Bölümler 16Şu an: 16. Bölüm: Bozulmuş Mührün Gizemi
- 1 1.Bölüm: Karanlıktaki ses1.209 kelime
- 2 2. Bölüm: Sahile Doğru1.550 kelime
- 3 3. Bölüm: Eksik Kurt2.974 kelime
- 4 4. Bölüm: Dolunay Geçidi2.362 kelime
- 5 5. BÖLÜM: Kan Kurdu2.759 kelime
- 6 6. Bölüm: Canavar Gölü1.742 kelime
- 7 7. Bölüm: Külgün1.530 kelime
- 8 8. Bölüm: Yönsüz Tanyel1.131 kelime
- 9 9. Bölüm: Görünmez Vadi3.191 kelime
- 10 10. Bölüm: Obsidyen Taşı1.034 kelime
- 11 11. Bölüm: Mühür1.474 kelime
- 12 12. BÖLÜM: koku1.157 kelime
- 13 13. Bölüm: Kararmış Damarlar2.618 kelime
- 14 14. Bölüm: Açlığın Aristokrasisi2.089 kelime
- 15 15. Bölüm: Kızıl Kolyenin Sırrı, Açelya'nın Soyu1.687 kelime
- 16 16. Bölüm: Bozulmuş Mührün Gizemi2.776 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
Yazar Notu: Bu bölümde Açelya ve Utku arasındaki sırrı öğreneceksiniz. Geçmiş zamana ait bir bölümdür, ve Açelya'nın ağzıdan yazılmıştır.
***
Geceleri nehir daha parlak görünüyordu, buraya gelmek istemiyordum ama mecburdum.
Kökyula Nehri'ni her geçişimde aynı şeyi hissediyorum, uzaklardan biri gözlerini dikmiş bana bakıyor ama nerede olduğunu bilmiyorum. Kurtların konuşan ormanı böyledir, her canlının algıladığı tehlike farklı ve özeldi. Ağaçların arasından süzülen Kökyula Nehri huzur verici görüntüsüne göre oldukça zıttır.
İçinde parlayan ışıklar kurtları kandırır, hatta bazı kurtları içine çekip yok ederdi.
Çok fazla renk vardı burada, etraf gereğinden fazla sesliydi. Kıyıdaki kristallerin yanıp sönen ışıkları babamın anlattığı efsaneyi hatırlatmıştı. "Beni uyarmıştı" diye mırıldandım. Henüz altı yaşlarındaydım, yanımızda Utku ve Karahan'da vardı. Babam bizi Canavar Göl'ün bahçesindeki oyun alanında bulmuş, oyunumuzu bozup ansızın Konuşan Orman'a sürüklemişti. O gün güneş batmadan önce acele ederek ormandaki tehlikeyi anlatmaya çalışmıştı.
"Zamanı geldiğinde, her kurt gibi içgüdülerinize yenilerek buraya geleceksiniz. Aniden ortaya çıkan o his sizi daha önce duymadığınız seslerle karşılayacak, orman sizi çağıracak...
Nerede olursanız olun orman sizinle konuşacak, susmayan sesi zihninizde oyunlar oynayacak, diş geçirecek yer arayacaksınız...
İşte o zaman, ormana ulaştığınızda nehirin kıyısında dikkatli olun, kristaller tehlikelidir kandırdığı kurtların ışığını söküp alır.
Kristallerin içinde yanıp sönen ışıklar, o kurtlardan geriye kalan izlerdir."
Sesli bir şekilde tekrar ederek nehrin kıyısı boyunca yürüdüm.
"Korkacak bir şey yok..."
Yavaşça eğildim nehre doğru avucumu daldırıp sudan içmeye başladım. O sırada uzaklardan bir çıtırtı sesi geldi, birinin arkamdan yaklaştığı çok belliydi. Korkmuyordum, yaklaşanın Utku olduğunu biliyordum, beni buraya o davet etmişti.
Eğer gecenin bir vakti benimle görüşmek istiyorsa, önemli bir nedeni var demekti.
Dolunay gücünü arttırırken, bu gece ormanın en tepesine çıkıp uluyacaktım. Sürüme yarınki av gününü hatırlatmam gerekiyordu. Utku ne söylemek istiyorsa hızlı olmalıydı, benim gibi birinin gece veya gündüz farketmeksizin pek vakti olmazdı.
