14. bölüm · Geçmişin Gölgesinde

DİNMEYEN KORKU

Melike Başoğlu

Korkuyordum.
Bunu kendime itiraf etmek bile istemiyordum ama içimde büyüyen o korkuyu artık görmezden gelemiyordum. Gözlerimi sokağın karşısındaki arabadan çekemiyor, bir yandan da kendime bunun sadece bir tesadüf olduğunu söylemeye çalışıyordum. Belki Mehmet'in burada olmasının benimle hiçbir ilgisi yoktu. Belki birazdan arabasını çalıştırıp gidecekti. Belki de ben, son zamanlarda yaşadığım onca şeyin etkisiyle her şeyi olduğundan daha büyük görüyordum.

Ama içimdeki o ses susmuyordu.

Bir şeylerin yanlış olduğunu söylüyordu.

Üstelik bunu öyle güçlü söylüyordu ki, mantığımın bütün itirazlarını bastırıyordu.

Parmaklarımın perdeyi ne kadar sıkı tuttuğumu fark ettiğimde elim ağrımaya başlamıştı. Yavaşça gevşettim parmaklarımı ama perdeyi bırakmadım. Gözlerim hâlâ karşıdaki arabadaydı. Mehmet'in yüzünü tam olarak seçemiyordum. Sadece karanlığın içindeki siluetini görebiliyordum. Buna rağmen orada olduğunu biliyordum. Beni gördüğünü de biliyordum.

Kalbim göğsümün içinde hızla çarpıyordu. Her atışında biraz daha huzursuz oluyor, nefes almaya çalıştıkça göğsümün ortasındaki ağırlık daha da büyüyordu. Derin bir nefes aldım ama ciğerlerime dolan hava sanki yarıda kaldı. Nefesimi yavaşça verdim ve kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Buradaydım.

Evdeydim.

Kapı kilitliydi.

Pencereler kapalıydı.

Güvendeydim.

En azından öyle olmam gerekiyordu.

Ama nedense kendi evimin içinde bile kendimi güvende hissedemiyordum.

Belki de korkumun asıl sebebi Mehmet'in orada olması değildi. Asıl korktuğum şey, neden orada olduğunu bilmemekti. Benden ne istiyordu? Neden beni izliyordu? Ne zamandır beni izliyordu?

Son soru aklıma gelir gelmez içim ürperdi.

Ne zamandır?

Ya onu bu gece ilk kez görmüyorsam?

Ya daha önce de beni takip etmiş ama ben fark etmemişsem?

Ya dışarıda yalnız yürürken arkamda hissettiğim o tuhaf bakışlar gerçekten ona aitse?

Ya hayatımın içinde fark etmeden çok daha uzun zamandır varsa?

Başımı hafifçe iki yana salladım. Bu düşüncelerin devam etmesine izin vermek istemiyordum. Kendimi korkutuyordum. Belki de hiçbirinin gerçeklikle ilgisi yoktu.

Ama korku böyleydi.

İnsanın zihnine bir kez yerleşti mi, en kötü ihtimalleri tek tek önüne getiriyordu.

Gözlerimi kapattım. Birkaç saniyeliğine hiçbir şey görmek istemedim. Ne Mehmet'i, ne arabayı, ne de son zamanlarda hayatımın içine giren bütün o karmaşayı...

Eve geldiğimde her şeyin biteceğini düşünmüştüm. Kapıdan içeri girdiğim anda dışarıdaki bütün sorunların geride kalacağını sanmıştım. Oysa şimdi fark ediyordum ki bazı şeyler kapının dışında bırakılmıyordu.

Bazı korkular insanın peşinden eve kadar geliyordu.

Bazı insanlar da...

Gözlerimi yeniden açtığımda ilk yaptığım şey yine pencereye bakmak oldu.

Mehmet hâlâ oradaydı.

Gitmemişti.

Bekliyordu.

Sanki hiçbir yere yetişmesi gerekmiyormuş gibi, sanki gece boyunca orada kalabilirmiş gibi...

İçimdeki huzursuzluk biraz daha büyüdü.

Sonra aklıma Aras geldi.

Kaşlarım istemsizce çatıldı.

Aras, Mehmet hakkında ne biliyordu?

Bu soru zihnimde yankılandığında korkuma başka bir duygu karıştı.

Öfke.

Çünkü artık bazı şeylerin benden saklandığını hissediyordum. Mehmet'in adı geçtiğinde Aras'ın yüzündeki o kısa değişimi, bazı sorularıma verdiği geçiştiren cevapları, konu hakkında konuşmak istemediğini belli eden tavırlarını hatırladım.

Belki de yanılıyordum.

Belki gerçekten ortada saklanan hiçbir şey yoktu.

Ama ya yanılmıyorsam?

Ya herkes bir şey biliyor ve ben yine her şeyi en son öğreniyorsam?

Dudaklarımı birbirine bastırdım. İçimde biriken duyguların ne olduğunu artık ayırt edemiyordum. Korku muydı, öfke miydi, yoksa yine kandırılmaktan duyduğum o tarifsiz acı mıydı?

Belki hepsiydi.

Başımı pencereye yasladım ve gözlerimi karşıdaki arabadan ayırmadan sessizce düşündüm. Hayatımda ilk kez bir şeylerin kontrolünü tamamen kaybettiğimi hissediyordum. Ne olduğunu bilmediğim bir şeyin ortasında kalmıştım ve herkes benden bir adım öndeydi.

Ben ise sadece olanları anlamaya çalışıyordum.

Mehmet'in burada olması bir tesadüf müydü, yoksa hayatımın içine çoktan girmiş olan başka bir şeyin başlangıcı mıydı?

Bilmiyordum.

Ama içimdeki korku, cevabı öğrendiğimde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını fısıldıyordu.

Ve o gece, pencerenin önünde sessizce beklerken, ilk kez şunu düşündüm:

Belki de korkmam gereken şey Mehmet'in beni izlemesi değildi.

Belki asıl korkmam gereken, beni neden izlediğini öğrendiğimde karşıma çıkacak gerçekti.

Ne olacaktı bundan sonra? Neyin içine düşmüştüm ben? Beni neler bekliyordu?

Yıllarca kaçmaya çalıştığım o evden sonunda kaçmıştım. Bunu Aras sayesinde yapabilmiştim. Bazen düşünüyorum da, o gün motorla kaza yapmasaydı ne olurdu? Ya da ben onu o gün yolda bırakıp gitseydim? Hayatım nasıl devam edecekti? Hâlâ evli olur muydum? Yoksa daha önemlisi, hâlâ hayatta olur muydum?

Bu soruların hiçbirinin cevabını bilmiyordum.

Balkonda öylece durmuş, gözlerimi sokağın karşısındaki siyah arabadan ayıramıyordum. Mehmet'i göremiyordum ama orada olduğunu biliyordum. İçimdeki his, onun hâlâ beni izlediğini söylüyordu. Sanki aramızda ne kadar mesafe olursa olsun, bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.

Arabanın içinde bir hareketlilik oldu.

Bir anda kapı açıldı.

Nefesimi tuttum.

Mehmet arabadan indi.

Kalbim bu kez gerçekten iflas edecekti. Göğsümün içinde öyle hızlı çarpıyordu ki, sesini kulaklarımda duyabiliyordum. Mehmet yavaş adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Her adımında yüzü biraz daha belirginleşiyordu. Sokak lambasının solgun ışığı üzerine vurdukça uzun boyunu, geniş omuzlarını daha net seçebiliyordum.

Onun olduğunu anlamak için yüzünü tamamen görmeme bile gerek yoktu.

“Nare!”

Bir anda irkildim.

“Nare, neredesin?”

Aras'ın sesiydi.

Gözlerimi Mehmet'ten çekip hızla arkamı döndüm. Aras salondaydı ve beni arıyordu. Eğer balkona gelirse Mehmet'i görecekti.

Tekrar sokağa baktım.

Mehmet de bana bakıyordu.

Bakışları bir saniye bile benden ayrılmıyordu.

Benden uzak durması gerekiyordu. İçimde onun sakladığı sırrı öğrenmek için dayanılmaz bir merak vardı ama bunu şimdilik bir kenara bırakmalıydım. Önce kendimi, sonra Aras'ı düşünmeliydim. Mehmet'in neden burada olduğunu bilmiyordum ve bilmediğim bir şeyin içine Aras'ı da çekmek istemiyordum.

Arkamı döndüm.

“Buradayım Aras, balkondayım.”

Balkon kapısının önündeki perde yüzünden beni görememişti. Yavaşça kapıya yaklaştı, perdeyi aralayıp bana baktı.

“Bir şey mi oldu? Neden buradasın?”

“Hayır, bir şey olmadı. Hava almak istedim sadece.”

Yüzünde küçük, tatlı bir gülümseme oluştu.

“Kahve yapayım mı? İster misin?”

Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.

“Kahve yapmayı biliyor musun?”

“Cezvede Türk kahvesi yaparım. Biliyorum yapmasını.”

Bir an şaşkınlıkla yüzüne baktım.

“Sen mi?”

“Tabii ben. Elim lezzetlidir benim. Çok güzel yemekler yaparım, haberin olsun.”

Gülümsememi engelleyemedim.

“Bir gün yaparsın artık. Ben de merak ettim el lezzetini.”

“Tamam, yaparım. Söz veriyorum. Sözlerimi tutmakta çok becerikliyim, bilirsin gerçi.”

Biliyordum.

Aras sözlerini tutmakta gerçekten becerikliydi.

Ama asıl mesele, bana verdiği sözü tutabilecek miydi?

Bana karşı koyabilecek miydi?

Belki de her şey bu gece belli olacaktı.

Aras balkona çıkıp yanıma geldiğinde yüzündeki gülümseme biraz olsun kayboldu. Bana dikkatlice baktı.

“Seni üzecek asla bir şey yapmayacağım, Nare. Tamam mı? Yemin ederim. Namus, şeref sözü.”

Ne diyeceğimi bilemeden yüzüne baktım.

Balkondaki küçük kanepeye oturdum. Ev sahibimiz Meryem'den kalan eski kanepeydi. Aras da hiç düşünmeden yanıma oturdu.

Gözlerimi yeniden sokağa çevirdim.

Siyah araba hâlâ oradaydı.

Ama Mehmet artık arabanın içinde değildi.

Sokağın lambasının altında duran araba bomboş görünüyordu. İçeride herhangi bir gölge bile yoktu.

Bir süre ikimiz de sessiz kaldık.

Sonra Aras, hiç beklemediğim bir anda konuşmaya başladı.

“Ben on üç yaşlarındaydım sanırım.”

Başımı çevirip ona baktım.

Aras ise gözlerini sokağa çevirmişti.

“Futbolcu olmayı her şeyden çok istiyordum. Odam futbol posterleriyle, futbol kartlarıyla doluydu. Kendimi sürekli ünlü bir futbolcu olarak hayal ederdim. Yatağıma uzandığım anda hayal kurmaya başlardım. Yaşayacağım evi, oturacağım semti, hatta forma numaramı bile belirlemiştim. On yedi olacaktı.”

Sesindeki o çocukça heyecanı duyabiliyordum.

Sonra o heyecanın yerini ağır bir sessizlik aldı.

