4. bölüm / 6
Görünmez Kürk4. Bölüm: Dolunay Geçidi
Bölümler 6Şu an: 4. Bölüm: Dolunay Geçidi
(MERHABA! Biliyorum çok beklettim, 4. bölümü düzenlemek biraz uzun sürdü. Siz bu bölümü okurken ben 5. bölümü düzenleme geçeyim. Ha, bu arada, belki bilmeyenler vardır, toplamda 17 bölüm yayınlaşmıştım, şimdi hepsini tek tek güncelleyerek sizlerle paylaşıyorum. 17. bölümden sonra yeni bölümler gelecek...)
(Son Güncellenme Tarihi: 28 Haziran 2026)
Kurt adamın gözünden: Yin, Yang ve Pençe
Görünmez Vadi, farklılıkların bir araya gelmesiyle oluşmuş kadim bir düzendi. Zaman burada bambaşka akarken, vadi sakinleri zıtlıkların içindeki uyumu korudukça düzen kusursuz bir yin ve yang dengesinde varlığını sürdürürdü. Devler Volkanı, Sihirbazlar ve Otacılar Şatosu, Kurtların Konuşan Ormanı, Şekil Değiştiren Deniz, Bilge Taşlar Müzesi ve Ejderha Kalesi gibi daha birçok gizemli bölge bu dengenin birer parçasıydı.
İnsanlar bizi bilemez, vadimizi göremezdi; işte bu yüzden adına Görünmez Vadi denilmişti. Kendimizi onlara göstermeyi seçersek, vadinin en eski yasalarını çiğnemiş olurduk. Bu kadar gizemin bir arada olması etkileyiciydi ama her güzelliğin kusurları vardır, mesela insanların vadiye ulaşabilmiş olması başlı başına bir sorundu, yakın geçmişte böyle bir şey görülmemişti.
Eğer bir şekilde izinsiz giren olur da dünyasına dönmesine izin verilirse, mutlaka bir bedel öderdi. Vadi, en değerli varlığını; ruhunun en parlak köşesini söküp alırdı, burayı yalnızca güzel ya da korkunç bir rüya gibi hatırlarlardı. Fakat farkında olmadan en değerli anılarını, belki de en çok sevdikleri insanı hatırlama yetilerini de vadinin topraklarına bırakmış olurlardı.
Tülin ve Kağan dünyaya döndüğünde; beni, birbirlerini veya en güzel anılarını tamamen unutacaklarını düşünmek içimi kavuruyordu. Eğer böyle olursa sebebini asla bilemeyecekleri kocaman bir boşlukla hayatlarına devam edeceklerdi...
Bu duruma engel olmak için Görünmez Vadi'nin lideri Kamata'dan, dostlarımın yeteneklerine en uygun bölgeyi seçmesini isteyecektim, umarım Görünmez Vadi'nin, görünmez sakinleri olmayı kabul ederlerdi.
***
Geçmiş Zamandan Bir Anı: Kokunun İzinde
Tülin...
Adını düşünmek zihnimdeki uğultuları susturmaya yetiyordu. Onu ilk fark ettiğimde gün benim için sıradan bir akşam üstüydü. Pastaneden aldığım susamlı kurabiyeleri ayak üstü atıştırırken, tüm sistemimi yıllardır tanıyormuş gibi heyecanlandıran bir koku almıştım.
O gün, cadde çok kalabalıktı, her yer yıl sonu süslemeleri ve cadde boyu açık dükkanların indirim tabelaları ile kaplıydı. Kalabalığı iterek acele etmeye çalışıyordum, elimdeki kurabiyelerin bir kaçı yere düşünce tam sağ tarafımda, ufak çocuğun elinden tutan yaşlı amcaya doğru kurabiyeleri vererek hızla kokunun izini sürmeye başladım. Kalabalığın, egzozun, yerde çamurlaşan karın, hatta sokakta yaşayan tüm kokuların arasına gizlenmişti, yine de bu özel kokuyu ayırt edebiliyordum.
İnsanlar, belki sadece aşk deyip geçerdi, benim için sadece aşk değil önemli bir bağın başlangıcıydı.
Meğerse Tülin'in en çok ziyaret ettiği kütüphane de bu cadde üzerindeymiş, elindeki simit paketiyle içeriye girmek üzereydi, yüzünü gördüğümde, o an içimde bir şeyler yerini bulmuştu.
