13. bölüm / 18
Geçmişin GölgesindeKIRK YIL HATRINA
Bölümler 18Şu an: KIRK YIL HATRINA
- 1 KÜÇÜK DÜNYA1.570 kelime
- 2 KÜÇÜK TESADÜF2.692 kelime
- 3 DÜNÜN YARALARI2.668 kelime
- 4 CEVAPSIZ SÖZLER5.555 kelime
- 5 KAPININ ARDINDAKİ SESSİZ ÇIĞLIK4.676 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK2.847 kelime
- 7 HAYALLER HAYATLAR3.847 kelime
- 8 BİR SONUN BAŞLANGICI3.581 kelime
- 9 BİR YALANIN ARDINDA3.428 kelime
- 10 SAHTE BİR EVET6.572 kelime
- 11 SAHTE NİKAH3.119 kelime
- 12 BİR KAĞIT,BİN SORU6.718 kelime
- 13 KIRK YIL HATRINA6.844 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 DİNMEYEN KORKU8.751 kelime
- 15 GEÇMİŞ YENİDEN UYANDI7.568 kelime
- 16 GÜCÜN BEDELİ8.684 kelime
- 17 SESSİZLİĞİN ARDINDA9.513 kelime
- 18 KARANLIĞIN BAŞLANGICI7.117 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan bazen korktuğunu kabul etmek istemiyordu.
Ben de istemiyordum.
İçimde büyüyen huzursuzluğu, göğsümün ortasına oturan o ağır duyguyu ve her geçen saniye biraz daha büyüyen endişeyi görmezden gelmeye çalışıyordum. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranırsam gerçekten hiçbir şey olmamış olacaktı.
Ama olmuyordu.
Ne kadar susarsam, kafamın içindeki düşünceler o kadar yükseliyordu.
Mehmet'in bıraktığı not hâlâ elimdeydi. Birkaç kelimeden oluşan küçücük bir kâğıt parçasıydı yalnızca. Ama benim için bütün gece boyunca kapanmayan bir kapıya dönüşmüştü.
Bu daha başlangıç.
Gerçeği öğrenmek istiyorsan bana bak.
Kendini koru.
Üç cümle...
Sadece üç cümleyle bütün dengem altüst olmuştu.
Kendimi kimden koruyacaktım?
Benden ne saklıyorlardı?
Mehmet ne biliyordu?
Melis'in bütün bunlarla ne ilgisi vardı?
Ve Aras...
Aras bu hikâyenin neresindeydi?
En çok da bundan korkuyordum.
Çünkü Aras'a güvenmek istiyordum.
Yanında oturduğumda içimdeki korkunun biraz olsun sustuğunu hissediyordum. Bazen hiçbir şey söylemeden yanımda durması bile bana yetiyordu. Fakat şimdi, ilk defa onun yanındayken bile içimde bir şüphe vardı.
Belki de en korkunç olan buydu.
İnsanın güvendiği kişiden şüphe etmeye başlaması...
Ne kadar kötü şey yaşarsam yaşayayım, en azından kime güvenip kime güvenemeyeceğimi bildiğimi sanıyordum. Artık bilmiyordum. Herkesin söylediği her kelimenin altında başka bir anlam arıyor, insanların yüzlerine baktığımda söylediklerinden çok söylemediklerini düşünüyordum.
Gözlerimi kâğıttan ayırıp salonun diğer ucuna baktım.
Mehmet hâlâ oradaydı.
Sanki benim kafamın içinde kopan fırtınadan haberi yokmuş gibi sakince oturuyordu. Fakat ben onun bakışlarında bir şey olduğunu hissediyordum.
Bir uyarı mıydı?
Bir tehdit mi?
Yoksa beni kendi oyununa çekmeye çalışan birinin bakışı mıydı?
Bilmiyordum.
Bilmediğim her şeyden korkuyordum.
Kâğıdı yavaşça katlayıp cebime attım. Kimse görmemeliydi.
Özellikle Aras.
Parmaklarımın titremesini durdurmaya çalışarak derin bir nefes aldım.
Korktuğumu belli etmeyecektim.
En azından şimdilik.
Ayağa kalkıp odama doğru ilerledim. İçeri girer girmez kapıyı arkamdan kapattım ve birkaç saniye sırtımı kapıya yaslayarak gözlerimi kapattım.
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.
Cebimdeki kâğıdı çıkarıp son kez baktım. Sonra onu kimsenin kolayca bulamayacağı bir yere sakladım.
Kâğıdı bıraktığımda içimde garip bir boşluk oluştu.
Artık elimde değildi ama söyledikleri hâlâ benimleydi.
Derin bir nefes alıp odadan çıktım.
Salona döndüğümde herkes hâlâ aynı yerdeydi. Hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Sanki birkaç dakika önce hayatımın içine yeni bir sır bırakılmamış, sanki kafamın içinde binlerce soru birbirine karışmamıştı.
Aras'ın yanına geçip sessizce oturdum.
Bana döndü.
“İyi misin?”
Dudaklarımı araladım.
“İyiyim.”
Yalan söylemiştim.
Hem de hayatımda söylediğim en kolay yalanlardan biriydi.
Çünkü o gece ilk kez şunu anlamıştım:
Bazen insanı en çok korkutan şey başına gelenler değil, henüz ne olduğunu bilmediği şeylerdi.
Ben de artık bilmiyordum.
Ve bilmediğim o şeyin, hayatımı değiştirecek kadar büyük olduğundan korkuyordum.
“Ne oldu, Nare? İyi misin?”
Aras'ın sesiyle gözlerimi ona çevirdim.
Odamdaydık. Mehmet ise salonun kapısında durmuş, sessizce bana bakıyordu.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden Aras'a baktım. Cebimdeki kâğıdı fark etmiş miydi? Notu sakladığımı görmüş müydü? Yoksa bütün bunlardan habersiz miydi?
Aklımdan geçen hiçbir soruya cevap bulamıyordum.
Aras'a bakıyor ama konuşamıyordum. Konuşsam bile ağzımdan çıkacak kelimelerin ne anlama geleceğini bilmiyordum. Sanki zihnim bedenimden ayrılmış, olan biteni uzaktan izliyordu.
“Nare?”
Aras bir adım daha yaklaştı.
“Nare, bana bak.”
Omuzlarımdan tuttu ve beni hafifçe sarstı.
“Nare! Nare!”
Gözlerimi ondan ayırmadan öylece duruyordum. Sesini duyuyordum ama ona cevap veremiyordum.
Aras'ın yüzündeki endişe giderek büyüdü.
“Elif! Buraya gel. Nare şoka girdi.”
Elif'in ayak seslerini duydum.
Gözlerim artık dayanamayacak kadar ağırlaşmıştı. Görüntü yavaş yavaş bulanıklaşırken Aras'ın yüzü gözlerimin önünden silinmeye başladı.
Göz kapaklarım kapanıyordu ama sesleri hâlâ duyabiliyordum.
“Nare! Nare!”
Elif'in sesi titriyordu.
“Ne oldu Aras? Neden bayıldı? Nare, bir şey desene!”
“Bilmiyorum. Odaya girdiğimde elinde kâğıt vardı. Kâğıdı okuyordu.”
“Kâğıt mı? Dalga mı geçiyorsun, Aras?”
“Elif, ben şu an bu durumda dalga geçebilir miyim sence?”
Aras'ın sesi öfkeli değildi.
Korkmuştu.
Sonra başka bir ses duyuldu.
“Hastaneye götürün kızı. Bir şeyden korkmuş olmalı.”
Mehmet.
Sesini duyduğum anda içimde yeniden bir korku yükseldi. Gözlerimi açmaya çalıştım ama başaramadım.
Görmek istiyordum.
Mehmet'in yüzünü görmek, ne yaptığını anlamak istiyordum ama gözlerim beni dinlemiyordu.
“Ege, aşağı in. Adamlarıma söyle, arabayı evin önüne getirsinler.”
Mehmet, Ege'ye emir veriyordu.
Ege'nin ne cevap verdiğini duyamadım. Ama bu emri nasıl kabul ettiğini, yüzünde nasıl bir ifade olduğunu görmek için gözlerimi açmayı o kadar çok istiyordum ki...
Hiçbir şey göremiyordum.
“Emir, hemen Nare'nin kabanını ve kimliğini getir. Hadi.”
Elif'in sesi yeniden duyuldu.
Aras'ın sesi ise çok yakınımdan geldi.
“Ben yanındayım, Nare.”
Başımın altında yumuşak bir şey hissettim. Birkaç saniye sonra bunun Aras'ın dizi olduğunu anladım. Aras başımı dikkatlice kaldırıp dizini çekti.
“Dur, şu yastığı koyalım.”
Elif'in sesiyle birlikte başımın altına yumuşacık bir yastık yerleştirildi.
Sanırım Mehmet'in aldığı yastıklardan biriydi.
Bunu düşünmek bile içimde garip bir huzursuzluk oluşturdu. Şu an başımın altında duran şeyin bile bana Mehmet'i hatırlatması tuhaf geliyordu.
