7. bölüm · Geçmişin Gölgesinde
HAYALLER HAYATLAR
Çocukken hayallerim vardı.
Büyüdüğümde güzel bir evim olacaktı. Küçük, bahçeli bir ev... Sabahları güneş perde aralarından içeri süzülecek, mutfaktan kahve kokusu gelecekti. Kimse bana bağırmayacaktı. Kimse eve kaçta geldiğimi sormayacaktı. Kimse kazandığım paranın hesabını istemeyecekti. Kapının anahtarı yalnızca benim elimde olacaktı.
Bir gün evlenecektim belki.
Ama sevdiğim biriyle.
Bana baktığında korkmayacağım, yanında kendimi güvende hissedeceğim biriyle.
Çocuklarım olacaktı.
Onlara hiçbir zaman benim çocukluğumda duyduğum cümleleri söylemeyecektim. Onları korkutarak büyütmeyecektim. Bir hata yaptıklarında ellerini tutacaktım. Ağladıklarında yanlarında olacaktım.
Çünkü ben çocukken en çok buna ihtiyacım vardı.
Birinin yanıma gelip, “Korkma Nare, ben buradayım.” demesine.
Ama bazı hayaller insan büyüdükçe küçülmüyordu.
Kırılıyordu.
Benim hayallerim de yıllar önce kırılmıştı.
Şimdi ise önümde yeni bir hayat vardı.
Ama o hayatın kapısını açmak için başka bir hayatın içine girmem gerekiyordu.
Aras'ın hayatına...
Gözlerimi kapattım.
Bir an kendimi bembeyaz bir gelinliğin içinde hayal ettim. Aynada kendime bakıyordum. Saçlarım yapılmıştı, yüzümde hafif bir makyaj vardı. Her şey olması gerektiği kadar güzeldi.
Ama aynadaki kız gülmüyordu.
Çünkü gelinliğin içinde bile korkuyordu.
Sonra görüntü değişti.
Aynadaki gelinlik yerini babamın evine bıraktı.
Karanlık bir oda...
Kapının arkasından gelen ayak sesleri...
Elimde titreyen anahtar...
Ve o tanıdık ses.
“Nare!”
Gözlerimi açtım.
Nefesim kesilmişti.
Karşımda hâlâ aynı masa vardı. Elif, Ege ve Aras karşımda oturuyordu. Önümde soğumuş bir pide duruyordu.
Az önce gördüğüm şey bir hayaldi.
Ama eve dönersem yaşayacaklarım hayal değildi.
Başımı kaldırıp Aras'a baktım.
Belki de hayatım boyunca ilk defa önümde iki yol vardı.
Birinin sonunda bildiğim cehennem duruyordu.
Diğerinin sonunda ise hiç tanımadığım bir cennet...
Ve ben hangisine yürüyeceğimi bilmiyordum.
Masada hâlâ sessizlik vardı. Önümde duran pideye bakıyordum ama artık hiçbir şey yiyemiyordum. Birkaç dakika önce Aras'ın söyledikleri kafamın içinde dönüp duruyordu. “Gel benimle nikâh kıy.” Bu kadar kolay söylemişti. Sanki evlilik sadece iki insanın bir kâğıda imza atmasından ibaretti. Oysa benim için bundan çok daha fazlasıydı. Benim için evlenmek, hayatımın geri kalanını değiştirmek demekti.
Başımı kaldırıp Aras'a baktım. Karşımda sessizce oturuyordu. Birkaç dakika önce bana hayatımı kurtarmak için evlenmeyi teklif eden adam şimdi gözlerini önümdeki masadan bile kaldırmıyordu.
“Bir şey soracağım.”
Aras başını kaldırdı.
“Sor.”
“Bu evlilik nasıl olacak?”
Aras birkaç saniye sustu.
“Anlaşmalı.”
Kaşlarımı çattım.
“Anlaşmalı derken?”
“Sen benim karım olacaksın, ben de senin kocan olacağım. Ama ikimiz de bunun bir anlaşma olduğunu bileceğiz.”
İçimde garip bir his oluştu.
“Yani birbirimize karışmayacağız?”
“Karışmayacağız.”
“İstediğim yere gidebilecek miyim?”
“Gideceksin.”
“Çalışmaya devam edecek miyim?”
“Tabii.”
“Paramı kendim kullanabilecek miyim?”
Aras'ın yüzündeki ifade değişti.
“Babanın senden aldığı gibi ben senden tek kuruş istemeyeceğim.”
Başımı önüme eğdim.
Bu cümle nedense içimi acıtmıştı.
“Peki ya ev?”
“Benim evimde kalacaksın.”
“Seninle aynı evde mi?”
“Evet.”
İçimden derin bir nefes aldım.
“Ben senden korkuyorum, Aras.”
Aras'ın yüzü bir anda ciddileşti.
“Neden?”
“Çünkü seni tanımıyorum.”
Bir süre birbirimize baktık.
“Sen de beni tanımıyorsun.”
“Tanımıyorum.”
“Öyleyse neden benimle evlenmek istiyorsun?”