Ayağa fırladım, bir şey demeden sinsice beklemesine sinir olmuştum. Arkamı döndüğümde, hiç tahmin etmediğim bir yüzle karşı karşıyaydım. Onu burada görmeyi beklemiyordum. Etrafa bakındım, Utku'da onunla gelmiş miydi merak ediyordum. Ben etrafa bakınca o da arkasına doğru omzunun üstünden bakmıştı, sonra gözlerini yüzüme sabitledi.
Çalıların arasındaydı ve üstü çıplaktı; terli yüzü, gergin bakışları, kararmış gözaltları...
Zihni dağılmış gibiydi ama umurumda değildi.
Bu şekilde gizlice gelmeye nasıl cesaret etmişti?
"Ne var?"
"Açelya, biliyorum zamanı değil ama... İçimde tutamadığım şeyler var."
Sesi neredeyse fısıltıydı, ne söylediğini pek duyamamıştım, pekte umrumda değildi zaten. Karşımda dikilip mırıldanacaksa, hiç konuşmasın daha iyi.
"Eğer beni rahatsız edecekse, içinde tutmaya devam et! Vaktim yok, tepeye çıkıp sürüye sesleneceğim."
Bir adım daha yaklaştı. Çalıların arasında ki karanlık kısımdan çıktığında kristallerin parıltısı göğsüne doğru rengarek yansıyordu. O zaman bir şey daha fark ettim, siyah saçları kısacıktı, örgüsü artık yoktu. Utku’yla birlikte beline kadar ulaşan örgüsü yerinde değilse, kesin kavga etmişlerdi çünkü örgüleri onlar için kardeşliklerini simgeleyen özel bir anlam taşıyordu. Bana göreyse hepsi birer saçmalıktı. Eğer bağ kurmak böyle basit temsillere dayanıyorsa, bana hiç uymazdı.
"Açelya, itiraf edeceğim şeyden sonra, senden bir açıklama beklemiyorum. Yeterki, hayır deme..."
Yayın üzerinde gerilen ok gibi, her konuşmasıda iyice sinirleniyordum, kaşım istemsizce seğirirken elimi belime yerleştirdim. O ise, şakaklarından süzülen teri gergince sildikten sonra konuşmaya devam etti.
"Tamam, hiçbir şey deme... Anlattıklarımdan sonra evet demek istersen o zaman konuş."
Bana asla ne yapmam gerektiğini söyleyemezdi! Ben alfa dişiydim. Eğer sınırları zorlamaya kalkışıyorsa, ona o sınırların kim tarafından çizildiğini hatırlatmam gerekirdi.
"Kıymetli vaktimi senin keyfine göre mi harcayacağım, ha? Daha sorunu bile sormadan, bana nasıl cevap vermem gerektiğini mi öğretiyorsun? Ben alfa dişiyim! Bana ne yapacağımı söyleyemezsin!"
Bana doğru yaklaşıp mesafeyi aştığında, kişisel alanımı bile ihlal etmişti.
"Özür dilerim, Açelya. Sınırını aşmak istememiştim.
Ama biliyorsun ki ben de sizin soyunuza uzaktan akrabayım!" Elinin tersiyle yanağımı doğru dokunmuştu. "O yüzden... sınırları çoktan aştığımızı varsayıyorum. Alfalık, benim de kanımda var."
Bileğini tutup elini iterken gülerek konuşmasına devam etti. "Eğer bir gün çocuğumuz olursa..."
Kulaklarıma darbe inmiş gibiydi, kafasını yerdeki çamur birikintisine sokmak istedim.
"Ne diyorsun sen? Bir daha bana dokunursan seni babanın kucağına gönderirim, akılsız oğluna biraz terbiye öğretmeli!"
Göğsünden ittiğimde geriye sendeledi, ayağı balçıklaşmış çamurlu zeminde kayınca dengesini kaybedip kalçasının üzerine düşmüştü. Düşüşüyle birlikte sıçrayan çamurlu su her yöne sıçrayıp yüzüme kadar gelmişti.
Onun da yüzü çamur içindeydi. “Bunu yapmana gerek yoktu… Ama sana kızmayacağım, Açelya. Çünkü sen… mühürlediğim kadınsın.”
