıyordu.
Kızın adımları tam yanımızda durakladı; gözlerindeki o saf şaşkınlık ve hafif rahatlama dalgası bile şakaklarımdaki baskıyı bir nebze hafifletmişti ama bu kadarı bana yetmezdi. Ben basit korkularla karın doyuran aleladeliklerden sıkılmıştım. Daha karmaşık, daha derin, tutku ve çaresizlikle beslenmiş o ham insan duyguları lazımdı.
Ağır ve kendinden emin bir hareketle oturduğum sandalyeden ayağa kalktım. Yüksek yakalı ceketimin gümüş düğmelerini tek elimle ilikleyip üzerimdeki kusursuz kesim kumaşı düzelttim.
"İzninizle, beyler... Lütfen kalın ve sofranın tadını çıkarmaya devam edin. Hizmetliler ihtiyacınız olan her şeyle ilgilenecektir."
Kıtay dudaklarında alaycı bir tebessümle kadehini bana doğru hafifçe kaldırdı; Çağatay sessizce başını sallayarak tabağındaki etle ilgilenmeye devam etti. Masadan ayrılıp piyano sesinin ve loş ışıkların arasından süzülürken, cildimin altındaki kapkara damarlar asıl ziyafet için az zaman kaldığını çok iyi biliyordu.
İstediğim şey bir insandı.
Odama doğru geldiğimde, kapıyı açmadan heyecanlı bir enerji dalgası hissetmiştim. Kafamı çevirince koridorun ucunda kız kardeşimin kocaman gülümsemeyle bana yaklaştığını fark ettim, telaşla yanıma koştu
"Bu kadar aceleci davranmanın sebebi nedir, Damla?"
"İnsanlar..." dedi, gözleri coşkuyla parıldayarak.
"Nerede?"
"Vadide."
Güldüm. Demek ki uzun süredir açlığını çektiğim, aradığım o fırsat ayağıma kadar gelmişti.
"Nasıl öğrendin?"
"Orasını bana bırak, benim de kendi yöntemlerim var... Tahmin etmişsindir zaten," dedi kibirli bir edayla.
Sessizce yüzüme bakıyordu. Gözlerimi koridorun karanlık boşluğuna dikip düşünürken konuşmaya devam etti "Bir kadın ve bir erkek..."
Dudaklarımın kenarında soğuk, yırtıcı bir tebessüm belirdi. Karanlık koridorda yankılanan alçak sesimle hafifçe güldüm.
"Güzel."
Olduğu yerden heyecanla kıpırdadıkça üzerindeki kahverengi elbisesi koridorun loş ışıklarında parıldıyordu. Benden daha büyük, daha sarsıcı bir tepki beklediği yüzünden açıkça okunuyordu... Doğrusu, ben de kendimden daha kontrolsüz bir patlama beklerdim; fakat sandığımdan çok daha dayanıklıydım.
Görünmez Vadi'de bir kadın ve bir erkek... Onların zihinlerinde taşıdığı o ham, katkısız insan duyguları; saf korkuları, tutkuları ve kaçınılmaz çaresizlikleri... Harika bir ziyafet olacaktı.
"Babama söyleme," dedim buz gibi bir sesle.
Damla bir anda kaşlarını çatarak baktı, ağzı büzülüp çocukça bir itiraz cümlesi kurmaya yeltendiği an gözlerimi onun üzerine diktim.
"Tek kelime dahi etme Damla. Sadece git," dedim.
Damla eteğini toplayıp hırsla arkasını dönerken, ben koridorun karanlığında Vadi’ye doğru yapacağım o yolculuğun planlarını zihnimde çizmeye başlamıştım bile.
Babamın çalışma odasına doğru yöneldim. Olan bitenden haberdar olup olmadığını anlamak için kapıya yaklaştığımda, masasının üzerine serilmiş haritalar ve savaş planlarıyla meşgul olduğunu gördüm. O an tek bir saniye bile vakit kaybetmek istemedim. Zaten planlar sürekli değişiyorken boş yere başka bir planın hayalini kurmak istemedim.
