Bölümler 16Şu an: 15. Bölüm: Kızıl Kolyenin Sırrı, Açelya'nın Soyu
- 1 1.Bölüm: Karanlıktaki ses1.209 kelime
- 2 2. Bölüm: Sahile Doğru1.550 kelime
- 3 3. Bölüm: Eksik Kurt2.974 kelime
- 4 4. Bölüm: Dolunay Geçidi2.362 kelime
- 5 5. BÖLÜM: Kan Kurdu2.759 kelime
- 6 6. Bölüm: Canavar Gölü1.742 kelime
- 7 7. Bölüm: Külgün1.530 kelime
- 8 8. Bölüm: Yönsüz Tanyel1.131 kelime
- 9 9. Bölüm: Görünmez Vadi3.191 kelime
- 10 10. Bölüm: Obsidyen Taşı1.034 kelime
- 11 11. Bölüm: Mühür1.474 kelime
- 12 12. BÖLÜM: koku1.157 kelime
- 13 13. Bölüm: Kararmış Damarlar2.618 kelime
- 14 14. Bölüm: Açlığın Aristokrasisi2.089 kelime
- 15 15. Bölüm: Kızıl Kolyenin Sırrı, Açelya'nın Soyu1.687 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 16. Bölüm: Bozulmuş Mührün Gizemi2.776 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
Yazar Notu: Bu bölümde Açelya'nın soyunu öğreneceksiniz. Keyifli okumalar dilerim.
***
Üç yaramaz yavru kurt, Görünmez Vadi’nin en tehlikeli ama aynı zamanda en büyüleyici noktası olan Canavar Göl'e doğru içlerinde taşan heyecanla bir serüvene çıkmışlardı.
En önde Karahan vardı; kapkara kürkü bir kirpiyi andırıyordu. Neşeyle zıplayarak parka ilk varan o oldu. Arkasında, yeşil çimlerin arasında ufak bir kar tanesini andıran beyaz kürküyle Utku ve alev rengi kürkleriyle parlak bir karanfili andıran Açelya geliyordu.
Bu üç küçük maceraperest, parka kadar durmaksızın koşturmuş; yoruluncaya dek zıplamış, iki ucu düğümlü sicimleri ağızlarında çekiştirerek oyunlar oynamışlardı. Birbirlerine attıkları ufak ısırıklar ise gelecekte birer yetişkin kurt olmaya hazırlıktı.
Turuncu kürkü güneşin altında alev gibi parladığında, bu iki şaşkın oğlan gözlerini dişi kurdun üzerinden alamadı. Yükseltideki kayanın üzerine çıkmış, iki ön patisinin üzerinde dimdik duruyordu, göğüs kısmındaki kabarık kürkü rüzgarda savruluyor adeta büyüleyici güzelliğini sergiliyordu. Dikilmiş kulaklar ve sağa sola bükülen kafalarıyla dişi kurdu izliyor, açılmış ağızlarından kayan dilleriyle hızlı nefesler alırken kendilerini dişi kurdun güzelliğine daha da kaptırıyorlardı.
Açelya'nın etrafında uçuşan minik, parıltılı böcekler bile bu güzellikten etkilenmişti. Ne de olsa bedeninde hem alfa soyunun asaleti hem de annesinin soyundan gelen Asena'nın kızıllığı taşıyordu.
Açelya'nın soyu çok eskiye, karanlık bir felaket gecesine dayanırdı. Herkes derin uykudayken, hain düşman aralarındaki barış antlaşmasını hiçe sayarak ansızın saldırdı. Börü Boyu pes etmedi; kadını, erkeği, yaşlısı ve genciyle canını ortaya koydu. Ancak bu kahramanca direniş kanlı bir hüsranla bitecekti. Çünkü düşman, yedi farklı kabileyle birden kuşatmıştı Börü soyunu...
Yaralı yaşlılar düştükleri köşelerde son nefesleriyle dualar ediyor; gebe bir kadın ise karnını sıvazlayarak henüz doğmamış yavrusunu korumaya çalışıyordu. İlk kez ana olacaktı... Biricik yavrusuna bir zarar gelmesinden ölesiye korkuyordu. Eri, en önde gözünü kırpmadan savaşırken son kez gülümsedi karısına. O gülüş, onun dünyaya son bakışı oldu...
