15. bölüm / 18
Geçmişin GölgesindeGEÇMİŞ YENİDEN UYANDI
Bölümler 18Şu an: GEÇMİŞ YENİDEN UYANDI
- 1 KÜÇÜK DÜNYA1.570 kelime
- 2 KÜÇÜK TESADÜF2.692 kelime
- 3 DÜNÜN YARALARI2.668 kelime
- 4 CEVAPSIZ SÖZLER5.555 kelime
- 5 KAPININ ARDINDAKİ SESSİZ ÇIĞLIK4.676 kelime
- 6 ÇIKMAZ SOKAK2.847 kelime
- 7 HAYALLER HAYATLAR3.847 kelime
- 8 BİR SONUN BAŞLANGICI3.581 kelime
- 9 BİR YALANIN ARDINDA3.428 kelime
- 10 SAHTE BİR EVET6.572 kelime
- 11 SAHTE NİKAH3.119 kelime
- 12 BİR KAĞIT,BİN SORU6.718 kelime
- 13 KIRK YIL HATRINA6.844 kelime
- 14 DİNMEYEN KORKU8.751 kelime
- 15 GEÇMİŞ YENİDEN UYANDI7.568 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 GÜCÜN BEDELİ8.684 kelime
- 17 SESSİZLİĞİN ARDINDA9.513 kelime
- 18 KARANLIĞIN BAŞLANGICI7.117 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Geçmişi gerçekten arkamızda bıraktığımızı sanırız.
Yaşadığımız kötü anıları zihnimizden silmeye çalışır, unutmanın mümkün olduğuna kendimizi inandırmak isteriz. Bazen hiçbir şey olmamış gibi davranmanın, geçmişe arkamızı dönmenin bizi ondan kurtaracağını düşünürüz. Oysa insan ne kadar uzağa giderse gitsin, geçmişi çoğu zaman sessizce peşinden gelir.
Çünkü bazı anılar unutulmazdı.
Ne kadar kötü olursa olsun, ne kadar canımızı yakarsa yaksın, ne kadar bizi karanlık düşüncelerin eşiğine sürüklerse sürüklesin... Biz onları yaşamıştık.
Yaşadığımız şeyleri yok sayabilirdik ama onları hiç yaşanmamış hâle getiremezdik.
Unutmak mümkün değildi.
Belki geçmişi iyileştirmek de mümkün değildi. Zamanın her şeyi düzeltmediğini, bazı yaraların yalnızca sessizleştiğini anlamıştım. Üzerlerini ne kadar kapatmaya çalışırsak çalışalım, bazı geceler en küçük bir şey bile o yaraları yeniden hatırlatmaya yetiyordu.
Ama geçmişten ders çıkarabilirdik.
Ben de en büyük dersimi bu gece almıştım.
Bu evde.
Bu kapının önünde.
Olduğum yerde donup kalmış, gördüklerimin ağırlığı altında nefes almakta zorlanırken anlamıştım. Uyuşturucu denen o beladan kurtulmanın yalnızca bir karar vermek kadar kolay olmadığını bu gece öğrenmiştim.
Asıl sınavımı ben bu gece vermiştim.
Ve o sınavdan kalmıştım.
Aras sözünü tutmuştu.
Bana dokunmamıştı.
Benden istediği o mesafeyi korumuş, verdiği sözü bozmamıştı.
Ama ben...
Ben kendi sözümü tutamamıştım.
Çünkü Aras'a âşık olmuştum.
Belki bunu kendime itiraf etmek için doğru zamanı bekliyordum. Belki hislerimin başka bir şey olduğuna inanmak istiyordum. Onun yanında hissettiğim güvenin yalnızca alışkanlıktan ibaret olduğunu düşünmek daha kolaydı.
Ama değildi.
Ne zaman bana baktığını fark etsem kalbimin hızlanmasının bir sebebi vardı.
Ne zaman başıma bir şey gelse ilk onu düşünmemin bir sebebi vardı.
Ve ne zaman gitmeye kalksa içimde oluşan o boşluğun da...
Bir sebebi vardı.
Ben Aras'a âşıktım.
Bu kadar basitti.
Ve belki de bu yüzden her şey bu kadar karmaşıktı.
Dolabımdan çıkan Mehmet, geçmişin gerçekten bittiğine inandığım anda karşıma dikilmişti. Bana bir kez daha zorluğu tattırmış, kaçtığımı sandığım her şeyin aslında hâlâ bir yerlerde beni beklediğini göstermişti.
Kıymet verdiğim saçlarımın çekilmesiyle büyümüştüm.
Canımı acıtan elleri unutmaya çalışarak...
Korkunun ne olduğunu çok küçük yaşlarda öğrenerek...
Bazı insanların bir başkasının korkusundan güç aldığını görerek...
Ama şimdi hayatımda Aras vardı.
Ve belki sevdiğim adam, saçlarıma zarar vermek yerine onları severek okşayacaktı. Belki gözlerimi kapattığımda korkuyla irkilmeme sebep olmayacaktı. Belki vücudumda geçmişten kalan hiçbir iz için bana farklı bakmayacaktı.
Belki...
Bana dokunmaya bile kıyamayacaktı.
Birbirimizle böyle karşılaşmamalıydık belki.
Hayatlarımız birbirine bu kadar karmaşık bir şekilde değmemeliydi.
O gün, ambulansta ona ezeli düşmanım demiştim.
Oysa şimdi anlıyordum.
Aras benim ezeli düşmanım değildi.
O benim...
Ezeli aşkımdı.
Bu gerçeği kabul etmek, düşündüğüm kadar güzel hissettirmemişti. Çünkü aşk her zaman mutlu son demek değildi. Bazen birini sevmek, onunla birlikte olmak için yeterli olmuyordu.
Bazen iki insan birbirini ne kadar severse sevsin, hayat onları aynı yolda yürümek için bir araya getirmiyordu.
Mehmet haklıydı.
Bu aşk bizi cehenneme götürebilirdi.
Çünkü ben gidersem Aras beni bırakmazdı.
Aras giderse...
Ben onu bırakmazdım.
Birbirimize bağlanmıştık.
Belki henüz ikimiz de bunun ne kadar derin olduğunu bilmiyorduk. Belki Aras hâlâ benim için hissettiklerini kendine bile söyleyemiyordu.
Ama ben biliyordum.
Onun gözlerinde gördüğüm şeyi inkâr etmek artık mümkün değildi.
Aras bana bir söz vermişti.
Ve ben o sözün ağırlığını bu gece ilk kez gerçekten hissetmiştim.
O söz bizi geri dönülmesi zor bir yola sürükleyebilirdi.
Belki ikimizi de değiştirebilirdi.
Belki her şeyimizi kaybetmemize neden olabilirdi.
İçimde, adını koyamadığım derin bir korku vardı.
Çünkü bazı sözler verildiği anda yalnızca bir söz olarak kalmazdı.
Bazı sözler insanın kaderine dönüşürdü.
Aras'ın bana verdiği söz de böyleydi.
Ve ben, bu gece, kapının önünde durmuş geçmişimin yeniden karşıma çıkışını izlerken bir şeyi çok iyi anlamıştım.
Hayatımda verdiğim asıl sınav daha yeni başlıyordu.
Odanın ortasında durmuş, öylece bekliyordum. Gözlerimden yaşlar akıyor, ellerim titriyor, boğazımdan tek bir kelime bile çıkmıyordu. Adeta şoka girmiştim.
Mehmet'in bana söylediklerini tekrar tekrar düşünüyordum.
Aras'ın sakladığı sırlar vardı.
Bir sırrını açıklamıştı. Uyuşturucu mafyasıyla olan bağlantısını, geçmişte yaptığı hataları... Ama Mehmet bir şey daha olduğunu söylemişti.
Melis.
Melis benim için nikâha gelmişti. Beni korumaya çalışmıştı.
Ama neden?
Neden beni korumak istemişti ki?
“Nare!”
Elif'in sesi kulaklarımda yankılandı. Sanki çok uzaktan geliyordu. Başımı kaldırdığımda onu hemen önümde gördüm.
Bir an sonra Elif'in elini yüzümde hissettim.
Hem de oldukça sert bir şekilde.
“Kendine gel artık! Şok geçirmeni istemiyorum, yeter!”
Elif'in tokadıyla irkildim. Başımı kaldırıp ona baktım.
“Elif... Senin ne işin var burada?”
“Benim ne işim mi var burada?” dedi sinirle. “Seni arıyorum, telefonunu açmıyorsun. Kapını çalıyoruz, açmıyorsun. Nare, ne oluyor sana? Günlerdir ölü gibi dolaşıyorsun. Hayırdır, ruhun bedenini terk etti de bizimle dalga mı geçiyorsun?”
“Bir şey olduğu yok, Elif,” dedim güçlükle. “Sadece dalmışım.”
Elif mavi gözlerini kocaman açarak bana baktı.
“Dalmışsın, öyle mi? Nereye daldın? Denize mi daldın?”
“Ne?” dedim.
Elif'in ne söylediğini anlamıyordum. Sesi kulağıma geliyor ama kelimeleri zihnimde birleşmiyordu.
“Nare, kızım, saat kaç oldu senin haberin var mı? Saatlerdir burada böyle dikiliyorsun. Neden şoktasın, hiçbir şeyden haberin yok. Bana hemen şimdi anlatacaksın.”
“Kaç saattir mi?”
Kendi sesim bile bana yabancı geliyordu. Konuşuyordum ama ne söylediğimi ben bile tam olarak bilmiyordum.
“Saat dört, Nare. Sabahın dördü. Ve sen saatlerdir ayaktasın. Şimdi bana neden böyle olduğunu anlatacaksın. Anladın mı? Hadi, dökül bakalım.”
Elif bana bağırıyordu ama sesini çok zor duyuyordum. Sanki beynim onun sesini bastırıyor, beni kendi düşüncelerimin içinde boğuyordu.
“Anlatacak bir şey yok, Elif. Aras'la tartıştık. Sadece o kadar.”