Sesi titriyordu ama gözleri öfkeme karşı kendi üstünlüğünü kanıtlamak için direniyordu.
"Mühürlediği kadındım öyle mi? Senin gibi akılsız bir kurt beni kendine eş mi seçiyor?"
Ayağa kalkınca ellerini birbirine vurarak kalın çamur tabakasını silkeledi. Tek kelime etmeden nehre doğru yürümeye başladı. Onu izlerken dişlerimi sıktım. Hem aşkını itiraf etti hem de meydan okur gibi yürüyordu. Varlığı bile içimi daraltıyordu. Nehrin kıyısında durup bana doğru gülümsediğinde, ensemden aşağı buz gibi bir his yayıldı. Bu bakışın altında ya bir delilik vardı ya da bana inat planladığı başka bir şey.
“Kendini bana kanıtlamak için, kristallere ruhunu mu teslim edeceksin?” dedim. Sesim meydan okur gibiydi, ama kelimelerim onunla alay etmek için seçilmişti.
Gölün kıyısında durdu, omuzları gergindi sertçe nefes verdi “yıkıp kirlettiğin onurumu temizleyeceğim!” diye bağırdıktan sonra suya atladı. Yüzeyde oluşan halkalar hızla genişledi, sonra su yüzeyi sakinleşti. Dakikalar geçmesine rağmen sudan çıkmamıştı.
Boğazıma bir düğüm oturdu, eğer aptal nehrin içinde ölürse onu son gören ben olacaktım ve herkes ona zarar verdiğimi sanacaktı.
Kıyıya doğru yaklaştım, suyun içine doğru bakmaya çalışsamda bir şey göremeyince ayağa kalkıp bağırarak seslendim.
“Ne yapmaya çalışıyorsun! Böyle yapınca ilgimi çekeceğini mi sanıyorsun?" Sesim sertti ama altına sinmiş endişeyi ben bile saklayamadım. “Bu konuyu bir daha açılmamak kapatıyordum."
Suyun yüzeyinde kıpırtı yoktu, ayakkabılarımı ve hırkamı kenara fırlattım, onu sudan çıkarırsam… kendi ellerimle boğacaktım!
Nehrin içine daldığım anda, suyun içindeki sazların arasından bir karartı bana doğru hızla yaklaşmıştı ve omuzlarımdan yakalayarak bizi yüzeye doğru çıkarttı.
"Kafayı mı yedin! Başına bir şey geldi sandım!"
Kollarımdan tutuyordu, hiç bir şey demeden bana bakıyordu.
O anda ayağımın altında bir şey kaydı. Sonra, bir güç bileğimi sardı ve aşağıya doğru çekmeye başladı. Refleksle omuzlarına tutundum.
“Korkma, sadece bir kristal yılanı…” dedi. Ses tonu gereğinden fazla sakindi.
“Korkmuyorum.” dedim, dişlerimin arasından. “Korkması gereken biri varsa o da sensin.”
Gülümseyerek karşılık verdi "korktuğum şeyler arasında sadece sen yoksun Açelya. Korktuğum şeyler arasında senin yokluğun var."
Söylediği anlamsız sözler uğultu gibi uzaklaşıyordu, suyun altındaki şeyin sadece “bir yılan” olmadığını hissediyordum. Çekişi insana özgü değildi; Kamağacı'nın kökü olması gerçeği beni gerginleştirirken, onu ittirdim ama bu kez beni hızla çekerek sımsıkı sarıldı.
En istemediğim şey olmuştu...
"Açelya!"
Utku bana doğru seslendiğinde kıyafetlerimin kenarında durmuş bize bakıyordu, ağzı şaşkınlık içinde açılmıştı.
Karahan kollarını gevşettiğinde hızla kıyaya doğru ilerledim, sanki suyun içinde şakalaşmışız gibi arkamdan keyifle kahkaha atarak geldi.
Utku bağırmaya başladı.
“Seni neden buraya çağırdım biliyor musun?"
Gözleri Kıpkırmızı olmuştu bir adım daha yaklaştım "Utku yemin ederim düşündüğün gibi değil..."
