17. bölüm · Geçmişin Gölgesinde

SESSİZLİĞİN ARDINDA

Melike Başoğlu

Nare'nin Ağızından

Hastanenin geceleri başka oluyordu.

Gündüzleri hiç bitmeyen koridor sesleri, açılıp kapanan kapılar, hemşirelerin telaşlı adımları ve insanların konuşmaları geceleri yerini ağır bir sessizliğe bırakıyordu. O sessizliğin içinde insan, kendi düşüncelerinin sesini daha fazla duyuyordu.

Ben de duyuyordum.

Aras'la yan yana, hastane sedyesinin üzerinde oturmuş, laptopun küçük ekranından filmi izliyorduk. Ekranın ışığı arada yüzümüze vuruyor, sonra sahne değiştikçe yeniden karanlığa gömülüyorduk.

Filmi izliyormuş gibi görünüyordum.

Ama aslında aklım filmde değildi.

Yanımda Aras vardı.

Nedense onunla böyle sessizce oturmak bile bana garip bir huzur veriyordu. Konuşmuyorduk. Birbirimize bakmıyorduk. Hatta zaman zaman ikimizin de filmden başka hiçbir şeyle ilgilenmediğini düşünürdüm.

Ama yine de onun orada olduğunu bilmek yetiyordu.

Belki de insanın bazı insanlara alışması böyle oluyordu.

Farkına bile varmadan.

Bir gün hayatına giriyordu ve sen, onun varlığını hayatının sıradan bir parçası sanmaya başlıyordun. Sonra bir an geliyor, yanında olmadığında bir şeylerin eksik olduğunu fark ediyordun.

Ben Aras'ın yanımda olmasına ne zaman alışmıştım, bilmiyordum.

Belki de hiç alışmamalıydım.

Çünkü insan birine alıştığında, onu kaybetmekten korkmaya başlıyordu.

Ve ben kaybetmekten korkmayı çok iyi biliyordum.

Gözlerimi birkaç saniyeliğine laptop ekranından ayırıp hastanenin boş koridoruna baktım.

Her şey o kadar sessizdi ki…

Sanki dünyanın geri kalanı durmuş, yalnızca biz kalmıştık.

Böyle anlarda geçmişim aklıma geliyordu.

İnsan geçmişinden kaçtığını sanıyordu ama aslında geçmiş, insanın peşinden geliyordu. Bazen bir kelimeyle, bazen bir bakışla, bazen de hiç beklemediğin bir gecede sessizce oturup düşünürken çıkıp geliyordu karşıma.

Ben geçmişimi unutmak istemiyordum belki.

Sadece onun beni yönetmesini istemiyordum.

Çocukken yaşadığım zorbalıkları düşündüm.

O zamanlar söylenen bazı sözlerin yıllar sonra bile insanın içinde kalacağını bilmiyordum. İnsan küçücükken, başkalarının söylediği şeylere kendisi hakkında verilmiş bir karar gibi inanabiliyordu.

Belki de en zor olan buydu.

Bir süre sonra başkalarının söylediklerini değil, kendi içindeki sesi susturmak zorunda kalıyordun.

Ben yıllarca kendimi sorguladım.

Neden böyleydim?

Neden insanlar beni seçmiyordu?

Neden bazı şeyleri diğerlerinden daha fazla kafama takıyordum?

Neden herkes gibi olamıyordum?

Oysa şimdi geriye dönüp baktığımda, o soruların hiçbirinin cevabının bende olmadığını anlıyordum.

Ben sadece çocuktum.

Ve bazı insanların acımasızlığını hak edecek hiçbir şey yapmamıştım.

İçimden derin bir nefes aldım.

Laptop ekranındaki sahne değişti.

Aras'ın omzunun bana biraz daha yakın olduğunu fark ettim. Çok küçük bir hareketti. Belki farkında bile değildi.

Ben ise fark etmiştim.

Ve nedense bu küçücük şey bile içimi ısıtmıştı.

Başımı yeniden ekrana çevirdim.

Filmin hikâyesi ilerlerken ben kendi hayatımı düşünüyordum.

Sevmenin ne olduğunu…

Birine güvenmenin ne kadar zor olduğunu…

Ve belki de en çok, bir insanın geçmişindeki bütün yaralara rağmen yeniden mutlu olmayı isteyip isteyemeyeceğini.

Ben istiyor muydum?

Bilmiyordum.

Ama ilk defa bu sorunun cevabından korkmuyordum.

Belki de hayatım boyunca kendimi korumaya çalışırken, yaşamayı unutmuştum.

Hep bir sonraki kötü şeyi beklemiştim.

Birinin beni kırmasını.

Birinin gitmesini.

Bir şeylerin yeniden bozulmasını.

Mutlu olduğum anlarda bile içimin bir köşesinde, “Bu ne kadar sürecek?” diye soran bir ses vardı.

Belki de benim asıl savaşım geçmişimle değil, o sesti.

Ve o gece, hastanenin sessizliğinde, Aras'ın yanında otururken ilk kez o sese cevap vermek istedim.

“Belki bu kez güzel şeyler yarım kalmaz.”

Bu düşünceyi kurduğum anda bile kendime inanmakta zorlandım.

Çünkü umut etmek, benim için her zaman biraz korkutucuydu.

İnsan umut ettiğinde kaybetme ihtimali de doğuyordu.

Ama yine de…

Belki bazı şeyleri kaybetme ihtimaline rağmen sevmek gerekiyordu.

Belki bazı insanlara güvenmek, geçmişte yaşadıklarının bedelini gelecekteki insanlara ödetmemekti.

Başımı hafifçe Aras'a doğru çevirdim.

O hâlâ filmi izliyordu.

Ben ise ona bakarken kendime tek bir soru sordum:

“Aras, sen benim hayatımda ne zaman bu kadar önemli oldun?”

Cevabını bilmiyordum.

Belki de cevabı öğrenmek için daha çok erkendi.

Ama bir şeyi biliyordum.

O gece, o hastane sedyesinde yan yana otururken, hayatımın ilk kez geçmişten ibaret olmadığını hissettim.

Ve belki de bazı geceler, insanın hayatında yeni bir şeyin başladığını anlaması için hiçbir şeyin değişmesine gerek yoktu.

Bazen sadece yanında doğru insanın oturması yeterdi.

Aras’ın vücudu hâlâ hassastı. Yaşadığı kazanın etkileri üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, bedeninin bunu unutması kolay değildi. Göğsündeki çizikler, yaşadıklarının en sessiz ama en gerçek kanıtıydı.

Evleneli kaç gün olmuştu?

Bazen bunu düşündüğümde kendime bile inanmakta zorlanıyordum. Daha evliliğimizin ilk günlerindeydik ama başımıza gelmeyen kalmamıştı. Sanki hayat, daha birbirimize alışamadan bizi sınamaya karar vermişti.

Üstelik Aras da benim yüzümden tehlikeye giriyordu.

Bunu düşünmek içimi kemiriyordu.

Mehmet’in Aras’la ne işi vardı?

Mehmet’in bütün sorununun benimle olduğunu biliyordum. En azından öyle düşünüyordum. Ama neden Aras’ı da bu işin içine çekiyordu, bilmiyordum. Bilmediğim her şey beni biraz daha korkutuyordu.

Bazen gözlerimi kapatıp eski evimde, kendi yatağımda olduğumu hayal ediyordum.

Keşke evimde olsaydım.

Keşke bütün bunlar hiç yaşanmasaydı.

Hatta bazen, geçmişte yaşadığım acıları yeniden yaşamayı bile göze alırdım. Yeter ki Aras benim yüzümden tehlikeye girmesin diye düşünürdüm.

Ama sonra kendime kızardım.

Neden hep kendimi suçluyordum?

Neden başıma gelen her şeyin sorumluluğunu omuzlarıma yüklemeye çalışıyordum?

Mehmet’in son gönderdiği not da hâlâ aklımdan çıkmıyordu.

Diğer notlar gibi o da zihnimin bir köşesine yerleşmişti.

Kadir İnanır gibi bir adam varken neden Çöpçüler Kralı’nı öldürmek istiyorsun?

Notu ilk okuduğumda ne demek istediğini anlamamıştım.

Sonra istemsizce gülümsedim.

Aras’la tanışana kadar Kadir İnanır’a inanılmaz hayrandım. Çocukluğumdan beri filmlerini izler, bazılarını defalarca seyretmekten sıkılmazdım.

Ama sanırım artık hayranlığımın yönü değişmişti.

Çünkü hayatımda Çöpçüler Kralı kadar önemli bir şey vardı artık.

Aras.

Başımı çevirip ona baktım.

Sedyede uyuyordu.

Yüzündeki yorgunluk, bütün yaşananlara rağmen ne kadar yorulduğunu gösteriyordu. Ben ise gözlerimi kapatamıyordum. Uyku, sanki bana küsmüştü.

Sessizce yerimden kalkıp odanın büyük penceresinin önüne geçtim.

Dışarı baktım.

Hastanenin önündeki ambulanslardan biri hareket ediyor, daha birkaç saniye geçmeden bir başkası giriş kapısına yanaşıyordu. Nöbetçi hemşireler gelen ambulansa doğru koşuyor, koridorlarda telaşlı adımlar yankılanıyordu.

Hastanedeki koşuşturma hiç bitmiyordu.

Çocukluğumdan beri kendime hep aynı soruyu sormuştum:

Öğretmen olmasaydım hangi mesleği yapardım?

Cevabını düşündüğümde sağlık alanında çalışamayacağımı biliyordum.

İnsanları iyileştirmek…

Onları yeniden hayata döndürmek…

Bundan daha güzel ne olabilirdi ki?

Ama ya o insan hayata geri dönemezse?

İşte bunu hiç düşünmemiştim.

Bir insanın bütün çabasına rağmen bir hayatı kurtaramaması nasıl bir duyguydu?

Bir çocuğun gözlerinin önünde hayatını kaybettiğini görmek zorunda kalan biri, ertesi sabah nasıl yeniden güne başlayabilirdi?

Bu sorunun cevabını bilmiyordum.

Belki de hiçbir zaman bilmek istemezdim.

Çünkü ölümün ne zaman kapıyı çalacağı belli değildi.

Yüz yaşında da gelebilirdi.

Daha hayatının baharına bile ulaşamadan da…

Ölüm yaş sormuyordu.

İşte belki de bu yüzden sağlık alanını hiç istememiştim.

Çünkü orada tek bir hatanın bedeli çok ağır olabilirdi.

Ben ise bir insanı hayattan almak yerine, hayata tutunmasına yardım etmek istiyordum.

Bu yüzden öğretmenliği sevmiştim.

Bu yüzden çocukları sevmiştim.

Çocukların dünyasında kendimi başka türlü hissediyordum.

Onların dünyasında her şey daha temizdi.

Bir çocuk bugün ağlayıp yarın gülebiliyordu. Küçücük bir şeyden mutlu olabiliyor, en büyük hayalleri en basit cümlelerle anlatabiliyordu.

Belki de beni en çok etkileyen şey buydu.

Çocuklar henüz hayallerinden vazgeçmeyi öğrenmemişti.

Ben ise hayallerimden çok önce vazgeçmiştim.

Aslında belki de hiç hayal kurmamıştım.

Çünkü gerçekleşmeyeceğini düşünüyordum.

İnsan, gerçekleşmeyeceğine inandığı bir şeyin hayalini kurmaya bile korkuyordu.

Ben de korkmuştum.

Yıllarca.

Ama artık başka çocukların hayallerinde bir yerim olsun istiyordum.

Onlara “Yapamazsın.” diyen biri değil, “Bir daha dene.” diyen biri olmak istiyordum.

Belki kendi çocukluğumda sahip olamadığım şeyleri, başka çocuklara verebilirdim.

Biraz cesaret.

Biraz umut.

Biraz güven.

Belki de öğretmen olmak benim için yalnızca bir meslek değildi.

Belki ben, bir zamanlar ihtiyaç duyduğum yetişkin olmayı seçmiştim.