“Sonra ne oldu?” diye sordum. “Neden olamadın?”

Aras birkaç saniye cevap vermedi.

“Babamdan gizli bir kulübe yazılmıştım. Her gün antrenman yapıyordum. Son bir maçım kalmıştı. O maçı kazanırsam maçlara çıkacaktım. Çok büyük maçlar değildi ama çok iyi eğitim alacaktım. Bir yandan da para kazanacaktım.”

Başını hafifçe eğdi.

“Sonra bir gün maçtayken babam geldi.”

Sesi değişmişti.

“Yanında bir sopa vardı. Hocalar onu durdurmaya çalıştı ama dinlemedi. Benim sırtım dönüktü. İlk başta ne olduğunu anlamadım. Sonra sırtımda büyük bir acı hissettim ve yere yığıldım.”

Boğazım düğümlendi.

Aras konuşmaya devam etti.

“Bacağıma sürekli vurdu. O kadar çok vurmuştu ki bir süre sonra bacağımı hissetmedim bile. Kırıldığını düşündüm. Güvenlikler ve hocalar babamı çok zor durdurdu. Hocalar beni hastaneye götürdü.”

Gözlerini yere indirdi.

“Bacağım kırılmamıştı. Ama eklemimde yamulma olmuştu. Fizik tedaviyle düzelebilirdi. Yine de biraz olsun engel bırakabilirdi.”

Aras yavaşça bacağına eğildi ve pijamasını dizine kadar sıyırdı.

Gördüğüm şey karşısında bir an nefesimi tuttum.

İnanmak istemedim.

Ama gerçekti.

Bacağındaki şekil bozukluğu dikkat çekiyordu. Diğer bacağında da vardı. Yıllardır bunu saklamaya çalıştığını şimdi daha iyi anlıyordum.

Gözlerim doldu.

“Neden?” diye sordum. “Neden yaptı baban bunu sana?”

Aras başını kaldırdı.

Yeşil gözleri gözlerimin içine baktı.

“Dedem de aynısını yapmış zamanında.”

Ne diyeceğimi bilemedim.

“Dedem, babamın bacaklarını futbol oynadığı için kırmış. Babam da futbol oynadığım için her zaman benden nefret etti.”

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.

O an Aras'a baktığımda sadece kocamı görmüyordum. Karşımda çocukluğu elinden alınmış bir çocuk vardı. Benim gibi, başkasının öfkesi yüzünden hayatı kararmış bir çocuk...

Belki de ilk kez birbirimizi gerçekten anlıyorduk.

Aras derin bir nefes aldı.

“Bu yüzden seninle evlenmeyi kabul ettim, Nare. Ben seni babandan kurtardım ama sen de beni babamdan kurtardın.”

Başımı kaldırıp ona baktım.

“Ben okumadım. Okumak istemedim. Ama sen okudun. Üniversite bitirmiş kadınsın. Beni bu bilgisizliğimle kabul ettin.”

Elimi yavaşça kaldırıp kalbinin üzerine koydum.

“Ben senin bilgisizliğine bakmadım, Aras.”

Gözlerinin içine baktım.

“Ben buraya baktım. Bana yaptıkların için pişman olduğunu görebiliyorum.”

Sesim titremeye başlamıştı.

“Sen bana hiçbir zaman çocuk veremeyeceğimi biliyorsun. Ben sana bir çocuk veremeyeceğim. Sen baba olamayacaksın. Buna rağmen benimle evlenmeyi kabul ettin.”

Gözyaşlarımı sildim ama yenileri geldi.

“Her şey için teşekkür ederim. Eğer o gün motorla kaza yapmasaydın... benim bedenim belki haberlerde olacaktı. Babam beni elbet bir gün öldürecekti. Sen beni o cehennem evden kurtardın.”

Aras bir süre sessizce yüzüme baktı.

Yüzündeki ifade ciddiydi.

“Peki hâlâ benim cennetime girmek istiyor musun?”
Söylediği cümleyle o gün börek yerken yaşadığımız konuşma aklıma geldi.

O zaman bana cenneti verse bile ondan vazgeçeceğimi söylemiştim.

Ama şimdi her şey farklıydı.

Çünkü ilk kez ikimiz de kalbimizi birbirimize açmıştık.

İlk defa düşman değildik.

Sevgili değildik.

Karı koca da değildik.

Sadece birbirinin yarasını gören iki insandık.

“Aras,” diyebildim sadece.

“Tamam.” Sesi yumuşadı. “Seni zorlamayacağım. Ama bana gelene kadar seni bekleyeceğim, Nare.”

Bir süre sustum.

“Ya o gün gelmeden ben ölürsem?”

Aras hiç düşünmeden cevap verdi.

“Ben de seninle ölürüm o zaman. Dostumu asla yalnız bırakmam.”

Kaşlarımı çattım.

“Dost mu?”

“Evet. Dost, arkadaş... Belki kanki.”

Elini bana doğru uzattı.

“Karı koca değiliz. Düşman da değiliz. O zaman dost oluruz.”

Eline baktım.

Sonra yüzüne...

İçimde uzun zamandır hissetmediğim bir sıcaklık oluştu. Gülümsedim ve uzattığı elini tuttum.

“Tamam. Dostluğumuza.”

Aras da gülümsedi.

“Dostluğumuza.”

Bir süre ellerimiz birbirine kenetlenmiş hâlde kaldı.

Sonra Aras esneyerek arkasına yaslandı.

“Peki, iznin olursa dostum, benim çok uykum geldi. Yatsak mı artık?”

Gözlerine baktım. Gözleri kızarmıştı.

“Tamam dostum. Yatalım artık.”

Aras ayağa kalktı.

“O zaman iznin olursa ben yatağına yatırmak isterim dostumu.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Nasıl yatıracaksın dostum?”

Cevap vermek yerine bir anda beni kucağına aldı.

“Ya Aras, ne yapıyorsun ya?”

“Dostumu yatağına yatırıyorum tabii. Ne yapacağım?”

“Ben giderdim kendi yatağıma.”

“Olmaz. İlk defa kız arkadaşım oldu hayatımda. Bırak da nazik olayım.”

Ona baktım.

“Öyle mi? Melis neyindi o zaman? O da mı dostundu?”

Aras'ın yüzündeki ifade bir an değişti.

“Melis istemediğim sevgilimdi. Ayrıca sevgili başka bir şey, kız arkadaş başka bir şey. Sen benim hem karım hem dostumsun.”

Başımı hafifçe sokağa çevirdim.

Siyah araba hâlâ oradaydı.

Ama artık orada olması eskisi kadar umurumda değildi. Korkuyordum, evet. İçimde hâlâ açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Fakat Aras'la aramızda yeni kurulmuş olan bu dostluğu daha ilk geceden bozmak istemiyordum.

“İyi, peki. Öyle olsun o zaman.”

Kollarımı boynuna doladım.

“Uykusu gelmiş hem karısını hem dostunu yatağa götürür müsün?”

Aras gülümsedi.

“Hee, şöyle ol ya.”

Beni kucağında hafifçe yukarı kaldırdı. Kollarım istemsizce boynuna biraz daha sıkı dolandı. Ardından beni balkondan çıkarıp yatak odasına götürdü.

Yavaşça yatağın üzerine bıraktı ve üzerime kalın örtüyü örttü.

“İyi misin dostum?”

“İyiyim. Ama uyusam daha iyi olacak.”

“Tamam. Sen uyu artık. Ben yan odada yatacağım. Bir şey olursa beni uyandırırsın.”

“Tamam.”

Başımı salladım.

Aras arkasını dönüp odanın ışığını kapattı. Kapının önünde bir an durdu ve bana baktı.

“Kapıyı kapatayım mı?”

“Hayır. Böyle iyi.”

“Tamam.”

Ardından odadan çıktı ve yan odaya geçti.

Çift kişilik yatakta tek başıma kaldım.

Tavana bakarak sessizce uzandım.

Ev sessizdi.

Aras yan odadaydı.

Dışarıdaki sokak sessizdi.

Ama ben hâlâ o siyah arabanın orada olduğunu biliyordum.

Gözlerimi kapattım.

Bu gece ilk kez Aras'ı düşmanım olarak değil, dostum olarak düşünerek uykuya dalmaya çalıştım.

Fakat içimdeki o huzursuzluk hâlâ susmuyordu.

Sanki gecenin içinde bir şey, biraz sonra olacakları bekliyordu.

“Hassiktir!”

Aras'ın sesiyle uyandım. Birkaç saniye ne olduğunu anlamadan tavana bakıp öylece kaldım. Uykunun ağırlığı hâlâ üzerimdeydi ama mutfaktan gelen ses, gözlerimi tamamen açmama yetmişti. Neden küfrediyordu? Sabahın bu saatinde ne olmuştu?

Yavaşça başımı yastıktan kaldırıp yatakta doğruldum. Sesin mutfaktan geldiğini fark edince üzerime bir şey geçirip odadan çıktım. Koridora adım attığım anda burnuma gelen patates kızartması kokusuyla yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Havalar artık iyice soğumuştu. Yataktan kalktığım ilk anda üşümeye başlamış, sıcak yatağımdan ayrıldığım için pişman bile olmuştum.

Mutfağa girdiğimde Aras ocağın başında biber kızartıyordu. Bir yandan tavayla uğraşıyor, bir yandan da mutfağın içinde kendi kendine söyleniyordu.

“Aras,” dedim.

Sesimi duyunca başını çevirip bana baktı. Yüzünde öyle samimi bir gülümseme vardı ki, az önce küfreden kişinin o olduğuna inanmak bile zordu.

“Günaydın sevgili dostum benim.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Ne yaptın sen?”

“Söz vermiştim. Sözümü yerine getireyim dedim.”

“Seni bekleyen bir işin yok muydu?”

“Yok. Ege halletmiş onu. Patronuma evlendiğimi söylemiş. Emir abi de bir hafta balayına giderler diye izin vermiş. Tatil yapacağım ama param da kesilmeyecek.”

“Ege de var ya...” dedim, gülümseyerek.

“Vallahi ya. Az köpek değil o da.”

Gülmemek için kendimi zor tuttum.

Ege ve Elif bu evliliğin gerçek olmasını her zaman istemişlerdi. Hatta bir gün gerçekten çocuklarımızın olmasını bile hayal etmişlerdi. Ege amca, Elif teyze olmak istiyordu. Bunu defalarca belli etmişlerdi. Ama böyle bir şeyin mümkün olmadığını ikimiz de biliyorduk. Bu yüzden artık bize hiçbir şey söylemiyorlardı.

“Öyle,” diyebildim sadece.

Aras tavayı ocaktan alırken bana baktı.

“Ama en azından dostuz.”

Hafifçe gülümsedim.

Dost...

Bu kelime hâlâ garip geliyordu.

Bir zamanlar birbirimize tahammül bile edemezken şimdi aynı mutfakta kahvaltı hazırlayan iki dost olmuştuk.

“Hadi gel, soğutma kahvaltını.”

Masaya oturduğumda gözlerime inanamadım. Masanın üzerinde neredeyse her şey vardı. Peynir, zeytin, yumurta, patates, biber, ekmek... Her şeyi hazırlamıştı. Kuş sütü eksikti sadece.