Aras'ın ayak sesleri uzaklaşmaya başladı.
Kabanımı bulmaya gitmişti.
Sesleri duyuyordum.
Ama neden göremiyordum?
Yanımda Elif ve Mehmet vardı.
Elif'in titreyen sesi kulağıma ulaştı.
“Ne oldu kızım? Neyden korktun bu kadar? Seni kim, neden korkutur ki?”
Ağlıyordu.
Sesinden anlayabiliyordum.
Cevap vermek istedim.
Mehmet.
Demek istedim.
Mehmet'ten korkuyorum.
Ama dudaklarım kıpırdamadı.
Bir süre sonra Aras'ın sesi duyuldu.
“Elif, Nare'nin kabanını bulamadım.”
“Geliyorum.”
Elif'in ayak sesleri uzaklaşmaya başladı.
“Başına dikkat et.”
Hayır.
İçimde bir şey çığlık atıyordu.
Gitme.
Lütfen gitme.
Beni bu adamla yalnız bırakma.
Ama sesim çıkmıyordu.
Elif'in uzaklaştığını duyduğumda korkum daha da büyüdü.
Artık yanımda sadece Mehmet vardı.
Bana zarar verebilir miydi?
Şu an beni kimse görmeden götürebilir miydi?
Kafamın içinde binlerce düşünce birbirine karışırken vücudumda bir hareket hissettim.
Biri bana dokunuyordu.
Sonra Mehmet'in elinin cebime uzandığını hissettim.
Kalbim hızlandı.
Hayır.
Cebimdeki kâğıdı aldı.
Bir an sonra başka bir kâğıdı cebime bıraktığını hissettim.
Notları değiştirmişti.
Neden?
Yeni kâğıtta ne yazıyordu?
Aras'ın önceki notu bulmaması mı gerekiyordu?
Yoksa Mehmet'in asıl amacı bambaşka mıydı?
Korkudan bütün bedenim gerilmişti.
Mehmet biraz daha yaklaştı.
Nefesini kulağımın yanında hissettim.
Sonra fısıldadı:
“Bu daha başlangıç, öğretmen hanım.”
Bir an sustu.
“Şimdilik korkma. Aras asla sana zarar veremez. Buna izin vermem.”
Nefesi kulağımdan uzaklaştı.
O an hiçbir şey anlamlandıramadım.
Mehmet'ten korkuyordum. Bana zarar verebileceğini düşünüyordum. Ama aynı adam, Aras'ın bana zarar vermesine izin vermeyeceğini söylüyordu.
Neden?
Aras neden bana zarar verecekti?
Mehmet neden bunu engellemek istiyordu?
Ve en önemlisi...
Ben kimdim?
Ben bile kendimi tam olarak tanıyamazken, bu insanlar benim hakkımda nasıl bu kadar çok şey biliyordu?
Gözlerimi açmaya çalıştım.
Bu kez görüntü tamamen karanlıktı.
Ama karanlığın içinde tek bir düşünce vardı.
Mehmet'in verdiği kâğıtta ne yazıyordu?
Ayak sesleri yeniden yaklaştı. Önce uzaktan gelen sesler gibi duyuldu, ardından gittikçe yaklaştı.
Gözlerimi açmaya çalıştım ama başaramadım. Görüntüler tamamen karanlığa gömülmüştü.
Aras'ın bana doğru geldiğini hissettim.
“Nare'yi hemen arabaya götürelim. Hastaneye gidelim, çabuk.”
Elif'in endişeli sesi duyuldu.
Ardından Mehmet konuştu.
“Ben kaldırırım, siz kapıyı açın.”
İçimdeki korku bir anda yeniden yükseldi.
Hayır...
Mehmet'in bana yaklaşmasını istemiyordum.
Gözlerimi açamıyor, bedenimi hareket ettiremiyor, tek kelime bile söyleyemiyordum.
Aras'a seslenmek istedim ama dudaklarım kıpırdamadı.
Beni Mehmet'in ellerine bırakmasından korkuyordum.
Aras'ın sesi bir anda sertleşti.
“Kardeşim, hayırdır sen?”
Mehmet hiç geri adım atmadan cevap verdi.
“Ne hayırdır? Halini görmüyor musun? Şimdi kıskançlık mı yapacaksın?”
Aras'ın nefesindeki değişikliği hissedebiliyordum.
“Dostum, bak. Nikâhta bileziği verdin, eve hediye aldın. Allah razı olsun ama Nare benim eşim. Benim himayem altında. Nare'yi de çocuğumu da korumak benim görevim. Tamam mı? Sen bundan sonrasına karışma.”
Bir an sessizlik oldu.
Sonra Elif'in sesi duyuldu.
“Aras, hadi artık. Çabuk.”
Aras'ın bana yaklaştığını hissettim.
Kolları önce sırtıma, ardından bacaklarımın altına uzandı. Beni dikkatlice yerden kaldırdı.
Başım göğsüne yaslandı.
Aras'ın kalp atışlarını duyabiliyordum.
Hızlı atıyordu.
Mehmet'in sesi yeniden duyuldu.
“Bu kadar baba olmaya meraklısın... O zaman karını gün içinde niye temizlik yaptırdın? Belki de bu yüzden bayıldı kız.”
Aras'ın bedeni bir anda gerildi.
“Ege'nin kuzenisin diye bir şey demiyorum. Karımla olan ilişkime karışmasan çok iyi olur.”
Mehmet'in cevabı gecikmedi.
“Ne ilişkisi? Sen bu kıza evlenmeden sahip olmadın mı?”
Aras'ın sertçe nefes aldığını duydum. Burnundan verdiği nefes yüzüme çarpıyordu.
Sinirlenmişti.
“Sen dua et... Hem karımı hem evladımı taşıyorum. Tamam mı? Sen dua et.”
Aras'ın kolları beni biraz daha sıkı kavradı.
Ben ise hiçbir şey söyleyemiyordum.
Sadece duyuyordum.
Sesleri...
Ayak seslerini...
Aras'ın hızlı kalp atışlarını...
Ve düşünüyordum.
Mehmet neden benim geçmişimi biliyordu?
Neden Aras'la aramdaki ilişki hakkında bu kadar rahat konuşabiliyordu?
Ve neden herkes benim hakkımda, benim kendimden bildiğimden daha fazlasını biliyordu?
Başım Aras'ın göğsüne yaslıyken gözlerimi açmaya çalıştım.
Ama karanlıktan başka hiçbir şey göremedim.
Cebimdeki kâğıdı hatırladım.
Mehmet'in değiştirdiği o kâğıdı...
Ne yazdığını hâlâ bilmiyordum.
Ama bir şeyden emindim.
O kâğıt, hastaneye gitmemizden çok daha büyük bir şeyin başlangıcıydı.
Aras binanın merdivenlerinden yavaş yavaş inmeye devam ediyordu. Kollarının arasında hareketsizce dururken her adımını hissediyor, başımı göğsüne yaslamış bir hâlde çevremde olup bitenleri anlamaya çalışıyordum.
“Ege, oğlum aç kapıyı.”
Aras'ın sesi merdiven boşluğunda yankılanırken birkaç basamak daha indik.
Tam kapıya yaklaşmıştık ki arkamızdan Mehmet'in sesi duyuldu.
“Açmayın kapıyı. Kapatın.”
Aras bir anda durdu.
Onunla birlikte ben de hafifçe sarsıldım.
Başımı kaldıracak gücüm yoktu ama Aras'ın arkasına döndüğünü hissedebiliyordum.
“Ne diyorsun lan sen?”
Mehmet'in sesi her zamanki gibi sakindi.
“Madem bu kadar baba olmaya, eş olmaya meraklısın, kimseden yardım almadan hastaneye götürebilir misin?”
Bunu bilerek yaptığını anlamamak mümkün değildi.
Mehmet, Aras'ın sinirlerine dokunuyordu. Onu öfkelendiriyor, vereceği tepkiyi görmekten adeta keyif alıyordu.
Aras'ın göğsünden yükselen nefes bile değişmişti.
Kucağında ben olmasaydım, Mehmet'in üzerine çoktan yürümüş olacağından emindim.
“Kuzen, en yakın hastaneye gideriz zaten. Kızın hâlini görmüyor musun? Bir de hamile.”
Mehmet'in ardından Aras'ın sesi duyuldu.
“Babası ben değilim. Ege, baba olmaya çok meraklılar düşünsün bunu.”
Mehmet'in son cümlesiyle Aras'ın daha da sinirlendiğini hissedebiliyordum. Kucağında ben olmasaydım gerçekten ne yapardı bilmiyordum.
Onu bu hâlde görmek bile içimi huzursuz etmişti.
Bir yandan da kendimi zorlamam gerektiğini düşünüyordum.
Gözlerimi açmalıydım.
Konuşmalıydım.
Aras'ın daha fazla sinirlenmesine izin vermemeliydim.
Tam o sırada başımın içinde bir ağrı hissettim.
