20. bölüm · Gizli Hattın Öteki Ucu

Aradaki Bağların Ölümü

Bengişşşş *

17.Bölüm: Aradaki Bağların Ölümü
Şehrin ışıkları aşağıda birer ateş böceği gibi parıldarken, Rüzgar’ın gözlerindeki o hüzünlü kararlılık beni olduğum yere çivilemişti. Siren sesleri çok uzaktaydı, belki de sadece bizim zihnimizde çalan bir uyarıydı; ama o an, dünya üzerinde sadece biz varmışız gibi hissetmekten kendimi alamıyordum.

"Kaan seni asla kolayca bırakmaz," dedim, rüzgarda hafifçe titreyerek. "O, her şeyini kaybedebileceğini ama seni, yani beni, o kaosun içinden çekip çıkarması gerektiğini düşünüyor. Bizim bu yaptığımızı o 'kurtuluş' olarak değil, 'teslimiyet' olarak görecek."

Rüzgar kaskını yere fırlattı, sesi bozkırın sessizliğinde yankılandı. "Öyleyse yanılıyor, Melis. Ben teslim olmadım, sadece ilk defa kendi tarafımı seçtim. Kaan’ın yıllardır bana biçtiği rol, 'sorunlu arkadaş' olmaktı. Şimdi ise, o rolün dışına çıktım ve o buna tahammül edemiyor."

Bir an duraksadı, ellerini motorun gidonundan çekip yavaşça bana doğru döndü. Ceketinin cebinden küçük, buruşmuş bir kağıt parçası çıkardı. Bu, babasının ona zorla imzalatmak istediği o davetiyeydi. Kağıdı yavaşça yırttı ve parçalarını rüzgara bıraktı.

"Bak," dedi, beyaz kağıt parçaları geceye karışırken. "Artık hiçbir yere ait değilim. Bu korkutucu ama aynı zamanda hayatımda hissettiğim en gerçek şey."

Sessizliği, telefonumun arka arkaya gelen bildirim sesleri böldü. Kaan abimden, annemden, Sıla'dan... Ekranı açmaya cesaret edemedim. Abimin öfkesini hayal edebiliyordum; muhtemelen tüm şehri ayağa kaldırmıştı.

"Telefonu kapat," dedi Rüzgar, yumuşak ama otoriter bir tonla. "Sana ne diyeceklerini duymana gerek yok. Şu an sadece biz varız."

Telefonu kapatıp cebime attığımda, üzerimdeki o yoğun sorumluluk hissinin yavaş yavaş yerini büyük bir boşluğa bıraktığını hissettim. Rüzgar yanıma geldi, ellerini ceketimin cebine soktu ve başını omzuma yasladı. O sert, mağrur adam gitmiş, yerine yorgunluğunu benim yanımda dindirmeye çalışan bir genç gelmişti.

"Melis," dedi fısıltıyla. "Eğer yarın sabah her şey bittiğinde, Kaan karşına dikilip 'onu seçersen beni silersin' derse... ne yapacaksın?"

Bu soru, o gün sahilde konuştuğumuzdan çok daha gerçekti. Artık bir ihtimal değil, kapımıza dayanan bir gerçeklikti.

"Ben seni seçersem, abimi silmiş olmam," dedim, gözlerim ufukta. "Abimi silmiş olmam, ama ona artık benim çocuk olmadığımı, kendi hatalarımı yapma hakkım olduğunu kanıtlamış olurum. O, beni korurken aslında benim kendi kanatlarımı çırpmamı engelliyor."

Rüzgar başını kaldırıp yüzüme baktı. Gözlerinde, daha önce hiç görmediğim kadar saf bir sevgi vardı. "O zaman kanatlarını çırpmaya başla," dedi. "Çünkü biz bu gece sadece evden kaçmadık, biz o eski hayatımızdan kaçtık."

O sırada, aşağıdaki yoldan bir araba farının hızla bize doğru yaklaştığını gördük. Araba, virajı sert bir şekilde alarak tam önümüzde durdu. Kapı açıldı ve içinden Kaan abim indi. Yüzünde, sokağın ortasında babasıyla kavga ederkenkinden çok daha korkutucu, derin bir sessizlik vardı.

Rüzgar hemen önüme geçti, bir duvar gibi. Abim ise birkaç metre ötemizde durdu, elleri cebinde, bize bakıyordu.

"Kaan," dedi Rüzgar, sesi sakin ama tetikteydi.

Abim hiçbir şey söylemedi. Sadece bana baktı, sonra Rüzgar’a. Cebinden sigara paketini çıkardı, bir tane yaktı ve dumanı geceye savurdu.

"Seni öldüreceğimi sandın, değil mi?" dedi abim, sesi soğuk bir tondan ziyade, tükenmiş bir tondaydı. "Seni öldürmeyeceğim Rüzgar. Ama seninle olan her şeyi, gerçekten burada, bu tepede öldürüyorum."