Aras sözlerini tutma konusunda gerçekten ciddiymiş.

Bunu artık anlamaya başlamıştım.

Ben sandalyeme otururken Aras da karşıma geçti. Çaydanlığı eline alıp hiç sormadan bardağıma çay doldurdu.

Onu izlerken içimde tuhaf bir düşünce belirdi.

Aras çok iyi bir eş olabilirdi.

Hatta çok iyi bir baba...

Bu düşünceyle birlikte içimde ince bir sızı oluştu.

Onun bir baba olamayacağını biliyordum. Ama bunu düşündüğümde ilk kez bunun yalnızca benim kaybım olmadığını fark ettim. Aras'ın da elinden alınmış bir hayatı vardı. Hem de daha çocukken...

Telefonun sesi düşüncelerimi böldü.

İkimiz de aynı anda birbirimize baktık.

Telefon bir kez daha çaldı.

“Benim telefonum çalıyor,” dedim.

Masadan kalkıp odama geçtim. Telefonum yatağın üzerindeydi. Ekrana baktığımda arayan kişinin kim olduğunu görünce şaşırdım.

Müdür Bey.

Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

“Alo?”

“Nare hocam, günaydın. Kusura bakmayın, bu saatte aradım ama...”

Telefon kulağımda tekrar mutfağa geçip sandalyeme oturdum.

“Olur mu hocam, buyurun lütfen.”

“Nare hocam, biliyorsunuz ki okulumuz yandı ve şu an kullanılacak halde değil maalesef.”

“Evet hocam, biliyorum.”

“Yarın Öğretmenler Günü. Eğer müsaitseniz okulumuzun bahçesinde bir kutlama yapılacak. Yarın sizi aramızda görmeyi çok isteriz.”

“Tabii ki hocam, kesinlikle geleceğim. Ama öğrenciler de olacak mı, yoksa sadece öğretmenler mi?”

“Öğrenciler de olacak Nare hocam. Bu, okulumuzdaki velilerimizin fikriydi.”

“Öyle mi? Gerçekten çok sevindim hocam. Kaçta başlayacak peki?”

“Öğlen saat birde başlayacak. İki saat kadar duracağız, sonra evlerimize dağılacağız. Okula normalde giriş iznimiz yok. Bahçede olacağımız için en fazla iki saat izin verdiler.”

“Tamam Fatih hocam. Yarın görüşürüz o zaman.”

“Görüşürüz Nare hocam. İyi günler dilerim.”

“Size de hocam.”

Telefonu kapatıp masanın üzerine bıraktım.

Aras'ın bakışları hemen bana döndü.

“Kimdi o?”

“Okul müdürü Fatih hoca. Yarın Öğretmenler Günü ya... Veliler en azından bahçede kutlayalım demiş. Okul yandı ya, maalesef kullanılamıyor.”

Aras'ın yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi.

“Benim kaza yaptığım gün mü yandı okul?”

“Evet.”

Sonra aklıma o gün geldiğinde istemsizce güldüm.

“Ama iyi ki yandı. Ertesi gün rengârenk vücutla nasıl giderdim okula? Bir aylık izne çıktık.”

Aras kahkaha attı.

“Keşke ben de öğretmen olsaydım. Ne güzel anasını satayım. Bir ay evde, sonra on beş tatil geliyor, sonra üç aylık tatiller... Oh vallahi, hayat öğretmenlere güzel.”

Hafifçe güldüm.

“Olsun. Senin işin de güzel. Sevdiğin işi yapıyorsun.”

Aras'ın yüzündeki gülümseme bir anda silindi.

Bana baktı.

“Mecbur seviyorum.”

Cümlesi mutfağın içinde asılı kaldı.

Ne demek istediğini anlamıştım.

Sevdiği iş başkaydı.

Sevdiği meslek başkaydı.

Kuryeciliği mecburen yapıyordu. Hayatını kazanmak, ayakta durmak ve kendi düzenini kurmak zorundaydı. Ama bir zamanlar hayalini kurduğu şey futboldu. Çocukken odasının duvarlarını süsleyen posterler, kafasında kurduğu gelecek, forma numarası... Hepsi bir adamın öfkesiyle yarım kalmıştı.

Aras'ın yüzüne baktım.

İlk defa onun sadece benim hayatıma giren adam olmadığını düşündüm.

Onun da yarım kalmış hayalleri vardı.

Onun da çocukken söyleyemediği sözleri, yaşayamadığı bir hayatı ve içinde hâlâ taşıdığı yaraları vardı.

Belki de bizi birbirimize bu kadar yaklaştıran şey buydu.

İkimiz de geçmişimizden kaçmıştık.

Ama belki ilk defa, geçmişimizin bizi birbirimizden uzaklaştırmak yerine birbirimizi anlamamızı sağladığını fark ediyorduk.
Aras'ın yüzündeki ifadeyi birkaç saniye daha izledim. Söylediği iki kelime, sabahın bütün neşesini bir anda değiştirmişti. “Mecbur seviyorum.” Bazen insanın hayatında en ağır cümleler, en kısa olanlardı. Aras'ın sesindeki o kırgınlığı duyabiliyordum. Sevdiği şeyi yapmakla mecbur olduğu şeyi yapmak arasındaki farkı artık anlayabiliyordum.

“Peki,” dedim sonunda, sesimi mümkün olduğunca normal çıkarmaya çalışarak. “Bir gün gerçekten istediğin işi yaparsan ne olur?”

Aras kaşlarını kaldırıp bana baktı.

“Ne olacak?”

“Mutlu olur musun?”

Bir süre cevap vermedi. Gözleri önümdeki tabağa kaydı, ardından yeniden bana döndü. Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.

“Olurum herhalde.”

“Herhalde mi?”

“Çok mutlu olurum.”

Bu kez gülümseyen bendim.

“Bence yapmalısın.”

Aras başını hafifçe iki yana salladı.

“Bazı hayallerin zamanı geçiyor, Nare.”

“Hayır.”

Cevabım onu şaşırtmıştı. Gözlerini üzerimden çekmeden bana baktı.

“Bazı hayallerin zamanı geçmiyor. Sadece insan onları bir süreliğine rafa kaldırıyor.”

Aras birkaç saniye gözlerimin içine baktı. Söylediklerimi düşünüyor gibiydi. Sonra önündeki tabağa uzanıp bir parça ekmek aldı.

“Sabah sabah filozof kesildin başımıza.”

“Ben ciddi konuşuyorum.”

“Ben de ciddiyim. Önce kahvaltını yap.”

Gülerek başımı iki yana salladım.

“Sen gerçekten her konuyu yemeğe bağlıyorsun.”

“Çünkü aç insanın doğru karar verebildiğine inanmıyorum.”

“Senin bütün hayat felsefen bu mu?”

“Büyük kısmı.”

İkimiz de güldük.

Sabahın birkaç dakika önceki ağırlığı biraz olsun dağılmıştı. Aras'ın yanında böyle rahatça gülebilmek hâlâ bana garip geliyordu. Daha birkaç gün önce birbirimize tek bir kelime söylemek bile kavga çıkarmaya yetiyordu. Şimdi ise aynı masada oturmuş, birbirimizin hayallerini konuşuyorduk. Aramızdaki bütün o öfkenin ve mesafenin arasında küçük bir dostluk filizlenmişti.

Belki de dostluk gerçekten böyle bir şeydi. Bir insanın yanında sadece ciddi konuları değil, en saçma düşüncelerini bile rahatça konuşabilmekti. Sessizlikten rahatsız olmamak, birlikte gülebilmek ve karşındaki insanın geçmişini öğrendikçe ona biraz daha farklı bakabilmekti.

Kahvaltıma uzanırken gözüm istemsizce mutfağın penceresine kaydı. Sokağı göremiyordum ama dün gece gördüğüm siyah araba aklıma gelir gelmez içimdeki huzursuzluk yeniden kıpırdadı.

Mehmet gitmiş miydi?

Bunu bilmiyordum.

Belki çoktan gitmişti.

Belki de...

“Nare?”

Aras'ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.

“Efendim?”

“İyi misin?”

Bir an duraksadım. Yüzüne bakıp hafifçe gülümsedim.

“İyiyim.”

Aras gözlerini üzerimden çekmedi.

“Emin misin?”

“Evet.”

Bana inanmadığını yüzünden anlayabiliyordum. Yine de daha fazla soru sormadı. Sadece önümde duran çay bardağını kendine doğru çekip biraz daha çay ekledi ve tekrar önüme bıraktı.

“İç çayını.”

Bardağı elime aldım.

“Emredersiniz dostum.”

“İşte böyle.”

Küçük bir gülümsemeyle çayımı içmeye başladım.

Kahvaltımızı bitirdiğimizde Aras hemen masayı toplamaya koyuldu. Yardım etmek için ayağa kalktığım anda önüme geçti.

“Sen otur.”

“Ben de yardım edeyim.”

“Olmaz.”

“Neden?”

“Çünkü kahvaltıyı ben hazırladım, toplamayı da ben yapacağım.”

“Aras, iki tabak kaldıracağım sadece.”

“Dostum, sözümü tutuyorum.”

Gözlerimi devirip yeniden sandalyeye oturdum.

“Peki.”

Aras tabakları toplamaya devam ederken onu izledim. Birkaç dakika önce hayallerinden bahseden adam şimdi mutfağın içinde kahvaltı masasını topluyordu. Belki de hayat gerçekten böyleydi. İnsan bazen hayallerinden vazgeçmek zorunda kalıyor, bazen de hiç planlamadığı bir hayatın içinde kendine yeni bir yer buluyordu.

Aras'ın kendine yeni bir hayat kurmaya çalıştığını düşündüm.

Belki ben de öyleydim.

Sonra aklıma yarın geldi.

“Yarın okulda ne giyeceğim?”

Aras elindeki tabağı lavaboya bırakırken başını çevirip bana baktı.

“Öğretmenler Günü için mi?”

“Evet,” dedim.

Aras masanın üzerindeki bulaşıkları toplamaya devam ediyordu. Yüzüne bakmıyordum ama çıkardığı hafif nefes sesinden güldüğünü anlamıştım.

“Ne oldu? Neden gülüyorsun?”

“Ak­lıma Kemal Sunal'ın bir filmi geldi.”

“Şendul Şaban mı?” diye sordum gülerek.

“Evet. Aynı oradaki Kemal Sunal'sın şu an.”

Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.

“Ne yapayım ya? Özel günlerde özenmek hoşuma gidiyor.”

“İstiyorsan birazdan dışarı çıkalım. Hem ev alışverişi yaparız hem de sen kendine kıyafet alırsın. Olmaz mı?”

Aras'a birkaç saniye sessizce baktım.

Neden yapıyordu bunu?

Neden bana böyle davranıyordu?

Sanki gerçekten karısıymışım gibi...

Sanki aramızdaki o anlaşma, başta kurduğumuz bütün sınırlar hiç var olmamış gibi.

Belki de Aras'ın bana böyle davranmasının altında benim henüz anlayamadığım başka bir şey vardı. Belki sadece dost olduğumuzu düşündüğü için böyle davranıyordu. Belki de verdiği sözün arkasında durmaya çalışıyordu.