Aras cevap vermedi.
Gözlerini benden kaçırdı.
“Çünkü seni o evde bırakamam.”
“Bu cevap değil.”
“Benim için cevap.”
Tam o sırada Elif konuşmaya girdi.
“Nare, bu evlilikte kimse senden sevgi beklemiyor. Aras da senden beklemiyor zaten. Ama sen eve dönersen ne olacağını hepimiz biliyoruz.”
Başımı Elif'e çevirdim.
“Biliyorum.”
“Hayır, Nare. Bence sen hâlâ ne kadar ciddi olduğunu anlamıyorsun.”
“Anlıyorum.”
Sesim titremeye başlamıştı.
“Ben eve dönersem babam beni öldürebilir.”
Masadaki herkes sustu.
Bunu ilk defa bu kadar açık söylemiştim.
Aras gözlerini benden ayırmadı.
“İşte bu yüzden evleniyoruz.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Ya sonra?”
“Sonrasını birlikte düşünürüz.”
“Birlikte mi?”
Aras hafifçe başını salladı.
“Birlikte.”
O kelimeyi duyduğumda içimde tuhaf bir sıcaklık yayıldı.
Yıllardır her şeyi tek başıma düşünmüştüm.
İlk defa biri bana birlikte diyordu.
Ama yine de korkuyordum.
Çünkü önümde iki yol vardı.
Birinin sonunda yıllardır bildiğim cehennem vardı.
Diğerinin sonunda ise Aras'ın vaat ettiği, nasıl bir yer olduğunu bile bilmediğim bir hayat...
Ve ben hâlâ hangisinin cennet olduğunu bilmiyordum.
Ve sanırım haklılardı. İstemesem de, kabul etmek istemesem de haklılardı. Bu evliliği kabul etmek zorundaydım. Babamdan kurtulmanın tek yolu buydu.
Aras'a doğru baktım.
“Tamam.” dedim. “Tamam, evlenelim. Ama bir şartım var.”
“Tabii. Nedir şartın?”
Derin bir nefes aldım. Herkes söyleyeceğim şartı bekliyordu.
“Bana hiçbir zaman dokunmayacaksın. Elin elime değmeyecek. Ölsem de bana dokunmayacaksın. Aynı odada, aynı yatakta kalmayacağız. Ve bunu sadece siz bileceksiniz. Benim ailem gelmezse de... Senin ailen bize geldiğinde bana yanaşmayacaksın. Süper koca rolüne dönmeyeceksin.”
Bir an durdum.
“Eğer anlaşmamı kabul edersen yarın en erken saatte seninle evlenirim.”
Aras bana doğru baktı. Elif de Ege de söylediklerim karşısında şaşkınlıktan susmuştu.
“Nare, ben tecavüzcü değilim. Bunu önce bil. Senin rızan olmadan zaten sana dokunamam.”
Aras'ın bu sözleri karşısında şaşırdım. Ondan böyle bir şey beklememiştim.
“Tamam. Madem şartımı kabul ettin, yarın yıldırım nikâhıyla evleniriz. Ama eğer anlaşmanın dışına çıkarsan seni anında boşarım. Tamam mı?”
Aras ayağa kalktı ve bana elini uzattı.
“Tamam. Kabul.”
Ben de ayağa kalktım. Aras'ın uzattığı eline baktım. Birkaç saniye boyunca tereddüt ettim. Sonra gözlerimi onun gözlerine çevirdim.
“Ölümde bile olsam bana dokunmayacaktın. Anlaşma şu saatten itibaren başlamıştır.”
O an eline uzanmadım.
Çünkü daha evlenmeden önce bile aramızdaki sınırları çizmiştim.
Ve ikimiz de biliyorduk...
Bu evlilik bir aşkla değil, bir anlaşmayla başlamıştı.
Masada büyük bir sessizlik oluştu. Dakikalarca kimseden ses çıkmadı. Kimse yemeğine dokunmuyordu. Önümüzdeki pideler çoktan buz gibi olmuştu. Gelen müşteriler masalarına oturuyor, yemeklerini yiyip gidiyor, yerlerine başka insanlar geliyordu. Ama biz hâlâ aynı masada, aynı sessizliğin içinde oturuyorduk.
Verdiğim cevaba şaşırmışlardı.
Benim kabul etmeyeceğimi düşünmüşlerdi.
Ama kabul etmek zorundaydım.
Aras, hayatımda belki de ilk defa haklıydı.
Eve gidersem o evden gelinlikle değil, kefenle çıkardım.
Bunu istemiyordum.
Hayatımı mahveden çocuk, şimdi hayatımı kurtarıyordu.
Bu düşünce bile başımı ağrıtıyordu.
Stresten yanağımın içini kemiriyordum. Aynı evin içinde nasıl yaşayacaktık? Aynı çatı altında nasıl duracaktık? Aras bana dokunmayacaktı. Ölsem bile bana dokunmayacaktı.
Ve en garibi...
Bunu kabul etmişti.
Kendime sessizce bir söz verdim.
Ne olursa olsun...