Pencerenin camına yansıyan yüzüme baktım.

Sonra gözlerimi kapattım.

İçimde yıllardır taşıdığım o küçük kız çocuğunu düşündüm.

Belki onun hayalleri hiç gerçekleşmemişti.

Ama şimdi başka çocukların hayallerinin gerçekleşmesine yardım edebilirdim.

Ve ilk defa, geçmişimde yaşadığım hiçbir şeyin hayatımın tamamını belirlemek zorunda olmadığını hissettim.

Belki geçmiş benim bir parçamdı.

Ama geleceğim olmak zorunda değildi.

Kollarımı göğsümde bağlamış, saatlerdir pencerenin önünde durmuş dışarıyı izliyordum. Hastanenin geceleri gündüzlerinden farklı oluyordu. Gündüzleri hiç bitmeyen bir koşuşturmanın olduğu koridorlar, geceleri sessizleşiyor; yalnızca uzaktan gelen ayak sesleri, açılıp kapanan kapılar ve ara sıra duyulan ambulans sirenleri bu sessizliği bozuyordu. Pencerenin ardından hastanenin önüne baktığımda ambulanslardan birinin çıkış yaptığını, birkaç dakika sonra başka bir ambulansın giriş yaptığını gördüm. Burada hayat hiç durmuyordu. Birileri gelirken birileri gidiyor, birileri sevdiklerinin iyi haberini beklerken birileri kötü bir haber almaktan korkuyordu.

Elimdeki telefon titrediğinde düşüncelerimden sıyrılıp ekrana baktım. Mesaj Elif'tendi.

“Aras nasıl oldu?”

Dudaklarımın kenarında istemsizce küçük bir gülümseme oluştu.

“Uyuyor. Saatlerdir.”

Mesajı gönderip telefonu elimde tutmaya devam ettim. Elif olmasaydı her şey çok daha zor olurdu. O hayatımdan gittiğinden beri sanki bir yanım hep karanlıkta kalmıştı. Elif benim hayatımı aydınlatan bir ışık gibiydi. Onun yanında ağlamıyor, saatlerce gülebiliyordum. İnsan olduğumu, kadın olduğumu ve en önemlisi özgür olduğumu onun yanındayken hissedebiliyordum. Belki de bu yüzden Elif'in hayatımdaki yerini hiçbir zaman başka biri dolduramazdı.

Telefonum yeniden titredi.

“Durumunda herhangi kötü bir şey yok, değil mi? Sen niye uyumadın?”

Hemen cevap yazdım.

“Merak etme, durumu gayet iyi. Sadece uyuyor. Benim uykum gelmedi, o yüzden uyuyamadım. Güneş doğuyor zaten, eve gidince yatarım.”

Mesajı gönderdiğimde gözlerim yeniden pencereye kaydı. Gerçekten de gecenin karanlığı yavaş yavaş çekilmeye, gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra Elif'ten yeni bir mesaj geldi.

“Tamam, akşam Ege'yle geleceğiz. Size haberin olsun.”

Telefonu elimde tutarak gülümsedim.

“Tamam. Her zaman kapım size açık. Sizden başka gelecek mi?”

Mesajı gönderdiğim anda aklımdan geçen düşünce yüzümdeki gülümsemeyi sildi. Aslında “başkası” derken kimi kastettiğimi biliyordum. Mehmet.

Çöpçüler Kralı'na geçmiş olsuna mı gelecekti?

Telefonum kısa süre sonra yeniden titredi.

“Yok, gelmeyecek. Sadece biz geleceğiz.”

“Tamam.”

Mesajı gönderip telefonu kapattım. Kollarımı yeniden göğsümde bağlayıp pencereye dönecektim ki telefonum bir kez daha titredi. Bu kez ekranda Elif'in adı yoktu. Tanımadığım bir numaraydı.

O numarayı tanıyordum.

Aras'la film izlerken bana mesaj gönderen numara da aynıydı.

Mehmet.

Mesaja bakmak istemedim. Telefonu elimde sıkıca tuttum ve birkaç saniye boyunca ekrana bakmadan öylece durdum. Sanki okumazsam yazdıkları gerçek olmayacakmış gibi hissediyordum. Ama Mehmet'in beni izlediğini biliyordum. Odanın bir yerinde kamera olduğunu da biliyordum. Bizi izliyordu. Belki de şu anda bile ne yaptığımı, Aras'ın uyuyup uyumadığını, benim nerede durduğumu görüyordu.

Başımı kaldırıp odanın etrafına baktım. Kameranın nerede olduğunu bulmaya çalışmadım. Artık umurumda değildi. Mehmet beni izlemek istiyorsa izlesindi.

Gözlerim Aras'a kaydı.

Sedyede uyuyordu. Yaşadığı kazanın etkileri hâlâ bedenindeydi. Göğsündeki çizikler, başına gelenleri sessizce anlatıyordu. Yüzünde ise derin bir yorgunluk vardı. Onu izlerken içimdeki bütün öfke bir anlığına yerini başka bir duyguya bıraktı. Korkuyordum. Aras'ın başına bir şey gelmesinden, benim yüzümden daha fazla zarar görmesinden korkuyordum.

Sonra aklıma Mehmet'in mesajı geldi.

Telefonu elimde sıkıca tutarak Aras'ın yanına yaklaştım. Birkaç saniye yüzüne baktım. Hâlâ uyuyordu. O kadar derin uyuyordu ki, benim yanına geldiğimi bile fark etmedi. İçimde garip bir cesaret oluştu. Belki de Mehmet'in bizi izlediğini bilmek, yapmak istediğim şeyi daha da çok istememe neden olmuştu.

Başımı yavaşça Aras'a doğru eğdim ve dudaklarımı onun dudaklarına dokundurdum.

Bunu onu incitmek için yapmıyordum. Aksine, ona karşı içimde büyüyen duyguların ne zaman bu kadar değiştiğini ben bile bilmiyordum. Ama bir yanım Mehmet'in bunu görmesini istiyordu. Beni kontrol edemeyeceğini anlamasını istiyordum. Birkaç saniye öylece kaldım. Bu dokunuşun benim için ilk olduğunu düşündüğüm anda kalbim daha hızlı atmaya başladı. Belki Aras hiçbir şey hissetmiyordu, belki de sabah olduğunda bunu hiç hatırlamayacaktı. Ama ben hissediyordum. Hem de fazlasıyla.

Bir zamanlar Aras'a dokunmak istemeyen, ondan uzak durmaya çalışan bendim. Şimdi ise dudaklarımı ondan ayırmak istemiyordum. Bu düşünce bile beni şaşırtmaya yetiyordu. Belki Mehmet yüzünden başlayan bu hareket, benim için hiç beklemediğim bir anlama dönüşmüştü.

Telefonumun yeniden titremesiyle irkildim ve hemen geri çekildim. Aras'ın yüzüne bir kez daha baktım. Hâlâ uyuyordu. Beni öptüğümü anlamamış, hiçbir şey hissetmemişti.

Telefonumu avucumda sımsıkı tutarak odadan çıktım ve koridordaki sandalyelerden birine oturdum. Birkaç saniye boyunca ekrana bakmaya cesaret edemedim. Sonunda derin bir nefes alıp telefonu açtım.

Mehmet'in ilk mesajı karşıma çıktı.

“Her sabah güneş doğuyor, Nare. Ama insanın içini aydınlatan her zaman güneş olmuyor. Bazen tek bir güneş yetiyor. Benim için o insan sensin.”

Mesajı okuduktan sonra ikinci mesaja geçtim.

“Demek onu seçtin, Nare. Çöpçüler Kraliçesi olmayı seçtin. Seni mafya kraliçesi yapacakken sen Çöpçüler Kraliçesi olmayı seçtin. Bunun sonucuna sen katlanacaksın.”

Telefonu elimde öyle sıkıyordum ki parmaklarımın arasından kırılacakmış gibi hissediyordum. Mehmet'in sözleri içimdeki bütün öfkeyi yeniden ortaya çıkarmıştı. Bu kez korkmayacaktım. Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin karşısında susmayacaktım. Hazırdım. Ucunda ölüm bile olsa, artık geri adım atmayacaktım.

Hiç düşünmeden yabancı numarayı aradım.

Telefon ilk çalışta açıldı.

Telefonu kulağıma götürdüm. Karşı taraftan tek bir kelime bile gelmedi. Mehmet yalnızca beni dinliyordu. Bu sessizlik bile sinirlerimi bozmuştu.

“Bana bak,” dedim, sesimi yükselterek. “Bana ne yapıyorsan yap ama Aras'a sakın dokunma. Anladın mı?”

Hâlâ sessizdi.

“Sen kimsin ya? Baba parasıyla aşiret ağası olmuşsun, millete adamlık taslıyorsun. Biraz cesaretin varsa çık karşıma. Böyle telefondan kadın tehdit etmek senin gibi adamlara yakışır zaten.”

Öfkem arttıkça kelimeler ağzımdan daha hızlı çıkmaya başladı.

“Ege'nin kuzenisin diye bugüne kadar sustum. Seni evime aldım ama yeter artık. Kocamla olan ilişkime karışamazsın, duydun mu beni? Aras'tan uzak dur.”

Mehmet hâlâ cevap vermiyordu.

“Bir daha bana mesaj atarsan, bir daha not gönderirsen bu kez susmayacağım."
Karşı taraftan yine ses çıkmadı. Belki cevap verecekti, belki de söylediklerimi yalnızca dinlemekle yetinecekti. Ama beklemedim. Telefonu kapattım.

Koridordaki sandalyede öylece oturup karşımdaki boşluğa baktım. Hastanenin sessizliğinde yalnızca kendi nefesimi duyuyordum. Aras ise birkaç metre ötede, odada, bütün bunlardan habersiz uyuyordu.

Mehmet'in bana yaptıklarını bilse ne yapardı?

Bilmiyordum.

Ama bildiğim bir şey vardı.

Mehmet güçlüydü. Arkasında koskoca bir aşiret vardı. Ve Aras, benim yüzümden onun hedefi hâline gelmişti.

İşte beni asıl korkutan da buydu.

Mehmet bana ne yaparsa yapsın bir şekilde dayanabilirdim.

Ama Aras'a bir şey olursa…

Buna nasıl dayanacağımı bilmiyordum.
Koridorun sessizliğini bozan ayak sesleriyle başımı kaldırdım. Koridorun ucunda, bana doğru yürüyen orta yaşlarda bir kadın vardı. İlk bakışta bile oldukça güzel olduğunu fark etmiştim. Üzerinde açık mavi, küçük çiçek desenleri bulunan, uzun ve zarif bir elbise vardı. Koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülüyordu. Esmer tenine yakışan hafif bir makyajı vardı ve yüzünde, tarif edemediğim bir şekilde insana güven veren tatlı bir ifade taşıyordu. Fakat ben kadına bakarken gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Ağladığımı fark etmemiştim bile. Belki de artık gözyaşlarımın ne zaman aktığını anlayamayacak kadar yorulmuştum.

Tehditlerden yorulmuştum. Sürekli önüme çıkan, benden saklanan gerçekleri öğrenmekten yorulmuştum. Her gün yeni bir korkuyla uyanmaktan, neyin doğru neyin yalan olduğunu düşünmekten, hayatımın bir sonraki dakikasında ne olacağını bilmeden yaşamaktan yorulmuştum. Ben ölmemek için evlenmiştim. Hayatta kalabilmek için kendime bir çıkış yolu bulduğumu sanmıştım. Ama Mehmet'in tehditleri bu kez bedenimi değil, yüreğimi öldürüyordu. Artık bir kemerin acısını hissetmiyordum belki ama insanın içine işleyen, nereden geldiğini bile bilmediği başka bir acı vardı. Görünmeyen ama her nefeste kendini hatırlatan bir acı...

Kadın yavaşça bana doğru yürüdü. Yanımdaki boş sandalyeye oturduğunda gözlerini hâlâ üzerimden ayırmıyordu. Sanki beni uzun zamandır tanıyormuş gibi bakıyordu bana. Sanki söyleyeceklerini çok önceden biliyordu da yalnızca doğru zamanı bekliyordu.