Bu kadar uğraşmaya gerek yoktu, her şey son derece sıradandı; elimizde harcanmayı bekleyen, lüzumsuz derecede fazla asker vardı.
Vadi'deki insanlardan haberi olsaydı şüphesiz hemen bir düzen kurmaya, bir hamle yapmaya kalkışırdı. Güzel, diye düşündüm içimden, benim de kendimce eğlenmeye ihtiyacım vardı...
Koridordaki altın varaklı aynanın önünden geçerken duraksayıp yansımama baktım. Dünyadaki her kadını saniyeler içinde kendime körkütük aşık edebilecek, kusursuz yüz hatlarına sahip olmanın verdiği üstünlük hissiyle irkildim.
Bir kaç insanla yetinmek, benim gibi birinin iştahına hakaret olurdu.
Belki de o kadını doğrudan tüketmek yerine, zihninin en kuytu köşelerine sızarak yavaş yavaş şekillendirdiğim, çaresizlik ve tutkuyla demlenmiş kişisel bir başyapıta dönüştürürdüm...
Yansımama son bir bakış atıp odama doğru ağır adımlarla ilerledim. Vadi'deki o insanlar şimdilik bekleyebilirdi.
Odamın önünde durduğumda Yine Damla ile karşılaştım.
"Sana yine bir haberim var."
Odanın kapısını açarken elimle içeriye girmesini işaret ettim.
Kapıyı arkamızdan yavaşça kapatıp ceketimin düğmesini açarken doğrudan gözlerinin içine bakmıştım. Sakinliğimi koruyordum ama içimde kıpırdanan açlık, kız kardeşimin getireceği haberi dinlemek için sabırsızlandığımı fısıldıyordu.
"Umarım bu seferki de o 'aperatif' haberlerinden biri değildir Damla," dedim, sesimdeki tehdit onu paniklendirmişti. "Beni gerçekten harekete geçirecek bir şey söyle."
"Merak etme bu kez farklı bilgilerle geldim. Aslında en başta bunu sana söyleyip söylememek arasında kalmıştım ama..."
"Uzatma, eksik bilgilerden hoşlanmadığımı biliyorsun."
"Erkek olan hakkında bir şey duydum."
Damla’nın enerjisindeki sakinlik yerini tutkulu bir akışa bıraktığını saniyeler içinde fark etmiştim. Bu durum, haberi çok daha tiksinç bir boyuta taşıyordu.
"Bizden mi?"
Sıradan bir insan iştah kabartıcıydı, formu değişmiş bir insanın lezzeti oldukça yoğun olmalıydı... İşte bu tam anlamıyla nadide bir ziyafet sayılırdı. Kaşlarımı hafifçe kaldırıp gözlerimi Damla’ya diktim, cevabını beklerken derimin altındaki zonklama kendini tekrar hatırlattı.
"Peki, yeni dönüşen bir ucube... Senin de ilgini çekmiş. Ne kadar da şanslıyız," dedim alayla.
"Erkenden sevinme, yaşlı adam onları yanında tutuyor. Utku adında bir kurt adam vardı hatırladın mı?"
"Hım, Utku... Evet. Ne olmuş?"
"Kadın olana mühürlenmiş."
Utku, eksik kurt denilen şovunun başrolüydü ve ailesini lanetlediğimiz bir kurbandı.
Gözlerim kocaman açıldı. Zihnimde anında kusursuz bir satranç tahtası kurulmuştu, taşlar devasa bir iştahla yerlerine oturdu.
Sıradan bir kadına aşık kurt adam...
Bu sıradan kadını kendime aşık edersem... Kahkaha atmak istemiştim ama bunun yerine başımı ağır bir şekilde aşağı eğdim.
Aşk; güçlü bir tutku, kıskançlık, çaresizlik ve gurur kırıklığı demekti. Bir canavarın veya sıradan bir insanın taşıyabileceği; en lezzetli, en katmanlı ham duygulardan biriydi bu.