“Aras'la mı tartıştınız? Neden?”
Anlatmalı mıydım?
Emin değildim.
Aras'ın uyuşturucu mafyasına bulaştığını söylersem her şey daha da karışacaktı. Ege ile Aras'ın arasını açacak, belki de Aras'ın saklamaya çalıştığı her şeyi ortaya çıkaracaktım.
Hafifçe gülümsedim. Sahte bir gülümsemeydi. Elif'in bunu fark etmemesi gerekiyordu.
“Seninle sinemaya gitmek istedim. Aras izin vermedi. Onun kavgasını ettik. Aras da dışarı çıktı. Nereye gitti bilmiyorum. Birazdan gelir.”
“Gelemez.”
Elif'in sesi bir anda sakinleşmişti.
Kaşlarımı çattım.
“Neden gelemez?”
Tam o sırada odanın kapısı açıldı.
Ege içeri girdi.
Yüzüne baktığım anda içime kötü bir his çöktü.
“Nare...” dedi.
Sesi titriyordu.
“Aras kaza yaptı.”
Dünya bir anlığına durdu.
Aras kaza yapmıştı.
Ege'nin söylediği o iki kelime kulaklarımda tekrar tekrar yankılanıyordu.
Aras kaza yaptı.
Aras...
Kaza...
Gerçekten mi?
Neredeydi?
Ne zaman olmuştu?
Nasıl olmuştu?
İyi miydi?
Ya ona bir şey olduysa?
Mehmet'in son sözleri bir anda zihnimde yeniden canlandı.
Ona yaklaşma. Ona dokunma. Yoksa bunun bedelini ikiniz de ödersiniz.
Nefesim kesildi.
Aras kaza yapmıştı.
Ve ben bu kazanın ucunda Mehmet olduğuna emindim.
Mehmet onu öldürmeye mi çalışmıştı?
Yoksa bu sadece bir kaza mıydı?
Hayır.
İçimdeki ses bunun bir tesadüf olmadığını söylüyordu.
Mehmet bizi tehdit etmişti.
Peki şimdi sıra bana mı gelmişti?
Aras ölürse...
Ben de mi ölecektim?
Mehmet'in planı bu muydu?
İkimizi de ortadan kaldırmak mı istiyordu?
Ama biz Mehmet'e ne yapmıştık?
Ben ona ne yapmıştım?
Aras ona ne yapmıştı?
Sorular zihnimde birbirine karışırken bir anda aklıma tek bir kişi geldi.
Melis.
Bütün bu soruların cevabını belki de yalnızca o verebilirdi.
Neden nikâha gelip beni korumaya çalışmıştı?
Neden beni korumak istemişti?
Beni cehenneme gönderebilecek bir geçmişi varken, neden beni korumayı seçmişti?
Bana acımış mıydı?
Bana üzülmüş müydü?
Yoksa benim bilmediğim bir şeyi mi biliyordu?
Ama Melis'i ben daha önce hiç görmemiştim.
Onu ilk kez Aras sayesinde görmüştüm.
Peki ya Melis?
O beni daha önce görmüş müydü?
Beni tanıyor muydu?
Kim olduğumu biliyor muydu?
Ailemi...
Geçmişimi...
Benden saklanan her şeyi biliyor olabilir miydi?
Bir anda başımı kaldırıp Ege ile Elif'e baktım.
Onlar buradaysa, Aras hastanedeydi.
Ve o anda ne yapmam gerektiğini biliyordum.
Yapılacak tek bir şey vardı.
Melis'i hastaneye çağıracaktım.
Çünkü bu gece artık cevapları duymak zorundaydım.
Melis'in bildiği her şeyi...
Ne pahasına olursa olsun öğrenecektim.
Hâlâ evimdeydik. Elif ve Ege gözlerini benden bir an olsun ayırmıyorlardı. Sanki biraz önce yaşadığım o donuk hâlin tekrar geri dönmesinden korkuyorlardı. Odanın içinde ağır bir sessizlik vardı. Ben ise hâlâ Ege'nin söylediği o iki kelimeyi düşünüyordum.
Aras kaza yaptı.
Bu cümle zihnimde dönüp duruyordu.
Ege'ye baktım. Sesim hâlâ titriyordu.
“Nasıl olmuş Ege? Aras kazayı nasıl yapmış?”
Ege yüzüme dikkatlice baktı. Sanki vereceği cevabın beni daha da kötüleştireceğinden korkuyordu.
“Motorla yapmış. Freni tutmamış.”
Bir anda nefesim kesildi.
“Ne demek freni tutmamış?”
“Motorun durumu çok ağır değilmiş, sakın merak etme. Aras şu an hastanede. Zaten seni hastaneye götürmek için gelmiştik ama saatlerdir kapının önünde bekliyoruz.”
Elif kollarını göğsünde birleştirerek Ege'ye baktı.
“Hanımefendi şoklardan çıkamıyor ki ne yapsın.”
Elif'e baktım. Artık burada durmak istemiyordum. Aras'ın nerede olduğunu biliyordum ama onu görememek beni daha da korkutuyordu.
“Tamam, bırakın şimdi şoku. Hemen gidelim hastaneye, lütfen.”
Ege başını salladı.
“Tamam. Üstüne bir ceket al, hemen gidelim.”
Gözlerim yatağımın üzerinde duran cekete kaydı.
Aras'ın deri ceketiydi.
Onu alışverişe giderken giymiştim.
Bir süre hiç kıpırdamadan cekete baktım. Öğlen bindiğim motor gözümün önüne geldi. O zaman frenlerde hiçbir sorun yoktu. Aras motoru kullanırken hiçbir şey olmamıştı.
Peki şimdi ne olmuştu?
Frenler nasıl olur da bir anda tutmazdı?
İçimdeki o kötü his yeniden ortaya çıktı.
Aras'ın kaza yapmasının sebebi Mehmet'ti.
Bundan neredeyse emindim.
Mehmet başlamıştı.
Önce beni korkutmuştu. Sonra Aras'ı tehdit etmişti. Ona yaklaşmamamı, ona dokunmamamı söylemişti. Aksi takdirde ikimizin de bunun bedelini ödeyeceğini söylemişti.
Şimdi Aras kaza yapmıştı.
Bu bir tesadüf müydü?
Hayır.
Ben buna inanmak istemiyordum.
Ama bunu Ege'ye ya da Elif'e anlatamazdım. Elimde hiçbir kanıt yoktu. Sadece içimde büyüyen korku ve Mehmet'in sözleri vardı. Onlara bunları söylesem belki bana inanmayacaklardı. Belki de Aras'ın yaşadığı her şeyi öğrenmek için doğru zaman değildi.
Yatağın üzerine doğru yürüdüm ve ceketi aldım. Üzerime geçirirken parmaklarım titredi. Ceketin üzerinde hâlâ Aras'ın kokusu vardı.
Bir an için gözlerimi kapattım.
Az önce burada olduğumu, birkaç saat önce Aras'ın yanımda olduğunu düşündüm.
Şimdi ise hastanedeydi.
Elif'e baktım.
“Hazırım. Hadi gidelim.”
Evden hızlıca çıktık. Kapıyı kilitlerken anahtarı birkaç kez düşürecek gibi oldum. Ellerim hâlâ titriyordu. Binadan dışarı çıktığımızda gecenin son saatleriydi. Gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Güneş henüz doğmamıştı ama karanlık artık eskisi kadar yoğun değildi.
Ege babasının arabasını almıştı. Elif ön koltuğa geçti. Ben ise hiçbir şey söylemeden arka koltuğa oturdum.
Ege arabayı çalıştırdığı anda motorun sesi mahallenin sessizliğini bozdu.
Bir süre önce aynı sessizliği Aras'ın motoru bozmuştu.
Şimdi ise Aras'ın motoru susmuştu.
Bu düşünce içimi daha da kötüleştirdi.
Araba yavaş yavaş mahalleden uzaklaşırken gözlerimi camdan ayırmadım. Sokak lambaları birer birer geride kalıyordu. Her şey o kadar sessizdi ki sanki bütün şehir uyurken sadece benim dünyam uyanıktı.
Elif bir süre sonra arabanın radyosunu açtı.
Radyoda Müslüm Gürses'in Seni Yazdım şarkısı çalmaya başladı.
Şarkıyı biliyordum.
Hatta en sevdiğim şarkılardan biriydi. Normalde sesi sonuna kadar açar, bağıra bağıra eşlik ederdim.
Ama bu sefer ne kadar bağırsam da sesimi duyamayacakmışım gibi hissediyordum.
Kulaklarımda sadece Mehmet'in sesi vardı.
Ona yaklaşma.
Ona dokunma.
Bunun bedelini ikiniz de ödersiniz.
Başımı cama yasladım.
Mehmet'in Aras'a zarar vermesinin sebebi ben miydim?
Bana karşı hissettiğini söylediği o şey miydi?
Aras'ı hayatımdan çıkarmaya mı çalışıyordu?
Yoksa bütün bunların arkasında benim henüz bilmediğim daha büyük bir sır mı vardı?
Gözlerimi kapattım.
Saatlerdir odamda ayakta durmuştum. O kadar yorgundum ki o anda eve biri girse bile fark etmeyebilirdim. Bedenim hâlâ uyanıktı ama zihnim çoktan yorulmuştu.
Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı.
Kapatmamaya çalıştım.
Aras'ı düşünmem gerekiyordu. Hastaneye gidiyorduk. Onu görecektim.
Uyumamam gerekiyordu.
Ama gözlerim bana karşı geliyordu.
Yavaşça kapandılar.
En son hatırladığım şey radyodan gelen Müslüm Gürses'in sesiydi.
Şarkının sözleri arabanın içinde yankılanırken içimde acı bir gülümseme oluştu.
Ben de yazmıştım kalbime Aras'ın adını.
Hem de silinmeyecek kadar derine.
Ve o an, gözlerim tamamen kapanırken tek bir şey biliyordum.
Aras'tan vazgeçmeyecektim.