"İyi misin?" diye sordu.

Elimin tersiyle yanağımdaki gözyaşlarını sildim. Başımı hafifçe kaldırıp kadının yüzüne baktım.

"Bilmem."

Sesim o kadar yorgun çıkmıştı ki söylediğim kelime neredeyse koridorun sessizliğinde kayboldu.

Kadın bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı. Ardından sol göğsümü işaret etti.

"Sorun orası... Orada yatan kişi, değil mi?"

Bakışlarım istemsizce Aras'ın odasının kapısına kaydı. Birkaç saniye o kapıya baktıktan sonra yeniden kadına döndüm.

"Sorun burası," dedim, elimle kalbimin olduğu yeri göstererek. "Ama buradaki kişiyi koruyamıyorum."

Kadın gözlerini gözlerime dikti. Söyleyeceği şeyin ağırlığını düşünüyormuş gibi kısa bir süre sustu. Sonra sakin ama kararlı bir sesle konuşmaya başladı.

"Sen onu değil, o seni korumak zorunda. Birinden kaçmak zorundasın. Bunu görebiliyorum. Bunu anlayabiliyorum. Yaşamak istiyorsan kaçmak zorundasın. Ucunda ölüm bile olsa kaç. Asla durma. Kaçabildiğin kadar kaç."

Sonra başını çevirip Aras'ın odasının kapısına baktı.

"Birlikte kaçın."

Kalbim daha hızlı atmaya başlamıştı.

"Nereye kaçacağız peki?" diye sordum. "Ya bizi bulurlarsa? Ya bizi öldürürlerse?"

Kadın bu kez doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Bulmalarını istemiyorsan sakın arkanıza bakmayın. Arkaya bakarsan geçmişinden kaçamazsın. Anladın mı beni?"

Söylediklerini anlamaya çalışıyordum. Her kelimesi zihnimin içinde dönüp duruyordu.

"Sen Julietsın, o Romeo. Ölmek istemiyorsan kaçacaksın. Sonucu her ne olursa olsun onu sakın bırakma."

Gözlerimden yaşlar yeniden süzülmeye başladı. Yanaklarım çoktan ıslanmıştı. Buna rağmen kadına hafifçe gülümsedim. Belki de onun söylediklerine inanmak istiyordum. Belki de uzun zamandır ilk kez biri bana kaçmam gerektiğini değil, birlikte kaçabileceğimi söylüyordu.

"Ama ya o beni bırakırsa?" dedim. "O zaman ne yaparım?"

Kadın yüzündeki o sakin ifadeyi hiç bozmadan bana baktı.

"O zaman ondan da kaçarsın. Ama sen burada, odasının karşısında ağlıyorsan bu gözyaşlarının bir sebebi vardır. Emin ol, bu gözyaşları hiçbir zaman boşuna akmamıştır."

Bir an sustu. Sonra sesi daha da yumuşadı.

"O seni asla bırakmaz. Sonucu ölüm bile olsa mahşerde bulur seni. Mahşerde kavuşur sana. Tamam mı?"

O an verecek hiçbir cevabım yoktu. Sadece gözlerimi yere indirdim. Kadının söylediklerini zihnimde tekrar tekrar düşünmeye başladım.

Mahşerde kavuşurdu bana.

Ama ya Mehmet ikimizi de mahşere gönderirse?

Bu düşünceyle içim ürperdi.

Bazı aşklar belki de kavuşamazdı.

Kadın haklıydı. Ben Juliet'tim, Aras Romeo'ydu. Onlar da kaçmaya çalışmışlardı. Fakat ölümden kaçamamışlardı. Bizim ise kaçmamız gereken yalnızca ölüm değildi. Bizim geçmişimizden, Mehmet'ten, saklanan gerçeklerden ve bizi her an yakalayabilecek olan hayattan kaçmamız gerekiyordu.

Başımı kaldırdığımda kadın artık yanımda değildi.

Bir anda olduğum yerde donup kaldım.

Az önce yanımda oturan kadın nereye gitmişti?

Gözlerimi koridorun başına çevirdim. Kimse yoktu. Sonra koridorun sonuna baktım. Orası da bomboştu. Koca hastane koridorunda yalnızca ben vardım. Birkaç dakika önce yanımda oturan kadın sanki hiç orada olmamış gibiydi.

Ayağa kalktım. Kalbim hızla atıyordu.

Mehmet'in oyunu muydu yine?

Yoksa o kadın Mehmet'in tanıdığı biri miydi?

Beni korkutmak için mi gönderilmişti?

Soruların hiçbirinin cevabını bilmiyordum.

Sonra aklıma Aras geldi.

Hiç düşünmeden odasının kapısına yöneldim. Kapıyı hızlıca açıp içeri girdiğimde Aras yatakta yatıyordu. Gözleri açıktı ve doğrudan bana bakıyordu.

"Nare... Nare, iyi misin? Ne oldu?"

Onu gördüğüm anda içimde tuttuğum bütün korku sanki bir anda çözüldü. Hızlı adımlarla yanına gidip kollarımı boynuna doladım ve ona sıkıca sarıldım.

"Rüya gördüm... Ölmüştün," dedim.

Yine yalan söylemiştim.

Bir gün söylediğim bütün yalanlar ortaya çıkacaktı. Bunu biliyordum. O gün geldiğinde Aras'ın gözlerinin içine bakabilecek miydim, bilmiyordum. Umarım bugün söylediğim yalanlar, yarın pişman olmama neden olacak kadar ağır bir gerçeğe dönüşmezdi.

Aras da kollarını bana sardı. Hafifçe güldü. Benim gözlerimden yaşlar akarken onun yüzünde küçük bir gülümseme vardı.

"Korkma. Ölmedim."

Boynundan yavaşça ayrıldım. Yatağın yanındaki sedyeye oturdum.

Aras elini uzattı ve yanağımdaki gözyaşlarını sildi. Parmakları yanağımda yavaşça geziniyordu. Yüzündeki o tatlı gülümseme hâlâ kaybolmamıştı.

"Korkma, lütfen. Ben iyiyim. Sadece kabus gördün, tamam mı? Endişelenme."

Başımı salladım.

Bir an gerçekten ölmüş olduğunu sanmıştım. Oysa bilmiyordu... Bütün gece uyumadığımı, başında oturup onu izlediğimi, her nefeste iyi olduğundan emin olmaya çalıştığımı bilmiyordu. Bilseydi bana ne derdi, kim bilir?

Aras gözlerini odanın penceresine çevirdi.

"Saat kaç?"

Güneş artık doğmuştu. Sabahın ilk ışıkları pencerenin ardından odaya süzülüyor, gecenin soğuğunu yavaş yavaş dağıtıyordu. Güneşin sıcaklığını odanın içinde hissetmeye başlamıştım bile.

Telefonumu elime alıp ekrana baktım.

"Yedi buçuk."

Bütün gece yeniden uyumamıştım.

Doktorun gelip Aras'ı muayene etmesini beklemek zorundaydık. İçimde yalnızca eve gidip birkaç saat uyuma isteği vardı. Gözlerim yanıyor, bedenim yorgunluktan ağırlaşıyordu. Ama Aras'ı burada tek başına bırakma düşüncesi bile içimdeki bütün yorgunluğu bastırıyordu.

"Sen eve git istersen," dedi Aras bana bakarak.

"Neden?"

"Neden mi, Nare? Unuttun mu? Bugün Öğretmenler Günü için kutlaman vardı. Eve git. Birkaç saat bile olsa uyu. Yorgunsun."

"Gitmeyeceğim."

Cevabım hiç düşünmeden çıkmıştı.

Kutlamaya gidemezdim.

Aras'ı bu halde bırakıp hiçbir yere gidemezdim. Ya Mehmet eve gelir ve Aras'a bir şey yaparsa? Ya ben yokken ona zarar verirse? Ya o odadan çıktığım anda başına bir şey gelirse?

Hayır.

Onu yalnız bırakamazdım.

"Saçmalama, Nare. Bugün senin günün. Tabii ki gideceksin."

Aras'ın yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü. Ardından yatağının yanında duran üç bölmeli çekmeceyi işaret etti.

"Nare, sana zahmet şu çekmeceyi açar mısın?"

Ayağa kalkıp çekmecenin yanına gittim. İlk çekmeceyi açtığımda siyah bir kutu gördüm.

Bir an elim kutunun üzerinde durdu.

Siyah kutu...

Bu kez kutuyu Mehmet vermiyordu.

Aras veriyordu.

Kutuyu alıp ona uzattım.

"Kutuyu alıp bana verir misin?"

Hiç düşünmeden kutuyu Aras'a verdim.

Aras kutuyu elimden aldığı gibi açtı.

Kutunun içinde iki tane alyans vardı.

Gözlerim yüzüklere takılı kaldı.

Aras bana baktı.

"Biliyorum, şu an bunu sana vermem çok saçma gelebilir," dedi. "Ama bunu kabul etmeni istiyorum, Nare."

Bir an durdu. Sonra devam etti.

"Benim yanımda takma. Ama kaza yaptığımı duyan annem kesin bize gelecek. Parmağımızda yüzük olmazsa bizden şüphelenir."

Yüzüklere baktım.

"Hem sana Öğretmenler Günü hediyem olsun. Yanlış anlama sakın. Bu yüzük senin özgürlüğünü elinden almayacak. Benim yanımda takmazsın. Sadece dışarı çıkarsak takarsın."

Ardından gözlerimin içine baktı.

"Kabul eder misin?"

"Evet."

Cevabım bir saniye bile gecikmedi.

Bu yüzüğü kabul etmek zorundaydım.

Çünkü Mehmet'i biraz olsun kendimden uzaklaştırabilecek tek şey belki de bu yüzüklerdi.

Aras'ın elindeki iki alyansa baktım.

Belki de ilk kez bir yüzük bana bir kafes gibi değil, bir çıkış yolu gibi görünüyordu.

Ama Aras'ın bilmediği bir şey vardı.

Ben bu yüzükleri yalnızca Mehmet'ten uzaklaşabilmek için kabul etmiyordum.

Belki de ilk kez, birilerinin beni gerçekten koruyabileceğine inanmak istiyordum.

Ve içimde bir yerlerde, koridorda kaybolan o kadının sözleri hâlâ yankılanıyordu:

“Sakın arkanıza bakmayın.”
Aras'ın elindeki yüzüklere birkaç saniye daha baktım. İçimde garip bir his vardı. Belki de bu kadar basit iki yüzük, hayatımın şu anki karmaşasında sahip olduğum en küçük ama en gerçek güven duygusuydu.

Tam o sırada koridordan gelen ayak seslerini duydum.

Başımı kapıya çevirdim.

Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve içeri bir doktorla birlikte iki hemşire girdi. Doktorun elinde Aras'ın dosyası vardı. Hemşirelerden biri yatağın yanına geçerken diğeri odanın diğer tarafında durdu. Bir anda odanın sessizliği yerini alışıldık hastane telaşına bıraktı.

"Geçmiş olsun," dedi doktor. "Nasıl hissediyorsun bakalım?"

Aras doğrulmaya çalıştı.

"İyiyim doktor bey."

Doktor yatağın yanına gelip önce Aras'ın genel durumuna baktı. Ardından hemşirelerden biri tansiyonunu ölçerken diğeri bazı değerlerini kontrol etti. Ben ise sedyede sessizce oturmuş, doktorun söyleyeceği şeyleri bekliyordum.

Bütün gece içimde taşıdığım korkunun yerini yavaş yavaş başka bir heyecan almaya başlamıştı.

Artık eve gidebilecek miydik?

Doktor birkaç dakika boyunca Aras'ı kontrol ettikten sonra dosyasına göz attı. Sonra başını kaldırıp bize baktı.

"Değerlerin iyi görünüyor. Şu an için endişe edecek bir durum yok."

İçimden derin bir nefes verdim.

