3. bölüm / 6
Görünmez Kürk3. Bölüm: Eksik Kurt
Bölümler 6Şu an: 3. Bölüm: Eksik Kurt
(Güncellenme Tarihi: 20 Haziran 2026)
🐺
Hisler, toz gibi yoğunlaştıkça insanı boğardı, tozlar ise derinlerden savurursa, göğse batan iğnelere dönüşürdü. Şimdi tozlar uçuşurken onun bu karanlık yanını öğreniyordum, kendimi onca zamandır Utku'nun yakınındaymışım gibi hissederken bana daha yeni ailesiyle ilgili sorunlarından bahsediyor olması canımı yakıyordu.
"Ne zamandır ailenle aranda sorun var? Tatile çıkma fikri de bu yüzden miydi?"
Söylediklerimi dinlerken hafifçe gülümsedi. İfadesinde alay yoktu ama zaten gülümsenecek bir durumda da değildik. Artık ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum.
Sandalyesinden kalkıp yanıma yaklaştı.
"Hayır... Gerçek ailemden bahsetmedim. Merak etme, ailem hâlâ beni seviyor, sanırım..."
Kaşlarımı çatarken yüzüne pek bakmadım, Uzatmanın anlamı yoktu, ona ne olduğunu artık sormayacaktım. Yanında olmaya çalışıyordum ama eğer benimle bir şeyler paylaşmak istemiyorsa, demek ki aramızda bir güven sorunu var demekti.
"Utku, bana yeterince güvenmiyorsan, kedni özel yaşamın hakkında bana bir şeyler anlatmana gerek yok. Ben gidiyorum."
Yüzündeki gülümseme bir anda silindi. Sanki dediklerimden dolayı alınmış gibiydi.
"Burada insanların içinde sana her şeyi anlatamam, benimle geliyor musun? Gelmiyor musun?"
Mantıksız geliyordu ama teklifini kabul edecektim, tek sorun Kağan'a haber vermemiş olmamdı. Ne yapmam gerektiğini düşünürken, gözüme Utku'nun elinde tuttuğu telefonu takıldı, tereddüt bile etmeden elinden aldım.
Telefonu izinsiz aldığım için utanıyordum, Utku'nun yüzüne bile bakamadım. Zaten panik anında hareketlerim pek de kontrollü olmazdı.
Ne yaptığımı anlamak için gözlerini üzerime diktiğini biliyordum, ekran kilidi kısmına gelince tamamen çuvallamıştım, ağzımdan tek bir kelime çıkmadan telefona öylece bakakaldım.
Başını hafifçe kulak hizama doğru eğdi, nefesini resmen şakağımda hissetmiştim. Telefonunun şifresini söyledikten sonra bir adım geri çekildi, sakince beni izliyordu. O sırada mesajlar kısmına girip Kağan'a yazmaya başladım, bir yandan da utkuya ne yaptığımı anlatmaya çalışırken ellerim istemsizce titriyordu.
"Kağan nereye gittiğimi kesin merak edecektir, telefonumu yanıma almayı unutmuşum. Endişelenmemesi için seninle olduğumu söylemek istiyorum."
Cümlemi bitirir bitirmez Utku telefonu elimden kapmıştı, sonra bana sırtını dönerek telefonu kulağına götürdükten sonra gayet rahat bir tavırla boşta kalan elini cebine koyup, telefondan cevap gelmesini bekliyordu.
"Kağan, Tülin telefonunu almayı unutmuş, sana nerede olduğunu söylemi istedi. Sahile gidiyoruz, sende gel, ikinize de anlatmam gereken önemli konular var."
Utku bir süre konuşmadı, yüzü ifadeden yoksundu, anladığım kadarıyla Kağan hiç susmuyordu, dikkatli dinlediğimde sesini boğuk şekilde duymuştum.
"Biliyorum, telefonunu almayı unutmuş ama eğitimlidir bölgesinden çok uzaklaşmaz... Neyse tamam geliyorum bekleyin."
Gözlerim kocaman açıldı, bak sen! Aklısıra benimle dalga geçiyordu. Utku elini cebinden çıkartıp ilerlememi işaret ederken hafifçe gülümsedi.
"Sanırım ablan söylediklerimi duydu. Ona göre; kılıç, kalkan, zırh... Ne bulursan kuşanıp gel."