Ne Mehmet'ten korktuğum için...
Ne geçmişten kaçtığım için...
Ne de beni bekleyen sırlar yüzünden.
Bu sefer kaçmayacaktım.
Bu sefer her şeyin sonuna kadar gidecektim.
“Nare... Nare, hadi kalk. Geldik.”
Elif'in sesini duyuyordum ama gözlerimi açacak hâlim yoktu. O kadar yorgundum ki sanki saatlerdir değil, günlerdir uyumamıştım. Göz kapaklarımı yavaşça araladım. Karşımda mavi gözleriyle bana bakan Elif vardı.
Ama benim görmek istediğim gözler mavi değildi.
Yeşildi.
Aras'ın yeşil gözleri...
Ve o yeşil gözler şimdi hayatta kalmaya çalışıyordu.
Bunun sebebi bendim.
Aras'a âşık olmamam gerekiyordu.
Eğer ona âşık olmasaydım, belki de şu an burada olmayacaktık. Eğer hayatıma girmeseydi, Mehmet onu tehdit etmeyecekti. Eğer ben onun yanında olmasaydım, belki de motorun frenleri hâlâ tutuyor olacaktı.
“Elif, geldik mi?”
“Geldik. Hadi, gel.”
Elif kapıyı açtı. Yavaşça arabadan indim ve etrafıma bakındım.
Hastanenin önü her zamanki gibi karmaşıktı. Gelen ambulansların sesleri, sedyelerin tekerlekleri, acil servise hızlıca götürülen hastalar ve onların peşinden koşan insanların telaşlı sesleri birbirine karışıyordu.
Bir an olduğum yerde durdum.
Ben de böyle mi getirilmiştim hastaneye?
Elif'in çığlıkları böyle mi yankılanmıştı koridorlarda?
O gün ben bir sedyenin üzerinde yatarken, Aras benim için böyle mi koşmuştu?
Bu düşünceleri zihnimden uzaklaştırdım.
Şu an düşünmek istediğim tek kişi vardı.
Aras.
Elif ve Ege yanımdaydı. İkisini de beklemeden hastanenin girişine doğru yürümeye başladım. Adımlarım o kadar hızlıydı ki koşmaya başlasam belki daha yavaş ilerlerdim.
Girişteki kayıt bölümüne yaklaştım.
“Aras Demirhan. Motorla kaza yapmış, buraya getirmişler.”
“Nare, bizi niye beklemiyorsun?”
Ege'nin sesi arkamdan geldi ama ona cevap vermedim. Elif birkaç saniye sonra yanıma yetişip kolumdan tuttu.
“Nare, yavaşla.”
Birlikte acil servise doğru yürümeye başladık. Elif ve Ege nefes nefese kalmıştı.
Bu kadar hızlı yürüyebileceğimi ben bile bilmiyordum.
Burası...
Burası Aras'ın daha önce motorla kaza yaptığında beni getirdiği hastaneydi.
Yine aynı hastaneye gelmiştik.
Kader bizi bir kez daha aynı yerde birleştirmişti.
Ama bu kez rollerimiz değişmişti.
O gün Aras benim yanımdaydı.
Şimdi ise ben onun yanına gidiyordum.
Acil servisin odalarını tek tek geçerken Ege'nin sesiyle durdum.
“Mehmet ve Melis de burada.”
Olduğum yerde yavaşladım.
“Mehmet'i anlarım da Melis ne alaka?”
“Bilmiyorum. Aras'ın kaza yaptığını nereden duyduysa gelmiş. Ben de anlamadım.”
Kalbim yeniden hızlandı.
Mehmet de mi buradaydı?
Dolabımdan çıkan Mehmet şimdi burada, Aras'ın başında bekliyordu.
Aras'ın kaza yapmasının sebebinin Mehmet olduğuna emindim.
Suçu yokmuş gibi gelip Aras'ın başını mı bekleyecekti?
Peki Melis neden gelmişti?
Ben zaten onu hastaneye çağırmayı düşünüyordum.
Ama Melis, Aras'ın kaza yaptığını nereden öğrenmişti?
Acil servis odalarının önünden geçmeye devam ettik. Birkaç adım sonra koridorun sonunda iki kişiyi gördüm.
Yan yana oturuyorlardı.
Melis ve Mehmet.
Sanki bizi bekliyorlardı.
Bizi gördükleri anda ikisi de ayağa kalktı.
Elif ve Ege yanımdaydı.
Bana ya da Aras'a bir şey yapamazlardı.
En azından şu an yapamazlardı.
Yanlarına yaklaştık.
“Çok sağ ol, kuzen,” dedi Ege, Mehmet'e bakarak. “Sana da rahatsızlık verdik, kusura bakma.”
Mehmet'in yüzünde ne anlama geldiğini çözemediğim bir gülümseme vardı.
“Lafı bile olmaz, kuzenim. Aras kardeşimiz iyi olsun da gerisi önemli değil.”
Gözlerimi Mehmet'e çevirdim.
“Allah karısına ve çocuğuna bağışlar inşallah, değil mi abi?”
Mehmet'in bakışları bir anda bana döndü.
Abi mi?
Mehmet'e abi mi demiştim?
Aramızda kaç yaş vardı ki?
Mehmet kaç yaşındaydı?
Ama bunu düşünmek için doğru zaman değildi.
“Umarım kardeşim,” dedi Mehmet. “Umarım.”
Az önce yüzünde olan o tuhaf gülümseme kaybolmuştu.
Sadece bana bakıyordu.
Uzun uzun...
Sanki söylemek istediği bir şey vardı.
Ben ise gözlerimi ondan kaçırdım.
Mehmet bir süre daha bana baktıktan sonra bakışlarını Ege'ye çevirdi.
“Nasıl olmuş kuzen? Kazayı nasıl yapmış?”
Sorduğu soruya bak.
Sanki nedenini bilmiyordu.
Sanki motorun frenlerinin neden tutmadığını bilmiyordu.
Ben bunun tesadüf olduğuna inanmıyordum.
“Motorun frenleri tutmamış,” dedi Ege.
“Ne garip,” dedim.
Herkes bana döndü.
“Öğlen Aras'la alışverişe çıkmıştık. O zaman motorun frenleri tutuyordu. Bir anda oldu herhâlde.”
Mehmet'e bakmıyordum.
Ama onun bana baktığını hissediyordum.
Elif bana döndü.
“Kız, alışverişe mi gittiniz?”
“Evet. Hamileyim ya. Yarın Öğretmenler Günü kutlanacaktı anaokulunda. Elbiselerim artık tam olmuyor. O yüzden Aras'la elbise almaya gittik.”
Kısa bir an durdum.
Sonra Mehmet'e bakmadan son cümleyi özellikle vurguladım.
“Kocamla.”
Kocam.
Bu kelimeyi özellikle söylemiştim.
Bir kez daha.
Daha net.
Daha güçlü.
Mehmet'in duymasını istiyordum.
“Senin okulun yanmamış mıydı, Nare?”
Bu kez konuşan Melis'ti.
Başımı ona çevirdim.
Bir anda bütün düşüncelerim durdu.
“Sen nereden biliyorsun okulumun yandığını?”
Melis sustu.
Yüzündeki ifade değişti.
Bir an için afalladı.
Sonra gözleri istemsizce Mehmet'e kaydı.
Ben de bunu gördüm.
Mehmet ve Melis bir saniyeliğine göz göze geldiler.
Kalbim hızlandı.
Melis yeniden bana döndü.
“Haberlerde gördüm.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Sen benim okulumun nerede olduğunu nereden biliyorsun, Melis?”
Melis cevap vermeden önce Elif araya girdi.
“Tamam kızım, sen de avukat gibisin zaten. Her şeyi neden sorguluyorsun?”
Elif'e baktım.
Belki de haklıydı.
Ama içimdeki şüphe gitmiyordu.
Melis'in burada olması.
Mehmet'in burada olması.
İkisinin birbirine bakması.
Bunların hiçbiri tesadüf gibi gelmiyordu.
“Tamam,” dedim. “Sorgulamıyorum.”
Derin bir nefes aldım.
“Neyse, ben tuvalete gideceğim.”
“Ben de geleyim mi?” dedi Elif.
“Yok, gerek yok.”
Arkamı dönüp koridorun sonuna doğru yürüdüm.
Kadınlar tuvaleti hemen ilerideydi. Kapının önüne geldiğimde yavaşça kapıyı ittim.
İçerisi boştu.
Tuvalete girdim ve kapıyı arkamdan kapattım.
Bu son zamanlarda garip bir alışkanlığım olmuştu.
Tuvaletim olmasa bile tuvalete giriyor, kapıyı kilitliyor ve kendimi dünyanın geri kalanından birkaç dakikalığına uzaklaştırıyordum.
Klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum.
Dirseklerimi dizlerime dayadım.
Başımı ellerimin arasına aldım.
Bir süre sadece nefes almaya çalıştım.
Ama zihnim susmuyordu.
Mehmet...
Melis...
Aras...
Okul...
Yangın...
Motor...
Frenler...
Her şey birbirine bağlanıyordu.
Ama ben hâlâ aradaki bağı göremiyordum.
Oturduğum yerden kalktım. Tuvaletimi yapmamıştım ama yine de sifona bastım. Sanki gerçekten buraya tuvaletimi yapmak için gelmişim gibi davranmak istiyordum. Kapıyı yavaşça açtım ve birkaç adım atarak karşımdaki aynanın önünde durdum.
Aynadaki kişi bana yabancı geliyordu.
Gözleri uykusuzluktan kızarmış, yüzü solmuş, ne yapacağını bilmeyen bir kız bana bakıyordu.
Ve o anda bir şeyi fark ettim.
Ben cevapları dışarıda arıyordum.
Ama belki de cevaplar çoktan yanıma kadar gelmişti.
Melis ve Mehmet.
İkisi de aynı anda burada değildi.
İkisi de tesadüfen Aras'ın kazasını öğrenmemişti.
Ve Melis'in okulumu nereden bildiği sorusu...