Ama her ne olursa olsun, onun yanındayken kendimi ilk defa birinin hayatında fazlalık gibi hissetmiyordum.

Hafifçe gülümsedim.

“Olur.”

“Tamamdır o zaman.”

Aras masayı boşaltmış, elindeki bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirmeye başlamıştı. Ben de ayağa kalkıp ona yardım etmek için tezgâhın üzerindeki tabakları toplamaya başladım.

Aras hiçbir şey söylemedi.

Sadece birkaç saniye bana baktı.

Sonra yeniden bulaşıklara döndü.

Ben tabakları makineye diziyor, Aras ise diğer bulaşıkları sudan geçiriyordu. Mutfakta yalnızca akan suyun ve bulaşıkların çıkardığı ses vardı.

Garipti.

Çok sıradan bir andı aslında.

Ama benim için sıradan değildi.

Geçmişte Aras bana zorbalık yapmasaydı belki her şey çok farklı olabilirdi. Belki onunla yıllar önce tanıştığımızda düşman olmak yerine dost olabilirdik. Belki aynı masada oturup böyle konuşmayı, birbirimize yardım etmeyi çok daha önce öğrenebilirdik.

Ama hayat bize bunu öğretmek için yirmi üç yılımızı bekletmişti.

Yirmi üç yaşında yeniden karşılaşmış, birbirimize zarar vermeyi bırakıp birbirimizi anlamayı öğrenmeye başlamıştık.

Belki bazı insanlar hayatımıza erken girer ama birbirimizi anlamamız yıllar sürerdi.

Aşkın yaşı olmadığı gibi dostluğun da yaşı yoktu.

İnsan bazen çocukken kaybettiği bir dostluğu, yıllar sonra yeniden bulabiliyordu.

Önemli olan ne kadar geç başladığın değildi.

Önemli olan, başladığında vazgeçmemekti.

Aras'la dost olmayı geç öğrenmiştik.

Ama belki...

Geç olmasın diye değil, güç olsun diye geç öğrenmiştik.

Bulaşıkları birlikte bulaşık makinesine yerleştirdikten sonra ikimiz de odalarımıza geçtik. Ev hâlâ tam anlamıyla yerleşmiş değildi. Taşınırken aceleyle doldurulan kolilerin çoğu açılmış olsa da içleri birbirine girmiş, neyin nerede olduğu tamamen karışmıştı. Özellikle benim kıyafetlerim hâlâ kolilerin içinde darmadağın duruyordu. Bir şey aramak için bütün kolileri açmaya kalksam saatlerimi harcardım.

Bu yüzden bulabildiğim ilk kıyafetleri üzerime geçirdim. Siyah kumaş pantolon, üzerine de düz beyaz bir body giymiştim. Hava serindi. Üşümeye başladığımı fark edince bir ceket almam gerektiğini düşündüm ama ceketlerimin hangi kolide olduğunu bilmiyordum.

Belki Aras'ın ceketlerinden biri üzerime olurdu.

Odasına doğru yürüdüm. Kapının önüne geldiğimde içeri girmeden önce durup ona baktım.

Aras'ın sırtı bana dönüktü. Üzerindeki tişörtü çıkarmış, yatağın kenarında oturmuş telefonundan birine mesaj yazıyordu. Beni fark etmemişti.

Tam kapıyı çalacakken telefonu çaldı.

Aras'ın parmakları bir anda ekrandan çekildi. Telefonu eline alıp arayan kişiye baktı. Sonra telefonu kulağına götürdü.

“Alo?”

Karşı taraftaki kişinin ne söylediğini duyamıyordum. Aras ise birkaç saniye boyunca tek kelime etmeden dinledi.

Sonra yüzündeki ifade değişti.

“Ne?”

Bir an sustu.

Ardından çok daha kısık bir sesle birkaç kelime söyledi ama ne dediğini anlayamadım.

Telefonu kapattığında odanın içindeki hava bir anda değişmiş gibiydi.

Aras'ın nefes alışverişi hızlanmıştı.

Kapının önünde olduğum için bunu duyabiliyordum.

Ne olduğunu anlayamadan yatağın üzerinde duran mavi tişörtü aldı ve hızlıca üzerine geçirdi. Ellerindeki hareketlerden bile telaşlı olduğu belliydi.

“Aras?”

Sesimi duyduğu anda olduğu yerde dondu.

Başını hızla bana çevirdi.

“Nare...”

Yüzündeki ifadeyi gördüğüm an içimde bir şey koptu.

Endişe vardı.

Korku vardı.

Ve en kötüsü, bu korkuyu saklamaya çalışıyordu.

Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden birbirimize baktık.

“Telefondaki kimdi?”

Aras cevap vermedi.

Bir adım bana doğru geldi.

“Sen ne zamandır oradasın?”

“Telefon çaldığından beri.”

Bakışlarını kaçırdı.

“Neden?”

Sesim istemsizce sertleşmişti.

“Ne oldu Aras?”

“Bir şey olmadı.”

“Bana yalan söyleme.”

Başını kaldırıp yüzüme baktı.

Dün gece Mehmet'in bıraktığı notları gördüğümde hissettiğim korkuyu hatırladım. O kâğıtlardaki birkaç kelime bile bütün bedenimi buz kesmeye yetmişti.

Şimdi aynı korkuyu Aras'ın gözlerinde görüyordum.

Ama ortada bir fark vardı.

Ben neden korktuğumu biliyordum.

Mehmet'ten.

Geçmişimden.

Beni bulmasından.

Aras ise...

Kimin aradığını biliyordu.

Ve belli ki o kişinin ne söyleyebileceğinden de fazlasıyla korkuyordu.

“Aras,” dedim daha yavaş bir sesle. “Kim aradı?”

Bir süre sessiz kaldı.

“Kimse.”

Kaşlarımı çattım.

“Kimse seni arayıp böyle korkutamaz.”

Aras'ın çenesi gerildi.

“Ben korkmadım.”

“Gözlerindeki şeyi görüyorum.”

Bu kez cevap vermedi.

Odanın içinde birkaç saniyelik ağır bir sessizlik oluştu.

Aklımdan tek bir soru geçiyordu.

Mehmet'in peşinde olduğu tek kişi ben miydim?

Yoksa Aras'ın da benden sakladığı bir geçmiş mi vardı?

Belki de bütün bu zaman boyunca yanlış soruyu soruyordum.

Mehmet kimdi?

Aras ne saklıyordu?

Ve asıl soru...

Aras kimden korkuyordu?

Aras'a doğru birkaç adım attım. Yüzündeki ifadeyi gördükçe içimdeki huzursuzluk daha da büyüyordu. Elindeki telefonu hâlâ sıkıca tutuyordu ve gözlerini benden ayırmadan öylece duruyordu. Sanki biraz önce telefonda duyduğu şey onu olduğu yerde bırakmıştı.

“Aras, iyi misin?” diye sordum.

Bu kez nasıl olduğumuzu soran Aras değildi, bendim. Karşımda duran adamın iyi olmadığını ilk defa bu kadar açık bir şekilde hissediyordum. Arayan kimdi, ona ne söylemişlerdi, neden bir anda yüzü değişmişti? Hiçbirini bilmiyordum. Bildiğim tek şey, Aras'ın korktuğuydu.

O an ne düşündüğümü, ne yapacağımı ben de bilmiyordum. Sanki ikimiz de aynı anda donup kalmıştık.

Yanına biraz daha yaklaşıp omzuna dokundum.

“Aras!”

Tepki vermeyince paniğe kapıldım. Elimle yanağına sertçe vurdum. Aras hafifçe sarsıldı, ardından gözlerini birkaç kez kapatıp açarak sonunda kendine geldi.

“Aras, iyi misin?” Sesim bu kez istemeden yükselmişti.

Bana baktı.

“İyiyim.”

Ama değildi.

Bunu söylemesine gerek yoktu. Gözleri her şeyi anlatıyordu.

“Aras, iyi değilsin. Bir şey oldu. Kim aradı seni?”

Bir süre sessiz kaldı. Elindeki telefona baktı, sonra yeniden bana döndü.

“Nare, gerçekten bir şey olmadı. Merak etme. Sadece eski çalıştığım yer çok sıkışmış, beni oraya geri çağırıyorlar. Ben de bir şey demeden direkt yüzüne kapattım. Konuşursam daha kötü olur diye düşündüm. Merak etme, tamam mı? Bir şey yok.”

Söylediklerini dinledim ama içimdeki şüphe bir türlü geçmedi.

Aras'ın gözlerindeki korku hâlâ duruyordu.

Arayan kişi gerçekten eski patronu muydu?

Yoksa bana söylemek istemediği başka biri miydi?

Mehmet'in bıraktığı notlar aklıma geldi. Günlerdir hayatımın içine giren o gizem, şimdi Aras'ın yüzündeki korkuyla birleşiyordu. Mehmet'in bahsettiği sır neydi? Aras bununla ilgili bir şey biliyor muydu?

Belki de bütün bu soruların cevabı Aras'ın geçmişinde saklıydı.

Ama şu an onu daha fazla zorlamak istemedim.

“Peki,” dedim yavaşça. “Sen bir şey yok diyorsan... iyisin, değil mi?”

“Evet, evet. İyiyim. Meraklanma. Hadi çıkalım artık.”

Başımı salladım.

Tam o sırada neden odasına geldiğimi hatırladım.

“Şey, Aras...”

“Efendim?”

“Ceketin var mı? Benimkiler kolide. Hepsi birbirine karışmış. Nerede olduğunu bile bilmiyorum.”

Aras'ın yüzünde yeniden küçük bir gülümseme belirdi.

“Var ama sana olur mu ki?”

“Bir tanesini denesem belki olur.”

Aras dolabına yöneldi. Birkaç saniye sonra içinden deri bir ceket çıkarıp bana uzattı.

“Sadece bu var. Benimki de valizde. Annem hepsini karıştırmış.”

Ceketi alıp ona baktım ve gülümsedim.

“Annemiz de babamız da bizi evden göndermek için bahane arıyormuş.”

Aras güldü.

“Hadi dene ceketi. Küçük Emrah moduna bağladın.”

Kaşlarımı çattım.

“Her şeyi Yeşilçam'a bağlamak zorunda değilsin.”

Ceketi üzerime geçirdim. Üzerimde oldukça büyük durmuştu. Kolları ellerimi kapatıyor, boyu da neredeyse dizlerime kadar geliyordu. Ama hava gerçekten soğuktu. Üzerimde mont gibi durmuştu ve açıkçası bu hâliyle işime yarayacaktı.

Aras beni baştan aşağı süzdü.

“Ceketim var da... İstersen valize bakayım.”

“Yok, gerek yok. Hava soğuk zaten. Sıcak tutar.”

“Peki. Beğendiysen senin olsun.”

“Yok, o kadar değil. Bugünlük giyerim, sonra sana veririm.”

Aras hafifçe gülümsedi.

“Tamam.”

Ceketle birlikte odama geçtim. Çantamı yatağın üzerinden alıp içine telefonumu ve cüzdanımı koydum. Evden çıkmaya hazır olduğumda Aras da kapının önünde ayakkabılarını giyiyordu.

