CEVAPSIZ SÖZLER

Vaveyla Yazarı: Melike Başoğlu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: CEVAPSIZ SÖZLER

ARAS’IN AĞZINDAN

Ben ve abim babamın günah keçisiydik.

Bizim tek görevimiz vardı. Eve para getirmek.

Hayallerimizi yaşamaya fırsat bulamadan büyüyen çocuklardık. Ben küçükken futbolcu olmak istiyordum. Hatta kendime o kadar inanıyordum ki bir gün babama “Ben futbolcu olacağım.” demiştim.

Gülmüştü.

Benimle dalga geçmişti.

“Sen mi futbolcu olacaksın?”

O gün sustum ama vazgeçmedim.

Yazın çalıştım. Kazandığım parayı biriktirdim. Sonra kendi paramla bir futbol kulübüne yazıldım.

Hayatımda ilk defa kendim için bir şey yapmıştım.

Babam bunu öğrendiğinde kulübe geldi.

Bütün arkadaşlarım oradaydı.

Elinde bir sopa vardı.

Beni herkesin gözü önünde dövdü.

O gün futboldan vazgeçmedim.

Kendimden vazgeçtim.

Sonra annem bana babamın hikâyesini anlattı.

Babam da gençken çok iyi bir futbolcu olmak istiyormuş. Dedem karşı çıkmış. Babam gizlice bir kulübe yazılmış. Dedem öğrenince iki bacağını da döve döve kırmış.

Futbol hayatı daha başlamadan bitmiş.

Babam da o günden sonra bir yemin etmiş.

“Benim oğlum olursa futbol oynamayacak. Eve para getirecek.”

Ve yeminini tuttu.

Ben okumadım.

Üniversiteye gitmedim.

Aslında gitmek istemedim.

Çünkü biliyordum. Okusam da babam her gün aynı şeyi söyleyecekti.

“Okuyup ne olacaksın? Eve ne getireceksin?”

Abim de okumadı.

İkimiz de liseden sonra çalışmaya başladık.

Ben motor ehliyetimi aldım. Kuryecilik yapmaya başladım.

Şimdi her gün aynı şey.

İşe git.

Para kazan.

Eve getir.

Sonra sus.

Hayatımdan memnun muyum?

Bilmiyorum.

Bazen motoru sürerken düşünüyorum.

Futbolcu olsaydım nasıl olurdu?

Nasıl bir hayatım olurdu?

Belki başka bir şehirde olurdum. Belki büyük bir sahada oynardım. Belki insanlar benim adımı bağırırdı.

Belki...

Ama ben sadece düşündüm.

Çünkü bazı hayallerin peşinden koşmak için önce onları senden alan insanlara karşı gelmen gerekiyor.

Ben bunu hiç yapamadım.

Belki de en çok buna kızıyorum kendime.

Hâlâ içimde futbolcu olmak isteyen küçük bir çocuk var.

Ve ben her gün onun yanından geçip gidiyorum.

“Melis, bak sana gitmeyeceksin dedim. Akşam vakti senin barda ne işin var ya?”

Bugün dükkân çok yoğundu. Sürekli paket götürüp getiriyordum. Beş dakika oturamıyordum, otursam da Melis’le konuşuyordum.

“Aras, beni böyle kısıtlayamazsın. Bana karışamazsın. Ben özgür genç bir kadınım.”

“Sikerim özgürlüğünü lan. O bara gitmeyeceksin, anladın mı beni?”

“Gidersem ne yaparsın? Ayrılır mısın benden?”

“Aynen öyle. Ayrılırım.”

“Ayrılırsan sonuçlarına katlanırsın ama.”

“Lan ben ne yaptım da beni neyle tehdit ediyorsun? Ben karı kıza mı bulaştım?”

“Ben senin bir açığını yakalarım, merak etme sen.”

“Melis, saçmalama.”

Tam o sırada telefon ötmeye başladı.

Dıt. Dıt. Dıt.

“Alo? Melis? Alo?”

Telefona baktığımda yüzüme kapatmıştı.

“Hay sıçayım böyle işe.”

“Ne oldu kardeşim?”

Ege gelip yanımdaki boş sandalyeye oturdu.

“Ne olsun be kardeşim, her zamanki şeyler.”

“Yine mi Melis?”

“Maalesef.”

Bir süre sustu.

Sonra bana dönüp sordu.

“Kardeşim, sen bu kızı seviyon mu?”

Durdum.

Seviyor muydum?

Ben de bilmiyordum.

Kafam çok karışıktı. Melis'in saçma sapan hareketleri vardı. İçki içerdi. Bara giderdi. Benim hiç sevmediğim şeylerdi bunlar.