Doktor, Aras'ın durumunu birkaç kez daha kontrol ettikten sonra dosyayı kapattı.

"Bugün dinlenmen gerekiyor. Kendini fazla yormayacaksın. Birkaç gün dikkat etmen gereken şeyler var, onları çıkışta hemşire arkadaşlarımız anlatır."

Aras başını salladı.

"Tamam doktor bey."

Doktor kısa bir süre daha Aras'a baktıktan sonra hafifçe gülümsedi.

"Geçmiş olsun. Çıkış işlemlerinizi yaptırabilirsiniz."

O an içimde büyük bir rahatlama hissettim.

Gerçekten çıkabiliyorduk.

Bütün gece boyunca beklediğim o an sonunda gelmişti.

Hemşirelerden biri dosyaları düzenlerken diğer hemşire Aras'ın serum ve diğer kontrolleriyle ilgilendi. Ben ise ayağa kalkıp çantamı aldım. Gözlerim bir an Aras'a takıldı.

Yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade vardı.

"Sonunda eve gidiyoruz," dedim farkında olmadan.

Aras bana bakıp gülümsedi.

"Evet. Ama sen önce eve gidip biraz uyuyacaksın."

Gözlerimi devirdim.

"Yine mi başladın?"

"Gözlerinin halini görmüyor musun?"

Elimi yüzüme götürdüm.

Gerçekten de bütün gece uykusuz kalmışlığım yüzümden belli oluyordu. Ama yine de içimde garip bir huzur vardı. En azından Aras yanımdaydı. En azından şu an iyiydi.

Hemşire son kontrolleri tamamladıktan sonra bize dönüp gerekli birkaç şeyi anlattı. Aras dikkatlice dinlerken ben de söylenenleri aklımda tutmaya çalışıyordum.

Sonunda hemşire gülümsedi.

"Geçmiş olsun. Çıkabilirsiniz."

Aras yataktan yavaşça kalktı.

İçgüdüsel olarak hemen yanına gittim.

"Yavaş."

"İyiyim Nare."

"Tamam da yine de yavaş."

Aras hafifçe gülümsedi.

"Sen gerçekten başıma hemşire kesildin."

"Olabilir."

Çantasını almasına yardım ettim. Ardından siyah kutunun içindeki yüzükleri düşündüm. Aras yüzükleri yeniden kutuya koymuştu. Henüz takmamıştık. Ama kutu çantamızın içindeydi.

Kapıya doğru yürürken bir an arkamı dönüp odaya baktım.

Gece boyunca burada oturmuş, ağlamış, korkmuş, düşünmüş ve sabahı beklemiştim.

Ama şimdi güneş doğmuştu.

Koridorda ise birkaç saat önce gördüğüm o kadın yoktu.

Sanki hiç gelmemişti.

Sanki söyledikleri yalnızca uykusuz bir gecenin, korkularımın ve yorgunluğumun bana oynadığı bir oyundu.

Ama nedense içimde onun sözlerinin gerçek olduğuna dair bir his vardı.

Arkanıza bakmayın.

Gözlerimi koridordan ayırıp Aras'a çevirdim.

Bu kez arkamı dönmedim.

Onunla birlikte hastanenin çıkışına doğru yürümeye başladım.
Aras'ın koluna girdim. Hastanenin çıkış kapısından adımımı attığım anda derin bir nefes aldım. Günün aydınlığı yüzüme vurduğunda gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Bütün gece boyunca Mehmet'in bizi izlediğini biliyordum. Attığım her adımı takip etmiş, Aras'ın odasında geçirdiğim her dakikadan haberdar olmuş gibiydi. Ama artık Aras uyanmıştı ve en önemlisi, artık eve gidiyorduk. En azından şimdilik kendimi buna inandırmak istiyordum. Aras'la birlikte otoparka doğru yürüdük ve arabamızın yanında durduk. Çantamdan arabanın anahtarını çıkarıp kumandaya bastım. Kilitler açıldığında omzumdaki kendi çantamı arka koltuğa bıraktım. Ardından Ege'nin verdiği, içinde bilgisayarımın bulunduğu çantayı dikkatlice elime alıp arka koltuğa yerleştirdim. Çantayı bıraktıktan sonra Aras'a döndüm ve yeniden koluna girmek için elimi uzatacakken Aras beni durdurdu.

"Nare, ameliyat olmadım. Sadece küçük bir sıyrık. Merak etme, rüyanın etkisindesin herhalde."

Hafifçe sırıttım.

"Herhalde... O kadar korktum ki."

Aras da hafifçe gülümsedi. Sonra yavaşça bana yaklaşıp arabanın arka koltuğundaki çantama uzandı. Çantayı aldı, içinden siyah kutuyu çıkardı ve çantayı yeniden arka koltuğa bıraktı. Elindeki kutuya birkaç saniye baktıktan sonra bana döndü.

"Parmağını uzatır mısın?"

Hiç düşünmeden elimi ona uzattım. Aras kutuyu açtı, içinden küçük yüzüğü aldı ve parmağıma yavaşça geçirdi. Yüzüğün parmağımda duruşuna baktıktan sonra gözlerini bana çevirdi.

"Bu yüzüğü daha iyi şartlarda takmak isterdim ama durumu biliyorsun."

Yüzüğüme baktım, sonra yeniden Aras'ın gözlerine baktım.

"Sorun değil. Bu yüzüğü takman bile en iyi şart."

Aras'ın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu. Kutunun içindeki diğer yüzüğü aldı ve bana uzattı. Yüzüğü avucuma aldım, Aras'ın elini tuttum ve alyansı parmağına geçirdim. Ardından elini birkaç saniye daha bırakmadan yüzüne baktım.

"Sen benim özgürlüğümü çalmıyorsun ama ben senin özgürlüğünü elinden alıyorum, Aras Bey. Bundan böyle yanına başka kadınlar yaklaşamaz."

Aras'ın gülümsemesi biraz daha büyüdü. Bana doğru bir adım daha yaklaştı.

"Sen beni kıskandın mı?"

Cevap vermek yerine Aras'ın omzunun üzerinden karşıya baktım. O anda otoparkın diğer tarafında duran siyah bir araba dikkatimi çekti. Arabanın farları bir anda yandı ve ardından selektör yaptı. Kalbim göğsümün içinde hızla çarpmaya başladı. Az önceki gülümsemem yüzümden silindi. Kendimi istemsizce Aras'tan biraz geri çektim ve gözlerimi siyah arabadan ayırmadan baktım. İçeride kimin olduğunu göremiyordum ama o siyah araba bana fazlasıyla tanıdık gelen bir korkuyu hatırlatmıştı.

Mehmet.

Bütün gece bizi izleyen kişi o muydu? Hastaneden çıkacağımızı da biliyor muydu? Yoksa ben artık her yerde onun gölgesini mi görmeye başlamıştım?

Aras bana baktı.

"Nare?"

Gözlerimi hızla ona çevirdim.

"Hayır."

Sesimi mümkün olduğunca sakin çıkarmaya çalıştım.

"Hadi, bin artık arabaya."

Aras birkaç saniye yüzüme baktı. Bir şey söylemedi. Belki korkumu anlamıştı, belki de siyah arabayı o da fark etmişti. Ama bana soru sormadı. Arabanın kapısını açıp sürücü koltuğuna geçtim. Ellerimi direksiyona koyduğumda parmaklarımın hafifçe titrediğini fark ettim. Aras da yanımdaki koltuğa oturup kapısını kapattı. Motoru çalıştırmadan önce aynadan siyah arabaya son kez baktım. Hâlâ oradaydı.

İçimde bir ses hemen buradan uzaklaşmam gerektiğini söylüyordu. Fakat birkaç saat önce koridorda karşıma çıkan o kadının sözleri yeniden zihnimde yankılandı.

"Sakın arkanıza bakmayın."

Belki de bu yüzden bu kez aynaya daha fazla bakmadım. Geçmişimin hâlâ arkamızda olup olmadığını kontrol etmek istemiyordum. Çünkü artık biliyordum; ne kadar korkarsam korkayım, Aras yanımdaydı ve ben onunla birlikte gitmek zorundaydım.

Anahtarı kontağa taktım, derin bir nefes aldım ve arabayı çalıştırdım.
Arabayı hastanenin otoparkından çıkardığımda aynaya bakmamaya çalıştım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki biraz önce gördüğüm siyah araba hâlâ arkamızdaydı ve ben ne kadar uzaklaşsam da ondan kurtulamayacaktım. Ellerimi direksiyona biraz daha sıkı geçirdim. Aras ise yanımda sessizce oturuyordu. Birkaç dakika boyunca ikimiz de konuşmadık. Hastanenin bulunduğu sokaktan çıkıp ana yola bağlandığımızda güneş iyice yükselmişti. İnsanlar işe yetişmek için kaldırımlarda hızlı hızlı yürüyor, arabalar trafiğin içinde ilerliyordu. Her şey normal görünüyordu ama benim içimde hiçbir şey normal değildi.

"Nare."

Aras'ın sesiyle ona baktım.

"Hı?"

"Bütün gece uyumadın, değil mi?"

Bir an cevap veremedim. Sonra yeniden yola döndüm.

"Uyudum."

Aras hafifçe güldü.

"Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözlerimi yoldan ayırmadan konuşmaya çalıştım.

"Uyumadım."

"Neden?"

"Sen hastanedeyken nasıl uyuyabilirdim?"

Aras birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra elini koltuğun üzerinde bana doğru uzattı. Parmakları elimdeki yüzüğe dokundu.

"Artık ben iyiyim."

Başımı hafifçe salladım.

"Biliyorum."

"Ama sen iyi değilsin."

Bu kez ona baktım. Gözlerinde beni sorgulayan değil, gerçekten anlamaya çalışan bir ifade vardı. Birkaç saniye göz göze geldik. Ona koridorda gördüğüm kadını anlatmak istedim. Bana söylediklerini, bir anda ortadan kayboluşunu, arkaya bakma sözünü anlatmak istedim. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Ya gerçekten bir rüyaysa? Ya uykusuzluktan dolayı zihnim bana oyun oynadıysa? Ya da daha kötüsü, o kadın gerçekten vardıysa?

"Bir şey yok," dedim sonunda.

Aras gözlerini benden ayırmadı.

"Var."

"Yok."

"Nare..."

"Gerçekten bir şey yok, Aras."

Bunu söylerken sesimdeki titremeyi ben bile fark etmiştim. Aras daha fazla üstelemedi.

Yolumuza devam ettik. Birkaç dakika sonra hastaneden oldukça uzaklaşmıştık. İçimdeki gerginlik biraz olsun azalıyor gibiydi. Belki de gerçekten korkacak hiçbir şey yoktu. Belki siyah araba sadece tesadüftü. Belki Mehmet bizi takip etmiyordu. Belki de bütün gece yaşadığım korkular yüzünden artık her şeyi tehdit olarak görüyordum.

Tam bunları düşünürken dikiz aynasına istemsizce baktım.

Kalbim bir anda duracakmış gibi oldu.

Aynada, birkaç araç gerimizde siyah bir araba vardı.

Aynı araba.

Farlarını seçebiliyordum.

Direksiyonu tuttuğum ellerim buz gibi oldu. Gözlerimi birkaç saniye aynadan ayıramadım. Araba bizimle aynı hızda ilerliyordu. Ben hızımı biraz düşürdüm.

O da yavaşladı.

İçimden bir şey koptu sanki.

Ayağımı yeniden gaza bastım.

Araba da hızlandı.

"Nare?"

Aras'ın sesi bu kez daha ciddi çıkmıştı.

"Ne oldu?"

Hiçbir şey söylemedim.

Gözlerim aynadaydı.

Siyah araba hâlâ arkamızdaydı.

Aras arkasına dönüp bakmaya çalıştı.

"Arkaya bakma."

Söz ağzımdan çıkar çıkmaz kendim bile irkildim.

Aras bana döndü.

"Neden?"

Cevap veremedim.