Duyularım onu çoktandır tanıyormuş gibiydi.
Hissettiğim şey farklıydı.
Daha derin...
Daha ilkel...
Dişisini bulmuş bir kurttan daha âşık ne olabilirdi ki?
Başlarda amacım merakımdan kaynaklanıyordu, kokunun kime ait olduğunu öğrendikten sonra uzaklaşacaktım ama içimdeki vahşi iç güdü hemen evcilleşmişti.
Minik bir labrador olmama ramak kalırken kendimden nefret etmiştim.
Bu kokuyu sürekli yakınımda istiyordum.
Kütüphaneden pek çıkmazdı, hayatı derslerle sınırlı gibi gözükse de bence asla tahmin edilemez biriydi.
O günden sonra her gün kütüphaneye uğramıştım, bir şekilde çalışma düzenini öğrenmiştim. Bahar ayıydı, bir kaç saatlik çalışmanın ardından, öğleden sonra kütüphaneden ayrılma kararı almıştı. Ben de kendi kitaplarımı toplayıp hemen ardından onu takip etmeye başladım. Yol kenarında durduğunda aramıza biraz daha mesafe koyarak ne yaptığını uzaktan izlemeye çalıştım. Bahar ayıyla yuva açan karıncalara simit poşetindeki susamları dökmeye başlamıştı.
Aslında onu böyle gözlemleye devam etme nedenim konuşmak için bahaneler arıyor olmamdı.
İnsan sevdiği birinin hakkında istemsizce tüm ayrıntıları aklında tutmaya başlarmış.
Yine bir gün kütüphaneden erken çıkıp parkın içinden yürüdüğünü gördüm. Yolunu kısaltmak yerine parktan geçen uzun patikayı seçmişti.
Yeni açmış lavantaların önünde durduğunda parmaklarını mor çiçeklerin üzerinde gezdirmişti. Avucuna sinen kokuyu burnuna doğru götürürken gülümsedi. Aslında tüm çiçekleri severdi ama bir kere bile kopardığını görmemiştim.
Kedileri köpeklerden daha çok sevdiğini düşüyordum, bu beni biraz üzse de kedileri ben bile çok severdim, o hayvanlar insan tarafımı ele geçirmeyi iyi biliyordu. Çantasında her zaman kediler için yem vardı. Bir keresinde oturduğu banktan kedilere seslendiği sırada, buruşturulmuş mama paketi etrafa saçılmıştı, kediler etrafa saçılan mamaya hücum ederken, bazıları da kucağına düşen mamaları yemek için üzerine çıkmıştı. Yüzünde kocaman bir gülümseme belirmişti...
Sadece kendi küçük dünyasında yaşamaya çalışıyordu.
Onunla tanışmam gerektiğine karar verdiğimde sanki dünyayı daha farklı gözlerle görmeme yardımcı olacakmış gibi düşünmüştüm. O zamanlar sınavlarım da yaklaşmıştı, bu sayede Tülin'in sıklıkla gittiği kütüphaneye ben de sıklıkla gitmeye başlamıştım ama zaman geçtikçe yaptığım tüm bu şeyler gözüme daha az masum gelmeye başladı.
En sevdiği masayı biliyordum, hangi günlerde erken geldiğini biliyordum hatta hangi rafların arasında daha uzun vakit geçirdiğini bile...
Bunların hiçbirini bana anlatmamıştı, kendim öğrenmiştim... Sessizce, fark ettirmeden...
Bir akşam Tülin'den önce kütüphaneden çıktığımda ders çalışmak yerine sürekli onu düşünmek insan tarafımda ciddi rahatsızlık hissetmeme sebep oldu, o gün kendimden nefret etmiştim.
Tülin kendi halinde biriydi, ben ise onun hayatında davetsiz girmeye çalışan biriydim.
O benim dünyama ait değildi, ben de onun dünyasına ait değildim.
Ertesi gün yine kendimi kütüphanede bulmuştum, kendimce nedenlerim vardı. İstemeden de olsa burada ders çalışma düzeni oluşturmuştum. Farklı bir kütüphaneye gitmektense alıştığım bölgeyi terk etmek istememiştim. O gün farklı bir masaya geçmiştim, Tülin'in her zaman seçtiği masada ise başkaları vardı. Kendimce bugün gelmez diye düşünürken, açıkcası içim biraz rahatlamıştı. Derslere konsantre olmuşken kokusu burnumun ucuna doğru toplanmaya başlamıştı, koku yaklaştıkça kalbim de hızla çarpmıştı.