Önce hafifti.
Birkaç saniye içinde şakaklarımdan gözlerime doğru yayıldı. Göz kapaklarımın önceki kadar ağır olmadığını fark ettim.
Yavaşça araladım.
Görüntüler bulanıktı. Her şey sisli bir perdenin arkasındaymış gibiydi. Birkaç saniye boyunca ne gördüğümü bile anlayamadım.
Sonra dudaklarımı araladım.
“Bebeğim...”
Bunu özellikle söylemiştim.
Mehmet'in inanmasını istiyordum. Aras'ın yanında, onun söylediklerinin aksine gerçekten hamile olduğumu düşünmesini istiyordum. Ama içten içe Mehmet'in bu yalana inanmayacağını da biliyordum.
O, insanların söylediklerinden çok söylemediklerini anlayan biriydi.
“Dur, dikkat et. Kafasını sakın sarsma, uyanıyor.”
Elif'in sesi çok yakından geldi.
Gözlerimi biraz daha açtım.
Gördüğüm ilk şey bir çift yeşil göz oldu.
Aras...
Gözleri kızarmıştı. Öfkeden mi, korkudan mı bilmiyordum ama yüzündeki gerginliği açıkça görebiliyordum.
Bana bakarken sanki birkaç saniye önce yaşanan tartışma hiç olmamış gibiydi.
Hafifçe gülümsedim.
“Aras... Bebeğimiz iyi mi?”
Aras hemen yüzünü bana yaklaştırdı. Alnıma kısa bir öpücük kondurduktan sonra gözlerimin içine baktı.
“İyi. Merak etme.”
Sesindeki yumuşaklık, içimdeki bütün gerginliğe rağmen beni biraz olsun rahatlattı.
“Asıl annemiz iyi mi?”
Elif gülümseyerek bana baktı.
“Artık daha iyi. Görmesi de düzeldi, daha iyi nefes alıyor.”
Gerçekten de biraz daha iyi nefes alabildiğimi hissediyordum. Başımın içindeki uğultu hâlâ devam etse de en azından etrafımı görebiliyordum.
Gözlerimi Aras'tan ayırmak istemiyordum.
“İyiyim ama çok açım.”
Aras bir an yüzüme baktı, sonra başını kaldırıp gülmeye başladı.
“Ne istermiş benim karım?”
Bir süre düşündüm. O kadar çok şey arasından aklıma ilk gelen en sevdiğim yemek oldu.
Aras'a baktım.
“Beni indir, söyleyeyim.”
Aras beni dikkatlice kucağından indirdi. Ayaklarım yere bastığında bir an sendeledim ama hemen kolumdan tutarak dengemi sağladı.
Aras'ın yüzüne baktım.
“Tavuklu pilav.”
“Tavuklu pilav mı?”
Başımı salladım.
Tam arkamızdan Ege'nin sesi duyuldu.
“Sen aşeriyor musun, yenge?”
Ege'ye dönüp başımı iki yana salladım.
“Hayır ama canım çok istedi. Seyyar pilavcıdan alsak çok güzel olmaz mıydı?”
Ege hiç düşünmeden cevap verdi.
“Hadi o zaman. Eyüp Sahili'ne inelim. Orada kesin vardır seyyar pilavcılar.”
Aras da başını salladı.
“Motorların anahtarı evde kaldı. Siz beş dakika bekleyin, biz hemen alalım.”
Elif'le aynı anda başımızı salladık.
“Tamam.”
Ege ve Aras yeniden binaya doğru yöneldi.
Aras, Mehmet'in yanından geçerken ona hiçbir şey söylemeden omuz attı ve Ege'yle birlikte binaya girdi.
Ben ise olduğum yerde kalıp Mehmet'e baktım.
İçimde biriken öfke, korku ve bütün o sorular artık susmama izin vermiyordu.
“Arkadaşımızın kuzenisin diye bir şey demiyorum. Paranla bize hava atmana asla gerek yok. Senin gibi aşiret züppesi değiliz ama biz her hâlimizle çok mutluyuz, anladın mı? Benden de kocamdan da çocuğumdan da uzak dur.”
Mehmet hiçbir şey söylemedi.
Sadece yüzüme baktı.
Sonra arkasını dönüp siyah arabasına doğru yürümeye başladı. Şoförü onu görünce hemen arabanın kapısını açtı.
Mehmet tam içeri girecekken arkasından yeniden seslendim.
“Senin gelecekteki karına çok üzülüyorum. Umarım başına neler geleceğini erkenden bilir de koynuna girmeden senden ayrılır.”
Mehmet'in adımları durdu.
Yavaşça arkasını dönüp bana baktı.
Bakışlarında anlam veremediğim bir sakinlik vardı.
“Kader, Nare. Kaderi değiştiremezsin.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek bu? Ne demek istiyorsun?”
Ama Mehmet cevap vermedi.
Hızlıca arabaya bindi. Şoförü de kendi koltuğuna geçip motoru çalıştırdı.
Arabanın camları kapalıydı ama Mehmet'in hâlâ bana baktığını hissedebiliyordum.
Elim farkında olmadan karnıma gitti.
Karnım boştu.
Orada gerçekten bir bebek yoktu.
Belki de hiçbir zaman olmayacaktı.
Oysa ben hep bir kız çocuğum olsun istemiştim. Sevdiğim adamdan, âşık olduğum adamdan bir kızım olsun; küçük elleri ellerime sarılsın, saçlarını tararken ona masallar anlatayım istemiştim.
Şimdi ise o hayali kendi ellerimle kalbimin en derin yerine gömmem gerektiğini düşünüyordum.
Belki artık benim çocuğum olmayacaktı.
Belki de kız çocuğu sevdamı kalbime gömüp hayatıma devam etmeliydim.
Elimi karnımdan çektim.
Ama Mehmet'in son sözleri zihnimde dönüp duruyordu.
Kader...
Kaderi değiştiremezsin.
Neden böyle söylemişti?
Neden sanki benim geleceğim hakkında benden daha fazla şey biliyormuş gibi konuşmuştu?
Ve neden o an, hayatımda henüz yaşanmamış bir şeyin gölgesinin üzerime düştüğünü hissettim?
Arabası gözden kaybolurken içimde tek bir soru kaldı.
Mehmet benim kaderim hakkında ne biliyordu?
“Nare!”
Aras'ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
Başımı ona çevirdiğimde elindeki anahtarları gördüm.
“Aldınız mı anahtarları?”
“Evet, hadi gidelim.”
Ege'nin cevabıyla tam hareket edecekken Aras birden durdu.
“Durun.”
Ege'yle aynı anda Aras'a baktık.
Fakat Aras'ın gözleri Ege'de değildi.
Gözlerini benden ayırmıyordu.
Göz bebekleri büyümüş, kaşları çatılmıştı. Yüzündeki ifade birkaç saniye önceki hâlinden tamamen farklıydı. Sanki zihninde bir şeyi yerine oturtmaya çalışıyordu.
“Odaya girdiğimde elinde bir not vardı ve sen o notu okuyordun. Mehmet var diye bir şey demedim. Karı koca rolünü iyi yaptık ama o not neydi, Nare?”
Kalbim hızlandı.
Notu görmüştü.
Üstelik cebime koyduğumu da fark etmişti.
Mehmet'in yanında olduğumuz için o an hiçbir şey söylememişti ama şimdi artık benden cevap bekliyordu.
Ne diyeceğimi bilmiyordum.
Mehmet notları değiştirmişti ve cebimde duran kâğıdın üzerinde ne yazdığını ben bile bilmiyordum.
Ya daha kötü bir şey yazıyorsa?
Ya Mehmet, Aras'ın görmesi için özellikle farklı bir şey bıraktıysa?
“Kimden geldi o not, Nare?”
Aras'ın sesi biraz daha yükseldi.
Elimi yavaşça kabanımın içine attım.
Sol cebimdeydi.
Parmaklarım kâğıda değdiğinde içimde bir ürperti hissettim.
Bir an onu çıkarmamayı düşündüm.
Ama notu görmüştü ve daha fazla saklayamazdım.
Kâğıdı cebimden çıkarıp açmadan doğrudan Aras'a uzattım.
Aras elimden notu aldı.
Gözlerimi ondan ayırmadan kâğıdı açmasını izledim.
İçimden binlerce cümle geçiyordu.
Sakladığın bir sır varmış, Aras.
Ve bunu Mehmet biliyor.
Bir de eski sevgilin beni korumak için nikâha mı geldi?
Hangisini söyleyecektim?
Hiçbirini.
Henüz değil.
Aras notu okumaya başladı.
Gözleri satırlarda ilerledikçe yüzündeki ifade değişti. Birkaç saniye sonra kâğıdı yeniden okuyup başını kaldırdı ve bana baktı.
“Baban mı?”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Babam mı? Ne babası ya?”
Aras elindeki kâğıda tekrar baktı.