Damarlarımdaki açlık yerini hazza bıraktı. İştahım sayesinde devlere yasaklı sınırlar bile şu an gözümde küçülüyordu.
"Devam et." dedim, sesimdeki tehdit yerini tehlikeli bir merak dalgasına bırakırken.
"Bu kısım benim ilgimi çekmiyor," dedi Damla, ellerini umursamazca havaya kaldırarak. "Adları Tülin ve Kağan. Bunu bana Bahadır anlattı, biliyorsun onunla aram iyi, alış veriş yaparken bazen duygularıyla oynuyorum."
"Bu kısım da benim ilgimi çekmiyor. Bahadır'la olan durumunu bana anlatma."
Sessizce gözlerime bakıyordu, işte şu anda ifadesizdim, fark edince konuşmaya devam etti "ben devin bizim gibi olmadığını öğrendim." heyecanla bir adım yaklaştı "enerjisini okumak için Selin'leydim. Bilirsin, o enerji okuyabiliyor, vadideki enerjiyi inceledi."
Sabırsızlıkla kaşlarımı çattım. "Kısa kes, dev olan ne?"
"Dev olan duygusal."
Kahkaha attım. O kadar gülüyordum ki bedenim sarsılırken bir tutam altın sarısı saçım kaşlarımın üzerine düşmüştü. Kahkahamın arkasından yükselen alay, bir anda yakıcı bir öfkeye dönüştü.
"Demek sen de duygusal adama aşık oldun? Daha görmeden... Bu mu? Konuşmaya başladığından beri yaydığın enerji... İğrenç!"
Aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapatıp elbiselerinin yakasını tuttum ve onu sertçe sarstım.
"Sakın! Sakın bana o adama aşık olduğunu söyleme!"
Tam o anda Damla'dan yayılan enerji öyle çalkantılı ve öyle yoğundu ki midem aniden bulandı. Bünyeme zehir gibi çarpmıştı, yumruğumu ağzıma götürdüm, kusacak gibiydim.
Ellerim hâlâ Damla’nın yakasındaydı. İçimdeki mide bulandırıcı duygu patlamasına ve öfkeye daha fazla dayanamayıp onu sertçe yatağın üzerine fırlattım. Elbisesinin kabarık kumaşları yatağın üzerinde hışırtıyla dağılırken yüzüme dehşetle bakıyordu.
Onu yere fırlatmadığım için bana teşekkür etmeliydi...
"Babama söylememe sebebin buydu, değil mi?" üzerindeki baskıyı bir an olsun hafifletmeden yanına doğru yaklaştım. "Başka türlü olamaz, seni tanıyorum. Şimdiye kadar, her şeyi ona anlatmıştın!"
Damla yatağın üzerinde doğrulmaya çalışırken gözleri doluyordu "neden bu kadar gaddarsın?"
"Sus!"
Kız kardeşimin o zayıf, kırılgan ve o ucube insana yönelen romantik enerjisi midemi bulandırmaya devam ediyordu.
"Bizim gibilerin gaddar olmaya hakkı var Damla. Bir ucube için duygu besliyorsun. Bunun ne kadar gülünç olduğunun farkında değil misin?"
"Ona ucube diyemezsin, sonuçta bir deve dönüştü." Damla geri adım atmadı. Aksine, çenesini dikleştirip gözlerimin içine baktı. "Bedeni burada bir dev olmayı seçti... Ona sahip çıkmalıyız, destek olmalıyız." Bana karşı sesini yükseltmiyordu, yükseltemezdi.
İçindeki kıpırtılı, hastalıklı duygu öyle net dışarı vuruyordu ki, kız kardeşimin bu seviyeye düşmüş olması katlanamayacağım şiddette derin bir tiksinti oluşturuyordu. Karşımda kendi kanımdan biri değil de, o mahlukun büyüsüne kapılmış çaresiz bir kurban duruyordu sanki.