Çünkü birkaç saat önce o gizemli kadının söylediği sözler yeniden zihnimde yankılanıyordu.

Arkanıza bakmayın.

Arkaya bakarsan geçmişinden kaçamazsın.

Gözlerimi yoldan ayırmadım.

"Hiçbir şey," dedim kısık bir sesle. "Sadece... eve gitmek istiyorum."

Aras elimi biraz daha sıkı tuttu.

"Gideceğiz."

O tek kelimeyle içimde bir şey sakinleşti.

"Gideceğiz."

Ben de aynı kelimeyi içimden tekrar ettim.

Ama aynadaki siyah araba hâlâ peşimizdeydi.

Ve bu kez bunun bir tesadüf olmadığına emindim.
Arabanın içindeki sessizlik birkaç dakika daha sürdü. Siyah araba hâlâ arkamızdaydı ve ben her aynaya baktığımda aynı manzarayı görmekten kendimi alamıyordum. Ne kadar sakin görünmeye çalışsam da kalbim hızla çarpıyordu. Direksiyonu öyle sıkı tutuyordum ki parmaklarımın gerildiğini hissedebiliyordum. Aras ise yanımda oturuyor, belli etmemeye çalışsa da benim bir şey sakladığımı anlıyordu. Bir süre sonra sesiyle beni kendime getirdi.

"Nare, yavaş."

Sesindeki ciddiyetle irkildim. Fark etmeden hızlanmıştım. Gözlerimi yoldan ayırmadan ayağımı gazdan biraz çektim. Araba yavaşladı ama içimdeki telaş geçmedi.

"Nare, sağa çek ve bana ne olduğunu hemen anlat."

Mehmet'in sesi kulaklarımda yankılanıyormuş gibi oldu. Sanki onun sesiyle Aras'ın sesi birbirine karışmıştı. Başımı hafifçe salladım.

"Bir şey yok Aras. Yol boş diye biraz bastım sadece."

Aras bana baktı. Sesindeki endişe bu kez daha belirgindi.

"Bir şey olmuş ve sen bunu bana anlatmıyorsun. Bak, anlat. Sonra çok pişman olacaksın."

Bir an sustum. Söylemem gereken şeyi biliyordum ama kelimeler ağzımdan çıkmıyordu. İçimde tek bir düşünce vardı. Aras'a söyleyemezdim. Ona hamile olmadığımı söylemek istemiyordum. Onu kaybetmek istemiyordum. Hele ki benim yüzümden başına bir şey gelmesini hiç istemiyordum. Beni korumak için kendi hayatını bile tehlikeye atan adama, şimdi kendi ellerimle yeni bir korku vermeye hakkım var mıydı?

"Aras..."

"Bebeği düşürelim."

Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz içim parçalandı. Aras'ın yüzündeki şaşkınlığı görünce gözlerimi bir an kapattım. Bunu söylemek istemiyordum. Ama başka çarem olmadığını düşünüyordum. Ona gerçeği anlatamazdım. Ona, babamın beni aradığını, hakkımda mahallede konuşulanları, beni bulursa başıma neler gelebileceğini anlatamazdım. Çünkü biliyordum; Aras bunları öğrendiği anda beni korumak için her şeyi göze alacaktı. Ve ben onun yeniden zarar görmesini istemiyordum.

"Ne dedin?"

Aras'ın sesi beni düşüncelerimden kopardı.

"Bebek meselesini artık ortadan kaldıralım."

"Nare, sağa çek."

"Aras, lütfen..."

"Sağa çek."

Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki korktum. Yol boştu. Arabayı yavaşlatıp yolun kenarındaki boş alana çektim. Motor çalışmaya devam ederken ellerimi direksiyondan çekmedim. Aras'a bakamıyordum. Bakarsam bütün yalanlarımın yüzümden okunacağından korkuyordum. Ama onun gözlerinin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.

"Nare, bana bak."

Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim Aras'ın yeşil gözleriyle buluştu.

"Ne oluyor, anlat bana. Hemen. Neden bebeği düşürmek istiyorsun? Neden bebek meselesini bitirmek istiyorsun? Anlat. Konuş."

Sessiz kaldım.

"Hani özgürlüğümü elimden almayacaktın? Ne oldu? Ne değişti?"

Başımı iki yana salladım.

"Bu özgürlük değil, Nare. Neden bir anda bebek meselesini bitirmek istiyorsun?"

Söylememeliydim. Ne kadar anlatmak istesem de bunu yapmamalıydım. Çünkü gerçek ortaya çıkarsa her şey değişecekti. Bir kez daha yalan söylemek zorundaydım.

"Melis babama söylemiş benim hamile olmadığımı."

Aras'ın yüzündeki ifade değişti.

"Ne?"

"Babam beni aradı. Mahallede adım çıkmış. Babam beni bulursa..." Sesim titredi. Bir an durup nefes aldım. "Beni kesin döver. İlk vuracağı yer de karnım olur. Bebek düşerken kan gelir. Benden gelmediğini görünce benim hamile olmadığımı anlayacak. Sorun bu. Tamam mı?"

Aras hiçbir şey söylemeden bana baktı.

"Ben sana söylemek istemedim. Senin üzülmeni istemedim. Ama sen bana boşanmak mı istiyorsun diye soruyorsun, Aras."

Arabanın kapısını açıp dışarı çıktım. Daha fazla içeride kalırsam ağlayacağımı biliyordum. Yorulmuştum. Gerçekten çok yorulmuştum. Aşık olduğum adama yalan söylemek istemiyordum ama mecburdum. Belki Aras benim yerimde olsaydı o da bana gerçeğin tamamını söylemezdi. Beni korumak için o da yalan söylerdi. Bunu biliyordum.

Arabanın kapısı kapandı. Birkaç saniye sonra Aras'ın da indiğini duydum. Bulunduğumuz yer caddeden ibaretti; yanımızdan arabalar geçiyor, insanlar kendi hayatlarının telaşı içinde yollarına devam ediyordu. Sanki dünyanın geri kalanı için sıradan bir sabahtı. Oysa benim için her şey birkaç dakika içinde yeniden darmadağın olmuştu.

Aras arkamda durdu.

"Özür dilerim."

Sadece iki kelime söyledi.

Yavaşça arkamı döndüm. Aras'a baktım.

"Beni affet Aras. Seni de bu durumun içine soktuğum için çok özür dilerim."

Bir adım attım ve kollarımı onun beline sardım. Aras hiç düşünmeden bana sarıldı. Caddenin kenarında, insanların ve arabaların arasında öylece durup birbirimize sarıldık. O an ne siyah arabayı, ne Mehmet'i, ne babamı, ne de gelecekte başımıza gelebilecekleri düşündüm. Sadece Aras'ın kollarının arasında olduğumu bilmek yetiyordu.

"Senin suçun değil, Nare. Yaşananlar senin suçun değil. Böyle bir aileye doğmayı sen istemedin."

Aras benden yavaşça ayrıldı. Ellerimi ellerinin arasına aldı ve yeşil gözlerini gözlerimden ayırmadı.

"Sana daha önce de dedim. Sonucu her ne olursa olsun senden asla ayrılmayacağım, seni bırakmayacağım diye. Ben en başından beri sözümü tuttum, Nare. Şimdi de tutmaya hazırım."

O an boğazım düğümlendi.

Tutmuştu.

Gerçekten sözünü tutmuştu.

Bana dokunmamıştı. Benim koyduğum sınırlara saygı göstermişti. Beni hiçbir zaman zorlamamıştı. Ama ben kendi koyduğum kuralı çiğnemiştim. Ben Aras'a dokunmuştum. Ben onu öpmüştüm. Ve bunu kendi isteğimle yapmıştım.

Ama aldığım o karardan asla pişman değildim.

Çünkü o an anladım ki bazı insanlar hayatınıza sessizce girer ve siz fark etmeden bütün korkularınızın arasındaki tek güvenli yere dönüşür. Aras da benim için öyleydi. Onun yanında kendimi ilk defa gerçekten güvende hissediyordum. Elimde olsa bir daha onun yanından hiç ayrılmazdım. Ona dokunmaktan, elini tutmaktan, yanında durmaktan korkmazdım. Çünkü artık biliyordum; benim koyduğum bütün duvarların arkasında bile ona karşı hissettiğim şey değişmemişti.

Ve belki de en çok bundan korkuyordum.

Çünkü Aras'ı sevmek artık benim için bir seçim olmaktan çıkmıştı.

O, hayatımın en korktuğum yerinde bile vazgeçemediğim tek gerçek olmuştu.
Aras'ın elleri hâlâ ellerimin arasındaydı. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sanki söyleyecek çok şeyimiz vardı ama kelimeler ikimizin de boğazında düğümlenmişti. Gözlerine baktıkça biraz önce söyledikleri aklımda dönüp duruyordu. Sonucu her ne olursa olsun senden asla ayrılmayacağım. Ne kadar korkarsam korkayım, ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım, Aras'ın yanında kendimi ilk defa yalnız hissetmiyordum. Belki hayatım boyunca bana verilen en büyük söz buydu ve belki de ilk defa birinin sözüne gerçekten inanmak istiyordum.

Tam ona bir şey söyleyecekken caddenin karşı tarafından gelen bir arabanın sesiyle başımı çevirdim. Siyah araba birkaç metre ileride durmuştu. Kalbim yeniden hızlandı. Az önce hastanenin otoparkında gördüğüm araba olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü. Aynı koyu camlar, aynı model, aynı yerde duran o araç... İçimdeki bütün huzur bir anda kayboldu.

Aras bakışlarımı takip ederek arkasını dönmek istedi.

"Ne oldu?"

"Hiçbir şey."

Ama sesim titremişti.

Aras bana dikkatlice baktı.

"Nare, yine yalan söylüyorsun."

"Aras, lütfen."

Elini tuttum ve onu kendime doğru çevirdim.

"Arabaya binelim."

"Neden?"

"Çünkü eve gitmemiz gerekiyor."

Aras birkaç saniye daha yüzüme baktı. Bir şey söylemedi. Sonunda başını sallayıp benimle birlikte arabaya doğru yürüdü. Ben arkamı dönüp siyah arabaya bakmamaya çalışıyordum ama içimde bir his, onun hâlâ bizi izlediğini söylüyordu. Kadının sözleri yeniden aklıma geldi.

Arkanıza bakmayın.

Belki de o kadın gerçekten haklıydı. Belki geçmişimden kaçmaya çalıştıkça geçmişim
beni daha sıkı takip ediyordu.

"Nare, telefonum nerede?" dedi Aras.

"Çantamın içinde," dedim gözlerimi yoldan ayırmadan.

Aras arkasına dönüp arka koltukta duran çantamı aldı. Birkaç saniye sonra yeniden önüne döndü ve çantayı bana doğru uzattı.

"Ne oldu?" dedim ona bakarak.

"Aç çantanı."

Kaşlarımı çatıp ona baktım. "Saçmalama. Senin telefonun zaten içinde, bir şey olmaz. Aç çantamı. Çantam küçük zaten."

Aras'ın yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. "Rızan var yani?"

"Evet, var. Açabilirsin çantamı."

"İyi, peki."

Çantamın fermuarını açtı. Önce kendi telefonunu çıkarıp kucağına bıraktı, ardından benim telefonumu alıp bana uzattı.

"Sağ ol," dedim.

Çantamı tekrar arka koltuğa bıraktıktan sonra telefonumu açıp saate baktım. Saat dokuzu gösteriyordu. Yarım saate evde olurduk. Bir an olsun içim rahatlamış gibi hissettim ama bu his uzun sürmedi. Gözlerimi yoldan ayırmadan ara sıra dikiz aynasına bakıyor, arkamızdaki siyah arabayı kontrol ediyordum. Hâlâ oradaydı. Mesafesini hiç değiştirmeden bizi takip etmeye devam ediyordu. Her baktığımda aynı arabayı görmek içimdeki huzursuzluğu biraz daha büyütüyordu.

"Nare," dedi Aras bir süre sonra.