Ben de kendi ayakkabılarımı giyip kasklarımızı aldım.

Kapıyı açtığımızda yüzüme soğuk hava çarptı. Bir an ceketimin kollarını biraz daha üzerime çektim. Motor evin önünde duruyordu.

Kaskımı başıma geçirirken Aras'a baktım.

O da motorun yanında kaskını takıyordu.

Birden bana döndü.

“Akşama film izleyelim mi?”

“Ne filmi?”

“Bilmem. Sen seç. İstediğin filmi izleyelim.”

Bir süre düşündüm. Aras'ın daha önce izlemediği bir film seçmek istiyordum. Sonra aklıma sevdiğim filmlerden biri geldi.

“Yeşilçam'dan izlemediğin film var mı?”

Aras bana bakıp sırıttı.

“Selvi Boylum Al Yazmalım'ı izlemedim.”

Şaşkınlıktan gözlerimi kocaman açtım.

“Gerçekten mi?”

“Evet. Hiç izlemedim.”

“Neden?”

Omuzlarını silkti.

“Bilmem.”

Ona birkaç saniye daha baktım. Benim en sevdiğim Türkan Şoray ve Kadir İnanır filmlerinden biriydi. Böyle bir filmi nasıl izlemediğine hâlâ inanamıyordum.

“Tamam,” dedim. “Bu akşam Selvi Boylum Al Yazmalım izleyelim.”

“Tamam, olur.”

Ardından sanki çok önemli bir plan yapıyormuşuz gibi ekledi:

“O zaman marketten abur cubur da alalım. Filmin yanında güzel gider.”

“Tamam.”

Motorun arkasına geçip oturdum. Kaskımı düzelttikten sonra kollarımı Aras'ın beline sardım.

“Canım arkadaşım,” dedim.

Aras başını hafifçe çevirip dikiz aynasından bana baktı. Gülümsüyordu.

Motoru çalıştırdı.

Motorun sesi sokağın sessizliğini doldururken birkaç saniye sonra gaza bastı. Evimizin bulunduğu mahalleden yavaşça çıktık.

Kollarım hâlâ Aras'ın belindeydi.

Yüzüme çarpan soğuk havaya rağmen içimde garip bir huzur vardı. Birkaç saat önce onun kimden korktuğunu anlamaya çalışıyordum. Şimdi ise arkasında oturmuş, akşam izleyeceğimiz filmi ve marketten alacağımız abur cuburları düşünüyordum.

Hayatımız garip bir şekilde normalleşiyor gibiydi.

Ama içimde bir yerde biliyordum.

Aras'ın telefonda duyduğu o ses, öylesine bir telefon değildi.

Ve ben daha bilmiyordum ama o telefon, hayatımızın yönünü değiştirecek şeylerin sadece başlangıcıydı.

Motorla yola çıkmıştık. Sarıyer'deki en yakın alışveriş merkezine gidiyorduk. Aras motoru artık öyle ustaca sürüyordu ki arkasında oturduğumda eskisi gibi korkmuyordum. Arabaların arasından geçerken bile bir kez olsun “Yavaşla,” demek aklımdan geçmiyordu. Ona güveniyordum. Belki de ilk defa hayatımda birinin beni gerçekten güvende tutacağına inanıyordum.

Bir süre sonra alışveriş merkezinin önüne geldik. Aras motoru otopark girişine doğru sürdü. Otoparkın içerisi dışarıya göre daha karanlıktı. Tavandaki loş ışıklar zemine belli belirsiz vuruyor, Aras'ın önünü görmesine yetiyordu.

Boş bir yer bulduğunda motoru yavaşça oraya sürdü ve durdu. Kontağı kapattıktan sonra anahtarı çıkardı ve bana uzattı.

“Çantana koyar mısın? Cebim küçük, sığmaz.”

“Tamam.”

Anahtarı alıp çapraz taktığım siyah çantamın içine koydum. Ardından Aras'ın omzundan destek alarak yavaşça motordan indim. Kaskımı çıkardım, saçlarımı elimle düzelttim. Aras da motordan inip kendi kaskını çıkardı.

Bir süre elimdeki kaska baktım.

“Bunları nereye bırakacağız?”

Aras kendi kaskına baktı.

“Bırakacağımız bir yer yok. Elimizde kalacak mecbur.”

“Tamam.”

Kaskı elimde tutarak ona doğru yürüdüm.

“Hadi o zaman,” dedi.

Otoparktan çıkıp alışveriş merkezinin içine doğru yürümeye başladık. Yan yana yürüyorduk. Aramızda birkaç santimlik bir mesafe vardı ama nedense o mesafe bana eskisinden çok daha farklı geliyordu.

Elini tutmak istiyordum.

Ama tutmaya korkuyordum.

Bunun nedenini kendime bile açıklayamıyordum.

Bir süre daha yürüdükten sonra elim istemsizce Aras'ın koluna gitti. Parmaklarımı koluna geçirip ona tutundum.

Koluna girebilirdim.

Bunda yanlış bir şey yoktu.

Aras bir anda durdu.

Ben de onunla birlikte durup yüzüne baktım.

Bana bakıyordu.

Dudaklarının kenarında sıcak bir gülümseme vardı.

“Nikâh birliğimiz tamamlanmadı ama dostluk birliğimiz tamamlandı.”

Gülümsedim.

Yüzündeki o ifade bana fazlasıyla samimi geliyordu. Aras'ın yanında geçirdiğim her dakika, ona dair düşüncelerimi biraz daha değiştiriyordu. Daha önce sadece bana geçmişimi hatırlatan, öfkelendiğim, uzak durmak istediğim biriydi.

Şimdi ise...

Yanında kendimi güvende hissediyordum.

Ve bu, beni korkutuyordu.

Çünkü Aras'ın yüzündeki o gülümsemeye hayran olmamak, onun bana gösterdiği iyiliğe karşı bir şeyler hissetmemek gittikçe zorlaşıyordu.

Kendi kendime sessizce nefes verdim.

Dayanmalıydım.

Çok zor geliyordu ama dayanmak zorundaydım.

Aras'a âşık olmamam gerekiyordu.

Daha dün gece aynı evde ilk defa gerçekten birbirimize yaklaşmıştık. Birbirimize geçmişimizi anlatmış, ilk defa düşman gibi değil, iki insan gibi konuşmuştuk.

Ya daha ilk geceden ona tutulmaya başladıysam?

İlerisini düşünmek bile istemiyordum.

Kendime sahip çıkmalıydım.

Çünkü Aras'ın benden sakladığı bir sır vardı.

Mehmet'in bıraktığı notlar vardı.

Ve bütün bunların ortasında Aras'a karşı hislerimin büyümesine izin verirsem, gerçeği öğrendiğim gün daha fazla canım yanabilirdi.

Bu yüzden ona yaklaşmamalıydım.

En azından sakladığı sırrı öğrenene kadar...

Ama kendime itiraf etmek istemediğim bir şey vardı.

Aras'a ne kadar yaklaşmamam gerektiğini düşünüyorsam, ona o kadar yaklaşıyordum.

Ve bunun ne kadar daha böyle devam edeceğini bilmiyordum.

Alışveriş merkezi gerçekten düşündüğümden çok daha büyüktü. Etrafımızı mağazalar sarmıştı. Bir katın sonundan diğerine bakarken bile insanın başı dönüyordu. Daha önce Alibeyköy'deki alışveriş merkezine gitmiştim ama burası onun yanında bile büyük kalıyordu. Burada insan bir an dalgınlığa kapılsa, hangi kapıdan girdiğini bile unutabilirdi.

Aras'la ilk mağazaya girdik.

Ardından ikinciye.

Sonra üçüncüye...

Ama istediğim gibi bir kıyafet bulamıyordum. Beğendiğim şeyler ya fazla açıktı ya da benim için gereğinden fazla gösterişliydi. Bazılarıysa tam tersine, yarın için fazla sıradan geliyordu. Ne giyeceğimi bilmekten çok, ne giymek istemediğimi biliyordum.

Aras her mağazada benimle birlikte dolaşıyordu. Yorulduğunu fark edebiliyordum. Yüzünde belli belirsiz bir yorgunluk vardı ama tek bir kez olsun bundan şikâyet etmemişti. Bir kıyafeti üzerime tuttuğumda fikrini soruyor, beğenmediği zaman hiç düşünmeden söylüyordu.

“Nare, şuraya da girelim mi?” dedi.

Başımı kaldırıp baktığımda eliyle karşıdaki mağazayı gösteriyordu.

“Yoruldun, Aras. İstersen eve dönelim. Ben evden bir şeyler bulur, onları giyerim.”

“Olmaz.”

“Neden?”

Bu kez bana ciddi ciddi baktı.

“Bu senin evli olduğun ilk Öğretmenler Günü. Özel bir şeyler alman lazım.”

Söyledikleri karşısında istemsizce gülümsedim. Evli olduğum ilk Öğretmenler Günü...

Kulağa ne kadar garip geliyordu.

Evliliğimiz gerçek değildi. En azından bildiğimiz anlamıyla değildi. Aramızda bir anlaşma, geçmişten gelen yaralar ve henüz ikimizin de tam olarak neye dönüştüremediği bir bağ vardı.

Ama yine de...

Yarın benim ilk Öğretmenler Günüm olacaktı.

Özenmek istiyordum.

“Tamam,” dedim. “Son bir mağaza.”

Aras gözlerini hafifçe kısıp bana baktı.

“Bunu üçüncü kez söylüyorsun.”

“Bu sefer gerçekten son.”

“İnanmıyorum.”

“İnanmak zorunda değilsin.”

Gülerek mağazaya girdik.

İçerideki askıların arasında dolaşmaya başladım. Çok açık bir şey istemiyordum. Abartılı ve dikkat çekmek için bağıran bir kıyafet de istemiyordum. Ama aynı zamanda üzerime düz bir şey geçirip geçmek de içime sinmiyordu.

Aras'la mağazanın içinde dolaşırken, istemeden de olsa kendimi bir anlığına normal bir hayatın içinde gibi hissettim.

Sanki bütün bunlar gerçekten normaldi.

Sanki eşimle alışverişe çıkmış, ertesi gün katılacağım özel bir gün için kıyafet bakıyordum.

Bu düşünceyi aklımdan hemen uzaklaştırmaya çalıştım.

Ama çok geç kalmıştım.

“Nare.”

Aras'ın sesini duyup başımı kaldırdım.

Elinde bir elbise tutuyordu.

“Bak, bu nasıl?”

Bir an sadece elbiseye baktım.

Sonra Aras'a.

Sonra tekrar elbiseye...

Kırmızıydı.

Tam da istediğim gibi bir kırmızı.

Üst kısmı korse detaylıydı. Kalın askıları ve kare yakası vardı. Eteği çok hafif kabarıyor, üzerindeki zarif dantel işlemeler elbiseyi gösterişli olmadan özel kılıyordu.

Bir an nefes almayı unuttum.

“Aras...”

Yüzümdeki ifadeyi görünce dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Beğendin galiba.”

“Bu çok güzel.”

Elbiseye doğru bir adım attım.

“Gerçekten çok güzel.”