Cevapsız kalmayacaktı.
Ellerimi yıkadım. Musluktan akan suyun altında ellerimi birkaç saniye tuttuktan sonra yan tarafta duran kuru havludan bir tane aldım. Ellerimi yavaşça kuruladım ve kullandığım havluyu çöpe attım.
Başımı kaldırıp aynaya bir kez daha baktım.
Yüzüm hâlâ solgundu.
Kapıya doğru yürümek üzereydim ki telefonum titredi.
Olduğum yerde durdum.
Ekrana baktım.
Bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti.
Mesajda yalnızca tek bir cümle yazıyordu:
“Gerçekleri bilmek istiyorsan bekle. Geliyorum.”
Kimdi bu?
Kim geliyordu?
Bir an için gerçekten öleceğimi düşündüm. Gerçekleri bilmeyi her şeyden çok istiyordum ama bu mesajdan sonra, belki de hiçbir şeyi öğrenmemek benim için daha iyi olacaktı. Çünkü bazı gerçekler insanı özgür bırakmazdı. Bazı gerçekler, insanın hayatını öğrendiği andan itibaren bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirirdi.
Benim hayatımı değiştirecek sırları kim söyleyecekti?
Aklımdan onlarca ihtimal geçerken tuvaletin kapısı yavaşça açıldı. Önce aralandı, sonra biraz daha açıldı. Ben ise lavabonun önünde öylece durmuş, gözlerimi kapıdan ayırmadan bekliyordum.
Kapı sonuna kadar açıldığında karşımdaki kişiyi gördüm.
Melis.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Melis mi anlatacaktı bütün gerçekleri?
Peki benim hakkımda ne bilebilirdi?
Benden ne saklıyordu?
“Gitmemişsin.”
Sesi oldukça sakindi.
“Ben sen korkarsın diye düşündüm.”
Bir anda içimde biriken bütün öfke dışarı taştı. Birkaç adımda yanına gidip yakasından tuttum.
“Ne istiyorsun benden? Ne istiyorsunuz benden? Mehmet'le bir oldun, değil mi? İkiniz de beni Aras'tan ayırmaya çalışıyorsunuz.”
Melis'in yüzündeki sakinlik bir anda kayboldu. Ellerini omuzlarıma koyup beni kendisinden sertçe itti. Düşmemek için lavaboya tutundum.
“Sakin ol. Anlatacağım her şeyi.”
“Anlat o zaman. Dinliyorum. Benim hakkımda neler biliyorsun? Hemen anlat bana.”
Melis birkaç saniye sustu. Sanki söyleyeceği cümleyi nasıl kuracağını düşünüyordu. Sonunda gözlerimin içine baktı.
“Aras senin sandığın kadar masum bir adam değil, Nare.”
Burnumdan kısa bir nefes verdim. Sinirden olduğum yerde birkaç adım attım. Ona cevap vermedim. Artık konuşmak istemiyordum. Sadece anlatmasını istiyordum.
Melis devam etti.
“Aras uyuşturucu mafyasına bulaştı. On sekiz yaşında bu işin içine girdi. Malları alır, hiç bilmediği anlaşmalı yerlere götürürdü. Sonra başka adamlar gelir, malları oradan alırdı. Daha sonra da zengin iş insanlarına satılırdı.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Bunu biliyorum. Aras bana anlattı zaten.”
Melis'in yüzündeki ifade değişti.
“Kime sattığını da anlattı mı?”
Cevap vermeden önce birkaç saniye düşündüm.
Aras bana işin nasıl yürüdüğünü anlatmıştı ama malların kime gittiğini bilmiyordu.
“Hayır. Daha doğrusu kime sattığını bilmiyordu. Malları mekândan kimin aldığını da bilmiyordu.”
Melis derin bir nefes aldı.
“Baban, Nare.”
O an sanki tuvaletin içindeki bütün sesler kesildi.
“Ne?”
“Malları baban alıyordu. Baban da onları iş insanlarına satıyordu.”
Gözlerim büyüdü.
“Hayır...”
“Babanın batırdığı uyuşturucu mafyası, Aras'ın yanında çalıştığı adamlardı. Malları Aras babana veriyordu.”
Söylediklerini anlamaya çalışıyordum ama zihnim kabul etmek istemiyordu.
Babam...
Aras'ın çalıştığı insanlar...
Uyuşturucu...
Hepsi birbirine bağlanıyordu.
“Aras babanı hiç görmedi. Malların kime gittiğini bilmiyordu. Eşyaları evden kaçırdığınız gece babanı gördü ama tanımadı. Çünkü malların kime gittiğini bilmiyordu.”
Nefesimi tuttum.
Melis'in söyledikleri, geçmişimde kapalı duran bütün kapıları birer birer açıyordu.
“O gece eve geç geldiğin gece,” dedi Melis, “baban malları bana getiriyordu. Seni o evden kurtarmak için üstüne suç attım.”
Kaşlarımı çattım.
“Şimdi seni Aras'ın evinden kurtarmaya çalışıyorum.”
Bir an ona sadece baktım.
Sonra öfkem yeniden kabardı.
“Ne diyorsun sen be?”
Melis'e doğru yürüdüm. Bu kez durmadım. Saçlarından tuttum, parmaklarımı saçlarının arasına geçirdim.
“Seni öldürürüm! Seni var ya, gebertirim! Aras'ın mafyaya bulaştığını biliyordun. O zaman neden Aras'a aşık oldun.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Melis’in yüzünde hâlâ öfke vardı ama gözlerinde başka bir şey görüyordum. Yorgunluk… Pişmanlık… Belki de korku.
“Ben Aras’a hiçbir zaman âşık olmadım.”
Bu cümleyle sustum.
“Ben hep Eyüp’e âşıktım. Kendimi bilerek Aras’ın yakalamasını istedim. Ama seninle evleneceğini düşünmedim. Aras’ın evlilik anlaşmasını kabul edeceğini asla düşünmezdim.”
“Neden o zaman nikâha geldin?”
Sesim titriyordu.
“Neden nikâhı engellemeye çalıştın? Neden? Asıl koruman gereken kişi bendim.”
Melis’in yüzündeki ifade bir anda değişti.
Şaşırmıştı.
Bunu bildiğimi bilmiyordu.
“Nereden biliyorsun bunu?”
Bir adım bana yaklaştı.
“Sana kim söyledi?”
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Sen benim soruma cevap ver. Neden beni korumaya çalıştın?”
Melis bir süre konuşmadı. Ardından yanıma gelip ellerimi tuttu.
Gözlerimiz birbirine değdiğinde onun gözlerinin dolduğunu gördüm. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
“Nare… Sana zamanı geldiğinde neden seni korumaya çalıştığımı anlatacağım. Ama şimdi değil. Tamam mı? Lütfen bana biraz daha zaman ver. Her şeyi sana gerçekten anlatacağım.”
Başımı iki yana salladım.
“Ne zaman?”
“Zamanı geldiğinde.”
“Ya o zaman çok geç olursa?”
Melis cevap vermedi.
Sadece ellerimi biraz daha sıkı tuttu.
“Tamam mı? Senden tek istediğim şey Aras’tan biraz olsun uzak durman. Ona sakın dokunma. Aras’a yaklaşma.”
“Neden?”
Sesim yükseldi.
“Neden Aras’a dokunamıyorum? Bu bizim aramızda olan bir şey.”
Melis’in yüzü bir anda ciddileşti.
“Bak Nare… Mehmet tahmin edemeyeceğin kadar tehlikeli. Mehmet sana kafayı takmış durumda. Eğer Aras’a dokunursan, ben bile seni kurtaramam.”
Kalbim hızla atmaya başladı.
“Sen o evden ölmemek için kaçtın. Ama Mehmet, yapacağınız küçücük bir yanlışta bile sizin cezanızı ölümle sonuçlandırabilir.”
Bir an sustu.
Sonra söyleyeceği cümleyi bilerek ağırlaştırdı.
“Hamile değilsin.”
Dünyam bir kez daha başıma yıkıldı.
Ne?
Hamile değil miydim?
“Bu sadece anlaşmaydı.”
Boğazım düğümlendi. Aylarca gerçek sandığım şey, aslında yalnızca bir anlaşmadan ibaretti.
Melis bana baktı.
“Mehmet’i kızdırmayı bırak, tamam mı?”
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Sana güvenmiyorum.”
Melis başını eğdi.
“Ama Aras’ın yaşamasını istiyorum. Mehmet’in nasıl biri olduğunu biraz olsun anladım. Ben ölsem bile Aras’ın ölmemesi için her şeyi yaparım. Anladın mı?”
Melis’in yüzünde acı bir ifade belirdi.
“Mehmet’in amacı başka, Nare.”
Kaşlarımı çattım.
“Neymiş o amacı?”
Melis sustu.
Gözlerini kaçırdı.
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Tek bildiğim… ikinizden birini öldürmek istediği.”
Sözleri içimde yankılandı.
İkinizden birini…
Bir süre konuşamadım.
Mehmet bana âşıktı.
Bana kıyamazdı.
En azından ben öyle sanıyordum.
Beni öldürmezdi.
Ama Aras…
Aras onun için farklıydı.
Ona karşı hiçbir merhameti olmayabilirdi.
O an zihnimde her şey yerine oturdu.
Mehmet’in tehditleri…
Aras’ın kazası…
Frenleri tutmayan motor…
Mehmet’in beni uyardığı o gece…
Hepsi aynı yere çıkıyordu.
Mehmet’in amacı bendim.
Ama beni öldürmek değildi.
Benden alamadığı şeyi Aras’tan almak istiyordu.
Ve bunu yapmak için Aras’ı ortadan kaldıracaktı.
İçimde tek bir düşünce kaldı.
Mehmet, Aras’ı öldürmek istiyordu.
Melis tuvaletin kapısına doğru yöneldi. Tam çıkmak üzereyken bileğinden tuttum.
Melis durup bana baktı.