"Efendim?" dedim, gözlerimi yine yoldan ayırmadan.

"En son sen adet olmuştun. Elif'ten ped istemiştin. Ne oldu?"

Sorusu karşısında bir an şaşırdım. Böyle küçük bir ayrıntıyı hatırlamış olması beklemediğim bir şeydi.

"Adet olmam aklında mı kalmıştı?"

Aras sadece bana baktı. Ben de hafifçe gülümsedim.

"Merak etme, hallettim. Sen uyurken hastanenin yanında açık bir bakkal vardı. Oradan ped aldım."

"Tamam," dedi Aras.

Sonra radyoyu açtı. Birkaç farklı kanalda gezindi. Beğenmediği müziklerde hemen başka bir kanala geçiyor, birkaç saniye dinledikten sonra yine değiştiriyordu. Ta ki bir radyoda durana kadar.

İlk birkaç saniyede şarkıyı tanıdım.

Romeo ve Juliet.

Kalbim bir anlığına sıkıştı.

Az önce hastanenin koridorunda karşıma çıkan o gizemli kadının sözleri yeniden zihnimde yankılandı. Sen Juliet'sin, o Romeo. Sanki o kadın bana bunu söyleyebilmek için karşıma çıkmış, sonra da hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Şimdi ise tam da onun sözlerinin ardından bu şarkının karşımıza çıkması tuhaf bir tesadüf gibi geliyordu.

Başımı yavaşça Aras'a çevirdim.

"Biliyor musun bu şarkıyı?" diye sordu.

"Evet," dedim. "Biliyorum."

Aras şarkının sesini biraz daha yükseltti. Müzik arabanın içini doldururken yeniden önüme döndüm. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sadece şarkıyı dinledik. Ama benim aklım şarkıda değildi. Romeo ve Juliet'i düşünüyordum. Birbirlerini seven ama sonunda birbirlerinden ayrılmak zorunda kalan iki insanı... Ölümün bile onların hikâyesini tamamlayan bir son hâline gelmesini...

Ben ölürsem Aras beni nasıl bulacaktı?

Romeo, Juliet'i kaybettiğinde onun ardından gitmişti. Peki Aras benim için ne yapardı? Ben onun için ne yapardım? Juliet'in ölümün içinde bile Romeo'yu aradığını düşündüm. Ben de Aras'ı böyle bir yerde arar mıydım? Onunla yeniden karşılaşabilmek için her şeyi göze alır mıydım?

Bu düşünceler zihnimde dönüp dururken şarkı devam etti. Aras konuşmuyordu, ben de konuşmuyordum. İkimiz de önümüzde uzanan yola bakıyorduk. Dışarıda hayat normal bir şekilde devam ediyordu. İnsanlar işe yetişiyor, arabalar yanımızdan geçiyor, şehir kendi telaşında akıp gidiyordu. Ama benim içimde bambaşka bir dünya vardı.

Şarkının verdiği o ağır duygu, içimde aylardır taşıdığım boşluğa dokundu.

Ölü gibi hissizdim.

Aylardır.

Sebebi belliydi.

Mehmet.

Beni günlerdir tüketen şey oydu. Korkularımın, uykusuz gecelerimin, her an arkamı kontrol etme ihtiyacımın, attığım her adımda bir tehlike aramamın sebebi oydu. Beni gerçekten öldürmemişti belki ama içimdeki huzuru öldürmüştü. Güven duygumu, rahatça nefes alabilme ihtimalimi, geleceğe korkmadan bakabilme cesaretimi elimden almıştı.

Gözlerimi yoldan ayırmadım. Direksiyonu biraz daha sıkı tuttum.

Ben günlerdir ölü gibi hissediyordum. Beni öldüren şey Mehmet'ti.

O sırada Aras'ın eli sessizce elimin üzerine geldi. Parmaklarıma dokunduğunu hissettim. Başımı ona çevirmedim. Çünkü gözlerine bakarsam içimde sakladığım her şeyin ortaya çıkmasından korkuyordum. Ona anlatamadığım onca şey vardı. Söyleyemediğim gerçekler, sakladığım korkular ve her geçen gün biraz daha büyüyen o tehlike...

Ama elini de çekmedim.

Çünkü ne kadar korkarsam korkayım, ne kadar yorulursam yorulayım, Aras'ın yanımda olduğunu bilmek bana hâlâ tek bir şeyi hatırlatıyordu.

Ben tamamen bitmemiştim.

İçimde hâlâ yaşayan bir şey vardı.

O da Aras'a duyduğum sevgiydi.

Mahallenin girişine gelmiştik. Artık sokağa girdiğimiz için bu kadar mutlu olacağımı hiç düşünmezdim. Hastaneden çıktığımızdan beri içimde taşıdığım gerginlik, mahallenin tanıdık sokaklarını görünce biraz olsun hafiflemişti. Mahalle bomboştu. Okula giden birkaç genç dışında sokakta kimse yoktu. Arabayı biraz daha hızlandırıp binanın önünde durdum. Binanın önündeki park alanı da boştu. Arabayı park edip kontağı kapattım, ardından anahtarı alıp Aras'a baktım.

"Motor nerede?" diye sordum.

"Ege halledecekti en son. Ben de bilmiyorum nerede olduğunu."

Başımı salladım. Sonra aklıma geleni söyledim.

"Sen uyurken Elif mesaj attı. Akşam bize geleceklermiş."

Aras bana döndü.

"Kaçta mesaj attı?"

"Gece işte," dedim.

Aras'ın bakışları üzerimde kaldı.

"Gece, gece öyle mi? Hani uyumuştun, rüya görmüştün?"

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra açıklamaya çalıştım.

"Tamam, uyudum ama yarım saat uyudum. Çok uyumadım. Saat erken zaten. Eve geçince iki saat olsun uyurum, sonra okula giderim. Çok durmam okulda. Eve gelir, akşam için yemek hazırlamam lazım."

Aras hiçbir şey söylemedi. Belki de bir şeyler sakladığımı anlamıştı ama beni daha fazla zorlamak istemiyordu. Bazen karşındaki insanın bir şeyleri anlatmaya hazır olmadığını anlamak da bir çeşit sevgiydi. Ben de onun bu sessizliğine karşılık hiçbir şey söylemedim.

Arabadan indik. Ben arka koltukta duran çantaları alıp omuzuma astım. Elimdeki anahtarla arabayı kilitledikten sonra Aras yanıma geldi ve omzumdaki çantalardan birini almaya çalıştı.

"Ne yapıyorsun?" diye sordum.

"Ne yapacağım? Yardım ediyorum tabii ki."

"Gerek yok," dedim.

"Gerek var. Pisa Kulesi gibi yamuk duruyorsun. Ağır çantalar, bir tanesini bana ver."

Aras'a baktım.

"Omuzun acıyor mu?" diye sordum.

"Hayır, acımıyor. Merak etme. Zaten asansörle çıkacağız eve."

Haklıydı. Asansörle çıkacaktık. Omzumdaki çantalardan birini Aras'a verdim. Çantayı omzuna taktıktan sonra bana baktı. Yüzünde gülümseme yoktu. Birkaç saniye öylece durduktan sonra elini bana doğru uzattı.

"Elini tutabilir miyim?"

Dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Hiçbir şey söylemeden elimi ona doğru uzattım. Aras, uzattığım elimi anında tuttu. Parmaklarımız birbirine geçti. Sonra birlikte, el ele eve doğru yürümeye başladık.

Mehmet'in buralarda bir yerde olduğunu biliyordum. Aras'ın elimi tuttuğunu görmüş bile olabilirdi. Belki bizi izliyordu, belki de her adımımızdan haberdardı. Ama o an umurumda değildi. Ben, aşık olduğum adamın elini tutuyordum. Ona "Evet, hazırım." bile diyemiyordum ve bunun tek sebebi Mehmet'ti.

Ben Aras'a "Evet, hazırım." desem, Aras hiç düşünmeden bana dokunurdu. Çünkü beni seviyordu ve benim de artık ona karşı aynı şekilde hissettiğimi anlayacaktı. Ama Aras benim hazır olmadığımı sanıyordu. Sadece sanıyordu. Oysa ben hazırdım. Aras'ın bana dokunmasına hazırdım. Onun yanında durmaya, elini tutmaya, ona yaklaşmaya hazırdım. Tek sorun Mehmet'ti.

Çünkü ben Aras'ın koynuna girdiğim an Mehmet'in bizi rahat bırakmayacağını biliyordum. Beni de Aras'ı da öldürmek isteyecekti. Ölmemek için biraz daha beklemek zorundaydık. Önce Mehmet'i aşmamız, ondan kurtulmanın bir yolunu bulmamız gerekiyordu. Çünkü artık ne olacağını ben de bilmiyordum.

Mehmet'i ya biz bitirecektik...

Ya da Mehmet bizi bitirecekti.

Belki de bu savaşın sonunda her şey berabere bitecekti.
Asansörün kapısı açıldığında Aras elimi bırakmadı. Koridorda yan yana yürürken gözüm bir an ellerimize takıldı. Parmaklarımız birbirine geçmişti ve nedense bu görüntü bana hâlâ yabancı geliyordu. Uzun zamandır Aras'a yaklaşmaktan, ona dokunmaktan korkuyordum. Şimdi ise elini kendim tutuyordum. Belki de insan bazı korkularını bir anda değil, küçük küçük yeniyordu. Kapının önüne geldiğimizde anahtarı çantamdan çıkardım. Kapıyı açıp içeri girdik. Eve adım attığım anda derin bir nefes aldım. Tanıdık kokusu, sessizliği, eşyaların yerli yerinde durması... Sanki dışarıda yaşadığım onca şey kapının ardında kalmış gibiydi.

Aras çantasını yere bıraktı.

"Sonunda evdeyiz," dedi.

"Evet," dedim. "Sonunda."

Ayakkabılarımı çıkarıp çantamı kenara bıraktım. Aras da montunu çıkarırken omzunu hafifçe hareket ettirdi. Gözüm hemen omzuna takıldı.

"Acıyor mu?"

"Hayır."

"Aras."

"Gerçekten acımıyor."

Yanına gidip omzuna baktım.

"Yine de dinlenmen gerekiyor. Hastaneden daha yeni çıktın."

"Sen de."

"Ben iyiyim."

Aras kaşlarını kaldırdı.

"Sen de benim kadar iyi görünüyorsun."

İstemeden güldüm.
.
"Benim bir şeyim yok."

"Az önce arabayı kullanırken neredeyse direksiyonu kıracaktın."

"Abartma."

"Abartmıyorum."

Başımı iki yana salladım. Onunla tartışmaya devam edersem yine beni sorgulayacağını biliyordum.
Omuzlarımdaki çantaları kapının önüne bıraktım, ayakkabılarımı da çıkarıp salona geçtim. Üzerimde hâlâ Aras'ın ceketi vardı. Eve gelmiştik ama yaşadığımız onca şeyden sonra burası bile bana tam anlamıyla bizim evimizmiş gibi gelmiyordu. Sanki her şey yerli yerinde görünse de hayatımızın düzeni çoktan bozulmuştu.

Kendimi kanepeye bıraktım. Aras da arkamdan gelip karşımdaki tekli kanepeye oturdu. Birkaç saniye sessizce birbirimize baktık. Sonra aklımdan geçen soruyu daha fazla tutamadım.

"Aras, sence senden en fazla ne saklayabilirim?"

Kaşlarını kaldırdı.

"Ne bileyim... Organ mafyasına falan bulaştın herhalde. Bu kadar bir şeyden korktuğuna göre... Hayırdır, ben uyurken organlarımı çaldın da paraya mı dönüştürdün?"

"Oha Aras, oha."

Gülmemek için kendimi zor tuttum.

"Bunu da düşünmezsin şuan. Organlarını alsam yaşamazdın haberin olsun."

"Ben de onu diyorum zaten. Senin bu kadar korkmana başka açıklama bulamıyorum."