“Baban senin nerede oturduğunu mu öğrenmiş?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Mehmet'in ne yazdığını hâlâ bilmiyordum ama Aras'ın söylediklerinden notun babamla ilgili olduğunu anlamıştım.
Hiçbir şey belli etmemeye çalışarak başımı salladım.
“Evet. Çekmecenin içinden çıktı. Nasıl bana ulaştı bilmiyorum ama yerimizi öğrenmiş. Eşyaları isteyecek ya da yine para borcu vardır, benden para isteyecek.”
Aras'ın yüzü bir anda gerildi ve elindeki kâğıdı yere fırlattı.
“Hay sikeyim ben böyle işi ya!”
“Tamam, boş ver. Babam zaten ayık gezmez. Bulamaz evi, merak etme.”
“Ama ya bulursa?”
Elif'in sesi endişeliydi.
“Bulursa da açmam kapıyı. Polisi ararım, uyuşturucu satıyor derim. Alırlar içeri zaten. Daha önce de uyuşturucu mafyasını batırmışlığı var. İstanbul'daki cezaevine girerse içeride kesin öldürürler onu.”
Ege'nin gözleri büyüdü.
“Oha, baban ne lan?”
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Çok uyuşturucu kullanıyor. Asla kendinde olmuyor. Uyuşturucu mafyasına bulaşmıştı. Ben üniversite sınavına hazırlanırken bir şekilde kendini masum gösterdi, mafyayı batırdı. Kendisi dışarıda kaldı.”
Ege birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra şaşkınlıkla başını salladı.
“Yenge, kusura bakma ama baban şeytana pabucunu bile ters giydirir. Babanın zekâsı Einstein'la yarışır ya.”
İstemeden gülümsedim.
“Zeki değil ama zeki gibi davranıyor.”
Aras ise hâlâ sessizdi.
Yüzündeki endişe geçmemişti.
Bir süre bana baktıktan sonra sanki aklına önemli bir şey gelmiş gibi sordu:
“Sen şu mafyanın ismini biliyor musun?”
Sesindeki ton değişmişti.
Bu kez gerçekten merak ediyordu.
“Yok, hayır. Bilmiyorum.”
“Emin misin?”
“Babamın evine mallar gelirdi. Babam onları satardı. Neden?”
Bu cümleyi söylediğim anda Aras'ın yüzündeki ifade bir anlığına değişti.
Sanki beklemediği bir cevap almıştı.
Ama hemen toparlandı.
“Yok. Bir şey değil.”
Ardından bakışlarını Ege'ye çevirdi.
“Hadi gidelim artık.”
Daha fazla soru sormadım.
Ama Aras'ın yüzündeki o kısa değişimi görmüştüm.
İçimde kötü bir his oluşmuştu.
Ege ve Elif motora geçti.
Ben de her zamanki gibi Aras'ın arkasına oturdum ve ellerimi omuzlarına yerleştirdim.
Aras motoru çalıştırdığında motorun sesi sokağın sessizliğini böldü.
Birkaç saniye sonra mahalleden hızla uzaklaşmaya başladık.
Yüzüme vuran rüzgâra rağmen zihnim hâlâ az önce yaşanan yerdeydi.
Mehmet'in değiştirdiği not...
Aras'ın onu okuduğunda yüzünün değişmesi...
Babam hakkında konuştuktan sonra sorduğu o soru...
Hepsi birbirine karışıyordu.
Sen şu mafyanın ismini biliyor musun?
Aras neden bunu merak etmişti?
Daha da önemlisi, cevabımı duyduğu anda neden yüzünde o garip ifade oluşmuştu?
Kollarımı Aras'ın omuzlarında biraz daha sıkılaştırdım.
Belki de artık sadece Mehmet'in sakladığı sırrın peşinde değildim.
Aras'ın da benden sakladığı bir şey vardı.
Ve ben, ne olduğunu öğrenmekten her zamankinden daha fazla korkuyordum.
Motorun arkasında otururken yüzüme çarpan rüzgâr, biraz önce yaşadığım bütün o karmaşayı dağıtmaya yetmiyordu.
Aras'ın omuzlarına tutunmuş, gözlerimi yolun ilerisine dikmiştim. İçimde hâlâ Mehmet'in sözleri, cebimdeki not ve Aras'ın notu okurken yüzünün aldığı o tuhaf ifade vardı.
Ne kadar düşünmemeye çalışsam da zihnimden atamıyordum.
Önümüzde Ege'nin motoru ilerliyordu. Motorların sesi dışında etrafta duyulan tek şey rüzgârın uğultusuydu.
Eyüp Sahili'ne yaklaştıkça denizden gelen serin hava yüzüme vurmaya başladı. Aras motorun hızını biraz düşürdü ve kısa süre sonra sahilin kenarında durduk.
Ege motorunu park edip kaskını çıkarırken bana baktı.
“Sonunda geldik ya. Yenge için İstanbul'u baştan başa dolaştık.”
Elif motordan inip kaskını çıkardıktan sonra Ege'ye döndü.
“Abartma istersen. Daha mahalleden yeni çıktık.”
“Bana uzun geldi.”
Aras motoru park ettikten sonra yanıma geldi. Yüzüme dikkatlice baktı.
“Başın dönüyor mu?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Eminim, Aras.”
Elif de yanıma gelip koluma girdi.
“Sen yine de biraz otur. Az önce bayıldın, şimdi de motorla geldin. Kendini fazla yorma.”
“İyiyim, Elif. Gerçekten.”
Elif bana şüpheyle baktı.
“Senin ‘gerçekten iyiyim’ demen beni hiç rahatlatmıyor.”
İstemeden güldüm.
Elif'in yüzündeki endişe hâlâ geçmemişti ama en azından artık beni biraz olsun normal hâlimde görebildiği için rahatlamış gibiydi.
Hep birlikte sahile doğru yürüdük.
Denizden gelen hafif dalga sesleri, uzaktan gelen insanların konuşmaları ve martıların sesleri birbirine karışıyordu.
Bir banka oturduğumuzda gözlerimi denize çevirdim.
Bir süre hiçbir şey söylemeden denizi izledim.
Keşke zihnim de deniz kadar sakin olsaydı.
Keşke birkaç dakika önce yaşananları gerçekten geride bırakabilseydim.
“Şurada bir tane pilavcı var!”
Ege'nin sesiyle başımı çevirdim. Sahilin biraz ilerisindeki seyyar arabayı gösteriyordu.
“Ben gidip bakıyorum. Hepiniz tavuklu pilav mı yiyeceksiniz?”
“Ben de istiyorum.”
Elif'in cevabıyla Ege başını salladı.
“Tamam teyze, sana da alırım.”
Elif hemen kaşlarını çattı.
“Elif teyze deme artık.”
Ege'nin yüzünde yaramaz bir gülümseme belirdi.
“Yavrum desem nasıl olur?”
“Daha iyi.”
Ege pilavcının yanına doğru giderken Aras yanıma oturdu.
Birkaç saniye boyunca ikimiz de konuşmadan denizi izledik.
Sonra Aras başını bana çevirdi.
“Bir şey soracağım.”
İçimdeki huzur bir anda yerini yeniden tedirginliğe bıraktı.
“Ne?”
“Az önce söylediklerin... Babanla ilgili anlattıkların.”
Aras'ın cümlesi yarım kaldı.
“Baban gerçekten bu kadar tehlikeli biri mi?”
Gözlerimi denizden ayırmadım.
“Bilmiyorum. Ben onu hiçbir zaman normal hâliyle tanıyamadım.”
Aras sustu.
Birkaç saniye sonra yeniden konuştu.
“Peki sen neden hâlâ ondan korkuyorsun?”
Bu kez cevap vermeden önce uzun bir nefes aldım.
“Çünkü insan kendi babasından korkunca, nereye kaçarsa kaçsın o korkudan kurtulamıyor.”
Yanımızda oturan Elif sessizce elimi tuttu.
“Nare, artık yalnız değilsin.”
Elif'in sözleri içimde beklemediğim bir yere dokundu.
Ona baktım.
Gözlerinde gerçekten endişe vardı.
“Biliyorum.”
Aras'ın sesi hemen yanımdan geldi.
“Evet. Değilsin.”
Bir an ona baktım.
Söylediği iki kelime bile içimde garip bir sıcaklık oluşturmuştu.
Fakat aynı anda aklıma Mehmet geldi.
Aras'ın benden sakladığı şeyler geldi.
Not geldi.
Gözlerimi ondan kaçırdım.
Tam o sırada Ege'nin sesi duyuldu.
“Çekilin bakalım, aşeren yengenin yemeği geldi.”
Elinde dört tabakla bize doğru geliyordu.
Aras ayağa kalkıp tabaklardan birini almak için elini uzattı.
“Ver şunu.”
Ege tabağı geri çekti.
“Abi sen niye alıyorsun? Yengeye ben getirdim.”
“Ver dedim.”
“Tamam, tamam. Kıskançlık yapma.”
Elif kahkahayı bastı.
“Ege, sen bugün Aras'ın sabrını gerçekten zorluyorsun.”