Bana ne kadar saygılı davranırsa davransın, bana ne kadar iyi davranırsa davransın, bana aşık olsa bile...
Ben Aras'a asla aşık olmayacaktım.
Ona karşı hiçbir duygu beslemeyecektim.
Ondan hoşlanmayacaktım.
Kalbimin ona yaklaşmasına izin vermeyecektim.
Çünkü bir kez daha birine bağlanırsam ve o insan da beni yaralarsa, bunu kaldırabilecek gücüm olduğundan emin değildim.
Belki de bunun için kalbimi dondurmam gerekiyordu.
Hem de Aras'la aynı evde yaşamaya başlamadan önce.
Çünkü bazı insanlara yaklaşmak tehlikeliydi.
Aras da benim için tam olarak böyle biriydi.
Masadaki sessizliği Ege'nin telefonu bozdu.
Ege cebinden telefonunu çıkarıp ekrana baktı. Birkaç saniye boyunca ekrana baktıktan sonra kaşlarını kaldırıp Aras'a döndü.
“Lan, sana bahsettiğim iş yerinden arıyorlar.”
Aras'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Az önceki ciddi halinden eser kalmamıştı. Gözlerinde ilk defa uzun zamandır görmediğim bir heyecan vardı.
“Açsana mal mısın, neyi bekliyorsun?”
Ege telefonu açıp kulağına götürdü.
“Alo.”
Masadaki herkes susmuştu. Ege'nin karşı taraftaki kişinin söylediklerini dinlemesini izliyorduk.
“Evet, benim.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Tamam. Ne zaman görüşmeye gelelim?”
Bir süre daha dinledi.
“Bugün kaçta müsait olursunuz?”
Ege'nin yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
“Bir saate mi?”
Aras'ın gözleri bir anda parladı.
“Tamam, bir saate oradayız. Evet, bir arkadaşım daha var.”
Telefonu kapattığında Aras'ın yüzündeki heyecanı gizleyemediğini fark ettim.
Elif'e doğru eğildim.
“Kim arıyor?”
Elif sesini alçaltarak cevap verdi.
“Önceden çalıştıkları yerden kovuldular. Burası çok köklü bir firmanın motor kuryeliğini yapacaklar.”
“Kuryeci mi?”
İstemeden Aras'a baktım.
Kuryeci olacaktı demek.
Ortaokuldayken hep futbolcu olmak isterdi. Bahçede saatlerce top oynar, bir gün profesyonel futbolcu olacağını anlatırdı. O zamanlar geleceğini bu kadar farklı hayal eden bir çocuğun şimdi motorunun üzerinde kilometrelerce yol giderek para kazanmaya çalışacağını düşünmek garipti.
Acaba neden futbolcu olamamıştı?
Okumamış mıydı?
Yoksa okutulmamış mıydı?
Belki de onun da benim gibi yarım kalan hayalleri vardı.
Ege ayağa kalktı.
“Tamamdır beyefendi. Biz arkadaşımla şimdi çıkıyoruz, bir saate orada oluruz.”
Telefonu kapattı.
Aras'a dönüp eliyle kalkmasını işaret etti.
“Olum, bir saate görüşmeye çağırıyorlarmış. Selim abi demişti zaten. Adam çok acil kurye arıyormuş. Sizi kesin alırlar.”
Aras da yavaşça ayağa kalktı.
“Ama hem Avrupa'ya hem Anadolu'ya gidip geleceğiz, değil mi?”
“Evet. Adam Pendik'teymiş. Bir saate gelin dedi. Anca gideriz. Hemen çıkalım.”
Ege'nin telefonu yeniden bildirim sesiyle titredi.
Ekrana baktı.
“Konumu attı. Haydi, çıkalım.”
Ben de yavaşça ayağa kalkmaya hazırlanırken Aras cüzdanını çıkardı.
Cüzdanını açtı.
İçinden bir kredi kartı çıkarıp bana uzattı.
Kartı birkaç saniye boyunca elimde tuttum.
Ne olduğunu anlamamıştım.
“Kendi kartın mı bu?”
Aras kaşlarını kaldırdı.
“Yok, manavın kartı.”
İstemeden yüzümü buruşturdum.
“Dalga geçme.”
“E o zaman neden soruyorsun?”
Kartı hâlâ bana uzatıyordu.
“N'apacağım bunu?”
Aras'ın yüzündeki alaycı ifade kayboldu.
“Yarın evleniyoruz ya... Ev için eşya alırsın. Fazla tutarsa ara beni. Gerekirse kredi çekerim.”
Bir an hiçbir şey söyleyemedim.
Ev.
Bizim evimiz.
Daha dün benim için babamın evi dışında bir ev düşünmek bile imkânsızken, şimdi birileri bizim evimizin eşyalarını konuşuyordu.
Üstelik o kişi Aras'tı.
Kendi kredi kartını bana uzatıyordu.
Neden?
Bana acıyor muydu?
Yoksa gerçekten hayatımı kurtarmaya mı çalışıyordu?
Belki de sadece vicdanını rahatlatmaya çalışıyordu.
Kartı ona doğru uzattım.