Başımı iki yana sallayıp duvardaki saate baktım. Saat dokuz buçuktu. Gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı. Uykusuzluktan göz kapaklarımı açık tutmakta bile zorlanıyordum. Günlerdir doğru düzgün uyumamıştım ve şimdi bütün yorgunluk bir anda üzerime çökmüştü.

Ayağa kalktım. Üzerimde hâlâ Aras'ın ceketi vardı. Evimizde daha doğru düzgün yerleşememiştik bile. Zaten bu kadar olaydan sonra yerleşebileceğimizi düşünmek bile komikti.

"Nereye?" diye sordu Aras.

"Uykum var. Biraz yatacağım."

Ona bakmadan odama doğru yürüdüm. Arkamdan ayak seslerini duydum. Aras yine peşimden geliyordu. Odamın kapısına geldiğimde durdum. Birkaç saniye sonra onun da kapının önünde durduğunu fark ettim.

"Tamam," dedi. "Madem organ mafyası değilsin, neyden korkuyorsun o zaman? Söylesene."

Derin bir nefes aldım. Artık kaçacak hâlim kalmamıştı.

Başımı çevirip ona baktım.

"Ya Aras... Babam dedim ya. Delirtme insanı, lütfen."

Sesim yorgun ve kırgın çıkmıştı.

"Ya bebek meselesi ortaya çıkarsa? Annen kesin bizi ayırır. Eve bile gelmedi. Bari hayırlı olsuna... En azından abin Onur'u gönderebilirdi. Ama evlenmeden önce koynuna girdiğim için benden tiksiniyor herhâlde."

Aras'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra ağır adımlarla odanın içine girdi.

"İnsanların ne dediği umurumda değil."

Bir adım daha attı.

"İster koynuma gir, ister yatağıma... Umurumda değil, Nare. Söyleyen kişi annem bile olsa gözüm hiçbir şeyi görmez. Anında silerim herkesi."

Kalbim göğsümün içinde hızlanmaya başladı.

Aras yanımda durdu. Aramızdaki mesafe gittikçe azalıyordu. Bir adım daha atsa nefesini hissedebilecektim. Gözlerimi ondan kaçırmak istedim ama yapamadım.

"Sen benden uzaklaştıkça," dedi alçak bir sesle, "ben sana o kadar bağlanıyorum, Nare."

Yutkundum.

"Bana dokunmadın. Ama insan dokunmadan da sevebiliyormuş. Dokunmadan da âşık olunabiliyormuş. Sen bana bunu öğrettin, Nare."

Hiçbir şey diyemedim.

Gözlerim istemsizce dudaklarına kaydı. Hastanede onu öptüğüm an bir anda zihnime doldu. O anı ne kadar silmeye çalışırsam çalışayım, unutamıyordum. Mehmet'in bana gönderdiği o notu, söylediklerini, üzerimde bıraktığı korkuyu zihnimden söküp atmak; onun yerine Aras'ı öptüğüm o anı hafızama kazımak istiyordum.

Aras gözlerini benden hiç ayırmıyordu.

Biraz daha yaklaştı.

Nefesini hissedebiliyordum.

Onu öpmemem gerekiyordu.

Çünkü ona dokunduğum anda kendime hâkim olamayacağımı biliyordum. Onu öpersem, bütün korkularımı bir kenara bırakıp kendimi onun yanında bulacaktım. Ve ben bundan korkuyordum. Çünkü Aras'a ne kadar yaklaşırsam, Mehmet'in bizi bulma ihtimali de o kadar gerçek geliyordu.

Aras'ın yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.

"Nare," dedi yavaşça. "İster dostum ol, ister karım... Yeter ki hayatımda ol."

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

"Sen bana geldikçe, sana daha çok ihtiyacım olacak. Senden başka hiçbir isteğim yok."

O cümleden sonra gözlerimi açtım. Aras hâlâ karşımdaydı. Aramızdaki mesafe neredeyse yoktu ama ben hâlâ olduğum yerde duruyordum. İçimde ona doğru koşmak isteyen bir yanım vardı; diğer yanım ise Mehmet'in gölgesinden çıkmaya cesaret edemiyordu. Elimi yavaşça kaldırdım ve Aras'ın göğsüne koydum. Kalbinin hızlı attığını hissedince kendi kalbimin de aynı hızla çarptığını fark ettim.

Aras gözlerimin içine baktı. Birkaç saniye boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Sonra sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü.

"Dokunma bana, Nare. Sözümü tutamam yoksa."

Ne demek istediğini anlayamamıştım. Elimi yavaşça Aras'ın göğsünden çektim. O da yüzünü bana doğru biraz daha yaklaştırdı. Bir an için kalbim duracak sandım. Fakat Aras sadece alnıma hafifçe bir öpücük bıraktı. Ne başka bir şey söyledi ne de bana yeniden yaklaştı. Ardından arkasını döndü ve tek kelime etmeden odadan çıktı.

Olduğum yerde kalakaldım.

"Neydi bu sözler?"

Kendi kendime fısıldadım. Ne demek istemişti? Bana neden böyle bakmıştı? "Senden başka hiçbir isteğim yok," derken aslında ne anlatmaya çalışmıştı? Sanki bütün cümlelerinin arasında söyleyemediği başka kelimeler vardı. Sanki bana aşkını açıkça söylememiş ama yine de her şeyi anlatmıştı.

Ben de o aşka karşılık vermek istiyordum.

Hem de öyle çok istiyordum ki...

Ama Aras'ı korumak zorundaydım.

Bazen insan sevdiği kişiden uzak durmak zorunda kalır mıydı? Sevdiği için ondan kaçabilir miydi? Ben kaçıyordum. Aras'tan değil, onun başına gelebileceklerden kaçıyordum. Çünkü ona yaklaşmanın bedelinin yalnızca bana kesilmeyeceğini biliyordum. Mehmet'in gölgesi üzerimizde olduğu sürece Aras'a vereceğim her umut, onu tehlikenin biraz daha içine çekebilirdi.

Düşüncelerimle boğuşurken gözlerim ağırlaşmaya başladı. Artık uykunun üzerime çöktüğünü hissediyordum. Üzerimdeki ceketi çıkarıp yatağın kenarına bıraktım. Dün geceden beri üzerimde olan kıyafetler hâlâ üzerimdeydi ama değiştirecek hâlim bile yoktu. Tek istediğim yatağıma uzanıp gözlerimi kapatmaktı.

Yorganı kaldırıp yatağıma girdim. Başımı yastığa bıraktığım anda bütün bedenim gevşedi. Gözlerimi kapattım.

Bu gece yaşadığım her şeyi evin dışında bırakmak istiyordum.

Hastaneyi, korkularımı, Mehmet'i, o kadını, söylediklerini... Hepsini kapının dışında bırakıp yalnızca birkaç saatliğine normal bir hayat yaşamak istiyordum.

Yatağımdaydım.

Yan odada Aras vardı.

Yanımda, benim yatağımda yatması gereken nikâhlı kocam ise başka bir odada, benden uzakta uyuyacaktı.

Belki de bazen hayal kurmak en güzeliydi. Çünkü insanın kurduğu hayallerin gerçekleşmeyeceğini bildiğinde, onlardan korkması gerekmiyordu. Ben bugün bunu anlamıştım. Bir zamanlar evlenmenin, evimden kurtulmanın, kendi hayatımı kurmanın ve bir gün çocuklarımın olmasının hayalini kurmuştum. Evimden kurtulmuştum. Evlenmiştim. Hayalimdeki hayatın bazı parçaları gerçekten olmuştu.

Ama çocuklarım olmamıştı.

Nikâhlı kocamla aynı yatakta uyumuyordum.

Ve kurduğum hayatın içinde, mutluluğumdan çok korkularım vardı.

Belki de çocuk olmak, çocuk kalmak en güzeliydi.

Gerçeklerden habersiz büyümek... İnsanların neden birbirinden uzaklaştığını, neden sevdiği hâlde sarılamadığını, neden bazı geceler aynı evin içinde bile birbirinden kilometrelerce uzakta hissedildiğini bilmeden yaşamak daha kolaydı.

Gözlerimi kapattım.
Düşüncelerimin arasında ne kadar kaldığımı bilmiyordum. Bir süre sonra gözlerim ağırlaştı ve düşüncelerim yavaş yavaş birbirine karışarak beni rüyalar âlemine sürükledi. O kadar yorgundum ki ne zaman uykuya daldığımı bile fark etmedim.

Gözlerimi açtığımda aklımdan geçen ilk şey Aras oldu.

İçimden, "Umarım yanımdadır," diye geçirdim.

Aslında yanımda olmayacağını biliyordum. Bunu en başından beri biliyordum. Aras'ın başka bir odada uyuduğunu, aramızda yalnızca birkaç adım değil, benim koyduğum görünmez bir duvar olduğunu biliyordum. Ama insan bazen gerçekleşmeyeceğini bildiği şeylerin bile hayalini kurmak istiyordu.

Gözlerimi yeniden kapattım.

Belki de yalnızca hayalini kurmak bile güzeldi.

Aras'ın yanımda olduğunu düşünmek, uyandığımda onu hemen karşımda görebileceğimi hayal etmek... Birkaç saniyeliğine bile olsa kendimi normal bir hayatın içinde hissettiriyordu. Sanki Mehmet hiç yokmuş, geçmiş hiç yaşanmamış, aramızda korkular ve sırlar hiç birikmemişti.

Sadece ben vardım.

Bir de Aras.

Keşke gerçek hayat da rüyalar kadar kolay olsaydı.

Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum. Rüyamda yine aynı evin içindeydim ama bu kez her şey farklıydı. Ev sessizdi, içimde korku yoktu. Aras yanımdaydı. Ona baktığımda yüzünde o tanıdık gülümsemesi vardı ve ben ilk defa hiçbir şeyden kaçmak zorunda olmadığımı hissediyordum.

Sonra rüyamın içindeki sesler değişmeye başladı.

"Nare..."

Ses uzaktan geliyordu.

Kaşlarımı hafifçe çattım. Gözlerimi açmak istemiyordum.

"Nare, uyan."

Bu kez ses daha yakındı.

Gözlerimi yavaşça araladım. İlk gördüğüm şey Aras'ın yüzü oldu. Yatağımın yanında durmuş, bana bakıyordu. Birkaç saniye ne rüyada olduğumu ne de gerçekten uyandığımı anlayabildim.

"Aras?"

"Buradayım."

Sesini duyduğum anda içimde garip bir huzur oluştu. Rüyamda yanımda olmasını dilemiştim ve uyandığımda gerçekten karşımdaki ilk kişi o olmuştu.

"Ne oldu?" diye sordum uykulu bir sesle.

"Uyandırmam gerekiyordu. Saat 12.00 olmuş."

Gözlerimi biraz daha açıp ona baktım.

"Kaç?"

"12.00"

Bir anda doğrulmaya çalıştım ama başım dönünce yeniden yastığa yaslandım.

"Bu kadar mı uyudum?"

Aras hafifçe gülümsedi.

"Senin için az bile."

Gözlerimi ovuşturdum. Sonra farkında olmadan yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.

"Rüyamda seni gördüm."

Aras'ın bakışları değişti.

"Ne yapıyordum?"

"Yanımdaydın."

Bir an sustum.

"Gerçekten yanımda olmanı dilemiştim."

Aras hiçbir şey söylemedi. Sadece yüzüme baktı. Ben ise söylediklerimin farkına varınca gözlerimi kaçırdım.

"Sonra uyandım ve gerçekten buradasın."

Sesim gittikçe kısıldı.

"Demek ki bazı hayaller gerçekleşebiliyormuş."

Aras'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Belki de bazı hayallerin gerçekleşmesi için biraz zaman gerekiyordur, Nare."

Bu cümleyle gözlerimi yeniden ona çevirdim. İçimde bir şey kıpırdadı. Söylediği şeyin yalnızca rüyamla ilgili olmadığını ikimiz de biliyorduk. Bir süre birbirimize baktık. Sonra Aras geri çekilip kapıya doğru yöneldi.