Utku geri adım atarken gözleri kocaman açıldı "Sana mühürlendiğimi itiraf edecektim! Karahan’a daha bu sabah anlatmıştım! Baban beni ormanın girişinde görünce, yarınki av ziyafeti için kütüklerin taşınmasına yardım etmemi istedi. O yüzden geciktim! Ama görüyorum ki, sen buraya başka biriyle olmak için gelmişsin! Aşkınız çoktan bacayı sarmış! Ne dersin Açelya? Hem de dostumla!"
Karnıma kıramplar giriyordu, bu şekilde infaz edilmek tüm onurumu kırmıştı. Göz yaşlarım yanağımdan süzülüyordu hayatımda ilk kez sert kabuğumun kırıldığını hissederek ağlıyordum.
"Ne kadar sürdüğü önemli değil, seni beklemek için buraya gelmiştim bunca sorumluluğumun arasında! Beni nasıl ihanetle suçlarsın? Karahan aniden buraya geldi ve bana mühürlendiğini söyledi! Bu benim suçum değil!"
Utku direkt olarak Karahan'a doğru yürümeye başlamıştı, aniden yumruğunu geçirdi. Karahan sendeleyip dengesini toparladıktan kanayan burnunu elinin tersiyle silip Utku'nun gözüne sağlam bir yumruk indirmişti.
Bir anda yere yığıldılar, çamurun içinde birbirlerini öldüresiye yumruklarken aceleyle müdahale etmek için kurda dönüşüp ortalarına geçtim, dişlerimi göstererek hırladım ve geri çekilmelerini işaret ettim.
Alfalık otoritemi kullanmıştım.
Utku kenara çekilirken, ağzındaki kanı yere tükürdü ve Karahan’a sertçe baktı.
“Saçını benimle konuştuktan sonra mı kestin?”
Karahan patlak kaşını tutarken kahkaha attı.
“Evet! Evet, şaşırdın mı? Dostluğumuz bu sabah bitti.”
Utku arkasını döndü arkasında ki ağaca yumruğunu geçirip konuşmaya devam etti.
“Senden dost olmayacağı zaten belliydi.”
“Senin yerin burası değil. Annen ve baban gibi, dünyada yaşamayı hak ediyorsun. Yaşamanız gereken yer insanların yanı.”
“Ne dediğine dikkat et, Karahan! İleri gidersen seni kimse elimden alamaz!”
Karahan, alaycı bir şekilde etrafına baktı. Sanki çevrede ona destek veren görünmez dostları varmış gibi başını salladı.
"Vay be! Bu gün, biri yürek yemiş. Tüm sürüye hayallerinden bahsederken iyiydi! Yıllardır insan olmak istiyorum diye Alfa'nın bile canını sıktın! Çocukça hareketlerinden bıktık. Açelya, neden senin gibi işe yaramaz bir kurtla birlikte olsun ki? Dünyada yaşamak istiyorsun... Tıpkı işe yaramaz soyuna yakışan şekilde! Beyaz kürk soyu her zaman işe yaramaz oldu! Bırak da alfa soyları güçlerini birleştirsin, aradan çekil!"
O anda dişlerimi Karahan'a gösterdim pençemi sertçe yere vururken sırtımdaki tüylerin kabardığını hissediyordum. Karahan ise uyarılarımı hiçe sayarak derin bir nefes aldıktan sonra iğrenerek konuşmaya devam etti.
"Sürüye yük olmaktan başka ne işin var ki? Hep şikayet ediyorsun. Şikayetlerin bir sonu vardır anlaşılan beyaz kürk soyunun devamı gelmeyecek."
Kafasını yavaşça sağa sola salladı, elleri yumruk şeklini aldıktan sonra Utku’ya yaklaşmasını işaret etti. O anda karahan'ın üstüne atladım ve yüzüne doğrudan dişlerimi geçirecek kadar yaklaştırıp hırladım, gözleri korkuyla titremişti.
"Cevabım hayır, seni sevmiyorum karahan... Ben Utku'ya mühürlüyüm!"
Üzerinden inip insan formuna dönüştüğümde, Karahan yerden kalkmadan şaşkınlıkla bana bakıyordu.
Utku yanıma yaklaştı.
"Bitti Açelya, hislerim sizi o şekilde gördükten sonra tiksintiye dönüştü. Artık sana mühürlü değilim... Resmileştirecek bir sevgim kalmadı."