Birden, tam yanımdaki boş sandalyede durmuştu, başımı kaldırdığımda ilk kez göz göze gelmiştik.
"Burası boş mu?" dediğinde ağzım kupkuruydu, cevap vermeden sadece başımı sallamıştım.
Bir süre sessizce çalıştık, Suyunu içerken göz ucuyla benim önümde duran kitaplara baktığında, şişeyi masaya sertçe koyup etrafa su sıçratırken bana kendi kitabını göstererek "İnanmıyorum, baksana aynı bölümü okuyoruz..." demişti. O gün aramızdaki diyalog hızla gelişmişti. Sürekli yan yana gelmemiz hakkında espriler yapmıştık, akşam eve döndüğümde numarasını rehberime görmek serap gibi hissettirmişti.
Ondan uzak durmaya çalışmak zordu, her geri çekilişimde onu biraz daha fazla düşünüyordum. Bir noktadan sonra mücadele etmeyi bırakmıştım.
Belki bir hataydı.
Belki de değildi.
Ama bildiğim tek şey, yanında olmak istediğimdi.
Tülin'i korumak istedim.
Her zaman birkaç adım gerisinde, iyi olduğundan emin olan sadık koruma köpeği gibi.
Bazen yolda yan yana yürüyüş yaparken ufak oyunlar oynardık, "hangi yöne gidersen git seni bulurum" demiştim, oyunlarımız da bunun hakkında olurdu. Sevinçli bir şekilde hemen benden önde ilerlerdi, bende bir yerde durarak bir kaç dakika onun gözden kaybolmasını beklerdim.
Bazen nereye gittiğini anlayamazdım, yine de benim için onu bulmak zor olmazdı.
Rüzgâr her zaman kokusunu taşırdı.
Dokunduğu yerler, geçtiği caddeler, kısa süreliğine oturduğu banklar bile arkasından iz bırakırdı.
Ben o izleri takip ederdim...
Sonra kardeşini, Kağan'ı tanıdım.
Kurt sürüsünde olsaydı kesin alfanın eşlikçisi olurdu, onun gibi dost bulmak zordur.
Ancak ablasına olan hislerim bu dostluğa zarar verebilirdi. Kağan'ı tanıdıkça geri çekilme kararı aldım.
Hala unutmuyorum, kütüphaneye Tülin'le ilk geldiği gün, beni görür görmez direkt "Ablamı takip mi ediyorsun? Yoksa sağlam bir dayak mı istiyorsun?" demişti.
Aklındakini pat diye söyledikten sonra gözlerini üzerime dikmişti, sanırım ağzımdan çıkan bu cümleden sonra her şeyi batırmıştım ama Kağan'ı kazandım " Ders çalışırken ablanla denk geliyorduk, aynı bölümü okuyormuşuz... Sayesinde notlarım yükseldi, sanki ablamla ders çalışıyor gibiyim."
Zamanla iki farklı yaklaşımım yüzünden Tülin'in kafasını fazlasıyla karıştırmıştım. O, ne olduğumuzu pek çözemediği için diyaloglarını arkadaş çizgisinde tutarak aşmamaya çalışıyordu...
İkisiyle de dost kaldıkça, insan olmayı hiç olmadığım kadar istemiştim.
Tabii en çokta Tülin'in yanında kalabilmek için desem daha doğru olurdu.
İçimdeki kurt onu çoktan seçmişti.
Ben ise bunun bir ceza mı, yoksa bir lütuf mu olduğuna karar veremiyordum.
***
Günümüz Zamanı: Ormana Doğru
İnsan, peşinden sürüklediği kişilerin kaderini de kendi kararlarıyla belirlerdi. Ben de tam bunu yapıyordum.
Şimdi ise görünmez bir yolda yürüyorduk. Bu, incecik bir misinanın üzerinde yürümekten farksızdı.
Ne yapıyordum ki böyle?
Bir yolu olmalıydı...
İkisini de peşime takmış kendi sürümün önüne atmak üzereydim. Sözde beni geri almaları için sürüyle konuşacaklardı.
İnsan dostlarımı dinleyen kurtlar belki insafa gelirdi...