Kağan'ın kahkahası o kadar yüksekti ki, telefondan benim kulağıma kadar geliyordu.
"Merak etme! Kıyamaz o bana."
Utku'nun yönlendirmesiyle açık otoparka varmıştı, bu sarada Kağan'ı tekrar aradı.
"Söylemeyi unuttum, biz seni otelin açık otoparkında bekliyoruz."
Neden otoparka geldiğimizi anlamamıştım, sahil yürüyerek yirmi dakika bile sürmezdi ayrıca arabamız da yoktu. Utku beyaz bir aracın yanına doğru yürümeye başladığında ben de arkasından ilerliyordum. Arabanın yanında durduktan sonra sırtını yaslarken elini ensesine götürdü.
"Neler olacağını çok merak ediyorsun değil mi?"
Sanırım gözüm hafiften bir seğirmişti.
"Umarım bu gece ne olduğunu öğrenebiliriz Utku, yoksa seninle uzun bir süre konuşmayacağız gibi görünüyor."
Kafasını anlıyormuş gibi sallarken cebinden arabanın kumandasını çıkarmıştı. Araba markaları konusunda pek bilgim yoktu ama bu arabanın markasının TOGG olduğunu hemen anladım.
"Aracı kiraladın mı?"
Benim için ön kapıyı açtı.
"Evet. Yarın Kağan'ı da alır, hep birlikte buraları gezeriz diye düşünmüştüm."
"Kardeşim olmanı çok isterdim."
Utku kaşlarını kaldırdığında gergince gülümsedim, yüzünde garip bir ifade belirmişti. Söylediğim şeyi toparlamak için kelimeleri telaşla üst üste sıraladım.
"Zaten kardeşim gibisin, değil mi?"
"Kardeşin olmak istemezdim. Ayrıca, kardeşin gibi de değilim. Bence bizim aramızda ki... Bak kurtlara durum farklı oluyor, birine bağlanınca... Neyse boşver."
Ne demek istediğini net bir şekilde anlamamıştım, Kurtadam mı? Gerçekten mi? Az önce bana fantezi dünyasından fırlamış bir yaratık olduğunu mu ima etmişti yoksa düpedüz benimle flört mü ediyordu?Gözlerimi kırpıştırdım. O sırada ön koltuğa geçmemi işaret etti, gösterdiği yere oturduktan sonra aracın içine doğru eğildi ve emniyet kemerini benim için bağladı.
Utku sürücü koltuğuna geçtiğinde aramızda garip bir sessizlik oluşmuştu o kadar gergin hissediyordum, söylediklerimi beynimin süzgeçinden pekte geçiremedim.
"Yani... Sen kurtadamsın, öyle mi? O zaman ben de kedi kadınım."
Gözlerini devirdi.
"Hiç sırası değil... Sana aniden ne oldu böyle? Benden hoşlanıyor musun?"
"Ne alakası var?"
Arabanın arka kapısı açılmıştı, Kağan gayet rahat bir şekilde arka koltuğa yerleşmişti.
"Bensiz eğlence ha? Kim, kime aşık?"
Başını arkadan aramıza doğru uzatmıştı.
"Yanında erkek kardeşin olmadan Utku ile bir yerlere gidemezsin Tülin hanım."
Utku'ya kahkaha atarak baktım çünkü tüm havası aniden solmuştu. Keyifsizce motoru çalıştırırken başını salladı.
"Haklısın Kağan, ne kadar yakın arkadaş olsak da Tülin'in bana aşık olup arkadaşlığımızı bozmasına izin vermemelisin."
Kağan tekrar kafasını araya doğru sokmuştu.
"Ha... Sen az önce, Tülin'in sana aşık olduğunu mu söylüyordun? Tülin mi? Sana mı aşık olmuş? Bunun şakası bile dostluğumuzu tehlikeye atar."
"Haklısın, evet..."
Utku kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştıran köpekler gibi sessizleşince, Kağan başını iyice uzatarak Utku'nun yan profiline dikkatle bakmaya başladı.
"Uzaktan sizi bu araca binerken gördüm. Doğrusu araç kiralayacağını hiç tahmin etmemiştim. Ee ne zaman kiraladın?"
Utku aracı hala çalıştırmamıştı, direksiyonu tutarken fazlasıyla gergin görünüyordu.
"Kiralayalı iki gün oldu. Yarın buranın meşhur yerlerini gezeriz diye düşünmüştüm."