Bitemezdi, biz birbirimize aittik! Kulaklarımda yankılanan bu aptal sözlerini ona yedirmek istiyordum.
"Utku her şeyi görmek istediğin şekilde yorumluyorsun. Ben Karahan'ı ittikten sonra çamura düştü. Sonra aptal gibi göle atladı, başına bir şey geldi sandım... Arkasından göle girmek zorundaydım. Eğer ona bir şey olsaydı suçlusu ben olacaktım!"
Avucunun içinden fırlattığı şey ayaklarımın ucuna doğru düştü.
"Bu ay taşı kolyesini günlerdir senin için hazırlıyordum... Mühürlendiğimizde aramızda sembolik bir şey olmasını istemiştim. Artık gerek yok, artık biz diye bir şey yok."
Çocukça davranıyordu; o koca yanlış anlaşılma uğruna aramızdaki bağı yakmak isteyecek kadar akılsızdı.
Semboller işe yaramazdı, eğer aşk kalbe işlemediyse...
“Sembolik şeylerin işe yaramaz olduğunu Karahan ile yaşadığın olaydan sonra anlamışsındır. Aramızdaki mühür için sembole gerek yoktu... Ya yanımdasındır, ya da yoksundur... Gerisi benim için önemsiz.”
Gökyüzüne bakıp yutkundu “yokum...”
Yanına yaklaştım, yere düşen kolyeyi aldığımda gümüş güllerin içinden çıkan ışıkla irkilmiştim, ona doğru uzattım.
"Sevgi bu değil Utku. Sevgi böyle bir şey değil."
Hafifçe uzandı, parmak uçları kolyenin zincirine değer gibi oldu ama elini geri çekti.
"Yapamam Açelya... Karahan haklı, ben buraya da sana da ait değilim. Ben, senin için yeterince iyi değilim..." Gözleri Karahan'a doğru kaymıştı, karahan ise göl kenarındaki bir kayaya oturmuş yüzünde hoşnut bir ifadeyle bizi uzaktan izliyordu.
Kolyeyi boynuma taktım, her şeye rağmen onu istediğimi bilmesini umurak "kimse gerçek manada kimseye ait olamaz, bana hiçbir zaman ait olamazsın... Sana hiçbir zaman ait olamam..."
Gözleri şaşkınlıkla kolyenin üzerinde gezindi.
"Haklısın... Açık konuşayım, bu çamurda yüzmek istemiyorum. Bu gece kalbimde ki tüm odaların ışığı söndü ama sebebi Karahan değil. Bu yalanı kendime de yedirmekten bıktım. Seni zorla peşimden sürükleyemem. Artık..."
Bir an duraksadı, sesi yükselmişti. " Artık gözlerine bakmak istemiyorum, bu ilk kez olmuyor. Ne zaman dünyaya gitsem ve sonra buraya dönsem senden kaçmak istiyorum. Sürüdeki erkeklerin gözdesi olabilirsin ama bu beni rahatsız ediyor. Üstümde mükemmel olabilme yüküyle savaş veriyorum. Aynı anda dünya ve Görünmez Vadi hayatı arasında sıkışmış biri için her şey fazla hayali. Sana her yaklaştığımda başka birine aitmişsin gibi hissediyorum. Benden daha iyi birine... Benim ölü olduğum sürüdeki herkesin ağzında dolanıyor. Yapılacaklar listende böyle bir adamla evlenmek varsa..."
Elini uzattı ve parmaklarını sıkıca parmaklarıma kenetledi " o zaman gel ve karım ol."
O an kontrolümü tamamen kaybettim, bu artık iki kişilik bir şey değildi. Utku ve Utku'nun paranoyalarına ait bir şeydi.
"Bu soruyu biraz daha büyüdüğünde sor. Hala anlamadın mı? Seni seviyorum senin kusur olarak gördüğün şeyleri ben fark etmiyorum bile. "
"Açelya, ben yanlız bir kurdum. Dışlanıyorum... Ailemin başına gelenler tüm hayatımı etkiliyor. İstenmediğimi biliyorsun!"
"Çünkü yanlız kalabilmek için sürekli şikayet ediyorsun! Sürüden gitmek istediğini alfaya kendin söyledin... Onca işin arasında ben hep yanlızım, sürüm için en iyi olanı yaparım ama günün sonunda ben de yanlız kalırım. Senin gibi şikayet etmem Utku. Düşünürüm, geceler boyunca... Bu sabah av yapacağımız yerleri, alternatif yolları tehlikeleri bile düşünüp durdum mesela. Sen bunu hiçbir zaman anlayamazsın."
