Görünmez Kürk kitap kapağı

1. bölüm / 6

Görünmez Kürk

1.Bölüm: Karanlıktaki ses

Vaveyla Yazarı: Honey Tea

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 1.Bölüm: Karanlıktaki ses

Vaveyla uygulamasında yayınlanma tarihi: 18 Haziran Çarşamba 2025
Wattpad uygulamasında yayınlanma tarihi: 16 Haziran Perşembe 2025

🐺

(Son Güncellenme Tarihi:17 Haziran 2026/ Diğer bölümler de güncellenecektir.)
🌑

🐺

Köşedeki televizyonun karşısına yerleştirilmiş tekli koltuktan, otel odasının sıkıcı bej rengiyle uyumsuz bordo halılarını inceliyordum. Gündüzün kavurucu telaşı çekilmiş, geriye gecenin serinliğiyle birlikte içime çöken bir huzursuzluk kalmıştı. Biraz temiz hava almak istiyordum, benimle dışarı gelmesi için kardeşime doğru yaklaştım. Telefonuna gömülmüş halde, uzandığı yataktan kımıldamaya hiç niyeti yok gibiydi, parmaklarının arasında kaydırdığı zamanla yeterince meşgul görünüyordu.

"Kağan, hadi kalk dışarı çıkıyoruz."

"Tülin, bi dur ya! Git başımdan."

Sırtını yasladığı yatak başlığından aşağı kayarak yatağa iyice yayıldı. Ben de kolunu çekiştiriyordum ama yerinden bile oynamıyordu.

"Dışarıda kimse yokken rahatça gezelim, hem temiz hava almış oluruz... "

Yüzüme bakıp gülümseyince "evet" diyecek sanarak heyecanlanmıştım.

"Herkes senin gibi baykuş olmadığı için geceleri uyuyorlardır tabii, sen niye gece gece bizi sokağa çıkartıyorsun onu anlamadım?"

Cevap vermek yerine ellerimi belime yerleştirip gözlerimi üzerine diktim. Beni sinir etmek hoşuna gitmişti, yüzünde geniş bir gülümseme belirginleştikten sonra aniden yataktan kalkıp etrafa bakınmaya başladı.

O kadar acele ediyordu ki, önemli bir şeyi kaybetti sandım. Benim yatağımın üzerinde duran kıyafetlerimi sağa sola savurarak karıştırmaya başladı, bir yandan da kendi kendine söyleniyordu.

"Nerede bu?"

"Ne arıyorsun?" diye sordum.

"Sessiz ol Tülin, konsantre olmam lazım," dedi.

Sonra kendi yatağını kurcalamaya başladı.

"Hah! Buldum! Yastığın altına sokmuş biri!"

"Odada senden ve benden başka kimse yok Kağan!" dedim, kollarımı iki yana açarak.

Elinde tuttuğu televizyon kumandasına âşık gibi bakıyordu. Yanımdan geçip giderken, keyifle koltuğa kurularak kanalları taramaya başladı.

"Bu mu yani Kağan? Koca tatil boyunca yatak, televizyon, koltuk üçlüsüyle mi takılacaksın?"

Kaşlarını kaldırıp yüzüme sırıtarak baktı.

"Tülin, söz veriyorum yarın gece dışarıya çıkarız ama bugün olmaz. Bu akşam maç var."

Televizyonun önüne geçtim, görüşünü engellerken ona nasıl karşılık vereceğimi düşünüyordum. Bu çocuk, sinirlerimi bozmayı kendine hobi edinmişti.

"Maçı sonra izlersin zaten her gün maç var, bir bitmiyor ki!"

Panikle yerinden fırlayıp beni omzumdan iterek kenara çekerken maça kitlenmişti.

"Bunun tekrarı yokmuş. Sen biraz balkona çık, hava al, sabaha karşı dışarı çıkarız tamam mı canım ablam."

Başıma kedi sever gibi pat pat yapıyordu, ondan umudumu kesmiştim.