Kağan bir şey demeden cebinden bir sakız paketi çıkardı, iki taneyi birden ağzına attıktan sonra kafasını tekrar aramıza soktu. Sakız çiğnerken çıkarttığı sese ve ikisi arasında ki sessiz gerilime daha fazla dayanamadım, araçtan inip arka koltuğa geçtim.
Kağan ağzındaki sakızı sesli şekilde çiğnerken bana döndü, bir eliyle de "Ne var?" der gibi işaret yaptı. Ben de belinden itekledim.
"Yalvarırım öne geç. Kafanı deve kuşu gibi araya sokup durma. Şu sakızıda düzgün çiğne! Utku arabayı kullanmayı unuttu senin yüzünden!"
Kağan dediklerimi hiç ikiletmeden mutlulukla öne geçmişti. Yol boyunca gerginlik dağılmış gibi gözükse de arada Kağan'ın bakışları, Utku'nun suratında imalı şekilde gezinirken sohbet etmeye çalışıyorlardı.
Ben de dışarıyı izlemeye dalmıştım ama ikisinide dinliyordum aralarında aracın hızı hakkında konuşmaya başladıklarında, panikle öne doğru uzandım.
"Utku sakın hız yapayım deme!"
Kağan avucunu yüzüme bastırıp beni geriye itti.
"Bana deve kuşu diyene bak. Uğursuz baykuş gibi şom ağzını açma."
Kollarımı bağlayarak geriye doğru yaslandım. Bu sırada iç dikiz aynasından Utku'nun gözlerine bakmıştım, sinsice gülüyordu.
"Sizin bu kuşlarla ne alıp veremediğiniz var?"
Kağan da kollarını bağladıktan sonra koltuğuna yaslayıp göz devirdi.
"Sen Tülin'e bakma. Tam ensene baykuş gibi tünemiş, orada ötüp duruyor. Ak git, yol boş."
Kağan'ın ağzındaki sakızı alıp burnuna sokma hayallerimi durdurup, kafamı ikisinin arasına tekrar soktum.
"Ne demek ak git? Maganda mısın Kağan? Deve kuşu gibi koşmak istiyorsan in araçtan!"
Kağan emniyet kemerini çözüp bedenini iyice bana dönerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
"Canım ablam, Utku zaten hız yapmıyor. Adam hız sınırını bile geçmedi! Sıra bana gelsin, sen o zaman gör hız nasıl yapılırmış."
Pişkince yüzüme bakarken sakızını sesli şekilde çiğnemeye başladı. Sonra da işaret ve orta parmağıyla alnıma bastırıp başımı geriye ittirdiğinde Utku'yla birlikte kahkahalara boğuldular. Sesleri kulağımı değil, sinirlerimi tırmalıyordu. Kendimi çocuk adamlarla tatile çıkmış gibi hissediyordum. Camı açıp ikisini de duymamazlıktan gelirken tekrar etrafı izlemeye başladım.
Yaklaşık yirmi dakika sonra Utku arabayı sahil kenarına çekti. Araçtan indiğimizde, Utku önden ilerleyerek onu takip etmemizi söyledi. Biz de sessizce peşine takılmıştık. Sahilin en uç noktasına kadar yürüken, kumlar ayakkabımın içine doluyordu ve artık adım atmak istemiyordum. Etrafta gerçekten bizden başka kimse de yoktu. Durup konuşmak için daha fazla yürümemize gerek olmadığını düşünüyordum.
Ben çok geride kalmıştım, Kağan'a "beni sırtına al," diye seslendiğimde koşarak Utku'nun önüne geçmişti. Bende arkasından koşup onu kovalamaya çalıştım ama yorulunca bu kez daha da yavaş yürümeye başlamıştım. Sonunda öyle bir noktaya ulaştık ki, sahilin hemen üst kısmı sık ağaçlarla kaplı ormana açılıyordu, yorgun bir şekilde ikisinede seslenmeye çalıştım.
"Ormana mı gidiyoruz? Yedi Cüceler'den biri olmak için başvurular bugün müydü yoksa?"
Kağan bıkkın bir ifadeyle bana döndü tek kaşını kaldırıp beni süzdükten sonra, ağzındaki sakızı cebinden çıkardığı peçeteye koyup hızla ormanın girişindeki çöp kutusuna doğru ilerledi.