“Gerek yok. Ben hallederim.”
Aras kartı almadı.
“Kızım, sen öğretmen maaşınla nasıl halledeceksin?”
Gülümsedim.
“Devlete atanmış öğretmenim. Senden fazla maaş alıyorum, merak etme. Sen evini de eşyalarını da kendin düşün. Ben kendi evimi de hallederim.”
Aras birkaç saniye yüzüme baktı.
Sonra hiçbir şey söylemeden kartı elimden aldı.
Cüzdanına koydu.
Cüzdanını kapatıp cebine attı.
Ege, Aras'ın kolundan tuttu.
“Hadi gidelim artık, geç kalacağız.”
Aras gitmek üzereyken bir an durdu.
Bana baktı.
“Bir şeye ihtiyacın olursa ara.”
Sadece başımı sallayabildim.
“Tamam.”
Ege onu kolundan çekiştirerek kapıya doğru götürdü.
İkisi uzaklaşırken gözlerim istemsizce Aras'ın arkasından gitti.
Daha birkaç saat önce onunla evlenme fikri midemi bulandırıyordu.
Şimdi ise aynı adam, yarın yaşayacağımız evin eşyalarını düşünüyordu.
Bu neydi?
Vicdan mı?
Sorumluluk mu?
Yoksa gerçekten değişmiş miydi?
Başımı iki yana salladım.
Hayır.
Bunları düşünmeyecektim.
Kendime bir söz vermiştim.
Aras bana ne kadar iyi davranırsa davransın...
Bana ne kadar saygı gösterirse göstersin...
Beni ne kadar korursa korusun...
Ona aşık olmayacaktım.
Çünkü ben Aras'la aşk için evlenmiyordum.
Ben Aras'la hayatta kalmak için evleniyordum.
Ve bunu birbirine karıştırırsam, bu kez beni kurtaran adam kendi ellerimle kurduğum yeni hayatımın sonu olabilirdi.
“Pek romantik bir adam, değil mi?”
Elif'in cümlesiyle düşüncelerimden sıyrılıp arkamı döndüm. Elif hâlâ masanın yanında duruyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Saçmalama. Ne romantikliği?”
Kaşlarımı çattım.
“Bana acıyor sadece.”
Elif gözlerini devirdi.
“Öfff Nare! Sen gerçekten bu işlerden hiç anlamıyorsun.”
Yanıma oturdu.
“Bak kızım, önce şunu netleştirelim. Aras sana acımıyor. Tamam mı?”
“Eee?”
“Sadece senin yaşaman için hayatını kurtarıyor.”
Başımı önüme eğdim.
“Neden peki?”
Elif sustu.
“Hayatımı benden çalan çocuk neden şimdi hayatımı bana geri veriyor?”
Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum.
Aras yıllar önce hayatımdan çıktığında ardında kocaman bir boşluk bırakmıştı. Şimdi ise aynı çocuk, yıllar sonra karşıma çıkmış ve o boşluğun içinden beni çekip çıkarmaya çalışıyordu.
Ama insan gerçekten değişebilir miydi?
Elif'in sözleri zihnimde dönüp durdu.
İnsanlar değişebilir.
Belki de değişebilirdi.
Ama ben buna inanmayı bilmiyordum.
Babam beni çocukken dövdüğünde eve polisler gelirdi. Her seferinde yemin ederdi.
“Bir daha elimi kaldırmayacağım.”
Derdi.
Ben de her defasında inanırdım.
Sonra birkaç hafta geçerdi.
Ve aynı şey yeniden olurdu.
Babam değişmemişti.
Ne kadar söz verirse versin, ne kadar pişman olduğunu söylerse söylesin yine aynı adam oluyordu.
Belki de bu yüzden insanlara ikinci bir şans vermekten korkuyordum.
Çünkü benim hayatımda verilen sözlerin hiçbirinin sonu güzel bitmemişti.
İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur, derlerdi.
Belki de Aras da değişmemişti.
Belki sadece yıllar boyunca yaptığı şeylerin vicdanını taşıyordu.
Belki de gerçekten değişmişti.
Bunu zaman gösterecekti.
Başımı kaldırdım.
“Peki şimdi ne yapıyoruz?”
Elif çantasını açıp içinden bir defter ve kalem çıkardı.
“N'apıyorsun kızım?”
“Yarın evleniyorsun Nare.”
Defteri masanın üzerine koydu.
“Ev tutulacak, eşyalar alınacak... Daha yapacak çok işimiz var bugün.”
Bir an deftere baktım.
Yarın evleniyordum.
Hâlâ bu cümle bana aitmiş gibi gelmiyordu.
“Eşyaları sıfır almayalım.”
Elif başını kaldırdı.
“Niye?”
“Şu an kenarda çok fazla birikimim yok. Eşyalar ateş pahası zaten. İkinci elden alsak yeter.”
Elif'in yüzündeki ifade değişti.
“Kızım, konu para mı?”
“Tabii ki konu para.”
“Ben de sana yardım ederim. Zamanı geldiğinde azar azar ödersin.”