Yaralı yaşlılar, düştükleri köşelerde son nefesleriyle dualar ediyordu. Gebe bir kadın elini karnına koyup yavaşça sıvazladı doğmamış yavrusunu, ilk kez ana olacaktı... Korkuyordu, biricik yavrusuna zarar gelecek diye... Eri en önde savaşırken gülümsedi karısına. Son kez gülmüştü... Hainler adamın dört yanından kuşatmıştı, aynı anda dört kılıç darbesi adamın yüreğine, ciğerine, karnına ve omuz boşluğuna saplandı. Karısı dehşetle çığlık attığında karnındaki yavrusuda babasını yitirdiğini hissetmişti. İntam almak istiyordu, yerinde durmuyordu ufak bedeni... Annesini tekmeliyordu, ayakları savaş meydanına koşmak istercesine daha güçlü tekmeler savuruyordu. İmkanı olsa, karnından hemen o dakika çıkarak, babasını katledenleri ezip geçecekti.
Kadının feryadını duyan iki düşman, kana susamış gözlerle art arda ona doğru koşmaya başladı. Kadın, gözyaşlarını ve acısını bir kenara itip hançerini kavradı; hemen köşede çaresizce duran yaşlı anasına ve karnındaki bebeğine zarar gelmesine izin vermeden, bir kaplan gibi fırlayıp hançeri iki düşmanın da şah damarına sapladı, ikisini birden yere sermişti.
Ama uzaklardan gelen o acımasız ok titrekçe saplanmıştı karnının derinliklerinde sakladığı yavrusuna.
Kadının nefesi tıkandı, ciğerleri havayı emmeyi reddetti. Canı, kalbinin tam ortasından yırtılırcasına feryat etti. Karnındaki o hırslı kıpırtı birden kesilmiş, yerini dondurucu bir sessizliğe bırakmıştı. Bacaklarının arasından sıcak kanlar toprağa süzülürken dizlerinin üstüne çöktü.
Titreyen elini son bir ümitle karnına koydu; fakat içeride artık ne bir kıpırtı ne de minik bir kalp atışı vardı. Yüreği, henüz dünyayı bile göremeden rahminde can veren yavrusunun acısıyla oracıkta bin kez parçalandı. Başını, ağacın dibinde iki büklüm olmuş, yürüyemeyen yaşlı anasının dizlerine koyduğunda, yaşlı ana okşadı kızının başını. Kızı son nefesini verdiğinde göz yaşları kızının yüzüne düşüyordu ama biliyordu, o da kızının ve torununun gittiği yere gelecekti.
Çok geçmeden, kadını uzaktan oklayan o namussuz düşman kahkahalarla yanlarına yaklaştı. Belinden çektiği kılıcı, yaşlı ananın göğsüne acımasızca sapladı.
Göğsüne saplanan kılıç canını yakmıyordu, düşmana bakarken kılıcın keskin bıçağını avucunda sıkıca tutarak daha derine saplamasını sağladı. Dudaklarında, düşmanı dehşete düşüren huzurlu bir tebessüm belirdi son anında... Zaten o az önce, önce damadının, ardından kızının ve torununun acısıyla defalarca kez ölmüştü. Göğsüne saplanan bu kılıç, yangın yerine dönen yüreğine adeta bir avuç su serpmiş; onu hem evladına hem de torununa kavuşturmuştu.
O gün, iki ana da evlat acısını en vahşi şekilde yaşarken göçüp gitti. Kansız düşman ise geride bıraktığı bu insanlık dışı vahşeti, zafer kazandığını sanarak soysuzca kahkahalarla izliyordu.
Asena bir tepenin başından, uzaktan görmüştü her şeyi. Gözleri, intikamın ateşiyle tutuşuyordu. Turuncu tüyleri, yanan çadırların arasında parladı. Sadece bir pençesiyle yedi düşmanın göğsünü yarıp geçmişti. Saldırdı Asena, yedi kabileye birden. Her birinin boğazından aldı canlarını; soluklarını söküp attı cehennem çukuruna. Bu dünya da; kansızlık yapana, zalimlere, masumlara acımayan soysuzlara, antlaşmayı bozan kancıklara yer yoktu.
Yedi metreydi boyu Asena'nın, o kadar büyümüştü ki intikamın güçle... Devleşmişti, yüreği sığmamıştı dünyaya, acımıştı canı tek bir yara almamasına rağmen, tüm Börü boyunun acısını yaşıyordu ruhunda.
Börü Boyu, Asena'nın en öz dostuydu. Onların Ocağı'ndan beslenir, aşlarından yerdi hep. Balalar korkusuzca yanaşıp Asena'nın başını okşar, onu öz anaları gibi severlerdi. Bozkırın dondurucu ayazının şiddetlendiği çetin gecelerde, onun sıcacık kürkünün altına kıvrılarak uyurlardı. Anasız kalan balalara memesinden sütünü verirdi Asena... Börü Boyu’nun erleri geçmişte hem Asena’nın o kutlu sütünü hem de kısrak sütünü emerek büyüdükleri için, çelik gibi çevik bedenlere ve yenilmez birer savaşçı ruhuna sahip olmuşlardı.