Gözlerinin içine baktığımda içimde yeniden bir merak oluştu. Az önce söyledikleri yetmemişti. Hâlâ benden sakladığı bir şey vardı ve ben o sırrın ne olduğunu öğrenmeden buradan çıkmak istemiyordum.
“Son sakladığın sır Aras’la mı ilgili?”
Melis’in yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözyaşlarını artık tutamadı; yanağından küçük küçük damlalar süzülmeye başladı.
Kaşlarımı çattım.
Neden ağlıyordu?
Söylemediği sır neydi?
Benimle ne ilgisi vardı?
“Hayır,” dedi güçlükle. “Sır bizimle alakalı ama merak etme, en kısa sürede sana anlatacağım. Sakın merak etme.”
“Neden şimdi değil?”
“Şimdi olmaz, Nare. Tamam mı?”
Melis başka hiçbir şey söylemedi. Bileğini elimden kurtardı, tuvaletin kapısını açtı ve dışarı çıktı.
Arkasına bile bakmadı.
Ben ise olduğum yerde birkaç saniye öylece kaldım.
Bizimle alakalı…
Bu söz zihnimde dönüp duruyordu.
Aras’la ilgili değildi.
Peki neyle ilgiliydi?
Melis benim hakkımda ne biliyordu?
Benimle onun arasında nasıl bir sır olabilirdi?
Bana biraz daha zaman vermemi istemişti. Beklemekten nefret ediyordum ama başka çarem yoktu.
Sanırım beklemek zorundaydım.
Bir süre sonra tuvaletin kapısını açıp ben de dışarı çıktım.
Aras’ın odasının karşısında Elif ve Ege’yi gördüm. Birkaç saniye onlara baktım.
Melis’in bana anlattıklarını onlara söylememeliydim.
En azından şimdilik.
Bu sırların onların da hayatına girmesine gerek yoktu.
Şimdilik bildiklerim benimle kalmalıydı.
Yanlarına yavaşça yaklaşıp Elif’in yanındaki boş sandalyeye oturdum.
“Aras’tan haber var mı?”
Ege hiç düşünmeden cevap verdi.
“Var. Öldü.”
Kalbim bir anda duracak gibi oldu.
“Ne? Öldü mü? Ne demek öldü? Hani durumu iyiydi?”
Elif gülerek bana baktı.
“Allah korusun ya! Şaka yapıyor. Merak etme, uyandı. Doktorlar yanında şu an.”
Derin bir nefes aldım.
Bir anlığına gerçekten Aras’ı kaybettiğimi düşünmüştüm.
Ölseydi yine Mehmet’ten şüphelenirdim. Hatta serumuna kezzap damlattığını bile düşünürdüm. Mehmet’in bunu yapabileceğine artık inanıyordum.
Çünkü onun için sınır diye bir şey kalmamıştı.
Elif’e baktım. Gözlerinin altları morarmıştı. Ege de ondan farksızdı. İkisinin de ne kadar uykusuz olduğu yüzlerinden belli oluyordu.
Saatlerdir benim için hastanedeydiler ve artık gitmeleri gerekiyordu.
“Elif, siz hadi eve gidin. Ben buradayım zaten.”
“Saçmalama kızım. İyiyiz biz, merak etme.”
Ege yorgun bir şekilde başını kaldırdı.
“Vallahi ben iyi değilim. Şerefsiz ölse bu kadar yorulmazdım, yemin ederim.”
Söylediğine hafifçe güldüm.
Ege’nin hâline bakınca ne kadar uykusuz olduğu belli oluyordu.
“Tamam, hadi siz gidin. Ben zaten buradayım. Çok sağ olun. O kadar yardım ettiniz ki gerçekten çok teşekkür ederim. Hakkınızı helal edin.”
Elif bana şaşkınlıkla baktı.
“Helal olsun. Deli misin sen? Nare, tabii ki geleceğiz. En kötü gününüzde bile yardım edeceğiz.”
Ege hemen araya girdi.
“Ben helal etmiyorum.”
Elif dönüp ona baktı.
“Ne?”
Ege bu kez bana baktı.
“O çocuğu yaparsanız ancak o zaman helal ederim hakkımı.”
Bir an sustum.
Sonra istemsizce güldüm.
“O zaman ahirette hesaplaşacağız, Ege. Çünkü ben asla hamile olmayacağım.”
Elif başını iki yana salladı.
“Hadi kalk, sen yine cıvıdın. Hadi gidelim artık.”
Elif ve Ege ayağa kalktı.
İkisi de gerçekten sarhoş gibiydi. Ege ayakta zor duruyor, gözlerini açık tutmakta bile zorlanıyordu. Onlara bakınca içimde bir endişe oluştu.
“Elif, siz bu hâlinizle arabayı nasıl kullanacaksınız? Siz de şimdi kaza yapmayın.”
Elif başını salladı.
“Yok, taksiye bineceğiz biz. Hastaneden çıkış yaparlarsa siz eve arabayla gidersiniz. Motoru almışlardır kesin.”
“Peki, tamam.”
Elif bir anda aklına gelmiş gibi bana döndü.
“Bu arada Aras’a birkaç parça kıyafet getirdik. Bilgisayarını da getirdik, haberin olsun. Arabada, bagajda. Her şey orada. İstersen alırsın.”
“Tamam.”
Ege hâlâ ayakta zor duruyordu. Uykusu gözlerinden okunuyordu.
Elif’e sarıldım. O da bana sarıldı.
Birkaç saniye birbirimize sarılı kaldık. Sonra geri çekilip gözlerinin içine baktım.
“İyi ki o gece dayak yemişim, Elif. İyi ki varsın.”
Elif’in yüzünde buruk bir gülümseme oluştu.
“Öyle deme. Keşke başka şekilde karşılaşsaydık.”
Tam o sırada Ege yine söze karıştı.
“Sarılmanız bittiyse artık gitsek? Aras’ı yatağından kaldırıp ben yatacağım yoksa yatağına.”
Elif’le birbirimize bakıp güldük.
Ege elini cebine atıp araba anahtarını çıkardı ve bana uzattı.
“Al şerefsizi. Bununla götürürsün eve.”
Anahtarı elinden aldım.
“Tamam. Çok sağ ol.”
Anahtarı ceketimin cebine koydum.
Elif’e baktım.
“Tamam, hadi siz gidin.”
“Bir şey olursa haber edersin.”
“Tamam, haber ederim.”
Ege ve Elif el ele tutuşup koridorda yanımdan uzaklaştılar.
Birkaç saniye onları izledim.
Sonra gözden kayboldular ve ben yeniden tek başıma kaldım.
Aslında tamamen yalnız değildim.
Aras hemen birkaç metre ötemde, odanın içindeydi.
Orada olduğunu bilmek, yaşadığını bilmek bile içimdeki korkuyu biraz olsun hafifletiyordu.
Bir süre sonra Aras’ın odasının kapısı yavaşça açıldı.
İçeriden yaşlı bir erkek doktor ve yanında üç kadın hemşire çıktı.
Doktoru görür görmez ayağa kalktım ve hemen yanına ilerledim.
“Aras nasıl? Durumu iyi mi?”
Doktor bana baktı.
“Siz nesi oluyorsunuz hastanın?”
Bir an bile düşünmeden cevap verdim.
“Ben eşiyim.”
Eşim.
Karısıydım.
Sahte bile olsa o kelimeyi söylemek içimde tuhaf bir his oluşturdu.
Aras’ın karısı olduğumu söylemek, sanki gerçekmiş gibi kalbime dokunmuştu.
Doktor başını salladı.
“Merak etmeyin, durumu gayet iyi. Endişelenecek bir şey yok. Sırtında ve karnında birkaç yara var. Birkaç saat burada müşahede altında kalacak. Sonrasında çıkabilirsiniz. Tekrar geçmiş olsun.”
“Teşekkür ederim. Peki, şimdi görebilir miyim?”
“Evet, görebilirsiniz.”
“Tamam, teşekkür ederim.”
Doktor ve hemşireler yanımdan ayrıldı.
Gözlerim hemen Aras’ın odasının kapısına kaydı.
Elimi kapının koluna uzatıp yavaşça aşağı indirdim.
Kapıyı açıp içeri girdim.
Aras anında başını kapıya çevirdi ve bana baktı.
“Nare.”
Sadece ismimi söyledi.
Kapıyı arkamdan kapattım ve yavaşça yatağının yanına ilerledim.
Yeşil gözlerine bakmaya korkuyordum.
Bakmaya çekiniyordum.
Çünkü Melis’in söyledikleri hâlâ zihnimde yankılanıyordu.
Aras’ın yaşamasını istiyorsan ona dokunma.
Aras’a yaklaşma.
Ama burada Melis yoktu.
Mehmet yoktu.
Sadece Aras vardı.
Ve ben vardım.
“İyi misin?”
Aras cevap vermedi.
Sadece bana baktı.
Birkaç saniye sonra elini yavaşça kaldırdı ve elimi tuttu.
Gözlerim anında onun gözlerine çevrildi.
Yeşil gözleri yine aynıydı.
Sanki saatler önce evden çıkarken baktığım adam hâlâ karşımdaki aynı Aras’tı.
Yüzünde kazanın izleri vardı ve ben onu kaybetme korkusunu ilk kez bu kadar derinden hissediyordum.
Melis’in sözleri yeniden aklıma geldi.
Ona dokunma.
Ona yaklaşma.
Ama o anda korkmadım.
Çünkü Mehmet burada değildi.
Beni durduracak kimse yoktu.
Elini bırakmadım.
Tam tersine, ona doğru bir adım daha yaklaştım.
Sonra bütün korkularımı bir kenara bırakıp kollarımı boynuna doladım.
Başımı omzuna yasladım.
Yaşıyordu.
Nefes alıyordu.
Ve ben, onu kaybetme ihtimalinin ne kadar korkunç olduğunu ancak şimdi anlıyordum.
Aras da beni kendine doğru çekti.
O an hiçbirimiz konuşmadık.
Çünkü bazı anlarda söylenecek hiçbir söz, insanın içindeki korkuyu anlatmaya yetmezdi.