Ya da onların gözü önünde beni parçalara ayırırlardı.
Ormanları bilirsiniz; geceleri tenhalaşır, insan kendini kolayca yalnız ve korunmasız hisseder. Sessizliğin içinde orman halkının geceyle kamufle adımlarını duymak neredeyse imkânsızdır. Çoğu sizi uzaktan izlemeyi tercih edecektir.
Benim gibi zihni susmayan bir kurtsanız bu sessizlik canınızı biraz sıkabilirdi.
Kulaklarım ufacık kıpırtılara bile duyarlıydı, ayağımın altındaki titreşimler, benim için ormanın nabzını dinlemekti. Alacakaranlıkta gözlerim, normal bir insanın göremediği detayları rahatlıkla seçerdi. Derinlerde saklanan kurt, doğanın en vahşi parçası, içimde uyanıyordu.
Zaman daralıyordu. Ay, gökyüzünün en tepe noktasından uzaklaşmadan kemiklerimdeki o tanıdık sızıyı hissetmeye başlamıştım. Dönüşüm yaklaşıyordu. Acele etmeli, ormanın en yüksek tepesine varmalıydım. Ama adımlarımı yavaşlatan bir şey vardı, arkamdakiler... Fazla hızlanırsam, Tülin ve Kağan ardımda açacağım o geçide asla yetişemezlerdi.
Onları karanlıkta kaybedemezdim.
Adımlarım iki farklı ritimle eziliyordu toprakta; biri kemiklerimde başlayan o dönüşümün acelesi, diğeri ise umudun verdiği yükü taşımakta zorlanan bedenimdi.
Geçidi açmak için yüksek bir nokta bulmam gerekiyordu, etrafıma dikkatlice göz gezdiriyordum. Dolunay, enerjimizin zirveye ulaştığı o nadir anlardan biridir, eksik kurtlar bu enerjiden çok zor olsa da yararlanabilirdi. Aya ne kadar yakın durursam, o kadar şansım var demekti. Canımı yakacaktı, beni zorlayacaktı ama o geçidi aralamak ne pahasına olursa olsun bunu başaracaktım.
Aslında, enerjiyi göğüslemek benim için o kadar zordu ki, Tülin ve Kağan'ı peşime takmadan önce, gücümü test etmeye çalışırken deneyimim hüsranla sonuçlanmıştı.
Ölümle yaşam arasındaydım...
Tatile geldiğimiz günden beri peşimde bir takipçi olduğunu biliyordum. Daha ilk geceden ateşim yükselmişti. Kurtların kanı, yaklaşan bir savaşın habercisi olarak kaynamaya başlardı; bunun ne anlama geldiğini hemen anlamıştım ama düşmanımın kim olduğunu, ne zaman saldıracağını ya da neden beni seçtiğini bilmiyordum.
Odamın camının önünde durmuş, karanlığa gömülen ormanı izliyordum. Onun orada olduğunu hissedebiliyordum. Hatta zihnime kadar ulaşabilecek kadar güçlüydü. Tek bir düşünceyi durmadan fısıldıyordu:
"Ormana adımını ilk attığında, av olmaktan başka seçeneğin kalmayacak. Kalbinin son atışını ben duyacağım."
Gücüm her geçen gün biraz daha tükenirken, hala sürüye kabul edilmenin bir yolunu arıyordum. Kim olduğunu anlamadığım bu akılsız kurt ise, farkında olmadan bana aradığım fırsatı sunmuştu.
Kendimi bugün hazır hissettiğimde, ormana giderek gücümü sınamak istemiştim. Önce uzun uzun uludum. Bu, meydan okumamı haber vermek içindi.
Savaşı kazanırsam, kendimi kanıtlayarak, sürünün bir parçası olacaktım.
Kaybedersem, zaten kimse cesedimi bulamayacaktı.
Ay ışığından daha fazla güç alabilmek için ormanın yüksek noktalarını arıyordum. Takipçim ise bir gölge gibi peşimden ayrılmıyordu. Beni asıl şaşırtan, şimdiye kadar saldırmamış olmasıydı. Belki de hareketlerimi tartıyor, zayıf anımı yakalamak istiyordu.
Ayın enerjisini toplamakta zorlanınca daha da yükseğe çıkmaya karar verdim. Aklıma karaçamların tepelerine tırmanmak geldiği anda, o gece avın ben olduğunu hissettim. Hiçbir kurt, yarı insan formuna geçerek maymun gibi ağaçlara tırmanmazdı.