Şu an için gerginliğimi dağıtabilecek en iyi seçenek hemen balkona çıkmaktı, sanki tüm gün, iki yaş sendromlu çocuklarla dolu bir odada kalmıştım. Kendimi yeterince yorgun ve bıkkın hissediyordum. Tatile çıkılmayacaklar listeme Kağan'ı ve rahatsız edici parmak arası terliklerimi ekledim.

Balkona çıktığımda gece serinliği hemen yüzüme çarpmıştı. Ayın yumuşak ışıkları beni olumsuz duyguların arasından hızla kurtarmıştı. Temiz havayı içime çekerken verdiğim nefesle bedenim biraz olsun hafifledi.

Etraf gecenin karanlığına inatla parıldayan gökyüzü ve çevredeki ışıklarla çok güzel görünüyordu, gerçekten tam bir yürüyüş havası vardı.
Bu kez aklıma Utku geldi. Acaba ne yapıyordu? Onu dışarıya çıkmak için çağırsaydım beni Kağan gibi sinir etmezdi.

Mesaj atmak istiyordum ama akşama doğru gönderdiğimiz hiçbir mesaja bakmamıştı. Aslında öğlene kadar bizimleydi; akşam olunca Kağan, birlikte yemek yemek için defalarca aramasına rağmen bir kere bile geri dönmemişti.
Acaba ne yapıyordu? Bizsiz daha çok mu eğleniyordu?

Hep birlikte tatile gelmiştik ama sanki kimse bunun farkında değildi. Kağan neredeyse sürekli odada kalıyordu, Utku ise haber vermeden kendi başına kayboluyordu.

Aslında, Kağan evdeyken daha aktif biriydi; sürekli gezecek bir yer bulur, benimle dışarı çıkmak için ısrar ederdi. Burada ise neredeyse odaya kapanmıştı. Sanki tatil ona iyi gelmek yerine ters etki yapmıştı.

Utku'ya gelince, ne zaman ne yapacağını kestirmek her zaman zordu. Bazen bizimle arkadaş olması bile başlı başına bir mucize gibi geliyor.

Üçümüzü bir araya getiren o dönüm noktası olmasa bence arkadaşlığımız imkansızdı. Koca bir yıl boyunca, kütüphanede ders çalışırken, her defasında Utku'yla yan yana geliyorduk. Bir süre sonra tesadüfler sayesinde sohbet etmeye başlamıştık. Durumu Kağan'a bahsedince, "Kim bu sapık!" deyip benimle kütüphaneye gelme kararı almıştı ama sonra Utku'yla yakın arkadaş oldular. Kağan'ın problemleri çözme şekli gerçekten harikadır.

Utku, benden iki yaş küçüktü yani erkek kardeşimle yaşıtlardı. Belki de bu yüzden kolayca arkadaş oldular, kim bilir? Aslında, yan yana geldiklerinde Utku'nun iri yapısı, onun Kağan'dan daha büyük görünmesine neden oluyordu. Bence dış görünüşü yüzünden aramızdaki yaş farkını kapatmakla kalmaz, üstüne birkaç yaş daha ekleyerek hepimizi cebinde taşırdı. Ancak bazı davranışları çocuk gibiydi, böylece üçümüz matematikteki yaş problemlerinden daha karmaşık hale geliyorduk.

Erkek kardeşimin açtığı maçın sesiyle irkilmiştim. Sesi odanın her köşesine ulaşmak ister gibi yükselmişti. Tam ayağa kalkıp yanına gidecekken, sesi kıstı, ardından telefonda biriyle konuşmaya başladı.

Balkon kapısına yaslanıp gözlerimi ormana sabitlemiş, sessizce düşünüyordum. Bazen insanın içinde biriken şeyleri kimse anlamaz, herkes hayatın düzenli aktığını düşünür. Oysa ruhunun başka köşelerinde bambaşka bir karmaşa vardır.