Ben sadece ona sarıldım.
Ve içimden tek bir cümle geçti:
Ne olursa olsun, seni kaybetmeyeceğim.
“Korkma, merak etme. İyiyim. Seni bu kadar korkutacağımı bilmiyordum.”
Aras da bana sarılıyordu. Kollarıyla bütün bedenimi sararken onun hâlâ burada olduğunu hissetmek, içimdeki korkunun biraz olsun dinmesini sağlıyordu.
Birkaç saniye daha öylece kaldım.
Sonra yavaşça Aras’tan ayrılıp yanındaki sedyeye oturdum.
Ona söylemem gereken şeyler vardı.
Melis’in bana anlattıklarını Aras’a anlatmalıydım.
Ege ve Elif’e söylememiştim ama bu, Aras’la benim aramda kalmalıydı.
Çünkü Aras’ın kendisini koruması gerekiyordu.
Bir kez karşımıza çıkmışlardı ve ben biliyordum ki bir kez daha karşımıza çıkabilirlerdi.
Başımı kaldırıp Aras’ın gözlerine baktım.
“Aras.”
Sesimi duyduğu anda omuzlarını dikleştirdi. Yüzündeki ifade değişti. Sanki ses tonumdan kötü bir şey olduğunu anlamıştı.
“Ne oldu?”
Kafamı hafifçe salladım.
“Melis hastaneye gelmiş. Senin kaza yaptığını duymuşlar.”
Aras’ın kaşları çatıldı.
“Duymuşlar mı? Kimle gelmiş, Nare?”
“Mehmet’le.”
Bir anda yüzündeki bütün ifade değişti.
İçimden Aras’a her şeyi anlatmak geldi.
Frenleri kimin bozduğunu, Mehmet’in beni tehdit ettiğini, bu kazanın tesadüf olmadığını söylemek istedim.
Ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
“Kesin şerefsiz Ege demiştir. Salak, yemin ederim beyinsiz bu çocuk ya.”
“Ege haber vermedi.”
Aras sustu.
“Mehmet zaten senin kaza yapacağını biliyordu.”
Aras’ın gözlerinde bir anlığına öfke belirdi.
Ama ona freni Mehmet’in patlattığını söyleyemedim.
Henüz söyleyemezdim.
“Melis beni tuvalette sıkıştırdı. Bana senin hakkında bildiği bir şeyi anlattı, Aras.”
Aras’ın kaşları daha da çatıldı. Sanki duyacağı şeyden hoşlanmayacağını anlamıştı.
“Dediklerini umursama, Nare. Lütfen. Seni benden ayırmak için söylemiştir.”
“Biliyor.”
Aras sustu.
“Melis senin mafyaya bulaştığını biliyor. Senin malları kime verdiğini de biliyor.”
Aras’ın yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Ne?”
“Babanı.”
Aras birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra bana doğru biraz yaklaştı.
“Kime veriyormuşum?”
“Babama. Mallar sen mekâna bıraktıktan sonra babama gidiyormuş. Baban da…”
Aras sözümü kesti.
“Baban mı?”
“Evet. Babam.”
Aras başını hafifçe eğdi.
“Melis söyledi, öyle mi?”
“Evet. Hatta babamın mafyayı batırdığını, sonra devletin mafyanın elebaşını yakaladığını söyledi.”
Aras derin bir nefes aldı.
“Demek baban Cesur’u batırdığında bunlar bir yerden para alıyorlardı.”
Aras’ın gözlerindeki değişimi fark ettim. Söyleyeceği şeyin ağırlığını taşıyor gibiydi.
Birkaç saniye sustu, sonra gözlerini benden kaçırdı.
Sanki söyleyeceği cümleden sonra pişman olmak istemiyordu.
Sonunda tekrar gözlerimin içine baktı.
“Cesur, babandan mı para alıyordu?”
Olduğum yerde durdum.
Bir süre düşündüm.
Sonra başımı yavaşça iki yana salladım.
“Babamdan değildi. Cesur babamdan para almıyordu.”
Aras’ın yüzüne baktım.
“Cesur benden para alıyordu.”
Aras hiçbir şey söylemedi.
“Babam, Cesur’un parasını ödemek için beni çalıştırıyordu. Elimdeki bütün parayı alırdı. Hepsini vermezsem bile bir kısmını mutlaka elimden alırdı.”
Aras’a baktım.
“Evet.”
Aras konuşacak gibi oldu ama bu kez sözünü ben kestim.
“Üniversiteyi şehir dışında okumayı çok istiyordum.”
Sesim yavaşladı.
“Hayatım boyunca en büyük hayalimdi. Trabzon’da, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde anaokulu öğretmenliği okumayı hep çok istedim. Odamın duvarları üniversitenin fotoğraflarıyla doluydu. Puanım açıklandığında öyle mutlu olmuştum ki… Trabzon’a gidecektim. Yeni bir hayatım olacaktı. Yerimde duramıyordum.”
Bir an sustum.
O günleri hatırlamak bile içimi acıtıyordu.
“O akşam babam eve geldi. Ona Trabzon’da okumak istediğimi söyledim. Önce bana inanmadı. Ciddi olduğumu söyleyince…”
Sesim titredi.
“Beni kaldırıp duvara fırlattı.”
Aras’ın yüzü düştü.
“Bana onun borcunu ödemek için doğduğumu söyledi.”
O an gözlerimi Aras’tan kaçırdım.
“Beni Trabzon’a göndermedi. İstanbul’da kaldım. Bir an önce mezun olabilmek için iki yıllık üniversite okudum.”
Aras’ın sesi çok kısık çıktı.
“Özür dilerim, Nare.”
Bana baktı.
“Baban olduğunu bilseydim, o malları asla götürmezdim.”
Başımı yavaşça kaldırıp ona baktım.
“Geçmişi değiştiremezsin, Aras.”
Sesim bu kez daha sakindi.
“İki yıl ya da dört yıl okumuş olmam fark etmez. Belki hayallerimi yaşayamadım ama şu an hayattayım. Benden özür dilemeyi bırakmalısın artık. Ben acıları yaşadım. Unutmaya çalıştım ama unutamadım. Ve Aras… Ben ne yaşarsam yaşayayım, hepsi senin yüzünden olmadı.”
Aras’ın yüzü düştü.
Gözlerini benden kaçırmaya başladı.
Onu kendimden uzaklaştırmam gerekiyordu.
Ama bu gece olmazdı.
Burada olmazdı.
Aras’ı daha fazla üzmek istemiyordum.
Bir süre ikimiz de sessiz kaldık.
Sonra aklıma Ege’nin söyledikleri geldi.
“Ege bilgisayarını getirmiş. Arabada. Ben gidip getirsem… En son verdiğin sözü yerine getirir misin?”
Aras bir an durdu.
Düşündü.
“Ne söz verdiğimi hatırlamıyorum ama ben verdiğim her sözü tutarım, Nare. Sen merak etme.”
Hafifçe gülümsedim.
“Film izleyecektik. Marketin önündeki o adamı görmeseydik film izleyecektik.”
Aras’ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kalktı.
“Tamam. İzleyelim bakalım şu filmi. Ben de ağlayacak mıyım acaba?”
“Bence ağlarsın.”
Gülerek söyledim.
“Sanmıyorum.”
“Ben gidip bilgisayarı getireyim. Bakalım ağlayacak mısın, göreceğiz.”
Aras bana baktı.
“Var mısın iddiasına?”
Serçe parmağını bana doğru uzattı.
Ben de kendi serçe parmağımı onun serçe parmağına doladım.
“Kabul.”
“Ne üzerine?”
Bir an durup Aras’a baktım.
“Fesat bir şey isteme benden sakın.”
Aras’ın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
“Asla.”
Bir süre düşündüm.
Sonra söyleyeceğim şeyi buldum.
“Benden asla sır saklamayacaksın.”
Aras başını salladı.
“Tamam. Asla sır saklamak yok.”
Bu kez Aras düşünmeye başladı.
Gözlerini benden ayırmadan birkaç saniye sessiz kaldı.
“Bu sefer ben ne istesem senden?”
“Ne?”
Bana baktı.
“Sonucu her ne olursa olsun… Beni asla bırakmayacaksın.”
Aras’ın sözleri karşısında sustum.
Gözlerimi ondan ayırmadan sordum.
“Ucunda ölüm olsa bile mi?”
Aras’ın dudağının kenarı hafifçe yukarı kalktı.
Gülümsüyordu.
“Ucunda ölüm olsa bile, Nare. Beni asla bırakmayacaksın.”
Kalbim hızlandı.
Bir an düşündüm.
Sonra serçe parmağımı onun parmağına biraz daha sıkı doladım.
“Tamam.”
Gözlerinin içine baktım.
“Kabul.”
Aras’ın yattığı sedyeden yavaşça kalktım.
Ne Aras konuştu ne de ben ona bir şey söyledim.
İçimde birbirine karışmış o kadar çok düşünce vardı ki hangisini dile getireceğimi bilmiyordum.
Sessizce kapıya doğru ilerledim, kapıyı açıp odadan çıktım.
Koridorda sakin adımlarla yürümeye başladım ama içimde hiçbir şey sakin değildi.
Aras bana yemin ettirmişti.
Ucunda ölüm bile olsa onu asla bırakmayacaktım.
Peki ya önce ben ölürsem?
Mehmet önce beni öldürürse Aras beni bırakır mıydı?
Beni unutur muydu?
Bir gün hafızasından tamamen silinir miydim?
Yokluğuma alışır mıydı, yoksa hayatının bir köşesinde hep ben mi kalırdım?
Bu düşünceler kafamın içinde dönüp dururken hastaneden çıktım.
Gece yavaş yavaş sabaha dönüyordu. Hava hâlâ karanlıktı ama gökyüzünün rengi değişmeye başlamıştı.
Hastanenin önünde duran arabaya doğru ilerledim.
Ceketimin cebinden anahtarı çıkardım. Üzerindeki bagaj sembolüne bastım.