Ben ise artık savaştan değil, ölümden kaçıyordum.
Son kez uluyordum, içimden geldiği gibi...
Acı ciğerlerimi yakarken sesim çatallaşıyor, ulumalarım orman halkını rahatsız ediyordu; sanki bedenim acısını hayatta kalma çağrısını dışarıya kusuyordu.
Bir karaçamdan daha uzun olanına sıçradığım sırada ayağımın altındaki dal çatırdayarak kırılınca boşluğa savrulmuştum.
Yarı dönüşmüş bedenim bile bu yükseklikten düşmenin etkisini kaldıramamıştı. Gözlerimi güçlükle araladığımda, görüşüm aşırı bulanıkken sadece tam karşımda bir kurt silüeti görüyordum.
İzini ustalıkla gizlemişti. Bataklığa girerek kokusunu bastırmış, kürkünü çamurla kaplayıp gecenin karanlığına karışmıştı.
Umarım düşündüğüm kişi değildi...
Yerden kalkmaya çalışırken bir anda üzerime atlayarak dişlerini gömleğimin yakasına geçirmişti. Salyası, kürkündeki çamurla karışıp yüzüme damlarken, kollarımı güçlükle kaldırıp direnmeye çalışmıştım. Artık, gözlerim kararıyor, nefesim kesik kesik geliyordu.
Tam o an, ormanın içinden keskin bir uluma yükselmişti.
Üzerimdeki kurt irkilmiş, gözleri kocaman açılırken kulaklarını sesin geldiği yöne dikmişti. Bir anlığına tereddüt etmiş, ardından boğazından boğuk bir hırıltı çıkararak hızla üzerimden geri çekilmişti. Çamura karışan gölgesi, gecenin karanlığı içinde kaybolmuştu.
Onun gidişiyle birlikte bedenim tüm direncini kaybetmişti. Son gördüğüm şey ise karanlığın içinden yaklaşan kurdun boynundaki kızıl kolyeydi.
Alfa...
Bilincim gitmişken bile, ölümün soğuk ve ıssız odalarından bana seslenerek "şanslısın, evlat... Şimdi kendini bana bırak." diye seslenmişti.
Uyandığımda bir mağarada tek başımaydım. İlk yaptığım şey etrafı kontrol etmek oldu. Takip edilme ihtimali, yaşadıklarımdan sonra içime işlemişti. Bir süre nefesimi bile tutarak çevreyi dinledim.
Eğer otele döndüğümde Tülin beni balkondan görmeseydi, büyük ihtimalle o gece sessizce çıkıp gidecektim. Onlar için yalnızca kısa bir veda notunu lobiye bırakarak bir daha asla karşılarına çıkmayacaktım.
Ah, Tülin...
Seni de Kağan'ı da peşimden sürüklediğime hâlâ inanamıyorum. Bazen kendime bunun sadece bir bahane olduğunu söylüyorum. Gerçekten onlara ihtiyacım var mıydı? Hayır. Büyük ihtimalle bu yükü tek başıma da taşıyabilirdim ama seni geride bırakmayı başaramazdım...
Önümde tek bir plan vardı. Alfa'nın inisiyatifine sığınacak, Tülin ve Kağan'ı da yanımda götürerek sürümün karşısına çıkacaktım. Hakkımda her şeyi tam olarak bilmeleri gerekmiyordu; geri dönmeyi ne kadar istediğimi ve gerçek yerimin sürümün yanı olduğunu söylerken yanımda şahit olarak durmaları yeterliydi.
Ve her şey baştan başladığında, sürüye döndüğümde rütbem omegaya düşecekti. Bir zamanlar beta olmaya hazırlanan ben, şimdi omega olmaya bile razıydım.
Alfa, bana karşı her zaman inisiyatif kullanır, hatalarımı telafi etmeme fırsat vererek çoğu zaman görmezden gelirdi, babamın çocukluk arkadaşı olduğu için beni kendi çocuğu gibi severdi.
Beta olmak için çabaladığım zamanlarda desteklerini eksik etmemişti, bütün emeklerini mahvetmeden önce liderliğe yakışacağımı düşürdü. Alfanın güvenini paramparça etmiştim, tekrardan aynı şekilde güvenini kazanamak imkansızdır ama ben elimden geleni yapacaktım, şu an geçidi ararken yapmaya çalıştığım gibi...