"Bedeni dev olmak zorunda kaldı. Anlamıyor musun Damla? Bu yüzden Görünmez Vadi insanlara kapalı çünkü insanlar burada istemsizce bir şeylere dönüşüyor. Bizim kadar güçlü bir saf kan değil. Aptalca davranışlarının sorumluluğu yine bizi etkileyecek."
Elim çenesini sertçe kavrarken işaret parmağımla yumuşak bir şekilde yanağını okşadım.
"Dediğin gibi, biz devler birbirimize destek veririz, birbirimizi koruruz. Madem o yaratığa bu kadar meraklısın... Kağan’ı buraya getirmenin bir yolunu bulurum. Şimdi git ve babam dâhil kimseye tek kelime etme."
Gözleri kocaman açılmıştı; söylediklerime, aniden yumuşayan tavrıma ve verdiğim söze son derece şaşırmıştı. Birkaç saniye ne diyeceğini bilemeden bana baktı.
Odamdan hızlı adımlarla çıktığında sonunda yanlız kalmıştım, derin bir nefes aldım. Şakaklarımdaki zonklama kafamda beliren acımasız hayallerin getirdiği heyecandan dolayı yeterince katlanılamaz haldeydi.
Sınırı geçişimiz yasaktı... Ama eğer o duygusal devi kendi ayağımıza çekebilirsem, sınırları ihlal etmeden tarihin en büyük ziyafetini çekecektim.
Ceketimi yatağın köşesine fırlattım, gömleğimi tek elimle yakasından tutup yırtarak açtım. Kaslarım fazla gergindi, bedenime yayılan damarlar karnımın etrafında bile belirginleşmişti, açlıkla kavruluyordum.
Pencerenin önüne geçtiğimde, kaleye doğru sertçe esen rüzgârla birlikte genzime dolan kül ve deniz kokusunu içime çektim. Pencerelerden sarkan ağır tüller, rüzgârın şiddetiyle savrulup iki yana uçuşuyordu. Gözlerimi bir an tüllerin dalgalanışına diktim; kumaşın sertçe savruluşuna bakarsak rüzgar tam istediğim kuvvette değildi ama yine de kendimi pervazdan boşluğa bıraktım.
Yüksekten serbest düşüşe geçtiğim o birkaç saniyenin ardından, sırtımdan dışarı fırlayan devasa kanatlarım büyük bir gürültüyle açıldı; havanın direncini kırarak beni gökyüzüne doğru savurdu.
Karanlık ve kasvet tam altımda uzanıyordu; yüksek kuleler, sivri çatılı neogotik mimari ve fırtınalı gecenin karanlığında çatırtıyla yanan sokak meşaleleri...
Kaldığımız sarayın yüksek kuleleri ve babam Toygar Bey'in askerlerinin devriye gezdiği muhafız meşaleleri... Hepsi ayaklarımın altında birer minik kıvılcıma dönüştü. Vadi’ye geçmek, o sınır çizgisini aşmak yasaktı... Ama sınırın tam kıyısına, karanlığın ve sisin hakim olduğu yüksek kayalıklara kadar süzülmek benim için çocuk oyuncağıydı.
En yüksek kayalığın tepesine sertçe iniş yaptım.
Aşağıda, sislerin arasında kalmış ormanın ardında Görünmez Vadi kalesi uzanıyordu. Dönüşmekte olan iki insanın, karmaşanın tam kaynadığıydı.
Gerilimin kokusunu almış gibi sabırsızca göğe yükseldim.
"Gel bakalım, Kağan..." diye fısıldadım. Sesim rüzgârın dondurucu uğultusunda eriyip gitti. "O ham ve çaresiz duygularını kendi ellerinle bana getireceksin."
Ekstra bir çaba sarf etmeme gerek kalacağını sanmıyordum. O, bizi aramaya çıkmak zorundaydı; bense vakti geldiğinde onu tam da beklediği yerde bulacaktım.
Bölüm etkileşimi