“Ben bir şey yapmıyorum ki.”
Aras sonunda tabağı Ege'nin elinden aldı ve bana uzattı.
“Al.”
Tabağı ellerimin arasına aldığımda sıcak yemeğin kokusu burnuma geldi.
Az önce bayılmış, korkmuş, Mehmet'le tartışmış ve kafamın içinde binlerce soruyla boğuşmuştum.
Şimdi ise önümde en sevdiğim yemek duruyordu.
Sanki hayat birkaç dakikalığına bana normal olma şansı vermişti.
“Çok güzel kokuyor.”
Aras gülümsedi.
“Ye bakalım. Az önce bayılan kadın beş dakika sonra tavuklu pilav peşine düştü.”
Ege hemen araya girdi.
“Ben demiştim. Bu kız açlıktan bayılmış.”
Elif başını iki yana salladı.
“Ege, sus da kız yemeğini yesin.”
Gülüşmelerini dinlerken ben de ilk lokmamı aldım.
Sıcak yemek mideme indiğinde farkında olmadan derin bir nefes verdim.
O an gerçekten rahatlamıştım.
Belki de her şeyi fazla düşünüyordum.
Belki Mehmet'in söylediklerinin hiçbir anlamı yoktu.
Belki Aras'ın yüzündeki o ifade sadece babamın anlattıkları yüzündendi.
Belki de hayatım ilk defa biraz olsun yoluna girecekti.
Ama kabanımın cebindeki kâğıt bana bunun o kadar kolay olmayacağını hatırlatıyordu.
Elimi fark ettirmeden cebime götürdüm.
Kâğıt hâlâ oradaydı.
Ve ben hâlâ üzerinde ne yazdığını bilmiyordum.
Üstelik Aras'ın o notu okuduktan sonra neden bir anda babamı sorduğunu da bilmiyordum.
Denize baktım.
İçimde garip bir his vardı.
Sanki bugün yaşadığım hiçbir şey tesadüf değildi.
Sanki birileri beni, bilmediğim bir gerçeğe doğru yavaş yavaş sürüklüyordu.
Ve ben o gerçeğin ne olduğunu öğrendiğimde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissediyordum.
Denizin sesi kulaklarımdaydı. Dalgaların kıyıya vuruşunu o kadar çok seviyordum ki bir süre konuşulanları bile dinlemeden yalnızca o sesi dinledim.
Gece çoktan çökmüştü. Ayın parlak ışığı bulunduğumuz yeri loş bir şekilde aydınlatıyor, denizin üzerinde uzanan yansıması gözlerimi kendine çekiyordu.
Etrafımız gündüz olduğu kadar kalabalık değildi. Sahilde birkaç masa doluydu; onun dışında herkes kendi dünyasına çekilmiş gibiydi.
“Ben gidip bir tane daha alacağım.”
Ege'nin sesiyle başımı ona çevirdim.
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Önündeki tabağı çoktan bitirmişti ve şimdi dördüncü tabağı almak için ayağa kalkmaya hazırlanıyordu.
“Oğlum, saçmalama. Komaya falan mı girmek istiyorsun? Abartma ya.”
Ege bana bakıp kaşlarını kaldırdı.
“Ne lan? Ben bütün gün temizlik yaptım. Düşman lekelerle savaştım. Bir ara kendimi cephede düşmanla savaşıyormuş gibi hissettim. Acıktım, ne yapayım? Hem ben yesem de kilo almıyorum.”
Elif'in yüzü bir anda düştü.
“Keşke ben de öyle olsam ya.”
Ege'nin yüzündeki şakacı ifade bir anda yumuşadı. Elini Elif'in omzuna attı.
“Olsun yavrum, ben seni yüz kilo olsan bile çok seveceğim. Sen merak etme.”
Elif gözlerini kısarak ona baktı.
“Yüz kilo olursam anında terk edersin beni.”
Ege hemen elini göğsüne götürdü. Yüzünü ağlıyormuş gibi buruşturup derin bir nefes aldı.
“Vallahi de billahi de iftira atıyorsun bana.”
Sonra Elif'e biraz daha yaklaştı.
“Hem ben senden ayrılsam bir daha gökyüzüne bakamam ki.”
Elif'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Nedenmiş o?”
Sesindeki şakacı ton hepimizi gülümsetmişti.
Ege hiç düşünmeden cevap verdi.
“Sende gördüğüm gökyüzünü başkasında göremem çünkü. Şu mavi gözlerin bana hayat veriyor, yavrum.”
Yavaşça Elif'e yaklaşıp yanağına kısa bir öpücük bıraktı.
Elif'in yüzündeki şaşkınlık birkaç saniye içinde yerini utanmış bir gülümsemeye bıraktı. Beyaz tenli olduğu için yanaklarının pembeleşmesi hemen belli oluyordu.
“Deli misin, Ege ya?”
“Deliyim, gülüm. Sana deliyim.”
Hepimiz aynı anda gülmeye başladık.
Birkaç dakika önce kafamın içini dolduran düşüncelerin arasında böyle gülmek, garip bir şekilde iyi gelmişti.
Ege bu kez bakışlarını bana ve Aras'a çevirdi.
“Hadi bakalım, bizim gözlerimiz mavi. İltifat bulunuyor da sizin gözlerinize nasıl iltifat bulacağız?”
Bir an durup Aras'a baktım.
Ay ışığı yüzüne vururken yeşil gözleri karanlığın içinde bile belirgin görünüyordu.
Yeşil...
Doğanın rengi.
Ormanın, ağaçların, ilkbaharda yeniden canlanan yaprakların rengi.
Ormanı bu kadar sevdiğim için mi yeşil gözlü bir adamla evlenmiştim?
Bu düşünce aklımdan geçerken farkında olmadan gülümsedim.
Sonra Ege'ye baktım.
“Biz gerçek evli değiliz ki. Biz de sizin gibi olsak iltifat bulurduk.”
Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz masada kısa bir sessizlik oluştu.
Elif'in yüzündeki gülümseme yavaşça silinirken Ege bana baktı.
Aras ise hiçbir şey söylemedi.
Başımı ona çevirdiğimde gözlerinin doğrudan benim üzerimde olduğunu gördüm.
Az önce şaka olsun diye söylediğim o cümle, bir anda düşündüğümden çok daha ağır bir anlam kazanmıştı.
Biz gerçek evli değiliz.
Öyleydik.
Değil miydik?
Aras'la aramızdaki ilişkinin nerede başlayıp nerede bittiğini ben bile bilmiyordum. Birbirimizi koruyor, birbirimizin yanında duruyor, insanların karşısında karı koca gibi davranıyorduk.
Ama yalnız kaldığımızda?
Yalnız kaldığımızda birbirimize gerçekten neydik?
Aras'ın gözlerinden kaçmak istedim ama başaramadım.
Yeşil gözleri hâlâ bana bakıyordu.
Ve ilk defa, az önce söylediğim cümleyi gerçekten düşünmeye başladım.
Biz gerçekten evli değil miydik?
Kafamı kaldırdığımda iki kadının yanımızda durmuş bize baktığını fark ettim. Karanlıkta yüzleri çok belli olmuyordu. Ay ışığı yüzlerine yeterince vurmadığı için ilk başta kim olduklarını çıkaramamıştım. Fakat seslerini duyunca ve biraz daha dikkatli bakınca onları tanıdım.
Ortaokuldan sınıf arkadaşlarım Büşra ve Sahra'ydı.
Ayağa kalkmadım. Olduğum yerde oturmaya devam ederken Ege ikisini görür görmez ayağa kalktı.
“Büşra, Sahra, ne haber ya?”
İkisiyle sırayla el tokuştu. Büşra gülümseyerek geldiği tarafı omzunun üzerinden gösterdi.
“İyi vallahi. Şurada oturuyorduk da sesinizden tanıdık.”
Gözleri masanın üzerinde dolaştı. Ege'nin ardından Elif'e, sonra bana ve Aras'a baktı.
“Siz nasılsınız?”
“İyiyiz.”
Kısa bir cevap vermiştim. Sahra'nın bakışları Aras'a kaydı. Sonra tekrar bana döndü.
“Siz evlendiniz mi?”
Bir an Sahra'ya baktım. Ardından hiç düşünmeden cevap verdim.
“Evet.”
Sanki söylediğim tek kelime yetmemiş gibi hemen ardından ekledim.
“Hamileyim hatta.”
Büşra'nın yüzündeki ifade değişti. Gözleri önce bana, ardından Aras'a kaydı.
“Öyle mi? Çok aceleye gelmiş sanki. Yaşınız kaç sanki? Biraz daha bekleseydiniz.”
Kaşlarımı çattım. Söylediği şeyin beni neden bu kadar sinirlendirdiğini bilmiyordum. Belki de zaten gün boyunca yeterince şey yaşamıştım ve artık kimsenin hayatıma karışmasına tahammülüm kalmamıştı.
“Size ne? Canım ister bugün yaparım çocuğu, ister yarın. Size mi soracağım?”