Başımı hemen salladım.
“Olmaz Elif.”
“Neden?”
“Senin hayatın daha önemli.”
Elif kaşlarını kaldırdı.
“Benim hayatım mı?”
“Ege'yle çok ciddisiniz. Ege bir anda sana evlilik teklif etse ne yapacaksın?”
Elif birkaç saniye sustu.
Sonra omuz silkti.
“Ben zaten sahte evlilik kuruyorum. Çok sorun olmaz bana.”
Gülümsemeye çalıştım.
“Yine de olmaz.”
Elif defterine bir şeyler yazmaya başladı.
“Tamam, o zaman ikinci el dükkânlarını gezeriz. İhtiyacımız olan şeyleri alırız.”
“Zaten evdeki gardırobumu, yatağımı, çalışma masamı falan alırım.”
Bir an durdum.
“Eve gizlice girerim.”
Elif'in kalemi havada kaldı.
“Bak, emin misin?”
“Eminim.”
“Olmadı ben bu evliliği iki sene daha uzatırım.”
Başımı iki yana salladım.
“Eminim Elif. Alacakları not edelim. Sonra ikinci el dükkânlarını gezeriz.”
Elif iç çekti.
“Peki. Sen öyle istiyorsan.”
Deftere yeniden bakmaya başladı.
“Zaten kendini toparladıktan sonra daha güzel eşyalar alırsın.”
Defterde yazan eşyalara baktım.
Yatak.
Gardırop.
Çalışma masası.
Mutfak eşyaları.
Bir ev kurmak için gereken küçücük şeyler...
Ama benim için bunların hiçbirisi küçük değildi.
Çünkü ilk defa kendime ait bir hayat kuruyordum.
Bir an aklıma başka bir soru geldi.
“Kaç sene evli kalacağız?”
Elif kalemi bıraktı.
“Ne?”
“Aras'la.”
Sesim biraz daha kısıldı.
“Yıllarımı Aras'la geçireceksem...”
Cümlemin devamını getiremedim.
Elif bana baktı.
“Bilmiyorum.”
Ben de bilmiyordum.
Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki daha dün Aras'ın hayatıma yeniden girdiğini düşünürken bugün onunla evlenmeye hazırlanıyordum.
“Her şey çok hızlı oldu.”
Elif elimi tuttu.
“Merak etme.”
Gözlerimin içine baktı.
“Her şey düzelecek.”
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Sen önce yaşadığına dua et.”
Elif'in söylediği son cümleyle sustum.
Haklıydı.
Belki de şu an geleceği düşünmek için çok erkendi.
Belki de önce hayatta kalmayı öğrenmeliydim.
Ama içimde bir yerde, istemeden de olsa başka bir soru büyümeye başlamıştı.
Ya Aras'la geçireceğim günler, sandığımdan çok daha uzun olursa?
Elif'le yemeğimize dokunmadık. İkimizin de iştahı kesilmişti. Hesabı ödeyip masadan kalktık.
Dışarı çıktığımızda Elif telefonunu eline aldı ve İstanbul'un Avrupa Yakası'ndaki ikinci el eşya dükkânlarını araştırmaya başladı. Birkaç dükkâna bakıyor, fiyatları karşılaştırıyor, bulduğu eşyaların fotoğraflarını bana gösteriyordu.
Bazı eşyalar ucuzdu ama çalışmıyordu.
Çalışanların fiyatları ise neredeyse sıfır eşya fiyatına yakındı.
Benim yıllardır biriktirdiğim biraz dolarım, eurom ve birkaç altın bileziğim vardı. Onları darda kalırsam kullanmak için saklamıştım. Hatta bir gün kaçma şansım olursa, hayatımı yeniden kurabilmek için kullanacağımı düşünmüştüm.
Ama şimdi yıllardır biriktirdiğim parayı sahte evliliğim için harcamak zorundaydım.
Ve işin en kötü tarafı, o para evdeydi.
Babamın evinde.
Eve girersem cesedim çıkardı.
Mahallenin yanından geçmeye bile korkuyordum.
Tam o sırada Aras'ın birkaç saat önce söylediği cümle aklıma geldi.
“Bir şeye ihtiyacın olursa ara.”
Saatler geçmişti. Biz saatlerdir ikinci el dükkânlarını geziyorduk ama elimizde yalnızca bir koltuk ve salon için bir masa vardı.
Çamaşır makinesi yoktu.
Bulaşık makinesi yoktu.
Televizyon yoktu.
Mutfak eşyaları yoktu.
Daha adını bile bilmediğim bir sürü şey vardı.
Elif hâlâ telefonundan dükkânları araştırıyordu.
“Elif...”
“Efendim?”
“Benim biraz daha param var.”
Elif'in parmakları telefon ekranında durdu. Başını kaldırıp bana baktı.
“Kızım, varsa niye çıkarmıyorsun? Burada dükkan araştırmaktan şaşı oldum.”
“Çıkaramıyorum.”
“Neden?”
“Para yanımda değil.”
Elif birkaç saniye düşündü.
“Evde mi?”
Başımı salladım.