Bozkırda yaşam zaten zordu... Hele ki etrafta pusuda bekleyen kansız düşmanlar varsa, balalar savaşmayı daha beşikteyken öğrenirlerdi.
Bozkırda, ninniler destandı, dumanı tüten çadırlar ise bazen haykırışların, yeri olurdu. Hanlar, tüm onurlu mücadelesini verirdi, altın örgünde oturmak kolay iş değildi. Hele ki savaş varsa o altın örgün keskin kılıçlardan oluşurdu. Yitirilen yiğit erlerin acısı, titretirdi yürekleri, çadırlarda yırlar söylenirdi susmazdı haykırışlar.
O gün, Asena dolaştı etrafı, koca Börü Boyundan dokuz çift bala kurtarabilmişti. Dokuz erkek, dokuz kız. Hepsi annelerinin savaşta sakladığı ağzı daha süt kokan balalardı.
Düşmanı gitmek üzereyken yok etmişti ama Börü Boyu'dan kalanlar da sadece bu balalardı...
Asena, annesinin kollarından ayrı düşmüş kırkı bile çıkmamış balaları sahiplendi hemen. Her bir balayı dikkatlice ağzına aldı, nazikçe taşıdı. İçi parçalanıyordu, gözlerinden yaşlar toprağa aktıkça, toprak acısını hissedip çatlıyordu.
Bozkır yangın yeriydi...
Bu yavruları gözünden kaçırmıştı düşman, belkide öldürmeye gerek duymamışlardı, ne de olsa anneleri olmadan ölüm kaderlerinin bir gerçeğiydi.
Asena, balaları yavruları olarak kabul ettiği an, memelerinden sütler gelmeye başladı, sızıyı hissetti. Acele etmeliydi, demekki yavruları açtı... Örtüler taşımıştı, yanmış çadırlardan bulduğu en yumuşak örtüleri seçip almıştı. Çalıların arasına yerleştirdi özenle, balaları örtülerin üzerine koydu.
Sütüyle besledi, büyüttü yavrularını, birer savaşçı olana kadar eğitti, törelerini öğretti, tekrar çadır kurmayı sıfırdan bozkırın acımasızlığını ezip geçmeyi öğretti onlara. Türk okunu ve yayını gösterdi onlara, aynısını yapmalarını sağladı. Koyun, keçi sürüleri buldu onlar için.
Asena onlara atların Türkün yoldaşı olduğunu tekrar hatırlattı. Akhal-Tekelerin, Yılkı Atlarının olduğu Türk atı sürüsünü oluşturmalarına yardım etti...
Hepsinin artık atları da vardı.
Bu balalar evlilik çağına geldiğinde, her biri gönlünü kaptırdığıyla evlenmişti. Hepsinin tek seferde ikiz çocukları oldu. tam yetmiş yılda, yetmiş bin savaşçı oldular. Artık dillerden düşmeyecek destanlarda anlatılacak bir çağa girilmişti. Şimdi sıra, geçmişte soylarını kurutmak isteyen, analarını ve babalarını kancıkça katleden o yedi düşman kabilesine haddini bildirmekteydi.
Düşmanlarını boyunduruk altına aldılar ama savaşırken mertlikten sapmadılar. Balalara, kadınlara, yaşlılara, hastalara dokunmadılar. Etrafı yakıp yıkmadılar. Onların adaleti, öfkesinden büyüktü.
Onlar, bozkırın öz evlatlarıydı... Yiğitlik; kılıç çekene kılıç sallamak, pusudan değil er meydanından galip çıkmaktı.
İşte bu soy Açel'yanın anne tarafının soyuydu. Kızıl kurdun sahip çıktığı, yavrusu gibi büyüttüğü, onlara analık ettiği soydu...
Açelya’nın baba tarafından gelen alfa soyunun kökleri de yine Asena’nın kutlu ayak izlerine dayanıyordu...
Asena bu kez kanlı bir savaşın tam ortasında, bozkırın en güçlü topluluklarından biri olan Göktuğ Boyu’nun yardımına yetişmişti. Çetin geçen mücadelenin ardından düşman tamamen boyunduruk altına alınmış, ağır bir antlaşma imzalanmıştı. Fakat savaş bitmesine rağmen Asena gitmedi... Havada sinsi bir tehlikenin kokusunu alıyor, içten içe bir kancıklığın yaklaşmakta olduğunu hissediyordu. Göktuğ Boyu’nun erleri, Asena’nın sanki her an savaşa tutuşacakmış gibi tetikte, çadırların arasında sessizce dolanmasına şaşkınlıkla bakıyordu.