Utku ise hafifçe gülümseyerek yanıma yaklaştı. Gözlerini gözlerime diktikten sonra sesi birden ciddileşmişti.
"Kağan cüce, ben prensim... Sen de bizim Pamuk Prensesimizsin."
Kağan ikimizi yan yana görünce panikle yanımıza koşmuştu, yüzünü ekşitirken tam yanımda durup elini uzatarak reverans yapmıştı.
"Utku avcı, sen benimle gel prenses."
Kağan'ın elini tutmuştum ama onun sağı solu belli olmazdı, benden önce davranıp modumu kaçırmadan, ben Kağan Bey'in modunu kaçırmalıydım. Yanağını sıkarken alaycı bir ses tonuyla "Ne haber cüce?" dedim.
Kağan birden elimi bırakmıştı.
"Senden prenses falan olmaz, senin ruhun cadı."
Kağan'la şakalaşmayı kesince Utku'nun sessizleştiğini fark ettik. Bizden çoktan uzaklaşmıştı, denizin kıyısında dalgalar ayağına vururken kıpırdamadan öylece duruyordu. Kağan'la birbirimize şaşkınca baktık, durumun ciddiyetini fark ederek temkinli adımlarla Utku'nun yanına doğru ilerledik.
Utku, kollarını iki yana açıp gökyüzüne baktıktan sonra saçındaki örgüyü tek eliyle çözdü. Dolunay oldukça parlak bir hale gelmişti, sanki tüm ışık Utku'nun üzerinde toplanıyordu. Saçları rüzgârda savrulurken derin bir nefes aldı.
"Dolunayın etkisi her geçen saniye artıyor. Çok merak ediyordun, değil mi Tülin? Gerçekleri öğrenme zamanı geldi. Aklındaki her soruya yanıtım var."
Kağan, yavaşça başını çevirip bana bakarken 'neler oluyor?' der gibiydi. Tam şu anda, boğazıma sormak istediğim tüm sorular düğümlenirken zorla yutkunmuştım.
Kafamı iki yana sallayarak Kağan'a bakakaldım.
Utku'nun sesi tekrar yükseldiğinde bu kez kararlıydı.
"Ben... Sizin gibi olmayı çok istedim... Bu isteğin bazı sonuçları vardı tabii ki... Sürümden kovuldum... Hiçbir işe yaramayan, hiçbir yere ait olamayan eksik bir kurda dönüştüm."
Kağan, ortamı yumuşatmak istercesine kısa bir kahkaha atarken Utku'nun yanına giderek elini omzuna koydu.
"Dert ettiğin şeye bak. Artık bizim sürümüzdesin, hem bizim sürümüze göre eksik falan da değilsin, hatta fazlasın bile."
Utku cevap vermedi. Sessizliği, Kağan'ın yüzündeki tebessümü hızla silmişti. Bu kez Utku'yu kolundan tutup kendine doğru çevirdi.
"Doğruyu söyle. Bir yerden mi düştün? Kafanı bir yere mi çarptın? Kolundaki sargıları görünce şüphelenmiştim zaten...?"
Utku'nun bakışları donuktu, sanki ruhen başka bir yerdeydi. Kolunu Kağan'ın elinden çekti. Bu kez bana doğru bakıyordu, göz bebekleri anormal biçimde büyük gözüküyordu. Aniden Kağan'ın omzuna elini koyup bastırdı, göğsü sertçe inip kalkarken dişlerini sıkarak hırlamıştı. Kağan birkaç adım geri çekilmeyi denedi ama elinden kaçamazdı o anda artık Utkuyu tanıdığımı sanmıyordum, sanki bir yabancı gibiydi. Tehlikeli ve öngörülemez.
Bu kez bana doğru yaklaşmaya başladı. Yutkunmuştum, olduğum yerde taş kesilmiş gibiydim ama Utku'nun sesi sakindi. Hatta... üzgündü.
"Sadece sorularına cevap vermek istemiştim. Merak etme, size zarar vermem. Siz... benim dostumsunuz."
Kağan geri çekilmeye devam ediyordu, uzaklaşırken zoraki bir kahkahayla karşılık verdi.
"Değer verdiğine eminim. Yoksa şimdiye kadar çoktan midene inermişiz gibi hissediyorum. O dişler pekte normal değil."