“Kardeşim, sen de sevmiyorsun.”

“Ne alaka lan?”

“Mecburen çıkıyorsun. Sırf babanın akrabası diye. Babanın zoruyla çıkıyorsun.”

Kaşlarımı çattım.

“Benim babam böyle adam değil.”

“Ne demek böyle adam değil?”

“Bu nasıl akraba ya? Ben babamın içki içtiğini hiç görmedim. Melis neredeyse her gün içiyor.”

Ege omuzlarını silkti.

“Kardeşim ayrıl o zaman. Başkasını bulursun.”

“Kimi bulacağım lan? Kız mı var?”

O sırada Ege'nin telefonu titredi.

“Bu kim lan?”

Emir Eker.

Durduk, birbirimize baktık.

“Emir Eker?”

“Lan bu ortaokuldaki basketçi Emir olmasın?”

“Instagram'dan takip isteği atmış.”

“Olabilir mi lan?”

“Olabilir. Baksana profil fotoğrafına.”

Ege profil fotoğrafını büyüttü. Üstünde turuncu forma vardı. Sapsarı çocuktu, civciv gibi. Okuldaki kızlar onun peşindeydi. Bir kişi hariç.

Ege, Emir'in isteğini kabul edip kendisi de geri takip isteği gönderdi. Telefonunu kapatıp cebine koydu, sonra bana döndü.

“Noldu lan? Nereye gittin?”

“Kaç sene oldu lan biz ortaokuldan çıkalı?”

“Bilmiyorum ki kardeşim. On sene olmuştur herhalde.”

“Ne garip lan. On sene önceki arkadaşlarımızı tanımıyoruz artık.”

“Aras, duygusala bağladın bir an.”

“Yok lan, yani çok garip. Çocuktuk lan. Artık küçük çocuk değiliz ki. En ergenlik dönemimizdi bir de.”

“Ne ergenlik, ne ergenlik... Bazılarına cehennemi yaşatıyorduk.”

“Harbi lan. Ne vahşiymişiz biz. Kızlara neler yapmıştık ya.”

“Beyzalar söylemişti. Kız kendini tuvalete kapatıp saatlerce ağlıyormuş.”

“Keşke yapmasaydık.”

“Keşkeler geri gelmiyor kardeşim. Maalesef yaptık. Bir şerefsizlik yaptık, çocuktuk ne de olsa.”

“Nare de çocuktu Ege, unutma.”

Ege sustu.

“On yıl olmuş. Unutmuştur bizi. Hayatına devam ediyordur şimdi.”

“Acaba ne yapıyor şu an?”

“Evlenmiş midir?”

Ege kaşlarını kaldırdı.

“Hayırdır lan, evlenmese sen mi alacaksın nikâhına?”

“Ne alakası var kardeşim? Merak da mı etmeyelim?”

“Yok, merak et. Et de bir de kız evliyse ya da sevgilisi varsa senin başın yanar. Ege derdi dersin.”

“Kes lan.”

Tam o sırada Hakan abi elindeki paketi Ege'ye uzattı. Başımızda bekliyordu.

“Ege, hadi kalk. Çok oturdun. Şu paketi bırak da gel.”

“Ya abi, Mustafa saatlerdir oturuyor. O bıraksın ya. Daha on dakika olmadı önceki paketten geleli.”

“Hadi lan, delirtme adamı. Sana kalk diyorsak kalk işte.”

Hakan abi sinirli bir adamdı. Sözü dinlenmediğinde çocuk gibi azarlar, insanı işinden bezdirirdi. Bu yüzden işi bırakan bir sürü kuryeci olmuştu. Ege'yle ben deneyimli elemanlardık. Çıkacağız dediğimizde bazen maaşa zam yapıyordu. Hatta sırf maaşımıza zam yapsın diye bilerek işten çıkacağız dediğimiz bile oluyordu.

Anadolu tarafına giden sadece ben ve Ege'ydik. Diğer kuryeciler Avrupa tarafına sipariş götürüyordu.

Ege istemese de Hakan abinin elinden paketi aldı.

“Tamam abi.”

Sonra motora binip gitti.

Masada öylece kaldım.

Çocuklukta yapılan bazı hatalar vardı.

Zaman geçse de insanın içinde kalıyordu.

Ben çocuktum o zaman.

İnsanlar güldüğünde bir bok yaptım sanırdım.

Nare'nin vücudunda morluklar vardı. Neden olduğunu bilmiyorduk. En arkada tek başına otururdu. Çok zayıf bir kızdı. Beden derslerinde sivil giyinirdik. Üstündeki tişört en küçük beden olmasına rağmen bazen ona bile küçük gelirdi.