Arabanın arka bagajı açıldı.
Bagaj kapağını kaldırdığımda içeride yalnızca siyah bir sırt çantası gördüm.
Ama bir şey vardı.
Çantanın üzerinde sarı bir not kâğıdı duruyordu.
Olduğum yerde donup kaldım.
İmkânsızdı.
Bu araba kilitliydi.
Mehmet bu bagajı nasıl açmıştı?
Üstelik bagajı şimdi ben açmıştım.
Araba daha önce kilitliyken o buraya nasıl girmişti?
Kalbim yeniden hızlanmaya başladı.
Önce sarı kâğıdı aldım. Ardından sırt çantasını tutup askılarından kollarımı geçirdim ve çantayı sırtıma taktım.
Gözlerim elimdeki kâğıda takılı kaldı.
“Bu gecelik yapma, Mehmet.”
Sesim titriyordu.
“Bu gece yapmasaydın… En mutlu olacağım gecede neden bana bunu yapıyorsun?”
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.
Küçük küçük damlalar değildi artık.
Sanki gözlerim bir anda çeşmeye dönmüştü.
Ne kadar silersem sileyim yenileri geliyordu.
Ben Aras’a dokunmak istiyordum.
Onun yanında olmak, elini tutmak, ona sarılmak istiyordum.
Ama Mehmet yüzünden bunların hiçbirini yapamıyordum.
İlk evlendiğimiz gün ona kendim söylemiştim.
Bana asla dokunmayacaksın.
O zaman Aras’ın bana dokunmasını istemiyordum.
Şimdi ise her şey değişmişti.
Şimdi onun bana dokunmasını istiyordum.
Elini tutmak, boynuna sarılmak, başımı göğsüne yaslamak istiyordum.
Ama bunu yaparsam ikimiz de ölebilirdik.
İstemesem de kâğıdı tekrar okumaya başladım.
Artık bu notlardan yorulmuştum.
Her defasında başka bir korkuyla karşıma çıkıyorlardı. Her defasında hayatımın başka bir tarafına dokunuyorlardı.
Ne zaman bitecekti?
Bu notlar ne zaman gelmeyi bırakacaktı?
Elimdeki kâğıdı düzleştirdim.
Gözlerim satırların üzerinde gezindi.
“Türkan Şoray kadar güzelsin, neden Kadir İnanır gibi delikanlı adama bakmazsın?”
Kaşlarımı çattım.
Bir sonraki cümleye geçtim.
“Ne yapmaya çalıştığını da anlayamıyorum, öğretmen hanım. Çöpçüler Kralı’nı neden öldürmek istersin?”
Nefesim kesildi.
Türkan Şoray…
Buradaki Türkan Şoray bendim.
Kadir İnanır ise Mehmet’ti.
Çöpçüler Kralı…
Aras.
Sözleri zihnimde tekrar tekrar yankılanmaya başladı.
Çöpçüler Kralı’nı neden öldürmek istiyorsun?
Bir anda ne demek istediğini anladım.
Ben Çöpçüler Kralı’nı öldürüyordum.
Ama silahla değil.
Boğarak değil.
Ben onu dokunarak öldürüyordum.
Çünkü Mehmet’in kurduğu düzen buydu.
Aras’a dokunursam, Aras ölecekti.
Silahla öldürecek kişi Mehmet’ti.
Ama tetiği çektirecek kişi ben olacaktım.
Bu, Mehmet’in şimdiye kadarki en açık tehdidiydi.
Kâğıdı elimde sıkıca tuttum.
Ama bir soru zihnimi kemiriyordu.
Mehmet bunu nasıl biliyordu?
Al Yazmalım’ı izleyeceğimizi nasıl bilebilirdi?
Aras’la markette konuştuğumuz şeyi…
Film izleme planımızı…
Hatta hangi film üzerinden konuştuğumuzu bile biliyordu.
Demek ki Mehmet’in gözü kulağı gerçekten her yerdeydi.
Belki de hastaneye geldiğimizden beri bizi izliyordu.
Belki de ben tuvalette Melis’le konuşurken bile nerede olduğumu biliyordu.
Belki de Aras’ın elimi tuttuğunu bile görmüştü.
Başımı kaldırıp hastanenin girişine baktım.
Bir an için herkes bana bakıyormuş gibi hissettim.
Arkamı döndüm.
Kimse yoktu.
Ama bu, Mehmet’in olmadığı anlamına gelmiyordu.
Kâğıdı yavaşça katladım ve avucumun içinde tuttum.
Bu gece Aras’a dokunmak istemiştim.
Hem de her şeyden çok.
Ama artık bunu yapamazdım.
Çünkü benim için mesele yalnızca kendim değildi.
Aras’ın hayatı da benim ellerimdeydi.
Ben ölsem…
Benim başıma ne gelirse gelsin…
Bunu göze alabilirdim.
Ama Aras’ın ölmesine izin veremezdim.
Gözlerimi kapattım. Yanaklarımdan akan yaşları sildim.
İçimde bir karar verdim.
Bu gece Aras’tan uzak duracaktım.
Ne kadar canım yanarsa yansın, ne kadar ona sarılmak istersem isteyeyim, ne kadar ellerine dokunmak istersem isteyeyim…
Uzak duracaktım.
Çünkü bazen sevdiğin insanı korumanın tek yolu ona yaklaşmak değil, ondan uzak durmaktı.
Ve ben…
Aras’ı yaşatmak için kendi kalbimi susturmak zorundaydım.
Elimdeki notu yere bıraktım, bagajı kapattım ve arabayı anahtarla tekrar kilitledim.
Sırtımdaki çantayla Aras’ın odasına doğru yürümeye başladım.
Gözyaşlarımı silmeye çalışıyordum ama ne kadar silersem sileyim durmuyordu. Ben sildikçe yerine yenileri geliyordu.
Daha düne kadar Aras’tan uzak durmak için onunla anlaşma yapan bendim.
Şimdi ise ona dokunabilmek için gözyaşı döküyordum.
İnsan kendi kalbinin bu kadar çabuk değişebileceğini bilmiyordu.
Odanın kapısının önüne geldiğimde durdum.
Etrafıma baktım.
Koridorda benden başka kimse yoktu.
Derin bir nefes aldım.
Gözyaşlarım biraz olsun durmuştu.
Elimi kapı koluna uzatıp kapıyı açtım ve içeri girdim.
Aras beni görür görmez gözlerini bana çevirdi.
“Nare, neden gözlerin yaşlı?”
Belli oluyor muydu ağladığım?
Yüzümü elimle yokladım. Gözlerimin hâlâ kızarık olduğunu biliyordum ama bunu ona belli etmemeliydim.
Sedyeye doğru birkaç adım attım.
“Ya… hava esti de gözüme toz kaçtı. Gözlerimi biraz kaşıdım, ondan oldu. Önemli bir şey yok.”
Aras birkaç saniye yüzüme baktı.
“Tamam. Sen iyiysen…”
Cümlesini tamamlamadı.
Ben de hiçbir şey söylemedim.
Çünkü Aras’a bir santimetre bile yaklaşsam ikimizin de canı tehlikedeydi.
Mehmet’in tehdidi hâlâ zihnimdeydi.
Onun bizi bir yerlerden izlediğini, attığımız her adımı bildiğini düşünüyordum.
Buna rağmen Aras’ın yanında olmak istiyordum.
Sırtımdaki çantayı çıkardım ve bilgisayarı içinden aldım.
Sedyenin önünde bulunan ayaklı masayı kendime doğru çekip bilgisayarı üzerine yerleştirdim.
Telefonumdan internetimi bilgisayara bağladım ve filmi açtım.
Başlatmadan önce odanın ışıklarını kapattım.
Dışarıda gece yavaş yavaş sabaha dönüyordu. Pencereden içeri süzülen hafif güneş ışığı, karanlık odayı aydınlatmaya yetiyordu.
Filmi başlattım.
Sedyenin yanında duran sandalyeye oturmak için eğildiğim sırada Aras sandalyeyi kendine doğru çekti.
Bana baktı.
“Oturma.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
Aras sedyenin üzerinde hafifçe kenara kaydı ve yanında bana yer açtı.
“Gel.”
Sesindeki ton öylesine sakindi ki sanki dünyada hiçbir sorun yokmuş gibi davranıyordu.
Sonra hemen ekledi:
“Dostça sadece. Hiçbir anlam yüklemiyorum, Nare.”
İçimde bir şey kırıldı.
“Aras, yapma. Lütfen, yapma. Neden yapıyorsun bunu bana? Benden nefret etmen gerekiyordu.”
Aras’ın yüzündeki ifade değişti ama cevap vermedi.
“Bana yaklaşmaman lazım, Aras. Yoksa ikimiz de ölürüz.”
Bu cümleyi söylerken kendimi zor tutuyordum.
İçimde ona sarılmak isteyen bir taraf vardı. Elini tutmak, başımı omzuna yaslamak, hiçbir şey düşünmeden yanında oturmak istiyordum.
Ama verdiğim söz vardı.
Ucunda ölüm bile olsa onu bırakmayacaktım.
Ayakkabılarımı çıkardım ve yavaşça Aras’ın yanına oturdum.
Bacaklarımı sedyenin üzerine uzattım.
Boyum o kadar kısaydı ki ayaklarım Aras’ın dizlerine kadar geliyordu.
İçimde garip bir mutluluk vardı.
Aras’ın yanında olmak, aynı sedyenin üzerinde oturmak, birlikte film izlemek…
Bunların hepsi bana çok sıradan ama bir o kadar da değerli geliyordu.
Sanki dışarıdaki bütün tehlikeler birkaç dakikalığına yok olmuştu.
Ama korkum hâlâ oradaydı.
Mehmet’in bizi bir yerlerden izlediğini ya da konuştuklarımızı bir şekilde duyduğunu biliyordum.
İçimde sürekli aynı düşünce dönüp duruyordu.
Ya şimdi bizi görüyorsa?
