34. bölüm · Gizli Hattın Öteki Ucu
Kritik Zaman
Kritik Zaman
Yoğun bakımın ağır, metalik kokusu ciğerlerimi yakıyordu. Koridorun o sonu gelmez sessizliğinde, sadece monitörlerden gelen düzenli ama insana huzursuzluk veren "bip" sesleri yankılanıyordu. Doktor tekrar dışarı çıktığında, yüzündeki ifade az önceki o kısmi rahatlamayı tamamen sildi süpürdü.
"Durumu kötüye gidiyor," dedi doktor, sesi adeta bir giyotin gibi düştü koridora. "İç kanama kontrol altına alınamıyor, operasyonun riskleri çok yüksek. Melis’in vücudu bu travmayı kaldıramıyor olabilir. Önümüzdeki birkaç saat... kritik."
Kaan abimin yüzü o an bembeyaz oldu. Bir duvara yaslanıp ellerini saçlarının arasına geçirdi. O, her şeyi kontrol edebileceğine inanan, her kapıyı yumruğuyla açan adam gitmiş; yerine aciz, kardeşini kaybetmenin eşiğindeki o yıkılmış ağabey gelmişti.
Ben ise olduğum yere çakıldım. Kulaklarım uğulduyordu. Kaan, bana doğru bir adım attı. Bu sefer bir uyarı ya da tehdit için değil; o kadar çok yıkılmıştı ki, ayakta durmak için bir dayanağa ihtiyacı vardı. Benim omzuma tutundu, parmakları ceketimi sıktı. O an, Melis’in yaşaması için ikimizin de aynı çaresizliği paylaştığımızı anladık.
"Eğer..." dedi Kaan, sesi hıçkırıkla kesilerek. "Eğer ona bir şey olursa, Rüzgar... Ben biterim. Biz biteriz."
"Olmayacak," dedim, sesimdeki o sahte kararlılığa kendimi bile inandıramayarak. "O güçlü. O, kendi yolunu kendi çizen o kız. Pes etmeyecek."
Hastane koridorunda, dışarıdaki hayatın devam ettiğini bilmek o kadar yabancı geliyordu ki... Birkaç saat önce motorların üzerinde özgürlüğü soluyorduk, şimdi ise bir hayatın incecik bir ipliğe bağlı oluşuna şahitlik ediyorduk.
Kaan, yoğun bakımın camına doğru yürüdü, ellerini cama yasladı. "O içeride, ben dışarıda... Onu koruyamıyorum, Rüzgar. İlk defa ona hiçbir şey yapamıyorum."
Yanına gittim. Elimi onun omzuna koydum. Aramızdaki o kanlı geçmişin, o sert kavgaların, o "düşmanlık" maskelerinin hiçbir önemi kalmamıştı. Şimdi biz, Melis'in hayatı için nefesimizi tutmuş iki adamdık. Kaan başını bana doğru çevirdi, gözlerindeki o ıslaklık, o çaresiz kabulleniş içimi dağladı.
"Eğer uyanırsa," dedi Kaan, sesi titreyerek. "Eğer bir mucize olur da uyanırsa, onu senden asla ayırmayacağım. Yeter ki yaşasın."
O an, bu hastane odasının kapısının ardında sadece Melis değil, bizim de tüm geçmişimiz, öfkemiz ve hatalarımız yatıyordu. İçeriden gelen o keskin, uzun süreli uyarı sesi koridorda yankılandığında, Kaan’ın dizlerinin üzerine çöktüğünü hissettim.