Heyecanımı saklayamıyordum. Günlerdir hiçbir şey beni bu kadar çocukça sevindirmemişti. Elbiseyi elinden alıp tekrar tekrar bakmak istedim ama bir anda kendimi Aras'a doğru yürürken buldum.

Kollarımı boynuna doladım.

“Çok teşekkür ederim!”

Aras'ın bir elinde kırmızı elbise vardı.

Ben ise hiçbir şey düşünmeden ona sarılmıştım.

Birkaç saniye...

Belki biraz daha uzun...

Öylece kaldım.

Başımı omzuna yaklaştırdığımda kokusunu istemsizce içime çektim.

Ve o an içimden geçen düşünce yüzümüze vuran bütün soğuk gerçeklerden daha ağırdı.

Keşke böyle olmasaydı.

Keşke sana gerçekten âşık olabilseydim, Aras Demirhan.

Keşke sana dokunurken, bir gün senden korkmak zorunda kalacağımı düşünmeseydim.

Keşke geçmişimiz, aramızda duran bütün sırlar ve Mehmet'in gölgesi hayatımıza hiç girmemiş olsaydı.

Kendime geldiğimde içimdeki paniği bastırmaya çalışarak kollarımı boynundan çektim. Ondan birkaç adım uzaklaşıp yüzüne baktım.

“Çok pardon,” dedim. “Bir an heyecanlandım.”

Aras'ın yüzünde hiçbir şey yoktu.

Ne her zamanki gibi benimle dalga geçiyordu ne de gülümsüyordu.

“Sorun değil,” dedi yalnızca.

Sesi normaldi.

Ama yüzü değildi.

Bir şey değişmişti.

Ne olduğunu anlayamadım.

Elbiseyi elinden alıp kasalara doğru yürüdüm. O sırada arkamdan bakıp bakmadığını bilmiyordum. Dönüp kontrol etmek istemedim.

Kasaların önünde birkaç kişi vardı. Beş kasa açık olduğu için sıra hızlı ilerliyordu. Çok geçmeden genç bir kasiyerin sesiyle kendime geldim.

“Alabilirim buradan.”

Üç numaralı kasaya doğru yürüdüm.

“Hoş geldiniz.”

“Hoş buldum.”

Çantamdan cüzdanımı çıkarıp fermuarını açtım. Kartımı elime almak üzereydim ki genç kız bana baktı.

“Fiyatı ödendi, hanımefendi.”

Elimdeki cüzdanla ona döndüm.

“Anlamadım?”

Kasiyerin üzerindeki isimlikte Melek yazıyordu. Melek, kasanın yanında duran küçük defteri açtı. İçinden sarı bir kâğıt çıkarıp bana uzattı.

“Size hayran olan aşiret ağası ödedi.”

O an kalbimin atışını boğazımda hissettim.

Parmaklarım soğudu.

Melek'in uzattığı kâğıda bakarken hiçbir şey söyleyemedim.

Mehmet.

Başka kim olabilirdi ki?

Elbisenin parasını bile ödemişti.

Bir an elbiseyi orada bırakmak istedim. Onun verdiği, onun dokunduğu hiçbir şeyi almak istemiyordum. Ama bunu yaparsam Aras'ın dikkatini çekerdim. Neden bir anda elbiseyi almaktan vazgeçtiğimi sorardı.

Ve ben ona cevap veremezdim.

Henüz veremezdim.

Melek elbiseyi poşete yerleştirip bana uzattığında elim titreyerek uzandım. Bir elimde poşet, diğerinde sarı kâğıt vardı.

“İyi günlerde giyin,” dedi.

“Teşekkür ederim.”

Kasadan uzaklaştığımda gözlerim hemen Aras'ı buldu.

Mağazanın belli yerlerine küçük puflar yerleştirilmişti. Aras onlardan birine oturmuş, beni bekliyordu. Başını hafifçe eğmişti. Telefonuyla ilgileniyor gibi görünüyordu.

Beni fark etmemişti.

Notu kimsenin göremeyeceği şekilde elimde açtım.

Aslında açmak istemiyordum.

Mehmet'in yazdığı her kelime, hayatımda yeni bir kapıyı aralıyordu ve ben o kapının ardında ne olduğunu görmekten korkuyordum.

Ama görmem gerekiyordu.

Aras'ı korumak istiyorsam, Mehmet'in ne istediğini bilmek zorundaydım.

İstemesem bile onun attığı her adımı takip etmek zorundaydım.

Bu yüzden parmaklarım titrerken gözlerimi kâğıda çevirdim.

Ona dokunma demiştim, Öğretmen Hanım.

Nefesim boğazımda düğümlendi.

Gözlerim ikinci satıra kaydı.

Sen benden korkuyorsun ama o, başkasından korkuyor.

Dün gece balkonun karşısında duran siyah araba...

Bu sabah Aras'ın telefonuna gelen arama...

Aras'ın bir anda değişen yüzü...

Hepsi zihnimde birbirine karıştı.

Bir sonraki satırı okudum.

Sana anlatmadığı bir şey var.

Kalbim biraz daha hızlandı.

Ve son cümleye geldiğimde parmaklarımın arasındaki kâğıdı istemsizce sıktım.

Ona yaklaşma. Ona dokunma. Yoksa ikiniz de bunun bedelini ölümle ödersiniz.

Bir an etrafımdaki sesler uzaklaştı.

Mağazadaki insanların konuşmaları, askıların birbirine çarpma sesi, kasalardan gelen bip sesleri... Hepsi sanki suyun altından geliyormuş gibi boğuklaştı.

Yavaşça başımı kaldırdım.

Aras hâlâ oradaydı.

Biraz önce boynuna sarıldığım adam, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi pufun üzerinde oturuyordu.

Az önceki an gözlerimin önüne geldi.

Kollarımın boynunda oluşu...

Başımı omzuna yaslayışım...

Mehmet'in notundaki ilk cümle...

Ona dokunma demiştim.

Boğazım düğümlendi.

Mehmet bizi görmüş müydü?

Hayır.

Bu mümkün değildi.

Değil mi?

Ama notta yazanları başka nasıl bilebilirdi?

Başımı kaldırıp mağazanın içini dikkatlice incelemeye başladım. İnsanlar alışveriş yapıyor, çalışanlar kıyafetleri düzenliyor, çocuklar annelerinin yanında dolaşıyordu.

Herkes normal görünüyordu.

Fazlasıyla normal.

Ve belki de en korkutucu olan buydu.

Çünkü artık kalabalığın içinde kimin bizi izlediğini bilmiyordum.

Kâğıdı yavaşça kapatırken gözlerim yeniden Aras'a kaydı.

O sırada başını kaldırdı.

Bakışlarımız buluştu.

Bana gülümsedi.

Ben karşılık veremedim.

Çünkü o an ilk defa gerçekten anladım.

Mehmet beni takip etmiyordu.

Mehmet ikimizi de izliyordu.

Ve belki de...
Aras'ın telefonda korkuyla baktığı kişiyle Mehmet'in bıraktığı not arasında bir bağlantı vardı.

Ya da Aras'ın korktuğu kişi Mehmet değildi.

Belki de bütün bu karmaşanın içinde iki ayrı tehlike vardı ve biz birbirimizden habersiz, ikisinin arasında kalmıştık. Aras'ın sakladığı şey Mehmet'le ilgili olmayabilirdi. Hatta belki Ege bile o sırrın varlığından haberdar değildi. Bunu düşünmek bile içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk yaratıyordu.

Elimdeki sarı kâğıda yeniden baktım. Üzerindeki cümleler hâlâ gözlerimin önünde duruyordu. Sanki ne kadar buruştursam da Mehmet'in kelimelerini zihnimden silemeyecektim.

Ona dokunma.

Parmaklarım istemsizce kâğıdı sıkmaya başladı. Birkaç saniye boyunca ne yapacağımı bilemeden olduğum yerde kaldım. Sonra notu avucumun içinde buruşturup çöp kutusuna attım.

Aras bunu bilmemeliydi.

Henüz değil.

Mehmet'in söylediklerini ona anlatırsam ne yapacağını bilmiyordum. Aras'ın onu bulmaya çalışmasından, karşısına çıkmasından korkuyordum. Ben ölümden kaçmak için Aras'la evlenmiştim. Hayatımı kurtarmaya çalışırken onun hayatını tehlikeye atamazdım.

Aras'ın başına bir şey gelmesine izin veremezdim.

Bunu ona yapamazdım.

Bir süre sonra etrafımdaki sesler yeniden belirginleşmeye başladı. Kasalardan gelen uyarı sesleri, mağazanın içinde dolaşan insanların konuşmaları, uzaktan gelen müzik... Birkaç dakika önce içimde kopan fırtınadan kimsenin haberi yoktu.

Sanki Mehmet bana bir not göndermemişti.

Sanki elbisemin parasını ödememişti.

Sanki az önce bana, Aras'a yaklaşmamam gerektiğini söylememişti.

Sanki ikimizi de izlemiyordu.

Derin bir nefes alıp yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Ardından hiçbir şey olmamış gibi Aras'ın yanına yürüdüm.

“Aras.”

Başını kaldırıp bana baktı.

“Ödedin mi?”

“Elbiseyi aldım. Gidelim mi artık? Bir de alışveriş yapacağız.”

“Tamam.”

Oturduğu pufun üzerinden kalktı. Tam yanıma geldiğinde bakışları yüzümde biraz daha uzun kaldı.

“Bir şey mi oldu?”

Kalbim bir anda hızlandı.

Notu görmüş olabilir miydi?

Hayır, görmemiş olmalıydı.

“Elbette hayır,” dedim. “İyiyim. Sadece biraz üşüdüm. Bir de yoruldum. Saatlerdir mağaza geziyoruz. Hayatımda hiç bu kadar kıyafet denememiştim.”

Aras güldü.

“Akşam film izleyebilecek misin bari?”

Bu kez gülümsemem daha gerçekti.

“İzlerim. Sana en sevdiğim filmi izletmeden asla uyumam.”

“Tamam o zaman. Hadi eve gidelim.”

“Hayır.”

Aras kaşlarını kaldırdı.

“Hayır mı?”

“Önce alışveriş. Sonra eve.”

Yüzünde kısa bir gülümseme belirdi.

“Tamam. Önce alışveriş, sonra eve.”

Mağazadan birlikte çıktık. Ama bu kez ona yaklaşmadım. Az önce kollarımı boynuna dolayan bendim, şimdi ise yanından olabildiğince mesafeli yürüyordum. Koluna girmedim. Elini tutmadım. Aramızdaki o küçücük mesafeyi bile korumaya çalışıyordum.

Aras'a belli etmemem gerekiyordu.

Bir şeylerin değiştiğini anlamamalıydı.

Çünkü korkuyordum.

Hem kendim için hem de onun için.

Mehmet'in bizi izlediğini biliyordum. Nerede olduğunu bilmiyordum ama bunu hissediyordum. Kalabalığın içinde herhangi biri olabilirdi. Belki az önce yanımızdan geçen kadın, belki mağazanın önünde telefonuyla konuşan adam... Artık kimseye güvenemeyecekmişim gibi hissediyordum.

Ve Mehmet'in notu aklımdan çıkmıyordu.