Utku, başını yere eğip olumsuzca sallarken güldü. Gülüşünde bir şey vardı; bitkinlik, yalnızlık. Kırılgan bir varlığın dışa vuran son zırhıydı bu. Üçümüz, sessizce birbirimize bakıyorduk. Aramızda yoğun, keskin bir hava sırayla dolaşıyordu.
"Sizden başka yardım isteyebileceğim, güvenebileceğim hiç kimsem yok..."
Sesindeki o çaresizlik sahile vuran dalgaların sesini bile bastırmıştı. Az önce dişlerinden ve hırlamasından korkan ben değilmişim gibi, içimde ona karşı derin bir şefkat belirmişti.
Kağan'ın aniden araya giren net sesiyle "Ve biz de buradayız, yani bu durum değişmeyecek." dedi.
Kağan tam derin bir nefes alıp rahatlayacağını sanmıştı ki, Utku'nun gözlerinde yeniden o karanlık boşluk belirdi. O an Kağan'ın kazandığı tüm cesaret bir anda sönüp gitti ve adımları onu istemsizce geriye doğru sürükledi.
Utku'nun göğsünde ansızın beliren göz kamaştırıcı ışık, önce bir kıvılcım gibi belirmişti, ardından gittikçe büyüyerek etraftaki karanlığı yutan devasa bir küme halinde daha güçlü parladı. Gözlerim ışığın şiddetine karşı koyamıyordu. O an dünya, banyo edilirken ışık almış eski bir film şeridine döndü. Gördüğüm her şey, o şeritteki yanmış, silinmiş ve eksik kareler gibi bir parlayıp bir sönüyor; gerçeklik, ardı ardına patlayan flaşların arasında eriyip gidiyordu.
Kamburlaşan sırtı ve pençeye dönüşen parmakları, o patlayan flaşların arasında kesikleşerek beliren birer canavar silüeti gibiydi. Kemiklerinden gelen çatırtıları duymak midemi bulandırıyordu. Teni, göğsünden taşan ışıkla birlikte bembeyaz, sık tüylerle kaplanmaya başlamıştı, Utku gözlerimin önünde insan formundan hızla uzaklaşıyordu.
Işık artık kör edici bir raddeye geldiğinde, ellerimle yüzümü siper edip gözlerimi sıkıca kapattım. Göz kapaklarımın arkası bile o çiğ ışıkla sarsılırken, kalbim göğüs kafesimi parçalamak ister gibi hızla çarpıyordu.
Sonunda ışık kesildiğinde, parmaklarımla gözümü hafifçe araladım. Karşımızda, dört ayak üzerinde duran kar beyazı, devasa bir kurt vardı.
Başını sağa sola sallıyor, sersemlemiş gibi patilerini dengesizce hareket ettiriyordu. Kürkü ay ışığında bir kar tanesi gibi parlarken, aslında hiç de ürkütücü durmuyordu. Aksine, oldukça sevimli ve şapşal bir ifadesi vardı.
Kağan'ın ise rengi atmıştı; bedeni gerilmiş bir yay gibi titriyordu. Bir an bile düşünmeden, adeta içgüdüsel bir refleksle kollarını iki yana açarak önüme geçti.
Bana siper olmuştu.
Kurt bize bakarken ön patilerini yere doğru eğip başını da patilerinin üzerine indirdi. Kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, burnunu çekerken boğuk ve acı dolu iniltiler çıkarıyor, koca gövdesi durmadan titriyordu.
O an içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim, aslında o devasa kurt bizim tanıdığımız bir insandı. Kağan'ın sperinden uzaklaşmak istediğimde, beni geride tutmak için çırpındı. Avuçları korkudan güçsüzleşmiş olacak ki, elbisemin beline yapışmaya çalıştığında beni tamamen tutamamıştı, ben çoktan kumların üzerine diz çökmüş, o devasa kurdun başını şefkatle okşuyordum.
Avuç içimde, sıcağını hissediyordum, kürkü yumuşacıktı ama bedeni hala titriyordu. Kurdun gözlerine baktığımda, zihnimde kısa bir görüntü canlandı, sanki başka birinin anılarına savrulmuştum. Bir adamın yerine geçmiştim, ormanın derinliklerinde, kıvranarak çaresizce yere yığıldığında, acıyla inliyordu. Yosunlu bir kayaya tutunarak tekrar ayağa kalkmayı denedi ama başaramadı.