“Evde.”
Derin bir nefes verdi.
“Off Nare ya... Paranın evde ne işi var? Baban umarım bulmamıştır.”
“Bulamaz. Senelerdir bulamadı, şimdi mi bulacak?”
Elif bana baktı.
“Tamam. Gidip alalım o zaman.”
Bir anda sustum.
“Ya babam evdeyse?”
İkimiz de olduğumuz yerde kaldık.
Birbirimize baktık.
Aynı şeyi düşünüyorduk.
Ben o eve tek başıma giremezdim.
Elif de benimle girmeye cesaret edemezdi.
Çantamdan telefonumu çıkardım.
“Ama Aras'ın numarası bende yok ki. Nasıl arayacağım?”
Elif'in yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi.
“Ben ekledim. Merak etme.”
“Ne diye?”
“‘Kocacım’ diye.”
“Ne?”
Elif kahkahayı bastı.
“Kişilere ‘Kocacım’ diye kaydettim.”
Telefonumu elimden aldım ve ekrana baktım.
Gerçekten de Aras'ın numarasının üzerinde Kocacım yazıyordu.
“Elif!”
“Ne var?”
“Sen kafayı yemişsin.”
“Daha dur.”
Elif gülerek telefonunu gösterdi.
“Ege de Aras'ın telefonuna seni ‘Karım’ diye kaydetmiş.”
Bir an birbirimize baktık.
Ege ile Elif gerçekten birbirlerine göre yaratılmışlardı.
Telefon ekranındaki Kocacım yazısına baktım.
İstemeden gülümsedim.
Sonra o yazının üzerine bastım.
Telefon dördüncü çalışında açıldı.
“Alo? Bu kim lan? Karıcım ne? Ben kimi böyle kaydetmişim?”
Aras'ın sesini duyar duymaz gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
Ege'nin sesi arka plandan geldi.
“Sen konuş bak bakalım kimmiş.”
Aras birkaç saniye sustu.
Sonra öfkeli sesi yeniden duyuldu.
“Azına sıçayım Ege! Tamam mı? Allah seni kahretsin! Gerizekâlı oğlum, Allah senin kafana saman mı doldurarak dünyaya gönderdi? Kızı niye ‘karıcım’ diye kaydediyorsun?”
Ege kahkaha atarak cevap verdi.
“Ne var be? Sen de onun telefonunda ‘kocacım’ diye kayıtlısın ya.”
“Seni var ya... Nare'yle konuşayım, seni öldüreceğim.”
Telefonun diğer ucundaki konuşma o kadar komikti ki kendimi tutmakta zorlanıyordum.
Sonunda Aras'ın sesi yeniden geldi.
“Alo, Nare. Kusura bakma ya.”
“Yok, önemli değil.”
“Müsait miydin?”
“Evet. Bir şey mi oldu?”
“Para mı lazım? Elif'e söyle, IBAN göndersin. Atayım hemen.”
“Aras, bir sakin ol. Taramalı tüfek gibisin.”
“E ne oldu?”
“Paraya ihtiyacım yok.”
“Emin misin?”
“Evet. Sadece... Nasıl söylesem bilmiyorum.”
Bir an sustum.
“Benim birikmiş param var. Ama para evde. Babam da büyük ihtimalle evde.”
Aras'ın sesi bir anda ciddileşti.
“Ne kadar?”
“Bayağı var.”
“Ne var?”
“Bilezik, dolar, euro, Türk lirası... Bir kutunun içinde.”
“Tamam. Siz nerdesiniz?”
“Tam bilmiyorum.”
Elif'e baktım.
Saatlerdir dükkân dükkân dolaştığımız için nerede olduğumuzu ben de bilmiyordum.
“Eşyaları alıyorduk. Sana konum atsam olur mu?”
“Olur. Sen bana konumu at. Ege'yle gelip sizi alalım.”
“Tamam.”
Telefonu kapatmadan önce konumumu gönderdim.
Gönder tuşuna bastığım anda ekranda yine o kelime gözüme çarptı.
Kocacım.
İstemeden yeniden gülümsedim.
Telefonu kulağıma götürdüm.
“Aras, attım konumu. Geldi mi?”
“Evet, geldi.”
Arka planda Ege'nin sesi duyuluyordu.
“Biz Eminönü'ndeydik. Biraz yorulduk, dinleniyorduk. On dakikaya yanınızda oluruz.”
“Tamam. Sonra görüşürüz o zaman.”
“Tamam Nare, görüşürüz.”
Telefonu kapatıp çantama koydum.
Elif'in de telefonu elindeydi. Birisiyle mesajlaşıyordu.
“Kimle konuşuyorsun kız?”
“Ege.”
Telefon ekranını bana çevirdi.
“İşi olmuş.”
“Nasıl?”
“Altmış bin maaş.”
Gözlerimi büyüttüm.
“Ne?”
“Beş ayda bir de prim alacaklarmış. Yol ve yemek varmış. Bir aylık da izinleri varmış.”
“Oha.”
İstemeden güldüm.
“Çok iyiymiş lan. Biz de mi girsek o işe?”