Büşra dudaklarını birbirine bastırdı.
“Tamam canım, bir şey demedik yani.”
Ardından gözlerini Aras'a çevirdi. Sözlerine devam ederken yüzünde küçümseyen bir ifade oluştu.
“Senin zorbanla evlenmen ne garip. Bir de üstüne çocuk yapmışsın.”
O an ne demek istediğini anlayamadım.
Zorba mı?
Büşra'nın bakışları hâlâ Aras'ın üzerindeydi.
Sahra ise bana bakarak konuştu.
“Dikkat et de çocuğunu zorbalamasın kocan.”
Bir anda boğazım düğümlendi. Az önce Büşra'ya karşılık veren ben, şimdi tek kelime bile söyleyemiyordum.
Aras'ın ortaokuldaki hâlini bilmiyordum.
Onun geçmişini bilmiyordum.
Ve Büşra'nın neden böyle konuştuğunu da bilmiyordum.
Hiçbir şey diyemedim.
Konuşamadım.
Büşra ve Sahra da sanki söylemek istedikleri her şeyi söylemiş gibi birkaç saniye daha beklediler. Ardından hiçbir şey demeden dönüp yanımızdan uzaklaştılar.
Ben ise olduğum yerde kalmıştım.
Denizin sesi hâlâ kulaklarımdaydı ama artık hiçbir şey eskisi gibi huzurlu gelmiyordu. Az önce söylediğim biz gerçek evli değiliz cümlesi, Büşra'nın söyledikleriyle birlikte bambaşka bir anlam kazanmıştı.
Gözlerimi yavaşça Aras'a çevirdim.
Bu kez ona bakmak, cevap vermekten daha zordu.
“Kızım, takma iki salağın laflarını ya. Boş ver.”
Elif masanın üzerindeki ellerimi tuttu. Parmakları avuçlarımın arasına girerken yüzündeki endişeyi görmemek için gözlerimi kaçırdım.
Keşke bu kadar kolay olsaydı.
Keşke gerçekten iki kişinin söylediği birkaç cümleyi duymazdan gelip her şeyi unutabilseydim.
Ama onların sözleri, yıllardır kaçmaya çalıştığım geçmişimi bir anda karşıma çıkarmıştı.
“Tuvalete gitsem iyi olacak.”
Yerimden yavaşça kalktım. Sahilde, sol tarafımızda belediyenin tuvaleti vardı. Elif'in elini bıraktıktan sonra tek kelime daha etmeden oraya doğru yürümeye başladım.
“Nare, ben de geleyim mi?”
Elif'in arkamdan gelen sesiyle kısa bir an durdum ama dönmedim.
“Gerek yok.”
Sadece bunu söyleyebildim.
Yürümeye devam ederken içimde büyüyen düşünceleri susturmaya çalışıyordum.
Herkes biliyordu.
Herkes benim hata yaptığımı biliyordu.
Herkes Aras'ın geçmişte benim zorbam olduğunu biliyordu.
Bir tek ben bilmiyordum.
Bir tek ben, hayatımı birleştirdiğim adamın geçmişte bana neler yaptığını hatırlamıyordum.
Kadınlar tuvaletinin önündeki kartlı turnikeye geldiğimde ellerimin titrediğini fark ettim. Telefonumun kılıfının arkasından İstanbulkart'ımı çıkardım. Kartı turnikeye bastıktan sonra yavaşça içeri geçtim.
Kapıyı arkamdan kapattığım anda dışarıdaki sesler bir anda kesildi.
Sanki dünyayla arama ince bir duvar örülmüştü.
Tuvaletin boş olduğunu kontrol ettikten sonra en yakındaki kabine girdim. Kapıyı kilitledim, klozetin kapağını indirip üzerine oturdum. Dirseklerimi dizlerime dayadım ve başımı ellerimin arasına aldım.
Ne yapıyordum?
Neden kendime bunu yapıyordum?
Neden geçmişini bile hatırlamadığım bir adamla aynı evde yaşıyor, onun yanında kendimi güvende hissediyor, ona güvenmeye çalışıyordum?
İçimde her şeyden uzaklaşma isteği vardı. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey düşünmeden, hiçbir soruya cevap vermeden, kimseyle konuşmadan öylece kaybolup gitmek istiyordum. Çünkü ne zaman hayatımdan kaçmaya çalışsam karşıma yeni bir şey çıkıyordu.
Babamdan kurtulmaya çalışıyordum.
Şimdi Mehmet çıkmıştı.
Neden?
Mehmet, Ege'nin kuzeniydi. Hayatıma girmesini gerektirecek hiçbir sebep yoktu. Ama elinde benim bile bilmediğim bilgiler vardı. Hayatımı değiştirebilecek şeyleri nereden biliyordu? Aras hakkında ne biliyordu? Bana bıraktığı ilk notta neden kendimi korumam gerektiğini söylemişti?
Peki ya Aras?
Aras kimdi?
Babamın batırdığını söylediğim o mafyayı duyduğu anda neden yüzü değişmişti? Neden bir anda o kadar endişelenmişti? Neden beni sorguya çekmiş, mafyanın ismini bilip bilmediğimi tekrar tekrar sormuştu?
Ya cevap aslında başından beri önümdeyse?
Başımı ellerimin arasından kaldırıp karşımdaki kapıya baktım. Nefesim düzensizleşmişti. Aklımdaki bütün sorular birbirinin içine giriyordu.
Mehmet bir şey biliyordu.
Aras bir şey saklıyordu.
Ve Büşra ile Sahra'nın söyledikleri, yıllardır unuttuğum geçmişimin sandığımdan çok daha karanlık olduğunu gösteriyordu.
Peki ben...
Ben bu hikâyenin neresindeydim?
Bir an gözlerimi kapattım.
Belki de korkmam gereken şey geçmişimi hatırlamak değildi.
Belki asıl korkmam gereken, geçmişimi hatırladığımda Aras'ın gerçekten kim olduğunu öğrenmekti.
O an tuvaletin dışından gelen bir ses duydum. Birinin yürüdüğünü fark edince başka bir kadının tuvalete girdiğini düşündüm. Fakat birkaç saniye sonra ayak sesleri kesildi. Etraf yeniden sessizliğe gömüldü. Kapının ardından çok hafif bir nefes alışverişi duyuluyordu.
Birisi oradaydı.
Elimi kapının koluna götürdüm ama parmaklarım kolun üzerinde öylece kaldı. Kapıyı açmaya cesaret edemedim. Kalbim göğsümün içinde hızla çarpıyordu.
Sonra dışarıdan turnikenin sesi geldi. Birkaç saniye sonra başka hiçbir ses duymadım. Anlaşılan kişi turnikeden geçmiş ve tuvaletten çıkmıştı.
Ama yine de yerimden kalkamadım.
Ya hâlâ oradaysa?
Ya kapıyı açtığım anda karşıma çıkarsa?
Ya bana zarar vermek için bekliyorsa?
Aklımdan geçen düşünceler korkunçtu ama içlerinden biri diğerlerinin arasından sıyrılıp zihnime yerleşti.
Belki de biri bana saldırsa, bütün bunlardan kurtulurdum.
Hamilelik yalanım ortaya çıkardı. Aras'la yaptığımız evliliğin gerçek olmadığı anlaşılırdı. Mehmet'in benim hakkımda bildiği her şeyin peşinden gitmek zorunda kalmazdım.
Bir an gözlerimi kapattım.
Sonra derin bir nefes aldım.
Bunu düşünmemeliydim.
Yavaşça ayağa kalktım. Elimi kapı koluna götürdüm. Parmaklarım titriyordu. Birkaç saniye öylece bekledikten sonra kapıyı araladım.
Önce koridora baktım.
Kimse yoktu.
Kapıyı biraz daha açtım.
Sonra bir adım attım.
Bir adım daha...
Ve tam karşımdaki aynayı gördüm.
Olduğum yerde kaldım.
Aynanın üzerinde bir kâğıt vardı.
Yine bir not.
Kalbim yeniden hızlandı. Birkaç saniye boyunca sadece ona baktım. Sonra yavaşça aynaya doğru yürüdüm. Kâğıt bantla aynaya yapıştırılmıştı. Elimi uzattım ve titreyen parmaklarımla bandı söküp notu aldım.
Tek bir cümle vardı.
Okumak istemiyordum.
Ama yine de gözlerimi kâğıda çevirdim.
“Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme, kırk yıl hatrına sen kal.”
Cümleyi okuduğum anda nefesim kesildi.
Bu kez korkudan değildi.
Bu cümlenin altında başka bir şey vardı.
Mehmet yine benimle konuşuyordu.
Ama neden gözlerimin kahvesinden söz ediyordu?
Ve neden bana kırk yıl hatırına kalmamı söylüyordu?
Notu elimde sıkarken aynadaki yansımama baktım.
İlk defa Mehmet'in benden ne istediğini değil, beni nereden tanıdığını merak ettim.
