6. bölüm · Gönül Uyanışı

-4. Bölüm: Seccadedeki İlk Gözyaşı-

Hasret Oktay

Kerem, sahaf Ahmet Amca’nın tozlu kitap kokan dükkanından çıktığında, İstanbul’un üzerine ikindi güneşinin o altın sarısı rengi çökmüştü. Gökyüzü, plazaların camlarından yansıyan o sahte mavilikten çok farklıydı; gerçekti, uçsuz bucaksızdı. Adımları onu nereye götürdüğünü bilmeden, adeta gizli bir el tarafından çekiliyormuş gibi tarihi bir caminin avlusuna sürükledi. Tam o esnada, minarelerden yükselen ikindi ezanı taş duvarlarda yankılanmaya başladı. Müezzinin sesi o kadar içten, o kadar davetkardı ki, Kerem hayatında ilk defa bu sese karşı koyamadı, adeta büyülenmiş gibi şadırvana doğru yürüdü.
Şadırvanın mermer oturağına oturduğunda, ceketi ve gömleğinin kollarını sıvarken ellerinin titrediğini fark etti. Çocukken dedesinden gördüğü o hayal meyal abdest dualarını hatırlamaya çalıştı. Buz gibi su tenine ilk değdiğinde, içindeki o amansız plazanın, maillerin, bütçe toplantılarının ve sahte başarıların getirdiği tüm o zihinsel yorgunluğun akıp gittiğini hissetti. Yüzünü yıkarken, yirmi yıllık ömrünün tüm kirinden, o dijital dünyanın yapışkan sahteliğinden arındığını düşündü. Su sanki sadece tenini değil, doğrudan doğruya aylardır nefes alamayan ruhunu yıkıyordu. Ayakkabılarını çıkarıp camin kapısındaki o ağır ahşap ve deri kaplı perdeyi araladığında, içeri adım atar atmaz onu karşılayan o devasa kubbenin sükuneti kalbini titretti. Outside dünyanın o çılgın gürültüsü, o kalın perdenin arkasında bir anda bıçak gibi kesilmişti.
Cemaatin arasına, en arkalara mütevazı bir yere diz çöktü. İmam namaza durup "Allahu Ekber" dediğinde, Kerem ellerini kulaklarına götürürken dünyayı gerçekten arkasında bırakıp bırakamadığını sorguladı. Namazın ilk rekatında zihni yine refleks olarak plazadaki işlere, masasında kalan milyon liralık sözleşmelere ve telefonuna gelebilecek olası cevapsız çağrılara gitmek istedi. Fakat ne zaman ki alnını o yumuşak halıya, secdeye koydu; işte o an içindeki tüm o dünyevi gürültüler tamamen sustu. Alnı yerdeyken, yirmi yaşındaki o kibirli, başarılı genç yöneticiden eser kalmamıştı. Sadece aciz, yorgun ve sığınacak bir liman arayan bir kul vardı orada.
Omuzlarındaki o devasa, taşınmaz yüklerin hepsini birer birer o seccadeye bıraktı. Göğsünün ortasındaki o aylardır geçmeyen düğüm, ilk defa gevşemeye başladı ve gözlerinden sıcak gözyaşları süzülerek halıya damladı. Bu gözyaşları, çaresizliğin değil; aksine, modern dünyanın dayattığı o parlak hapishaneden özgürlüğe kaçışın, kazanılan ilk büyük zaferin gözyaşlarıydı. Namaz bittiğinde ve ellerini semaya açtığında, kalbinde tarif edilemez bir genişlik, bir hafiflik vardı. Ruhuna adeta şu ayetin sıcaklığı üflenmişti: "Şüphesiz Rabbim çok yakındır ve duaları kabul edendir." (Hûd Suresi, 61). Kerem, camiden çıkarken artık o eski Kerem değildi; kalbi ilk defa hakiki bir ritimle atmaya başlamıştı.