Elif kahkaha attı.
“Vallahi düşünmedim değil.”
“Ben isterdim ama çocuklarımı bırakamam.”
“Ben de hastalarımı bırakamam.”
Birbirimize baktık.
Sonra aynı anda gülmeye başladık.
“Elimizdeki meslekleri bırakmayalım en iyisi,” dedi Elif.
“Aynen. Başka mesleğe gerek yok.”
Bir süre sustuk.
Sonra Elif bana baktı.
“Bu arada Nare, sen hafta içi çalışmıyor musun?”
“Çalışıyorum.”
“E o zaman nasıl bütün gün buradasın?”
“Bizim anaokulu yandı.”
Elif'in yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Ne?”
“Maalesef. İki hafta izin verildi. Müdür mesaj atacaktı, tatil daha da uzayabilir.”
“O kadar büyük mü yandı?”
“Bütün anaokulu yangının altında kaldı.”
Bir süre sessiz kaldı.
“Anladım.”
Sonra yüzüne yine o alaycı ifade geldi.
“Şu izinde evleniyorsun vallahi. Böyle şans kimseye gelmez kız.”
“Elif...”
“Tamam, sustum.”
Elif bana baktı.
Ben de ona baktım.
İkimiz de gülmeye başladık.
Ama neden güldüğümüzü bilmiyordum.
Sinirden miydi?
Mutluluktan mı?
Yoksa ağlamamak için mi?
Ben yaşamak için evleniyordum.
Bir insanın hayatında söyleyebileceği en korkunç cümlelerden biri olmalıydı bu.
Üstelik herkese yalan söyleyecektik.
Aras'tan hamile olduğumu söyleyecektik.
Daha doğmamış bir çocuğun hikâyesini bile yazmıştık.
Oysa ortada ne bir çocuk vardı ne de aşk.
Sadece hayatta kalmaya çalışan bir kadın ve onu kurtarmaya çalışan bir adam vardı.
Hâlâ kendime inanamıyordum.
Ben gerçekten bu anlaşmayı kabul etmiştim.
Elif'le yolun kenarında durmuş, Ege ve Aras'ı bekliyorduk.
Hava giderek soğuyordu.
Kasım ayının sonlarına yaklaşmıştık.
Öğretmenler Günü'ne de çok az kalmıştı.
Anaokulunda bunun hazırlıkları haftalardır yapılıyordu.
Müdür bey günlerdir ne yapacağımızı planlıyordu.
Çocukların küçük elleriyle hazırlayacağı hediyeler...
Sınıfta kesilecek pasta...
Duvarlara asılacak süsler...
Hepsi için ayrı ayrı heyecanlanıyordum.
Şimdi bütün planlar çöpe gitmişti.
Ama yine de iyi ki Öğretmenler Günü vardı.
Çünkü doğum günüm zaten kutlanmazdı.
Hatırlanmazdı.
Belki annemle babam doğduğum günü bile hatırlamıyordu.
Ama Öğretmenler Günü farklıydı.
Mesleğimde üçüncü senemdi.
Her yıl çocukların küçücük elleriyle uzattıkları hediyeler beni aynı şekilde mutlu ediyordu.
Üç yaşındaki bir çocuğun elinden çıkan yamuk yumuk bir resim...
Üzerinde ne yazdığını bile okuyamadığım bir kart...
Bazen sadece bir çiçek...
Benim için hepsinin değeri vardı.
Pasta kesildiğinde, çocuklar etrafımda toplandığında, ellerindeki hediyeleri bana uzattıklarında...
Kendimi dünyanın en şanslı insanı gibi hissediyordum.
Belki de hayatımda ilk defa birilerinin beni gerçekten sevdiğini o küçük çocukların gözlerinde görüyordum.
Ve şimdi düşününce...
Belki de bu yüzden öğretmenliği bu kadar seviyordum.
Çünkü çocuklar bana, benim çocukluğumda hiç bilmediğim bir şeyi öğretiyordu.
Bir insanın sevilebilmesi için kusursuz olması gerekmediğini.
Elif'in sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
“Geliyorlar.”
Başımı kaldırdım.
Uzakta iki motor görünüyordu.
Kalbim nedensizce hızlandı.
Aras geliyordu.
Ve ben, birkaç saat önce hayatımı kurtarması için onunla evlenmeyi kabul ettiğim adamı bekliyordum.
Artık geri dönüş yoktu.
Ege ve Aras motorlarıyla yanımıza geldiler. Aras motorunu hemen önümde durdurup kaskını çıkardı.
Bana baktı.
“Ne yaptınız?”
“Hiçbir şey yapmadık. Eve gidip parayı almamız lazım.”
“Tamam, onu alacağız da eşyaları ne yaptınız?”
Cevap vermek için ağzımı açmıştım ki Elif sözümü kesti.
“Koltuk ve masayı alabildik sadece.”
Aras birkaç saniye sustu.
“Tamam. Nereden aldınız? Markası ne?”
Elif'in yüzüne baktım. Ardından tekrar arasa döndüm.