"Senin tek başına oluşun, sürüyü yönetmek için yeterli değil. Baban alfayken gerçek alfa senmişsin gibi davranman fazla komik değil mi? Bahsettiğim şey bu değildi. Benimle olursan gelecekte sürünün saygısını da kaybedersin. Belki bir geleceğin bile olmaz..."
"Biliyorum, babam alfa ama bende alfa dişisiyim. Annem öldüğünden beri babamın yanında ki görevi ben üstleniyorum. Ayrıca seçimlerime herkes saygı duyar, eğer daha fazla dışlanmak istemiyorsan çeneni kapatıp benim yanımda durmayı deneyebilirsin. Belki bir geleceğimiz olur ama sen mahvediyorsun."
"Sen sadece kusursuz olmaya çalışıyorsun... Bense sana gerçekleri söylüyorum kusurlarım var diyorum."
"Utku, tüm bu saçma analizlerini bir kenara bırak. Bu gümüş işlemeleri ay taşına özenle yerleştirdiğine göre, sevgin bir anda kalbinden söküp atacağın basitlikte değil. Öyle değil mi?"
"Evet... Şimdi mantıklı olmaya başladın. Değildi. Sana o kadar aşığım ki... Kendi aptal kaderime seni ortak edemeyecek kadar aşığım."
"Oldukça alıngansın, sevginse oldukça çiğ."
"Kolye sende kalsın, başlamadan biten mührümüzün sembolü olsun ve şunu unutma, benim gibi biri yüzünden sürüde komik duruma düşmene izin vermem."
Elimi tutup göğsüne yerleştirdi " seni seviyorum, seni çok seviyorum ama bu şekilde olmaz..."
Aklımı karıştırmıştı, aniden onu çok istemeye başlamıştım ama bu istek kalbimden mi geliyor yoksa duygusallıktan mı anlamamıştım elimi göğsünden çekip hızla kurda dönüşerek uzaklaştı.
Olduğum yerde arkasından bakarak ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım, o sırada Karahan'ın da yavaşça uzaklaştığını fark ettim, eğer o da çocukça davranacaksa, Görünmez Vadi'nin kurt adamlarında gelişim bozukluğu var demektir.
Arkasından seslenmiştim.
"Sana ne oldu?"
Yüzünü döndü, uzaktan seslenerek konuşmuştu.
"Sanırım hayatta sahip olabileceğim tek gerçek dostumun duygularını mahvettim. Bir önemi kalmadı... Sürünün yeni alfasının eşi olacağın için sevinmelisin Açelya."
Elime aldığım taşı ona fırlattım, koluna isabet etmişti.
"Midemi bulandırmadan defol git! Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Bu kadar drama seven, bu kadar geri kafalı adama nasıl denk geldim anlamıyorum!"
"Merak etme, ben Utku gibi değilim. Sana güçlü olduğum için mühürlendim. Güçlü bir soyumuzun olma ihtimalini düşün. Herkesin ait olduğu bir yer vardır, bunu sakın unutma..."
Karahan iyice uzaklaşırken sonunda yanlız kalabilmiştim, görevimi yerine getirmek için ormanın derinliklerine doğru ilerliyordum, geç kaldığımı hissettiğimde koşmaya başladım. Ayak ucumda sıçradığımda kurda dönüşüp koşmaya devam ettim, boğazımda biriken bir ağrı vardı ulumak istiyordum ama bu yanlış anlaşılmama neden olurdu. Pençelerimi toprağa geçiriyordum.
Huş ağaçlarının beyaz gövdeleri belirmişti, durdum, Utku'nun beyaz kürkünü anımsatmıştı bana. Bir an halüsinasyon gördüğümü sandım, iki ağacın arasından beyaz kürkünü kabartıp bana öylece bakıyordu. Aklı sıra öfkeli görünmeye çalışıyordu. Ulumaya başladım, ona gücümü kanıtlamama gerek yoktu, soyum onun bilinmez soyundan üstündü! Ağaçlara pençelerimi geçirirken, dişlerimle gövdelerini ısırıp parçaları fırlattım. Canımı yakan bu his güdülerimi güçlendirirken bir oyun gibi beni hırslandırıyordu. Ağzımla her söküp attığım huş ağacı parçası yere savrulurken, sanki ağzımda onun yumuşak beyaz kürkü varmış gibi hissediyordum. Tekrar uluduğumda Utku tam karşımda durarak karşılık verdi.