Yerime yerleşip sırtımı sandalyeye yasladım, burası bana hem iyi gelmişti hem de her şeyden daha fazla uzaklaşmak istememi sağlamıştı.
Sanırım eve dönünce yine kendimle ve derslerimle vakit geçirerek bu düşüncelerden kaçmaya çalışacağım.

Balkonun kapısı yavaşça açıldığında Kağan bana doğru seslenmişti.

"Bize Türk kahvesi aldım."

Tepsiyi ufak sehpaya dökmeden yerleştirdikten sonra, yanımdaki sandalyeye yerleşip sessizce beklemeyi denedi ama beceremedi.

"Ohooo, ne oldu Tülin? Yine sessizsin. Karadeniz'de gemilerin mi battı, hayırdır?

"Kağan, hiç havamda değilim. Teşekkür ederim kahve söylemişsin ama şu an benimle uğraşma."

"Anlaşıldı." dedi. "Ben kahvemi alıp gidiyorum. Sen de burada oturup düşünmeye devam et. Bir şey anlatacaksan da maç bittikten sonra, mümkünse ben uyurken kendi kendine anlatırsın."

Daha cevap veremeden kahvesini alıp içeri kaçtı.
Ukala.
Biliyorum, reklam arası diye bu kadar uzun cümle kurdu, Kağan'ın beyni, maç varken hayatta kalabilecek seviyede çalışırdı.

Yıldızlar sırayla gökyüzünde yanıp sönerken kahvenin kokusu hafifçe burnuma geliyordu. Bir anlığına gerçekten huzurlu hissettim.
Ta ki uzaktan gelen o ses duyulana kadar.
Bir uluma.

Merakla sandalyeden kalktım, ormanın en sık olduğu noktaya gözlerimi dikip, parmak uçlarımda yükseldim. Biraz daha gayret edersem, ağaç gövdelerinin birbiri üzerine yığıldığı kısımları görecektim sanki.

İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Uluma sesi yeniden duyulunca, kargalar da bağırarak eşlik etmeye başlamıştı, aynı noktada daire çizerken, arada alçalıp yükseliyorlardı.

O uluma sesi, kulağa farklı geliyordu, oldukça gür ve acı doluydu. Zavallı hayvanın başına bir şey mi gelmişti? Neyin habercisiydi bu ses?

Tetikte bekliyordum ama hiçbir şey olmamıştı, kuşlar da sakinleşince, kendi kendime abarttığımı fark ettim. Vahşi doğa sonuçta belki de sadece sürüsüne sesleniyordur.

Ağaçların üzerindeki kıpırtıyı fark edince tekrar dikkat kesilmiştim, sonuçta bedava belgeselden kimseye zarar gelmezdi. Bakalım bu kez hangi hayvan iş başındaydı. Ağaçlardan birinin tepesine yakın bir silüet, aniden başka bir ağacın zirvesine doğru atladı. Bacaklarının açılışını, kollarının öne doğru uzanışını, gövdesini ileriye doğru itişini... Hepsini net bir şekilde görmüştüm. Bu, bildiğim hiçbir şeye benzemiyordu, sonuçta Türkiye'deki ormanlarda maymun da yoktu.

Şaşkınlıkla öne eğildiğimde, dizim sehpanın kenarına çarpınca kahve fincanı da hemen yere düşmüştü, kahve telvesi de her yana saçılmıştı. En sevdiğim elbisemin etek uçlarına sıçrayan kahve, pembe çiçeklerin rengini resmen soldurmuştu Yere saçılan kırık fincanları toplamak için eğildiğimde, kurt tekrar ulumaya başladı. Bu kez ensemden yayılan tuhaf ürperti tüylerimi diken diken etmişti, aniden beliren gök gürültüsü ve yıldırım ise ormanın heybetli ağaç gövdelerinde en pürüzlü yüzeyleri bile aydınlatmaya yeterdi.
🐺

(Birinci bölümü okuduğunuz için teşekkür ederim. Düzenlemeye devam edeceğim.
Kitabımı geliştirebilmem için önerilerinizi yazmayı unutmayın. 🌸)