Notu elimde birkaç saniye daha tuttum. Ardından kâğıdı küçük parçalara ayırmadan olduğu gibi klozete attım ve sifonu çektim. Kâğıdın suyun içinde kayboluşunu birkaç saniye boyunca izledim.
Sonra derin bir nefes alıp sanki hiçbir şey olmamış gibi tuvaletten çıktım.
Ege, Elif ve Aras hâlâ oturduğumuz büyük bankta oturmuş, kendi aralarında konuşuyorlardı. Yanlarına doğru yürüyüp hiçbir şey belli etmeden Aras'ın yanına oturdum. İçimde kopan fırtınayı yüzüme yansıtmamaya çalışıyordum.
Mehmet'in bıraktığı nottan kimseye söz etmeyecektim.
En azından şimdilik.
Aras başını bana çevirip yüzüme baktı.
“İyi misin?”
Ona baktım ve mümkün olduğunca normal görünmeye çalıştım.
“İyiyim ama çok uykum geldi. Gitsek mi artık?”
Elif telefonunun ekranına baktı ve şaşkınlıkla gözlerini açtı.
“Ooo, saat kaç olmuş! Benim yarın hastaneye gitmem lazım.”
“Neden, teyzen için mi?”
“Evet ya. Merak ettim bayağı. Annem mesaj attı ama ben yine de kendi gözümle görmek istiyorum.”
Ege ayağa kalkıp üzerindeki kıyafetleri düzeltti.
“Hadi o zaman, kalkalım artık.”
Aras da ayağa kalkarken Ege'ye döndü.
“Nerede ayrılırız?”
“Ben Haliç tarafından geçerim. İki saate eve varırım zaten.”
Ege başını salladı.
“Tamam. Ben de Elif'i evine bırakacağım için Alibeyköy yolunu kullanırım.”
“Tamam kardeşim.”
Hep birlikte motorların yanına doğru yürüdük. Kaskımı takarken içimde garip bir huzursuzluk vardı. Mehmet'in hâlâ bizi izlediğini biliyordum. Onu görmüyordum ama sanki bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Aras motoruna bindiğinde ben de arkasına oturdum. Hiç düşünmeden kollarımı beline sardım ve başımı sırtına yasladım. Aras hiçbir şey söylemedi. Sadece motoru çalıştırdı.
Ege de kendi motoruna bindikten sonra yanımıza geldi.
“Hazır mısınız?”
Aras başını salladı.
Motorların sesi gecenin sessizliğini böldü. İkisi de aynı anda gaza bastı ve sahilden uzaklaşmaya başladık.
Şehrin ışıkları yanımızdan akıp giderken başımı Aras'ın sırtından kaldırmadım. Eve gidiyorduk. Aras'la yaşayacağımız eve. Aynı çatının altında kalacağımız, birbirimizin hayatına biraz daha fazla karışacağımız o eve.
Eve varınca yapacağım ilk şeyi bile biliyordum.
Duşa girecektim.
Hâlâ üzerimde deterjan kokusu olduğuna emindim. Gün boyunca temizlik yapmış, üstüne bir de o kıyafetlerle dışarı çıkmıştım. Şalvarımla oturuyor olmam bile artık umurumda değildi.
Eskiden olsa utanırdım belki.
Ama o gece utanmıyordum.
Belki de özgür olmak, kimsenin ne düşüneceğini umursamamak değildi sadece. Bazen özgürlük, içinden geldiği gibi giyinmekti. İçinden geldiği gibi düşünmek, gülmek, konuşmaktı. Kimsenin sana nasıl görünmen, nasıl davranman veya nasıl bir kadın olman gerektiğini söylemesine izin vermemekti.
Kadın olmayı bu yüzden seviyordum.
Çünkü özgürlüğüm elimden alınmaya çalışılsa bile, onu yeniden bulmanın bir yolunu kendim buluyordum.
Belki küçücük bir seçimde...
Belki bir kahkahada...
Belki de o gece, Aras'ın arkasında motora tutunurken hissettiğim o kısa huzurda.
Ama içimde bir yerde, biraz önce klozete attığım notun düşüncesi hâlâ duruyordu.
Kâğıdı yok etmiştim.
Ama yazılanları yok edememiştim.
Ve Mehmet'in bana bıraktığı her not gibi, bu da cevabını bilmediğim başka bir soruyu beraberinde getirmişti.
Gece olduğu için yollar neredeyse bomboştu. Trafik yok denecek kadar azdı ve bu sayede fazla oyalanmadan eve vardık. Fakat mahalleye girer girmez içimdeki korkular yeniden büyümeye başladı.
Bu gece ilk defa Aras'la yalnız kalacaktım.
Sokak sessizliğe gömülmüştü. Motorun sesi bile birkaç saniye sonra kayboldu ve Aras yavaşça binanın önünde durdu.
Motoru kapatıp anahtarı cebine koyduktan sonra ikimiz de indik. Pembe kaskımı çıkarırken Aras da kendi kaskını çıkardı ve bana baktı.
“Sen eve geç, motoru bağlayıp geliyorum.”
“Tamam ama evin anahtarını versen?”
“Pardon.”
Aras hemen elini cebine attı ve Meryem'in verdiği anahtarı çıkarıp bana uzattı.
“Benim kaskımı da alır mısın?”
Elindeki kaskı bana doğru uzattı.
“Tabii.”
Kaskı elinden alıp hızlıca binaya girdim. Binanın kapısı şifreliydi. Şifreyi tuşladım.
Kapı açıldığında içeri girdim. Geç saat olduğu için merdivenleri yavaşça çıkıyor, ayak seslerimin binada yankılanmaması için dikkat ediyordum. Birkaç kat çıktıktan sonra evin kapısının önünde durdum.
Anahtarı kilide yerleştirip iki kez çevirdim.
Kapı açıldı.
Önce kaskları kapının önüne bıraktım. Ayakkabılarımı çıkarıp kapının hemen kenarına koydum. Sonra yavaşça içeri girdim.
Bir an olduğum yerde durup etrafa baktım.
Bu evde artık sadece biz yaşayacaktık.
Sessizliği ilk kez korkutucu bulmuyordum.
Bu evde babamın sesleri olmayacaktı.
Annemin ağlamaları olmayacaktı.
Kapıların sertçe çarpılması, yükselen sesler, korkuyla beklediğim ayak sesleri olmayacaktı.
Burada artık kimse bana el kaldırmayacaktı.
Vücudumda saklamak zorunda olduğum izler olmayacaktı.
Her ay birine para yetiştirmek zorunda kalmayacaktım.
Belki de ilk kez kendi pişirdiğim sıcak yemeklerin kokusu dolduracaktı bu evi.
Ağlamaların ve çığlıkların yerini kahkahalar alacaktı.
Belki de hayatımda ilk defa bir evin içinde gerçekten evimde hissedecektim.
“İyi misin?”
Aras'ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
Kapıyı tam kapatmamıştım. Aras kapıyı yavaşça açmış, olduğu yerden bana bakıyordu.
Arkamı döndüm.
“İyiyim.”
Aras ayakkabılarını çıkardı ve eve girdi. O da benim yaptığım gibi ayakkabılarını kapının kenarına bıraktı.
Sonra bana doğru birkaç adım attı.
İçimde küçük bir korku kıpırdadı ama kaçmadım.
Geri adım atmadım.
Olduğum yerde kaldım.
Aras tam önümde durdu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu.
“Korkma Nare. Sana asla dokunmayacağım.”
Nefesimi tuttum.
“Korkun en başından beri buydu, biliyorum. Ama merak etme. Her zaman ayrı olacağız. Ayrı yataklarda yatacağız. Sakın korkma.”
Bir an durdu.
“Ben de senin kadar korkuyorum. Ama her ne olursa olsun... benden asla korkma. Ben sana asla zarar vermem.”
Söyledikleri içimde bir yere dokundu.
Bana hiçbir şey borçlu değildi belki.
Ama yine de bana, yıllardır kimsenin vermediği bir şeyi vermişti.
Güvenli bir alan.
Ne diyeceğimi bilmiyordum. O an aklıma gelen ilk şeyi yaptım.
Aras'a sıkıca sarıldım.
“Teşekkür ederim... Hayatımı bana geri verdiğin için.”
Aras'ın şaşırdığını hissettim. Birkaç saniye boyunca kıpırdamadı. Sonra şaşkınlığı uzun sürmedi. Kollarını yavaşça bana doladı.
Evin ortasında öylece birbirimize sarılıyorduk.
Ben yıllardır hasret kaldığım şeyi hissediyordum.
Birinin bana sarılmasını...
Birinin saçlarımı okşamasını...
Bir çocuğun saçları çekilerek büyüdüğü dünyada, genç bir kadının saçlarının okşanarak yaşlanması belki de hayal edebileceği en güzel şeydi.
Aras'ın eli saçlarımın üzerinde yavaşça hareket ederken gözlerimi kapattım.
İlk kez birinin dokunuşunda korku aramıyordum.
İlk kez birinin kollarında kaçacak yer aramıyordum.