Ya Aras’a dokunduğumu düşünürse?
Ya sözümü bozduğumu anlarsa?
Bütün bunlara rağmen o an Aras’la yan yana oturuyordum.
İki küçük çocuk gibi…
Büyümüş, hayatın bütün yükünü sırtlanmış iki insan gibi değil de dünyada yalnızca ikisinin kaldığını sanan iki küçük çocuk gibi yan yana film izliyorduk.
Bir an çocukluğumu düşündüm.
Çocukken biri bana gelip, “Aras’la evleneceksin ama ikinizin de yaşaması için ona dokunmayacaksın,” deseydi ne kadar mutlu olurdum diye düşündüm.
Çünkü o zaman yalnızca Aras’la evleneceğimi duyardım.
Aras’ın hayatımda olacağını bilmek bile bana yeterdi.
Ama şimdi…
Şimdi Aras yanımdaydı.
Ve ben ona dokunmak istiyordum.
Elini tutmak, ona sarılmak, başımı omzuna yaslamak istiyordum.
Fakat Mehmet’in tehditleri, bütün bu isteklerin önüne geçiyordu.
Ben Aras’a dokunmak için her şeyi göze alabilirdim.
Ama Aras’ın hayatını kendi ellerimle tehlikeye atamazdım.
Bu yüzden sadece yanında oturabiliyordum.
Yan yana.
Sessizce.
Birbirimize dokunmadan.
Ve belki de hayatımda ilk defa, birine bu kadar yakın olup ona dokunamamanın ne demek olduğunu gerçekten anlıyordum.
Film devam ediyordu ama ben artık ekranda ne olduğunu bile anlamıyordum.
Gözlerim bilgisayarda gibi görünse de aklım tamamen başka yerdeydi.
İçimde kötü bir his vardı.
Sanki birkaç dakika sonra bir şey olacakmış gibi bekliyordum.
Tam o sırada telefonum yeniden titredi.
Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
Telefonu hemen elime aldım ve ekranı Aras’a göstermeden açtım.
Mehmet’ti.
Gönderdiği fotoğrafı görünce nefesim kesildi.
Fotoğrafta ben vardım.
Aras’ın yanında, aynı sedyede oturuyordum.
Fotoğraf birkaç dakika önce çekilmişti.
Üzerimdeki kıyafetler aynıydı, bilgisayar aynı yerdeydi, odanın içindeki sabah ışığı bile fotoğrafta görünüyordu.
Mehmet bizi izliyordu.
Fotoğrafın altında tek bir cümle vardı.
“Türkan Şoray, Çöpçüler Kralı’nın yanında fazla rahat görünmeye başlamış.”
Parmaklarım titremeye başladı.
Telefonu hemen kapattım.
“Nare?”
Aras’ın sesiyle irkildim.
“Efendim?”
“Kim mesaj attı?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Aras gözlerimin içine bakıyordu.
Ona gerçeği söylemek istiyordum ama bunu yapamazdım.
Çünkü gerçeği söylersem Mehmet’in bizi izlediğini anlayacak ve beni korumaya çalışacaktı.
Ben ise onun daha fazla tehlikeye girmesini istemiyordum.
Aklıma gelen ilk bahaneyi söyledim.
“Elif.”
“Ne dedi?”
“Ben…”
Bir an durdum.
“Regl olmuşum. Temiz kıyafetler getirir misin diye mesaj attım.”
Aras’ın yüzündeki endişe biraz olsun dağıldı.
“İyi misin şu an? Karnın ağrıyor mu?”
“Çok değil. Biraz ağrıyor ama iyiyim şu an.”
“Tamam. Bir şey olursa söyle ama.”
“Tamam.”
Tekrar filme döndük.
Ben ise telefonumu avucumun içinde sıkıca tutuyordum.
Aras’ın söylediği son cümle zihnimde dönüp duruyordu.
Bir şey olursa söyle…
Sana söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki, Aras.
Tahmin bile edemezdin.
Mehmet’in bana gönderdiği notları, beni nasıl izlediğini, arabanın bagajına bıraktığı kâğıdı, Melis’in bana anlattığı gerçekleri…
Ve en önemlisi, sana dokunursam ikimizin de hayatının tehlikeye gireceğini.
Hepsini sana anlatmak istiyordum.
Belki o zaman birlikte bir çözüm bulurduk.
Belki Mehmet’ten nasıl kurtulacağımızı düşünürdük.
Belki de bütün bu korkuların arasında birbirimize tutunacak başka bir yol bulurduk.
Ama yaşamak istiyorsak bu sırrı senden saklamak zorundaydım.
Belki de bu sır, benimle birlikte mezara gidecekti.
Film yavaş yavaş sonuna yaklaşıyordu.
Daha önce bu filmi her izlediğimde ağlardım. Bazı sahnelerinde kendimi tutamaz, gözyaşlarımı durduramazdım.
Ama bu kez ağlamıyordum.
Gözüm ekranda olsa da aklım bambaşka bir yerdeydi.
Mehmet bizi nasıl görmüştü?
Nereden görmüştü?
Bizi hastaneye kadar nasıl takip etmişti?
Fotoğrafı nereden çekmişti?
Bir anda aklıma gelen ihtimalle bedenim gerildi.
Bu odada bir kamera vardı.
Artık bundan emindim.
Ama neredeydi?
Gözlerimi yavaşça tavana çevirdim. Ardından duvarlara baktım. Kapıyı, pencereyi ve odanın köşelerini tek tek inceledim.
Hiçbir şey göremiyordum.
Buna rağmen içimdeki his değişmiyordu.
Bir yerden bizi izliyordu.
Nerede olduğunu bilmiyordum ama Mehmet bizi görmüştü.
Film bitti.
Bilgisayar ekranında yazılar akmaya başladı.
O an ekrana boş boş bakarken filmin hikâyesini yeniden düşünmeye başladım.
İlyas, Asya’yı ve kendi öz oğlunu geride bırakmıştı. Samet’i büyüten kişi Cemşit’ti. Samet onun öz oğlu değildi ama ona babalık yapan Cemşit olmuştu. Samet de sonunda ona baba demişti.
Çocukken bu filmi izlediğimde yalnızca bir aşk hikâyesi görüyordum.
Şimdi ise başka bir şey görüyordum.
Ben Türkan Şoray olabilirdim.
Ama filmi yeniden izlediğimde Kadir İnanır’ın benim hikâyemde Mehmet olduğunu anlamıştım.
Mehmet beni istiyordu.
Beni kendi istediği şekilde yanında tutmak istiyordu.
Ama onu seçersem biliyordum ki beni yarı yolda bırakacaktı.
Çünkü onun sevgisinde huzur yoktu.
Korku vardı.
Tehdit vardı.
Baskı vardı.
Başımı yavaşça çevirip Aras’a baktım.
Aras, benim hikâyemde Çöpçüler Kralı değildi.
Aras, Cemşit’ti.
Beni her şeyimle kabul etmişti.
Baba olamayacağımı bilmesine rağmen yanımda durmuştu.
Belki hiçbir zaman gerçek anlamda karı koca olamayacaktık. Belki birbirimize istediğimiz gibi yaklaşamayacaktık. Belki bu evlilik yalnızca bir kâğıttan ibaret kalacaktı.
Ama Aras bütün bunları bilerek yanımda durmuştu.
Benden hiçbir şey istemeden…
Beni değiştirmeye çalışmadan…
Beni korkutmadan…
Sadece yanımda durarak.
Film bittikten sonra gözlerimi ekrandan ayırıp ona baktım.
Aras da aynı anda gözlerini bana çevirdi.
“Güzel filmdi.”
İstemeden gülümsedim.
“Evet.”
“Sen ağlayacaktın hani?”
Başımı hafifçe iki yana salladım.
“Bu sefer ağlamadım.”
Aras dudaklarını hafifçe yukarı kaldırdı.
“Şaşırdım.”
Ben de gülümsedim ama içimdeki ağırlık yüzüme yansımadı.
Çünkü bu gece filmden çok daha fazlasını öğrenmiştim.
Sevmenin yalnızca birinin yanında olmak olduğunu sanıyordum.
Oysa bazen sevgi, sevdiğin insanın yanında oturup ona dokunamamaktı.
Elini tutmak isteyip tutamamak…
Ona sarılmak isteyip sarılamamak…
Ve onu korumak için kalbinin istediğinin tam tersini yapmaktı.
Aras’ın yanında otururken gözlerimi kısa bir anlığına kapattım.
Mehmet’in sözleri yeniden zihnimde yankılandı.
Çöpçüler Kralı’nı neden öldürmek istiyorsun?
Gözlerimi açtım.
Hayır.
Ben Aras’ı kaybetmeyecektim.
Ne pahasına olursa olsun onu yaşatacaktım.
Kendi hayatım pahasına bile olsa.
Aras bana bakıyordu.
“Ne düşünüyorsun?”
Bir an sustum.
Ona söylemek istediğim binlerce kelime vardı ama dudaklarımdan yalnızca biri çıktı.
“Hiç.”
Yine yalan söyledim.
O ise bana inanmış gibi başını hafifçe salladı.
Gözlerimi pencereden dışarı çevirdim.
Güneş doğuyordu.
Belki de hayatımda ilk kez doğan güneşe bakarken içimde umut yerine korku vardı.
Çünkü artık biliyordum.
Mehmet bizi izliyordu.
Melis’in sakladığı bir sır vardı.
Babamla ilgili bilmediğim gerçekler vardı.
Ve Aras’ın geçmişi, sandığımdan çok daha karanlıktı.
Ama bütün bunların arasında değişmeyen tek bir şey vardı.
Aras yanımdaydı.
Ben de onun yanındaydım.
Henüz birbirimize ait değildik.
Belki hiçbir zaman olamayacaktık.
Ama o sabah, Aras’ın yanında sessizce otururken henüz bilmediğim bir şey vardı.
Bu, Mehmet’le aramızdaki savaşın son gecesi değildi.
Bu sadece başlangıçtı.
Bölüm etkileşimi