Ona dokunma.

Bu yüzden Aras'a dokunamadım.

Otoparka doğru yürürken aramızdaki sessizlik daha da büyüdü. Ne o konuşuyordu ne de ben. Birkaç dakika önce mağaza mağaza dolaşırken yaptığımız şakalar, birbirimize attığımız bakışlar yok olmuştu.

İkimiz de sessizdik.

Ama ikimizin sessizliğinin sebebi aynı değildi.

Aras'ın korktuğu bir şey vardı.

Benim de.

Ve içimdeki ses bana Aras'ın korktuğu kişinin Mehmet olmadığını söylüyordu.

Belki Mehmet benim geçmişimdi.

Ama Aras'ın geçmişinde de başka biri vardı.

Daha önce hiç duymadığım, hiç tanımadığım ve belki Ege'nin bile bilmediği biri.

Motorun yanına geldiğimizde Aras kaskını taktı. Ben de kendi kaskımı elime alıp birkaç saniye boyunca ona baktım. Birkaç saat önce motora biner binmez kollarımı beline dolamıştım.

Şimdi ise bunu yapmaktan korkuyordum.

Aras motorun üzerine oturduktan sonra bana döndü.

“İyi misin?”

“İyiyim.”

Kelimeler ağzımdan kolayca çıkmıştı.

Belki de insan en büyük yalanları, en çok sevdiği insanlara söylüyordu.

Motorun arkasına oturdum.

Ama kollarımı beline dolamadım.

Ellerimi kendi dizlerimin üzerinde tuttum.

Aras aynadan bana baktı. Bakışlarımız birkaç saniye buluştu.

Bir şey söylemesini bekledim.

Sormasını...

Neden böyle davrandığımı merak etmesini...

Ama hiçbir şey demedi.

Motoru çalıştırdı ve otoparktan çıktı.

Şehrin içine karıştığımızda rüzgâr yüzüme çarpıyordu ama üşüdüğümü bile hissetmiyordum. Sokaklar, arabalar ve kırmızı ışıklar birbirinin içine giriyor, zihnim ise hâlâ Mehmet'in notuna takılı kalıyordu.

Eve nasıl döndüğümüzü bile hatırlamıyordum.

Aras da konuşmadı.

Ben de.

Mehmet'in konusunu açmak istedim. Ona her şeyi anlatmak, notu gösterip birlikte ne yapacağımıza karar vermek istedim. Ama bunu yaptığım anda her şeyin değişeceğinden korkuyordum.

Aras Mehmet'i öğrenirse beni korumaya çalışırdı.

Ve ben onu korumaya çalışırken, onun kendini benim için tehlikeye atmasına izin veremezdim.

Mehmet'in söylediklerine boyun eğmek istemiyordum.

Ama onun tehditlerini görmezden gelmeye de cesaret edemiyordum.

Beni en çok korkutan şey söyledikleri değildi.

Onları yazış şekliydi.

Sanki iki insanın hayatından bahsetmiyordu.

Sanki bizim korkmamız, yaşamamız ya da ölmemiz onun için hiçbir anlam taşımıyordu.

Bir insanın hayatı gerçekten bu kadar değersiz olabilir miydi?

Benim için değildi.

Aras için hiç değildi.

Ama Mehmet için...

Belki de bizim hayatlarımız, bir sarı kâğıdın üzerine bıraktığı birkaç cümleden daha önemli değildi.

Sokak lambaları birbiri ardına geride kalırken gözlerimi yolun kenarlarına çevirdim. Her siyah araba, her park etmiş araç, her karanlık köşe bana aynı şeyi düşündürüyordu.

Mehmet nerede?

Bizi hâlâ takip ediyor muydu?

Bilmiyordum.

Ama artık hiçbir şeyden emin değildim.

Bir süre sonra Aras motoru mahallemizin içine doğru çevirdi. Ana yoldan ayrılıp daha sakin sokaklara girdiğimizde içimdeki gerginlik biraz olsun azaldı.

Mahallemizin köşesindeki marketin önünde durduk.

Aras motoru kenara çekip kontağı kapattı.

Motordan indim, kaskımı başımdan çıkarıp saçlarımı düzelttikten sonra Aras'a baktım. “Hadi, markete gidelim,” dedim. Tam arkamı dönüp yürümeye başlayacaktım ki Aras'ın sesiyle durdum.

“Nare, marketten önce sana bir şey soracağım.”

Olduğum yerde kaldım. Yüzümdeki gülümseme bir anda kaybolmuştu. İçimde kötü bir his oluşmuştu. Mehmet'i mi soracaktı? Mağazada bana bırakılan notu görmüş olabilir miydi? Yoksa ben fark etmeden bir şeyleri anlamış mıydı? Kalbim hızla atmaya başlasa da belli etmemeye çalışarak ona döndüm.

“Efendim?” dedim sakin bir sesle.

Aras birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra kaşlarını hafifçe çattı. “Neden bu kadar durgunsun? Bir şey mi oldu?”

Bir şey olmuştu Aras. Hem de sandığından çok daha fazlası. Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey vardı ki... Mehmet diye bir adamın hayatımıza girdiğini, Ege'nin kuzeni olduğunu, senin hakkında bir şeyler bildiğini söylediğini, beni tehdit ettiğini ve sana dokunursam ikimizin de öleceğini söylediğini anlatmak istiyordum. Ama kelimeler ağzımdan çıkmadı. Çünkü bunları söylediğim anda Aras'ın beni korumak için kendisini tehlikeye atacağını biliyordum.

“Hayır, bir şey olmadı Aras,” dedim sonunda. “Gerçekten iyiyim, sadece biraz dalmışım.”

Aras gözlerini benden ayırmadı. “Sadece ne, Nare?”

Bir an sustum. Ona bakarken aklıma söyleyebileceğim tek güvenli yalan geldi.

“Babam bizi görür diye korkuyorum. Bizi burada görürse... beni kesin öldürür.”

Aras'ın yüzündeki ifade bir anda yumuşadı. “Hakkı'dan mı korkuyorsun gerçekten?”

Başımı hafifçe eğdim. “Evet. Hakkı dediğiniz adam benim babam. Maalesef benim babam.”

Aras derin bir nefes aldı. Sonra bana biraz daha yaklaşarak sakin bir sesle konuştu. “Bak, sen bile maalesef diyorsun. Ama ben her zaman yanında olacağım, Nare. Sana asla zarar vermesine izin vermeyeceğim. Tamam mı? Korkma sakın.”

Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Dün gece verdiği sözleri hatırladım. Belki Aras gerçekten sözünün arkasında duran biriydi. Belki dün gece olduğu gibi bundan sonra da yanımda olacaktı. İçimdeki korkuya rağmen hafifçe gülümsedim.

“Tamam,” dedim.

Aras da gülümsedi. “Hadi, markete gidelim.”

Başımı sallayıp onunla birlikte markete doğru yürüdüm. Mahallenin köşesindeki market küçücük bir yerdi; alışveriş merkezindeki mağazalardan sonra burası neredeyse başka bir dünya gibi görünüyordu ama ihtiyacımız olan şeylerin çoğunu bulabilirdik. Kapıdan içeri girdiğimizde üzerimize sıcak bir hava yayıldı. Aras eline bir sepet alırken bana dönüp “Ne alacağız?” diye sordu.

“Önce evde eksik olanlara bakalım. Sonra film için abur cubur alırız.”

“Tamam, dostum. Ama film için ne alacağımıza ben karar vereceğim.”

“Sen karar verirsen bütün marketi sepete doldurursun.”

“Abartıyorsun.”

“Daha dün seni tanımaya başladım ama bunu bile anlamam için fazla zaman geçmesine gerek kalmadı.”

Aras gülerek başını iki yana salladı. “Çok konuşuyorsun.”

“Sen de çok alışveriş yapıyorsun.”

Birlikte rafların arasında ilerlemeye başladık. Çay, kahve, şeker, ekmek, süt ve kahvaltılık birkaç şey aldık. Ardından Aras film için cips ve çikolataları sepete doldurmaya başlayınca ona bakıp gülmeye başladım.

“Aras, gerçekten bütün bunları yiyecek misin?”

“Sen de yiyeceksin.”

“Ben bu kadar yemem.”

“Filmi açınca görürüz.”

“Peki patlamış mısır?”

“Onu da alacağız.”

“Tamam, onu ben seçeyim.”

Elimi uzatıp raftan bir paket aldım. O sırada marketin kapısındaki zil çaldı.

İçeri biri girmişti.

Başımı istemsizce kapıya çevirdim. Adamın yüzünü tam göremeden gözlerimi kaçırdım ama kalbim bir anda hızlandı. Mehmet miydi? Bizi takip etmiş olabilir miydi? Yoksa yalnızca sıradan bir müşteri miydi?

Bilmiyordum.

Ama birkaç saniye sonra Aras'ın da sessizleştiğini fark ettim.

O da giriş tarafına bakıyordu.

Sonra gözlerimiz buluştu.

“Ne oldu?” diye sordum.

Aras başını iki yana salladı. “Hiç.”

Aynı kelime.

Benim de saatlerdir kullandığım kelime.

Hiç.

Ama ikimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk.

Birbirimizin gözlerinin içine bakarken ikimizin de bir şeylerden korktuğunu anlayabiliyorduk. Sadece korktuğumuz şeyin ne olduğunu birbirimize söylemiyorduk.

Ve belki de o küçük markette, aynı sepetin içine aldığımız birkaç parça yiyecekten çok daha ağır şeyler taşıyorduk.

Sırlar.

Hem benim sırrım vardı hem Aras'ın.

Ve ikimiz de henüz bilmiyorduk ama o sırların yolları çok yakında birbirine kesişecekti.

Market küçüktü ama raflardaki ürünler oldukça fazlaydı. Aras'la rafların arasında resmen kaybolmuştuk. Elindeki sepet çoktan dolmuş, hatta bazı ürünleri taşımakta zorlandığı için birkaçını ben kucağımda taşıyordum. Başta sadece birkaç eksik alıp çıkacağımızı düşünmüştüm ama sepetin hâline bakınca bu düşüncemin ne kadar yanlış olduğunu anlamıştım.

Bakliyat reyonuna geldiğimizde ikimiz de raflardaki ürünlere bakmaya başladık. Aras birkaç paket bakliyatı alıp sepete bırakırken ben de elimdeki ürünlere bakıyordum. Tam o sırada Aras'ın sesiyle başımı kaldırdım.

“Nare, hadi yetmez mi? Gidelim.”

Elimdeki paketi sepete bırakıp ona baktım. Sesinde garip bir endişe vardı. Az önceki hâlinden eser yoktu.

“Neden? Ne oldu?”

“Bir şey olmadı. Yetmez mi? Yetmez diyorsan online olarak söylerim ben.”

Kaşlarımı çattım. Birkaç dakika önce alışveriş yaparken bu kadar acele etmiyordu. Şimdi ise sanki marketten bir an önce çıkmak istiyordu.

Bakışlarımı etrafa çevirdiğimde bakliyat reyonunda başka bir müşterinin olduğunu fark ettim. O adam markete girdiği anda Aras'ın yüzünün nasıl değiştiğini hatırladım. Şimdi de gözlerimi adama çevirdiğimde içimdeki şüphe daha da büyüdü.