"Hadi kalk, okuldaki kutlamaya geç kalacaksın."
Yorganı üzerimden atıp yatağımdan kalktım. Aras çoktan odadan çıkmıştı. Odada tek başıma kalınca ellerimi yüzüme sürüp kendime gelmeye çalıştım. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ama uykum hâlâ geçmemişti.
Banyoya geçtim. Elimi yüzümü yıkayıp aynada birkaç saniye kendime baktım. Uykunun izleri hâlâ yüzümdeydi. Derin bir nefes alıp yeniden odama geçtim. Telefonum yatağın üzerinde duruyordu. Elime alıp ekranını açtım ve bildirim gelip gelmediğine bakmaya başladım.

Tam o sırada Aras'ın sesi mutfaktan geldi.

"Hadi hazırlan. Kahvaltı hazırlıyorum. Kahvaltını yap, ondan sonra gidersin okula."

Kahvaltı mı hazırlıyordu?

Telefonu yatağıma bıraktım odamdan çıkıp mutfağa doğru yürüdüm. Mutfağa girdiğimde Aras'ın çayın suyunu koyduğunu gördüm. Bir an onu öylece izledim. Hastaneden daha yeni çıkmıştı, omzu hâlâ ağrıyordu ve buna rağmen sabahın bu saatinde kalkıp bana kahvaltı hazırlıyordu.

"Aras, ne yapıyorsun? Doktor yorulma demedi mi?"

Arkasını dönüp bana baktı.

"Merak etme ya, ben iyiyim."

"Aras, sen geç. Kahvaltıyı ben hazırlarım."

"Hayır Nare. Sen okula geç kalıyorsun. Sen git hazırlan, ben hazırlarım. Hem ben Muhammed Ali olmasam da onun gibi güçlü bir boksör sayılırım. Onun gibi kaslarım var."

İstemsizce Aras'ın kollarına baktım. Gerçekten güçlüydü ama Muhammed Ali kadar güçlü olduğunu söylemek biraz iddialıydı. Hem Muhammed Ali Müslüman bir boksördü, hem de dünya çapında tanınan bir sporcuydu. Aras'ın kendisini onunla kıyaslamasına içimden gülmeden edemedim.

Ama Aras'a fazla laf geçirmek istemiyordum. Çünkü ne söylersem söyleyeyim benimle inatlaşacağını biliyordum.

"Tamam Aras, ne biliyorsan onu yap. Ama hasta olursan bakmam sana."

Arkamı dönüp mutfağın kapısına doğru yürüdüm. Tam çıkacakken Aras'ın sesi arkamdan geldi.

"Madem hasta olursam bakmayacaksın, o zaman neden sabaha kadar başımda durdun?"

Adımlarım bir anda yavaşladı.

Cevap veremedim.

Çünkü söyleyemeyeceğim bir gerçek vardı.

Sabaha kadar sadece başında durmadım, Aras.

Dudaklarından da öptüm.

Ama bunların hiçbirini bilmiyordu.

Arkasına dönüp ona bakmadan odama geçtim. Dolabımı açtığımda gözüm hemen alışveriş merkezinden aldığım elbiseye takıldı. Elbise hâlâ mağaza poşetinin içindeydi. O gece Mehmet'i dolabımdan çıktığında gördüğümde ne yapacağımı şaşırmış, elbiseyi askıya bile asmayı düşünememiştim. Sanırım Mehmet'in hayatıma böyle ansızın girip çıkan sürprizlerine alışmam gerekiyordu. Çünkü bu sürprizlerin daha uzun yıllar süreceğini hissediyordum.

Elbiseyi poşetten çıkardım. Allahtan kırışmamıştı. Mağazadan aldığım hâliyle, sanki hiç dokunulmamış gibi duruyordu. Elbiseyi yatağın üzerine dikkatlice serdim ve ardından makyaj masamın önüne geçip oturdum.

Bugün benim günümdü.

Öğretmenler Günü'ydü.

Bugün biraz abartmam serbestti.

Makyaj yapmayı seviyordum. Hatta belki de en sevdiğim şeylerden biri makyaj mağazalarını gezmekti. İhtiyacım olmasa bile yeni bir şey bulup almak, eve geldiğimde aldıklarımı tek tek masanın üzerine dizmek bana ayrı bir mutluluk veriyordu. Bir kadının binlerce makyaj malzemesi olsa bile yine de dönüp baktığında eksik bir şey bulabileceğine inanıyordum. Çünkü makyaj malzemelerinin sonu yoktu; insanın gözüne güzel gelen her yeni ürün, bir anda "Buna da ihtiyacım var," düşüncesine dönüşebiliyordu.

Bugün ise uzun zamandır ilk kez kendimi biraz olsun güzel hissetmek istiyordum. Hastane, korku, Mehmet, sırlar... Hepsini birkaç saatliğine unutup yalnızca öğretmen Nare olmak istiyordum.

Makyaj masamın karşısına oturdum ve önüme bütün malzemelerimi dizdim. Normal bir günde kullandıklarımın iki katını çıkarmıştım. Bugün hafif bir makyaj yapmak gibi bir düşüncem yoktu. Bugün biraz uğraşacaktım. Aynadaki yansımama baktım. Gözlerimin altında uykusuzluğun izleri vardı ama onları bugün görmezden gelecektim.

Önce cildimi hazırladım, ardından fondötenimi sürdüm. Kapatıcıyla göz altlarımdaki yorgunluğu gizledim. Sonra sıra göz makyajıma geldi. Gözlerimi daha belirgin gösterecek renkleri seçip far paletimi önüme açtım. Birkaç farklı renk arasında kararsız kaldıktan sonra istediğim görünümü yakalayana kadar uğraştım. Eyelinerımı çekerken bir kez elim kaydı, silip yeniden yaptım. Kirpiklerime maskara sürdükten sonra aynadan kendime baktım.

"Bugün abartmak serbest."

Kendi kendime gülümseyip devam ettim.

Allığımı, aydınlatıcımı, dudak kalemimi ve rujumu da sürdüm. Son olarak parfümümü sıktım. Makyaj masamın önünde otururken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Normalde acele edip birkaç dakikada hazırlanırdım ama bugün hiçbir yere yetişmeye çalışmıyordum. Bugün kendime vakit ayırıyordum.

Aynanın karşısından biraz uzaklaşıp kendime baktım.

İlk defa uzun zamandır aynada yalnızca yorgun ve korkmuş bir kadın görmüyordum. Karşımda öğretmen Nare vardı. Çocukların karşısına çıkacak, onlarla gülecek, Öğretmenler Günü'nü kutlayacak olan Nare...

Bugün geçmişimi birkaç saatliğine unutabilirdim.

Bugün Mehmet'i düşünmeyecektim.

Bugün hastaneyi düşünmeyecektim.

Bugün korkmayacaktım.

Bugün yalnızca kendim olacaktım.
Odamdaki büyük kolinin içini karıştırdım. İçinde bana ait özel eşyalarım vardı. Evden çıkarken nasıl buldularsa öylece kolinin içine koymuşlardı. En sevdiğim saç şekillendiricim de kutunun içerisindeydi. Elbisemi ve fön başlığını alıp odamın içindeki banyoya geçtim. Aras hâlâ mutfakta kahvaltıyı hazırlıyordu. Banyonun kapısını kapattıktan sonra aynanın karşısına geçtim.

Önce saçlarımı taradım. Saç yağım ve saç köpüklerim aynalığın üzerinde duruyordu. Saç yağımdan biraz alıp avuçlarımın arasında ovuşturarak ısıttım, ardından saç uçlarıma sürdüm. Yağı saçlarıma iyice yedirdikten sonra fön makinesinin fişini prize taktım ve saçlarımı şekillendirmeye başladım. Saçlarım kabarık ve ince telli olduğu için fön çekmem fazla vaktimi almıyordu. Boylarını düzelttikten sonra aynı başlıkla perçemlerimi de şekillendirdim. Aynaya baktığımda saçlarım ve makyajım tam istediğim gibi olmuştu.

Fön makinesinin fişini prizden çekip çamaşır makinesinin üzerine bıraktım. Ardından üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp kirli sepetine attım. Elbisemi elime aldım. Arkası fermuarlıydı. Fermuarını açıp elbiseyi üzerime geçirdim. Tam olmuştu ama küçük bir sorun vardı.

Fermuara elim yetişmiyordu.

Birkaç kez uğraştım. Biraz daha uzandım, tekrar denedim ama fermuarı bir türlü çekemedim. Dakikalarca banyoda bununla uğraştıktan sonra artık tek bir çarem kaldığını anladım.

Aras.

Banyonun kapısını aralayıp yalnızca başımı dışarı çıkardım.

"Aras... Aras!"

Ayak seslerini duydum. Çok geçmeden kapının önünde belirdi.

"Ne oldu? İyi misin?"

Bir elimle elbisemin düşmemesi için göğüs kısmından tutuyor, diğer elimle kapının ucundan destek alıyordum.

"Aras," dedim yumuşak bir sesle. "Elbisemin fermuarını çekemedim de... Yardım eder misin, lütfen?"

Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Tabii ki."

Banyoya doğru yaklaştı. Kapıyı biraz daha açtım. Aras tam önümde durdu ve bana baktı.

"Arkanı döner misin, Nare hocam?"

Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm. Elbisenin kalın askıları vardı ama yine de sanki her an üzerimden kayacakmış gibi hissediyordum. Elim hâlâ elbisemin ön kısmındaydı.

Aras'ın eli sırtımdaki küçük fermuara ulaştı. Fermuarı tuttu ve yavaşça yukarı çekti. Parmaklarının sırtıma değdiğini hissettiğim anda içimden bir ürperti geçti. Belki farkında olarak yapmıştı, belki de yalnızca fermuarı çekmeye çalışırken olmuştu. Artık bunun bir önemi yoktu.

"Tamam," dedi Aras. "Çektim."

Yavaşça önüme döndüm.

Aras'ın yüzü çok yakınımdaydı.

Burnumuz neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Aramızda yalnızca birkaç santim vardı. Gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Ben de ona bakıyordum.

Ama bu kez hastanede değildik.

Alışveriş merkezinde değildik.

Sokakta değildik.

Kaçmak zorunda olduğumuz bir yerde değildik.

Evimizdeydik.

Buradaydık.

Ve ilk defa, bütün korkularıma rağmen, kendimi güvende hissettim.

Mehmet'in gölgesi hâlâ hayatımızın üzerindeydi. Ondan hâlâ korkuyordum. Belki korkum hiçbir zaman tamamen geçmeyecekti. Ama o an bunun umurumda olmadığını fark ettim.

Çünkü karşımdaki adam, sevdiğim adamdı.

Ve ben artık ondan kaçmak istemiyordum.

Ellerimi yavaşça Aras'ın yanaklarına götürdüm. Yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Gözlerinin içine baktım. Yeşil gözlerini ilk defa bu kadar yakından görüyordum. O da korkuyordu. Ben de korkuyordum. Ama ikimiz de geri çekilmedik.

"İster denizde boğul, ister ormanda kaybol..." dedim, sesim titreyerek. "Ama günün sonunda gireceğin tek yer kahverengi toprağımdır."

Aras'ın gözlerinde bir anlığına şaşkınlık belirdi.

Sonra aramızdaki son mesafeyi de kapattım.

O an hiçbir şeyi düşünmedim.

Ne Mehmet'i...

Ne geçmişi...

Ne yarını...

Sadece Aras vardı.

Bütün korkularımın arasından seçtiğim tek insan.

Ve o saniyede içimden tek bir şey geçti:

Keşke Mehmet şimdi bizi görebilseydi.

Çünkü ilk defa ondan korkarak saklanmıyordum.

İlk defa ona rağmen bir şey seçiyordum.

Aras'ı.

Sevdiğim adamı.

Belki de hayatımda ilk defa kendi kalbimi dinliyordum.

Ve bilmiyordum...

Bu anın bizi özgürleştiren ilk adım mı, yoksa Mehmet'in kurduğu oyunun tam ortasına attığımız son adım mı olduğunu.