8. bölüm · Gönül Uyanışı
- 6. Bölüm: Kimsesiz Şehir-
Paranın, şöhretin, lüksün ve etrafını saran o menfaat odaklı sahte kalabalıkların bir anda çekilmesiyle, Kerem kendini İstanbul’un o devasa, uğultulu gerçekliğiyle baş başa buldu. Artık kapısında bekleyen lüks şirketi arabası, her istediğinde onu dünyanın gürültüsünden yalıtan o korunaklı, deri koltuklu konfor alanı yoktu. Hayatında ilk defa, herkes gibi metroların, otobüslerin o insanı yutan kalabalığına karıştı. Akbili basıp turnikeden geçerken, yürüyen merdivenlerde yukarı doğru çıkan ya da vagonların içinde ommuz omuza duran insanların yüzlerini ilk kez bu kadar yakından, dikkatle inceledi. Her yüzde aynı yorgunluğu, aynı bitmek bilmeyen dünyevi telaşı, bir sonraki aya yetişme kaygısını ve aslında kendi eski ruh halinin o kaybolmuş, donuk bakışlarını gördü. Milyonlarca insan aynı şehirde, aynı havayı soluyarak yan yana yürüyor ama kimse kimsenin kalbindeki fırtınadan haberdar olmuyordu. İstanbul, Kerem için hiç olmadığı kadar kalabalık ama bir o kadar da kimsesiz ve yabancı bir yere dönüşmüştü.
O akşam, Boğaz’a bakan o lüks ve minimalist eşyalarla döşenmiş geniş dairesine geri döndüğünde, evin içindeki o büyük, alışılmadık sessizlik adeta duvarlardan üzerine doğru yürüdü. Eskiden bu saatlerde televizyonun sesi sonuna kadar açık olur, bilgisayardan gelen bildirim sesleri odada yankılanır ya da telefonuna gelen davet mesajlarıyla gecenin bir yarısı dışarı fırlardı. Şimdi ise o devasa salonda sadece kendi nefes alıp verişi ve dışarıdaki şehrin uzaktan gelen boğuk uğultusu vardı. Bu sessizlik ilk başlarda içindeki o eski alışkanlıklara, yani nefsine ağır gelse de, Kerem bu boşluğu çok farklı bir şekilde doldurmaya kararlıydı. Salondaki o modern, parlak ışıkları kapattı; sadece köşedeki küçük abajurun loş sarı ışığını açık bıraktı. Ahmet Amca’nın dükkanından aldığı o eski, cildi hafifçe aşınmış kitapları ve masanın üzerine koyduğu Kur'an-ı Kerim mealini önüne açtı.
Gecenin ilerleyen saatlerine kadar, sayfaların kokusunu içine çeke çeke okumaya başladı. Okuduğu her bir ayet, her bir satır, yirmi yıllık ömründe o güne kadar hiç tatmadığı, plazalarda asla bulamadığı muazzam bir zihni berraklık ve kalbi genişlik sunuyordu. Kelimeler adeta birer şifa damlası gibi, aylardır yanan ruhunun üzerine damlıyordu. Dünyanın peşinden koşarken ne kadar küçüldüğünü, Allah’a yöneldiğinde ise aslında ne kadar değerli bir varlık olduğunu her satırda yeniden keşfediyordu. Dışarıda şehir tüm acımasızlığıyla gürlemeye, arabalar kornalar çalmaya ve insanlar o dipsiz dünyevi yarışta koşmaya devam ediyordu; fakat Kerem'in içindeki o bir zamanlar kimsesiz, bomboş kalan oda, yavaş yavaş ilahi bir muhabbetin, teslimiyetin ve hakiki dostluğun o sıcak nuruyla doluyordu. Artık yalnız değildi; en büyük yalnızlığın, Allah'tan uzak kalmak olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordu.