Ne oluyordu?

Aras benden ne saklıyordu?

“Aras, ne oluyor? Bir anda neden bu kadar acele davranıyorsun?”

“Nare, eve gitmek istiyorum sadece. Yoruldum.”

Ses tonu sert çıkmıştı. Aras'ın beni ilk defa bu kadar terslediğini hissedince sustum. Gözlerimi birkaç saniye yüzünde tuttum.

Belki de gerçekten yorulmuştu.

Belki de marketteki adamla hiçbir ilgisi yoktu.

Belki de o adam sadece alışveriş yapmak için markete gelen sıradan biriydi ve ben yaşadığım onca şeyden sonra her şeyden şüphelenmeye başlamıştım.

“Tamam,” dedim sonunda. “Çıkalım sen öyle diyorsan.”

Başka hiçbir şey söylemeden kasaya yöneldim. Kucağımdaki ürünleri kasanın üzerine bıraktım ve kasadaki kadından beş tane poşet istedim. Kadın ürünleri tek tek kasadan geçirirken ben de geçen ürünleri poşetlere doldurmaya başladım.

Son ürün de kasadan geçtiğinde kadın onu bana uzattı. Başımı kaldırıp Aras'a baktığımda yüzünün düştüğünü fark ettim. Bana bile bakmıyordu. Gözlerinde belirgin bir endişe vardı ve yüzündeki o ifade artık saklayamayacağı kadar belirgindi.

Gerçekten yorulmuş muydu?

Yoksa endişelendiği başka bir şey mi vardı?

Tam bunları düşünürken kasadaki kadın alışverişin tutarını söyledi. Çantamdan cüzdanımı çıkaramadan Aras kartını çıkarıp pos cihazına okuttu.

“Ben ödeyecektim,” dedim.

Aras bana baktı ama yüzündeki ifade değişmedi.

“Ev masrafında erkek de olur. Bunu öğrenmen lazım.”

Bunu söylerken normalde yaptığı gibi gülmedi. Şaka yapıyormuş gibi davranmaya çalışsa da yüzündeki korkuyu gizleyemiyordu.

Markette olduğumuz için daha fazla bir şey söylemedim. Poşetleri elime aldım ve marketten çıktım. Aras birkaç adım arkamdan geliyordu.

“Nare, beklesene. Ne bu acele?”

Arkamı dönüp ona baktım.

“Aras, sen benden bir şey saklıyorsun.”

Aras olduğum yerde kaldı.

Bakışlarında aynı anda o kadar çok duygu vardı ki hangisini anlamam gerektiğini bile bilmiyordum. Endişe, korku, çaresizlik...

“Nare, eve geçelim. Söz veriyorum anlatacağım, tamam mı? Söz veriyorum ama önce eve gidelim.”

Bir süre yüzüne baktım. Sonunda yalnızca başımı sallayabildim.

“Tamam.”

Mehmet'in notlarında yazdığı Aras hakkındaki gerçeği artık öğrenecektim.

Mehmet'in beni tehdit etmesine gerek kalmayacaktı belki.

Aras kendisi anlatacaktı.

Ama içimde garip bir korku vardı.

Sanki duyacağım şey, bilmediğim bütün gerçeklerden daha ağır olacaktı.

Eve geçtik. Ellerimizdeki poşetleri kapının kenarına bıraktık. İkimiz de ayakkabılarımızı çıkarıp içeri girdik. Yerdeki poşetleri alıp mutfak tezgâhının üzerine bıraktım. Aras da arkamdan gelip elindekileri yemek masasının üzerine koydu.

Sonra ona döndüm.

Mehmet'in beni neyle tehdit ettiğini artık gerçekten öğrenmek istiyordum.

“Evet Aras,” dedim. “Seni dinliyorum. Seni korkutan, endişelendiren şeyi artık söyler misin bana? Lütfen. Markete bir adam girdi ve sen ondan sonra bu kadar endişelendin. Neden? O adam kimdi?”

Aras başını kaldırdı.

“Mafyanın adamları.”

Olduğum yerde kaldım.

“Ne?”

“Mafyanın adamları.”

“Ne mafyası? Mafyanın adamları mı? Ne alaka? Neden Mehmet'in adamları senin peşine düşsün ki?”

Aras derin bir nefes aldı.

“Duydun işte. Mafyanın adamları. Uyuşturucu satan bir mafya var. Ele başı Cesur Korkut. Ben on sekiz yaşındayken onlara bulaştım.”

Bir anda içimde kötü bir his oluştu.

“Durdum.”

Aras bana baktı.

“Kullandın mı?”

“Hayır. Kullanmadım tabii ki.”

Biraz daha yaklaştı.

“Altı ay yanlarında çalıştım sadece. Getir götür işlerine bakıyordum. Babama kızdığım zamanlardı. Evden uzaklaşmak istediğim için onlara bulaştım. Sonra hata yaptığımı anladım ve bir şekilde kaçtım. Zaten daha sonra ele başı hapse girmişti ama mafyanın bu adamın her yerde adamları vardı. Marketteki adam da Cesur'un sağ koluydu. Ali'ydi ismi. Beni korkutmak için gelmiş, pezevenk.”

Aras'ın anlattıklarını duydukça ona bakmaya devam ettim.

Karşımda duran adamı tanıdığımı sanıyordum.

Aras böyle bir insan değildi.

Uyuşturucuya bulaşmazdı.

Kötü insanların arasında bulunmazdı.

En azından ben öyle sanıyordum.

Ama şimdi anlıyordum ki Aras'ın da benim bilmediğim bir geçmişi vardı.

“Ben uyuşturucudan kaçarken...” dedim, sesim titreyerek. “Asıl uyuşturucu satan kişiyle mi evlenmişim?”

“Nare...”

“Sana inanmıyorum, Aras.”

Yanından geçip gitmek istedim ama Aras bir anda bileğimden tuttu.

“Nare, lütfen. Sonradan çok pişman oldum zaten. On sekiz yaşındaydım.”

Bileğimi onun elinden çektim.

“Bunu bana en başından söylemen gerekiyordu, Aras. Ben sana tekrar nasıl güveneceğim?”

“Bilmiyordum Nare. Yemin ederim ki bilmiyordum karşıma çıkacaklarını.”

“Ben kendimi babamdan korumaya çalışırken şimdi kendimi hem senden hem de Cesur dediğin adamdan mı koruyacağım?”

Aras'ın gözlerinde korku vardı.

“Ben seni her zaman, ne olursa olsun korurum, Nare. Ne olur.”

Ona baktım.

“Sen önce kendini koru, Aras. Beni değil.”

Arkamı döndüm ve başka hiçbir şey söylemeden odama geçtim. Kapımı kapattıktan sonra sırtımı kapıya yaslayıp yavaşça yere çöktüm. Dizlerimi kendime doğru çektim. Evin içindeki sessizliği bozan tek şey, birkaç saniye sonra dış kapının sertçe kapanma sesi oldu.

Bu evde korkmayacaktım.

Bu evde ağlamayacaktım.

Buraya gelirken bu evin içinin kahkaha sesleriyle dolacağını sanmıştım. Her şeyin farklı olacağını, belki de hayatımda ilk kez kendimi güvende hissedebileceğim bir yere sahip olacağımı düşünmüştüm.

Ama yine yanılmıştım.

Bu ev daha ilk günden ağlama sesleriyle, korkuyla ve sertçe kapanan kapıların yankısıyla dolmuştu.

Peki bunun sebebi kimdi?

Mehmet mi?

Aras mı?

Yoksa bütün bunların sebebi ben miydim?

Hıçkırıklarımı bir türlü susturamıyordum. Ellerimi ağzıma kapatsam bile gözyaşlarım durmuyordu. Omuzlarım her nefeste titriyor, içimde biriken bütün duygular sanki aynı anda dışarı çıkmaya çalışıyordu.

Aras evde değildi.

Başımı dizlerime yasladım ve gözlerimi kapattım.

“Seni seviyorum, Aras.”

Bu kez sözlerim içimde kalmamıştı. Dudaklarımdan sessizce değil, gerçekten sesli bir şekilde dökülmüştü.

Ama Aras duymamıştı.

Benden belki de en çok duymak istediği sözleri duymamıştı.

Sevdiğim, aşık olduğum adama dokunamıyordum.

Dokunamazdım.

Çünkü bunun ucunda ölüm vardı.

Kapının önünde çökmüş, hıçkırarak ağlamaya devam ederken bir anda garip bir ses duydum. Başımı yavaşça kaldırdım.

Gardırobumun kapağı açılıyordu.

Bir an gözlerimi kırpıştırdım.

Hayal mi görüyordum?

Yoksa gerçekten kafayı mı yemiştim?

Gardırobun kapağı biraz daha açıldı. Sonra tamamen açıldı.

Ve içinden bir adam çıktı.

Nefesim kesildi.

Mehmet.

Bana doğru yürüyordu.

Hızla ayağa kalktım ve geriye doğru bir adım attım. Mehmet bana yaklaştıkça kalbim daha hızlı çarpmaya başladı. Sanki göğsümden çıkıp kaçmaya çalışıyordu.

Sonunda tam önümde durdu.

Gözlerini gözlerime dikti.

“Sana ona dokunma demiştim, öğretmen hanım.”

Bir şey söyleyemedim. Boğazım düğümlenmişti. Mehmet'in burada olduğunu hâlâ kabullenemiyordum.

Başını hafifçe yana eğdi.

“Sen ona şu an aşık olduğunu mu söylüyorsun?”

Omuzlarından ittim.

“Ne istiyorsun benden? Ben sana ne yaptım ya?”

Mehmet'in yüzündeki ifade değişmedi. Sanki ağlamam, korkmam ya da ona bağırmam hiçbir şeyi değiştirmiyordu.

“Beni kendine aşık ettirdin, öğretmen hanım.”

Olduğum yerde kaldım.

“Ne?”

Mehmet birkaç saniye boyunca sadece yüzüme baktı.

“Sen o orospu çocuğuna aşık oldun ya...” dedi, sesi soğuk ve sakindi. “Bunun sonucuna katlanacaksın, öğretmen hanım.”

Gözlerim yeniden doldu.

Mehmet kapıya doğru yöneldi. Yanımdan geçmeden önce son kez bana baktı.

“Son gönderdiğim notu hatırla. Cümleleri tekrar kafandan geçir. Tamam mı?”

Olduğum yerde öylece durdum.

Mehmet yanımdan geçti, odamın kapısını açtı ve dışarı çıktı. Birkaç saniye sonra kapının kapanma sesi duyuldu.

Nefesimi tuttum.

Mehmet bana aşık olmuştu.

Ama ben...

Ben Aras'a aşık olmuştum.

Mehmet'in bana gönderdiği not bir anda zihnimde yeniden canlandı.

Ona dokunursan bunun ucunda ölüm var.

Ben Aras'a dokunmamıştım.

Ama ona aşık olmuştum.

Ve artık biliyordum.

Birimiz ölecekti.

Ama hangimiz?

Aras mı?

Ben mi?

Yoksa Mehmet, ikimizi birden bu cehennemin içine mi çekecekti?