Göktuğ Boyu’nun namı dört bir yana yayılmıştı; öyle ki Moğollar bile kendi rızalarıyla gelip bu ulu boya katılmışlardı. Aylar geçmesine rağmen Asena’nın boyu terk etmeyişindeki sır çok geçmeden çözüldü. Hisleri onu yanıltmamıştı: Yüce Han Kutlu’nun gözbebeği olan minik oğlu Bora, düşmanlar tarafından kaçırılmak istenecekti.
Sinsi yağılar, bu hain planı devreye sokmadan önce akılalmaz bir kancıklığa başvurmuşlardı. Şekil değiştirme konusunda ustalık sınırlarını zorlayan bu düşman, Hun askerlerinin kılığına bürünmüştü. Bu yüzden boyda hiç kimse aralarına sızanların düşman olduğunu fark edememişti.
Bora'nın kaçırılacağı günün sabahı, Göktuğ Boyu’nda sıradan ve huzurlu bir hava hâkimdi. Bora henüz dört yaşında minik bir çocuk olmasına rağmen, atının sırtında gururla süzülüyor; geleceğin yüce Han’ı olacağını şimdiden milletine müjdeliyordu. Küçük elleriyle sırtındaki ufak yayı gererek yeteneklerini sergilerken, arkasından da babasının görevlendirdiği muhafızlar geliyordu. Ormanın derinliklerine doğru ilerlediklerinde, sahte Hun kılığındaki düşman da atlarını sürüp onları gizlice takibe aldı.
Yağılar, fırsatını bulur bulmaz muhafızları atlarının üstünden birer birer oklayarak devirdi. Sıra çaresiz kalan minik Bora’ya geldiğinde, ormanın dumanlı karanlığından irice bir kurt fırlayıp yollarını kesti... İşte o kurt, Asena’nın ta kendisiydi!
Bora'ya atılan oklar atının hızlı manevraları sayesinde isabet edemeden yere düşüyordu. Bora ise atın hızına ayak uyduramadan yere düşmüştü, sürünerek ulaştığı kayalıkların dibinde ağlayarak annesini çağırıyordu. Asena, tek bir pençe darbesiyle düşmanların başını gövdesinden söküp attıktan sonra, ağlayan çocuğu incitmeden ensesinden kavrayıp geniş sırtına aldı. Onu kayalıkların arasındaki gizli bir mağaraya götürerek taze geyik etiyle besledi.
O gece Bora'ya kurtların sırlarını fısıldadı, kanına kurt soyunun kanını ekledi... Bora, Asena ile toplam üç gece mağadara kaldı, üç gecede yirmi yaşında bir delikanlı olup babasının yanına döndü. Boynunda daha önce kimsede görülmemiş kızıl taştan kolyesi vardı. Onu görenler anladı bunun büyük bir kut olduğunu.
Babası altın örgünü oğluna hemen teslim etmişti.
Bora’nın adı artık bozkırda Börü Han olarak anılacaktı. Nesilden nesile aktarılacak bu ulu sırla birlikte Kızıl Kolye, bir handan diğer hana devredilen kutsal bir simgeye dönüştü. Kolyenin taşıdığı gerçek gücü ve sırrı ise sadece onu boynunda taşıyan Han bilecekti...
Kızıl Kolyeyi taşıyan bu kutlu soya "Han Soyu" denildi; halkın gerçek lideri daima bu kandan çıkardı. Açelya’nın babası da bu soydan geldiği için kolyenin sahibiydi. Açelya genç bir kız olduğunda, babasının ağır sorumluluklarla boğuştuğu zamanlarda Alfalık görevini üstlenirdi. On yedi yaşına geldiğinde bir erkek kardeşi olmuştu; adı atası gibi Bora’ydı. Bora büyüyüp olgunlaştığında Alfalık ona devredilecekti. Fakat genç Bora kendini kanıtlayamazsa, Alfalık makamı ablasında kalacak ve o kutsal Kızıl Kolye Açelya'nın boynunu süsleyecekti.
Bu görevin ağırlığını taşımak hiç kolay değildi... Açelya kendi gücünün farkındaydı; yeter ki dikbaşlı ve mağrur yapısı, fırtınalı anlarda doğru yönü seçmesine engel olmasın...
Av günü yaklaşırken, gecenin içinden gizlice belirdi Karahan, Açelya'nın arkasınada öylece durdu. Açelya anlamıştı arkasında bekleyenin Karahan olduğunu. Karahan, gözlerini Açelya'ya dikmişti, nefesi kesik, rengi ay kadar solgundu. Bir şeyler olmuştu, Açelya sakinliğini koruyordu ama içinde büyük bir endişe belirmişti.
Bölüm etkileşimi