Görselin anlık kırılmasıyla sahne değişti, adam bu kez canlanmış gibiydi. Yerden doğrulmuştu ama dizlerinin üstünde güçlükle duruyordu.
Karaçamların arasına doğru sendeleyerek ilerlerken, yarı kurda dönüşmüş halde tırnaklarını yaşlı ağaçların sert gövdelerine saplıyor, hırıltılı nefeslerle bedenini yukarı çekmeye çalışıyordu. Son bir hamleyle, zar zor çıktığı ağacın tepesinden bedenini ileriye doğru fırlattı. Kollarını ileriye doğru uzatıp gövdesini karşıdaki ağaca sertçe çarptığında, dala büyük bir hırsla tutunmaya çalıştı ancak pençelerinde artık tutunacak güç kalmamıştı. Bacaklarını boşlukta koyacak bir yer aradı, dengeyi sağlamaya çalışırken tutunduğu dalın kırılma sesiyle metrelerce yükseklikten büyük bir gürültüyle yere çakılmıştı.
Gözleri bulanıklaşıyordu, karanlığın içinden başka bir kara gölge sinsice belirginleşiyordu, adamın en savunmasız anını bekliyormuş gibi gittikçe yaklaşmaya devam etti. Kapkara kürküyle irice bir kurttu, ay ışığında parlayan gözlerini, yerdeki adamdan bir saniye bile ayırmıyordu.
Tek hamleyle ansızın adamın üstüne çıktıktan sonra dişlerini yüzüne geçirmeye çalışırken adam sadece kollarını kaldırarak kendini korumayı denedi. Her diş darbesiyle etraf giderek bulanıklaşmaya başlamıştı, tam her şey bitecek gibiyken, çalıların hışırtısı eşliğinde bir başka kurt daha belirdi. Kürkü boz renkteydi ve boynunda kızıl taşlı bir kolyesi vardı.
Sakin ama güçlü adımlarla ortaya çıktı. Siyah kurt, bir an tereddüt etti, ardından sessizce başını eğerek uzaklaştı. Boz kurt, kara kurda hiç bakmadı bile. Tüm dikkati, yerde yatan yaralı adamdaydı.
Adamı önce gömleğinin ucundan tutup sürükledi, gömleği yırtılınca, ayakkabısından tutarak adamı bir mağaraya kadar sürükleyerek taşıdı.
Bedeni mağaranın taş zemininde, soğuktan titrerken son bir kez başını kaldırdı, gözlerinden yaşlar akıyordu, Boz kurda, acı içinde elini uzattı "Yardım et... Peşimde..." dedi güçlükle, sesi çatallaşmıştı, soluğu kesikti.
Bilinci silikleşirken, boz kurt başucunda tek patisini anlına koyarak bekledi, gövdesi dimdikti.
Sonra birden görüntüler yok oldu, o an gördüğüm her şey öyle gerçekçiydi ki soluğumu ne kadar süredir tuttuğumu bile bilmiyordum. Adamın; acısı, çaresizliği ve son umudu iliklerime kadar işlemişti.
Kağan'ın sesi, o yoğunluğun içinden çekip aldı beni.
"Vay be! Yaralıyken seni bir başka kurt mu kurtardı?"
Dikkatimi yeniden toparladığımda, Kağan'ın elini de Utku'nun başında gördüm.
Kağan ile göz göze gelmiştik. Bu sırada Utku'nun göğsünden yeniden ışık yükselmeye başladığında, ikimizde gözlerimizi sıkıca kapattık. İnsana dönüşmesi uzun sürmüştü ama bittiğinde Utku, yüzü bize dönük bir şekilde karşımızda duruyordu.
"O alfaydı... Öleceğimi biliyordu. Ama yine de... Son bir şans verdi bana. Şimdiyse her dönüşüm, ruhuma kesilen bir ceza gibi sadece işkenceden ibaret. Eksik bir kurdum ve bu zayıf insan bedeni, damarlarımdaki kurt kanını artık taşıyamıyor. Sürüme... Ait olduğum yere geri dönmeliyim."
Utku'ya doğru yaklaşırken temkinliydim, bakışlarını hemen bana doğru çevirdi.
"Sana yardım edeceğiz. Sürüne döneceksin, bize ne yapmamız gerektiğini anlatman yeter."
Alnında biriken ter damlaları şakaklarından aşağı süzülüyordu, derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya başladı.