Ve o gece, belki de hayatımda ilk kez bir sarılmanın gerçekten güven anlamına gelebileceğini öğrendim.
Aras'ın eli saçlarımın üzerinde yavaşça hareket ederken gözlerimi kapattım. Parmaklarının saçlarımın arasından geçişini hissedebiliyordum. O an ne dışarıdaki sessizliği ne de gün boyunca yaşananları düşünmek istiyordum. Sadece birkaç saniyeliğine, hiçbir şeyden korkmadan birinin kollarının arasında durmak istiyordum.
Belki de insan en çok alışık olmadığı şeyden korkuyordu.
Ben yıllarca insanların ellerinden korkmuştum. Birinin bana yaklaşmasından, sesini yükseltmesinden, omzuma dokunmasından bile ürkmüştüm. Şimdi ise Aras'ın kollarının arasında duruyor, geri çekilmek için hiçbir sebep aramıyordum.
Bu bile benim için yeterince garipti.
Bir süre daha öylece kaldık. Ne o konuştu ne de ben. Evin içindeki sessizlik ilk defa üzerime ağırlık gibi çökmüyordu. Aksine, sanki ikimizin de söyleyemediği şeyleri o sessizlik bizim yerimize anlatıyordu.
Sonunda kollarımı yavaşça Aras'ın belinden çektim. Başımı göğsünden kaldırdığımda onun da bana baktığını gördüm. Birkaç saniye boyunca ikimiz de hiçbir şey söylemedik.
Sonra bakışlarımı kaçırdım.
“Şey...”
Sesimin neden bu kadar kısık çıktığını ben bile anlamamıştım.
“Ne oldu?”
“Duş almak istiyorum.”
Aras'ın dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme oluştu.
“Al tabii.”
“Bütün gün temizlik yaptım. Hâlâ deterjan kokuyorum gibi hissediyorum.”
Aras istemsizce güldü.
“Onu ben de fark ettim.”
Başımı hızla kaldırıp ona baktım.
“Ne?”
“İyi bir şey olarak söyledim.”
“Hiç de iyi bir şey gibi söylemedin.”
“Vallahi öyle söyledim.”
Kaşlarımı çatarak ona bakınca gülümsemesi biraz daha belirginleşti. Gün boyunca yaşanan onca şeyin ardından onu ilk kez bu kadar rahat görüyordum. O an içimdeki gerginlik biraz olsun azaldı.
“Banyo senin odanda, haberin olsun.”
Aras'a döndüm.
“Banyo nerede biliyorum zaten.”
Bir an bana bakınca ne demek istediğini anladım. Odaya girmesi yasaktı. Bu yüzden mecburen benim odamda bulunan banyoyu kullanacaktı.
“Duş almak için içeri girebilirsin,” dedim. “Yoksa asla giremezsin.”
Aras'ın dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme oluştu.
“Tamam, çok sağ ol. Yoksa çöp gibi kokmak istemiyorum.”
Gözlerimi devirip yanından geçtim. Koridora doğru yürürken arkamdan gelen hafif gülüşünü duydum.
Odaya girdiğimde kapıyı arkamdan kapattım. Birkaç saniye kapıya yaslanıp olduğum yerde durdum. Aynadaki yansımama baktığımda yüzümün yorgunluktan solgun olduğunu fark ettim. Saçlarım gün boyunca yaptığım işlerden dolayı dağılmış, üzerimdeki kıyafetler kırışmıştı.
Ama yine de yüzümde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Ne zamandır böyle gülümsediğimi hatırlamıyordum.
Odada bulunan kıyafet kolisinden pijamalarımı ve havlumu çıkarıp banyoya geçtim. Suyun sesi birkaç dakika içinde bütün düşüncelerimi bastırmıştı. Ilık suyun omuzlarımdan aşağı akışını hissederken günün üzerimde bıraktığı ağırlık yavaş yavaş azalıyor gibiydi.
Mehmet.
Notlar.
Büşra ve Sahra.
Babam.
Aras'ın geçmişi.
Hepsi aklımın bir köşesinde hâlâ duruyordu.
Ama o an hiçbirini düşünmek istemedim.
Sadece suyun altında biraz daha kalıp, bütün günün bittiğine kendimi inandırmak istedim.
Duştan çıktığımda saçlarımı havluyla kurulayıp pijamalarımı giydim. Aynaya son kez baktım. Üzerimde rahat bir pijama vardı, saçlarım hâlâ hafif nemliydi. Gün boyunca üzerime sinen deterjan kokusunun yerini sabun kokusu almıştı.
Odanın kapısını açıp salona çıktığımda Aras'ın banyoya gitmek için hazırlanmakta olduğunu gördüm. Elinde temiz kıyafetleri vardı.
“Banyo boş.”
Aras bana dönüp başını salladı.
“Tamam.”
Tam yanından geçecekken durdum.
“Aras?”
“Efendim?”
Bir an ne söyleyeceğimi düşündüm. Sonra hafifçe gülümsedim.
“Az önce söylediklerin için teşekkür ederim.”
Aras birkaç saniye yüzüme baktı.
“Ne demek.”
Bakışlarını benden ayırmadan bir an daha durduktan sonra banyoya doğru yürüdü. Kapı kapanınca ev yeniden sessizliğe gömüldü.
Salonda tek başıma kaldım.
İlk defa bu evin gerçekten bana da ait olduğunu hissettim.
Koridordaki ışığı kapattım. Salondaki loş ışık yeterliydi. Bir süre pencerenin önünde durdum. Sonra içimde açıklayamadığım bir istek oluştu.
Hava almak istiyordum.
Balkona doğru yürüdüm.
Kapıyı yavaşça açtığım anda gecenin serin havası yüzüme vurdu. Derin bir nefes aldım. İstanbul geceleri her zaman farklıydı. Uzaklardan gelen araba sesleri, ara sıra duyulan bir köpek havlaması ve sokak lambalarının altında uzayan gölgeler...
Balkonun korkuluklarına yaslandım.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
Yıldızları seçmek zordu ama ay bütün parlaklığıyla gökyüzünde duruyordu. Birkaç saat önce Eyüp Sahili'nde otururken izlediğim aynı aydı.
O an ilk kez gerçekten sakin hissettim.
Ta ki gözlerim sokağın karşısına kayana kadar.
Önce hiçbir şey anlamadım.
Sonra sokak lambasının hemen altında duran siyah arabayı gördüm.
Kalbim bir anda sıkıştı.
O araba...
Gözlerimi kısıp biraz daha dikkatli baktım. Sokağın karanlığı arabanın içini görmemi zorlaştırıyordu. Camlar karanlıktı. Araba çalışmıyordu. Sokak o kadar sessizdi ki sanki oraya ait olmayan tek şey oydu.
Korkulukları daha sıkı tuttum.
İçimdeki huzursuzluk yavaş yavaş büyümeye başladı.
Hayır.
Bu sadece bir araba olabilirdi.
Sokakta park etmiş yüzlerce arabadan biriydi.
Kendime bunu söylemeye çalıştım.
Ama sonra arabanın ön camının ardından bir hareket gördüm.
Sürücü koltuğunda biri vardı.
Ve başı yukarı kalkmıştı.
Doğrudan benim bulunduğum balkona bakıyordu.
Nefesim kesildi.
Bir adım geri çekildim.
Karanlığın içinde yüzünü tam olarak seçemiyordum. Fakat onu tanımak için yüzünü görmeme gerek yoktu.
Bütün gece boyunca beni izleyen o bakışları unutamamıştım.
Mehmet.
Arabanın içinde oturmuş bana bakıyordu.
Ne arabadan iniyordu ne de herhangi bir şey yapıyordu.
Sadece oradaydı.
Ve beni izliyordu.
Elim istemsizce cebime gitti. Sanki not hâlâ oradaymış gibi.
Ama yoktu.
Onu klozete atmıştım.
Sifonu çekmiş, kayboluşunu izlemiştim.
Kâğıdı yok edebilirdim.
Ama Mehmet'i hayatımdan bu kadar kolay çıkaramazdım.
Bir an arkamı dönüp evin içine baktım.
Aras banyodaydı.
Ev sessizdi.
Biraz önce kendimi güvende hissettiğim o evin balkonunda, şimdi kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu.
Yeniden sokağa baktım.
Mehmet hâlâ oradaydı.
Bu kez arabanın içindeki siluet hafifçe hareket etti. Elini direksiyondan çektiğini gördüm.
Bana el sallayacakmış gibi bir an bekledim.
Ama yapmadı.
Sadece başını hafifçe yana eğdi.
Sanki beni gördüğünü değil...
Zaten uzun zamandır beni beklediğini anlatıyordu.
Ve o an anladım.
Ben eve dönmüştüm.
Ama gecenin bittiğini sanmakla büyük bir hata yapmıştım.
Çünkü Mehmet, evimin önünde beni izlerken, hayatıma girmediğini çoktan göstermişti.
Hayatıma yerleşmişti.
Bölüm etkileşimi