“Marka falan yok Aras. İkinci elden aldık zaten. Sahte evlilik yapıyoruz, eşyaların gerçek olmasına gerek yok.”
Aras gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Sen sabır ver ya Rabbim.”
Sonra kafasını Ege'ye çevirdi.
“Ne yapıyoruz şimdi? Parayı evden nasıl alacağız?”
Ege bana baktı.
“Yakınlarda tekel bayi var mı?”
Kaşlarımı çattım.
“O ne be?”
Ege birkaç saniye bana baktı.
İlk defa duyduğumu anlamış olacak ki şaşkın şaşkın güldü.
“Alkol canım. Alkol satılan yer.”
“Hee... Tamam, öyle desenize. Nereden bileyim ben? Var. Mahallenin girişinde bir tane var. Çeşit çeşit alkol satıyor adam.”
Aras başını salladı.
“Tamam. Plan şu. Biz alkolü alacağız. Mahalleden birini ayarlayacağız, babanı alkol içmek için dışarı çağıracak.”
Ege söze girdi.
“Adam zaten alkolik. Büyük ihtimalle hiç düşünmeden çıkar.”
Aras devam etti.
“O dışarı çıkınca biz eve girip parayı alacağız. Bir de senin eşyalarını çıkaracağız. Sonra mahalleden tamamen uzaklaşacağız.”
“Benim eşyalarım mı?”
Aras bana baktı.
“Evet. Niye şaşırdın?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Kıyafetlerin o evde.”
Haklıydı.
Bir anda yıllardır o evde bıraktığım eşyalar gözümün önüne geldi.
“Bir an unuttum. Tamam. Hemen poşete koyarım eşyalarımı.”
Aras'ın kaşları havaya kalktı.
“Poşet mi?”
“Evet.”
“Valizin yok mu?”
Başımı eğdim.
“Yok.”
Aras birkaç saniye yüzüme baktı.
“Tamam, sorun değil. Zaten nakliye aracı gelecek. Evdeki eşyaları hemen çıkarıp mahalleden kaçarız.”
“Evde başka eşyam yok ki.”
Aras bir anda sinirlenmiş gibi bana döndü.
“Nare, delirtme adamı.”
“Ne?”
“Giysi dolabın, yatağın, masan yok mu?”
Sustum.
“Koltukları, televizyonu falan saymıyorum. Sonuçta onlar senin paranla alındı. Ama insanlık yapıyorum, diğer eşyalar onlara kalsın. Sen kendi özel eşyalarını alıp hemen çıkacağız.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Aras motoruna doğru döndü.
“E atlayın hadi.”
Elif çoktan Ege'nin arkasına binmişti.
Onlar sevgiliydi.
Onların birbirine yakın durması, aynı motora binmesi, Ege'nin Elif'e yardım etmesi normaldi.
Ama biz...
Biz birbirimize dokunmayacağımıza söz vermiştik.
Aras motorun üzerinde bana baktı.
“Hadi Nare, binsene.”
“Binerim ama asla sarılmam.”
Aras gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Tamam. Kafayı yiyeceğim artık.”
Sonra bana döndü.
“Sarılma. Dokunma. Bana hiçbir şey yapma. Bin şu motora.”
Elindeki kaskı bana uzattı.
Pembe bir kasktı.
Kaskı elime aldığım anda durdum.
Bir an kasktan gözlerimi ayıramadım.
“Bu...
Aras'ın yüzündeki ifade değişti.
“Yine ne oldu?”
“Kaskı Melis mi taktı?”
Bir anda içimde garip bir huzursuzluk oluşmuştu.
Eğer bu kaskı Melis takmışsa...
Ben onu takmak istemiyordum.
Aras birkaç saniye bana baktı.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Evet desem takmayacak mısın?”
Cevap vermedim.
Olduğum yerde öylece kaldım.
Aras başını iki yana salladı.
“Bunu yeni aldım Nare.”
Gözlerimi ona çevirdim.
“Melis bu motora hiç binmedi.”
Bir an sustu.
“Bu motor için ilkim olacaksın.”
Kalbim nedense bir an duracak gibi oldu.
Aras kaskı elimden aldı.
“Gelirken aldım bunu. Takacak mısın artık şu kaskı?”
Elinden kaskı tekrar aldım.
Yavaşça kafama geçirdim.
Aras birkaç saniye beni izledi.
“Tamam.”
“Oldun. Hadi atla.”
Yavaşça motora bindim.
Bacağımı kaldırırken vücudumdaki ağrı yeniden kendini gösterdi. Her hareketimde morluklarım sızlıyor, özellikle bacaklarım adeta bana engel olmaya çalışıyordu.
Ama belli etmedim.
Aras'ın arkasına oturdum.
Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim.
Sonunda omuzlarına tutundum.
Aras bir an hareket etmedi.
Sonra aynadan bana baktı.
Ben de gözlerini gördüm.
İlk defa bir motorun üzerinde onun arkasında oturuyordum.
Ve hayatımda ilk defa, bir yere kaçmak için değil...
Hayatımı yeniden kurmak için yola çıkıyordum.