"Bu hiç kolay değil. Bildiğim kadarıyla, çok yakında bir savaş başlayacak... Eğer geç kalırsam... Sürüye girebilmek için başka şansım olmaz..."
Deniz kenarındaki kütük parçasının üzerine oturduktan sonra konuşmaya devam etti.
"Devlerin volkan bölgesinde harekete geçtiğini bir arkadaşımdan duymuştum. Arada sırada beni kontrol edip bana haber getirirdi... Ama bu, bir yıl kadar önceydi... Sürüm beni ihanetle suçladığında ilk zamanlar dönmem için bana yardım etmeyi denedi. Muhtemelen birileri bana yardım etmemesi için onu tehdit etti veya baskıladı, pek emin değilim...
Her neyse.
kurtlar, ihanetten ötürü sürüden atılırsa, güçlerini zamanla yitirirler. Alfa tılsımı yavaşça ihanet eden kurdun içinden alır. Geriye sadece... Eksik bir kurt kalır. Bu da yavaşça tükenmek, yok olmak demektir.
Sonumuz bellidir... "
Dinlediğim her şey sanki bir masal gibiydi ama ne yazık ki bir o kadar da gerçek. Ayaklarımın altındaki küçük taşı yuvarlarken sordum.
"İhanetten bahsedince aklıma takıldı, ne tür bir ihanet? Ne yapmış olabilirsin ki?"
Utku ellerini saçlarına götürdü, rüzgârda dağılarak terli anlına yapışan telleri toparlamaya çalışırken "insan olmak istedim," dedi kısık bir sesle, ardından sırtını dikleştirip konuşmaya devam etti.
"Hep bunu istedim. Bu arzumu da sürüye açıkça belli ettim. Alfamız beni her seferinde uyarıyordu, davranışlarımı düzeltmemi söylese de onu dinlemedim. Şimdi ne kadar pişman olsam da sürüme kendimi ispatlayamıyorum."
Gözleri kıpkırmızıydı, gözyaşları istemsizce yanaklarından süzülürken, Kağan tam yanına oturup elini omzuna koydu.
"Seni sürüye geri almalarının bir yolu vardır değil mi?"
Utku, elinin tersiyle yüzünü silerken dolunaya bakıyordu, dalgaların sesi söylediği her şeyi sır gibi saklamak istercesine güçlenmişti.
"Benimle birlikte vadiye gelmeniz yeterli. Alfa'ya pişmanlığımı iletirken beni onaylayın. İnsan olmanın bana göre olmadığını, artık sürüme dönmek istediğimi ona siz açıklarsam belki sürü bu durumdan etkilenir ve... Tek başıma gidersem beni dinlemezler biliyorum. Yeterince şans verdiler, şimdi ise sadece öfkeliler.
Eğer yanlız gidersem güçsüzlüğümü fark ederek beni parçalarlar. Zaten çoğu kez denedikleri bir şey..."
Kağan'ın yüzünde ilk kez gerçek bir öfke görüyordum. Kaşları çatılmıştı.
"Sen benim kardeşimsin, tabii ki de seni yanlız bırakmam, şüphen bile olmasın. Onlar senin saçının teline dahi dokunamazlar, ben izin vermem!"
Utku'nun bakışları ormana kaydığında hemen ayağa kalktı.
"Geçidin açılması için tek fırsat bu dolunay. Önce yüksek bir nokta bulmam gerek. Oradan Alfa'ya sesimi duyana kadar ulumalıyım. Ama kurt formunda uzun süre kalmak... giderek daha da zorlaşıyor."
Bize bakarken kısa bir an duraksadı, gözlerindeki parıltı, bu planı gerçekleştirmeye kararlı olduğunu gösteriyordu.
"Ben ormana girdikten sonra, eğer başarabilirsem, geçit açılırken gökyüzü o noktada aniden kararacak. Şimşekler çakıp rüzgâr şiddetlenirken yoğun bir enerji alanı oluşacak. Siz o ışığı gördüğünüz an hiç durmayın, oraya koşun. Işığın merkezinde sizi bekliyor olacağım... Ama acele etmelisiniz, gücüm tükenirse geçidi açık tutamam."
Kağan kafasını sallarken, yüzü çok kararlıydı. Anlaşılan fazla cesaretlenmişti.
"Merak etme, ışığı gördüğümüz anda yanında olacağız."