Tülin ve Kağan'dan önce ormana geldiğim sırada dolunayın enerjisini, hissettiğimi hatırlıyordum. Şimdi, bedenimdeki yaraların ve saldırının şokuna rağmen tekrar ağaca tırmanmak zorundaydım, bu haldeyken enerjiyi göğüslemek benim için zor olacaktı.
Pençelerim belirginleştiğinde, insan formumdan henüz çok uzaklaşmadan, yarı dönüşmüş formumu korumaya çalıştım. Tamamen kurt formuna dönüşürsem, şanslı bir tırmanış gerçekleştiremezdim, o yıkıcı gücü geçidi açacağım ana saklamalıydım.
Her tırnak darbesiyle ağır çam kokusu genzime doluyordu, istemsizce hapşırığım sırada tek kolumla ağaca tutunuyordum, boşlukt asılı kalan pençemi ağaca saplayıp kendimi tuttum.
Tepeye ulaştığımda, yıldızların arasından parlayan dolunay bütün ihtişamıyla üzerimdeydi.
Bir süre bekledim, cırcır böceklerinin sesi, ormanın sakinliği bir an garip gelmişti. Yıldızlı gecenin tablosu, büyük bir geçit öncesinde sinsice bekliyordu. İçgüdülerim kabarırken, kendimi tekrar güçlü hissediyordum. Yeterli hissettiğimde ağaçtan hemen indim. Dönüşümüm gerçekleşmeden ikinci benliğimi karşıma aldım. Beyaz bir kurt buğulu ama derin gözlerini üzerime dikmişti, o çoktandır hazırdı.
Göğsümdeki soğukluk boğazıma kadar çıktığında artık ormanın bir parçasına dönüşüyordum. Işık çevremi sarmıştı, bedenime işleyen soğuk, aldığım nefesi kısa süreliğine kesilmişti.
Dönüşüm tamamlandığımda, her şey farklıydı; düşüncelerim, hissetiklerim ona aitti. Bu duruma alışamayan kurtlar, özellikle de genç kurtlar için ikinci kimlik süreci çok kritikti. Dönüşemedikleri takdirde, yaşamlarını sürdürebilmek adına insan yaşamına gönderilirdi. İnsan yaşamına gönderilen çoğu kurt, benlikleriyle alakalı travmalar geçirirdi.
Arka bacaklarımın üzerinde doğrulur gibi gerildim, göğsümü gökyüzüne doğru kabartırken iki kez uludum, Alfa'ya ulaştırdığım en güçlü yardım çığlığıydı. Tek seferde beni duymuştu, böyle hızlı bir dönüş beklemiyordum. Şimşekler çakarken yer titremeye başladı, rüzgar ağaçları sallıyordu, topraktan aya doğru yükselen kurt geçidi açılmak üzeydi.
Sanki bir halka aya doğru iple bağlanmıştı, gücünü ay ışığından alan, daire şeklindeki ışık hüzmesinin orta kısmı dalgalanırken, bütün gerçekliği eritip başka bir dünyaya açılan kapı görevini görüyordu. İnsan gibi kahkaha atmak isterdim ama onun yerine ufak burun sesleri çıkarırken ön patilerimi toprağa savurarak zıplıyordum.
Çıtırtı seslerini duyunca neşemi yarıda kesmiştim, bedenim sabit dururken kulaklarım dikleşmişti, Kağan bana sesleniyordu.
"Biraz daha dayan Utku! Neredeyse vardık!"
(Umarım okurken keyif almışsınızdır. Bu bölüm fazlasıyla uzun olacaktı ve pek çok geçmişe dönük kısımlarla size bilgiler vermeyi düşünüyordum ama bir bölümde bu kadar bilgi yüklemesi ağır gelirdi. Bu yüzden az önce bir kısmını 5. bölüme aktardım.
Çok merak ediyorum; şu an 4. bölüm hakkında neler düşünüyorsunuz? En sevdiğiniz kısım hangisiydi? Ayrıca, hikayemizin bundan sonra nasıl gelişeceğine dair tahminleriniz var mı? Hadi yorumlarda buluşalım, fikirlerinizi okumak beni çok mutlu ediyor!
🌸 Sevgiyle kalın, sonraki bölümde görüşmek üzere!🌸)