"Gururun, vazgeçtiğim aşkı anlayamayacak kadar katı."
Koşarak uzaklaşıyordu, hemen arkasından onu aramaya koyuldum, kokusunu alabiliyordum çok uzaklaşmış olamazdı.
Ormanın derinliklerinde sesler yankılanıyordu; kısa sürede sürüden bazıları ulumaya başlamıştı. Her uluma, aramızdaki gerginliği etrafa duyuran bir şimşek gibi yayıyordu. Artık herkes biliyordu; aramızda kopan fırtınayı öğrenmişlerdi.
Sorular havada uçuşuyordu, hepsi keskin ve acımasızdı:
"Kimden nefret ediyorsun Açelya!"
"Kimi parçalamak istiyorsun?"
"Kimin kürkünü dişlerinle sökeceksin?"
"Utku mührü bozudu mu?"
Neredeyse tüm sürü ulumaya başladığında bu soruları duymak beynimi huzursuz ederken kaçacak, saklanacak yer arıyordum.
Herkesi susturmalıydım, yüksek bir tepe aramaya başladım. Kurumuş zemine sürtünen patilerim toprağı söküyordu. Giderek yaklaşan sesler, yerimi bulmak üzere olan sürünün ayak sesleriydi, sanki beni açığa çıkartmak istiyorlardı.
Ağaç dalları, karşılıklı uzanıp birbirine dokunarak doğal bir kemer oluşturmuştu, yol boyunca yere yakın dallar sırtımı sıyırıyordu. Kulaklarım her çıtırdayan dal sesinde daha da dikleşti.
Çıktığım tepe, kalın bir omurga gibi vadiden yükseliyordu, uç kısmı yatay ve uzun bir çıkıntı şekilde uzanıyordu. O uçta durmak, tüm vadinin hakimi gibi hissettirmişti.
Ayaklarımın altında, sert kayalar irili ufaklı diziliyordu.Vadiye kuş bakışı baktığımda, nehir renkli kristallerin arasından masumca süzülüyordu.
Ormanın ve vadinin bütün sessizliği içinde, ben o çıkıntının ucunda dimdik duruyordum; kızıl kürkümün asaletini sergilemekten çekinmiyordum.
Yüzümde ki yara aniden sızlamaya başlamıştı, kafamı eğip yavaşça salladım. O anda düşmanımın izime yerleşmiş olduğunu fark etmiştim. O gün beni kaçırmaya çalışan dev'in sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
"Sen küçüğüm, kurt bedenine hapsolmuş bir devsin. Bırak seni ait olduğun yere götüreyim. Çırpınma artık izin ver gidelim..."
Bu sözleri kulağıma fısıldamıştı, beni göle fırlatmadan hemen önceydi. Ona "senin gibi iğrenç bir dev olmayacağım!" demiştim. Elini ısırdığım sırada hiç beklemediğim bir şey olmuştu, kanadından kopardığı tüyün kök kısmını gözüme saplamya çalışmıştı.
Ama başaramadı, tüy gözümü sıyırırken kalıcı bir iz bırakmıştı. "Her zaman beni hatırlaycağan bir iz bırakıyorum sana, bu izi her gördüğünde beni hatırla." demişti.
Dediği gibi, yüzümde ki izi her gördüğümde onu hatırlıyordum.
Krital taşlara vuran rüzgarın çınlama sesleri tepeye kadar ulaşırken, bu andan nefret etmiştim. Ön patilerimi defalarca kez yere vurmuştum, hırlıyordum kulaklarım gerideydi dişlerim tüm sivriliğini gösterirken aniden hırlamayı kestim.
Siyah bir kurt yanımda belirmişti, kafamı çevirdiğimde Karahan'ı yine tam yanımda gördüm.
"Gidelim Açelya, baban Utku'yu eksik kurt ilan etti, yarın av yok."
Bölüm etkileşimi