Bazen fakir olduğu için evde yemek yemediğini düşünüp dalga geçerdik.

Bazen zargana derdik.

Ve o...

Bir kere bile olsun bize karşı çıkmadı.

Şimdi neredeydi?

Ne yapıyordu?

Kiminleydi?

Elime telefonu aldım.

Instagram'a girdim.

Arama kısmına Nare Karaca yazdım.

Bir sürü kadın çıktı.

“Türkiye'de kaç tane Nare Karaca var lan?”

Hesaplara tek tek bakmaya başladım.

Tam o sırada üstten bir bildirim geldi.

Ben ikinci Instagram hesabımda kuryelik yaparken çektiğim, başıma gelen bazı olayları paylaşıyordum. Öyle çok takipçim falan da yoktu. Arada bir video atıyordum.

Bir kadın videomu beğenmişti.

Beğenen kişinin hesabına girdim.

nare/krc

Hesap gizli değildi.

Yirmi tane fotoğrafı vardı.

Bir süre fotoğraflara baktım.

Yüzü çok yakındı.

Ama bir o kadar da uzaktı.

Kumral saçları...

Açık kahverengi gözleri...

Pembe yanakları...

Hepsi çok tanıdıktı.

Ekrana biraz daha yaklaştım.

Bu oydu.

Nare'ydi.

On yıl geçmişti.

Ama onu tanımıştım.

Ben onu yerde ararken...

O beni gökte bulmuştu.

Takipçisi 354 kişiydi.

70 kişiyi takip ediyordu.

Takip ettiklerine baktım. Hepsi kadındı. Aralarında birkaç ünlü de vardı.

Sevgilisi yoktu.

Ya da en azından hesabında sevgilisi olduğunu gösterecek hiçbir şey yoktu.

Evlenmemişti.

İçimden garip bir rahatlama geçti.

İstek atmalı mıydım?

Beni tanır mıydı?

On yıl geçmişti.

Biz daha az önce Emir'i tanımamıştık. Ortaokulda en yakın olduğumuz insanlardan biriydi.

Nare benim yüzüme zaten hiç bakmazdı.

Beni hatırlamazdı.

Herhalde.

Korksam da takip isteği attım.

Ekranda “İstek gönderildi” yazısını gördüm.

Acaba geri takip eder miydi?

İsteğimi kabul eder miydi?

“Aras, sen şunu götür.”

Hakan abi yanıma gelmiş, kocaman bir paketi bana uzatmıştı.

“Abi bu ne? Ordu'yu mu doyuracaksın?”

“Sıçayım orduna, git götür şunu işte.”

“Abi çocuk değilim. Beni böyle azarlayamazsın.”

“Ne diyorsun lan sen? Ne diyorsun oğlum?”

“Sürekli hem beni hem Ege'yi azarlayıp duruyorsun. Arkada bir sürü adam var, onlara gıkın çıkmıyor. Niye? Onlar senin akraban diye mi? Biz el oğluyuz ya, bize sözün hemen geçiyor, değil mi?”

“Siktir git Aras. Terk et dükkânı.”

“Beni kovdun yani?”

“Kovdum lan. Yürü git. Bir daha bu dükkânın önünden adım atmayacaksın. Duydun mu lan?”

“Tabii ki abi. Zevkle.”

Telefonumu cebime koyup çıktım.

Kendi akrabalarını torpille işe sokmuştu. Bize köpek gibi davranıyordu. Üstüne bir de asgari ücret veriyordu. Ben ve Ege Anadolu tarafına gidip duruyor, karşılığında asgari ücret alıyorduk. Kendi torpilli yeğenleri ise kırk bin lira maaş alıyordu. Bir de kendi akrabaları ne zaman isterse onları pakete gönderiyordu. Paketlere sürekli ben ve Ege gidiyorduk.

Artık umurumda değildi.

Kendi motoruma atladım.

Anadolu tarafına sürdüm.

Rüzgârın yüzüme çarpmasını seviyordum. Motorun üzerindeyken nefes aldığımı bir kez daha hissediyordum.

Beykoz tarafına sürdüm.

Boş bir sahil bulup motoru kenara çektim.

Saat daha erkendi.

Amına koyduğumun oğlu dükkânı sabah altıda açıp gece ikide kapatınca yaşayacak heves bırakmıyordu insanda.

Motorun yanına oturdum.

Deniz önümdeydi.

Rüzgâr yüzüme vuruyordu.

Denizin sesini sanki ilk defa duyuyordum.

Gözlerimi kapattım.

O an aklıma Nare geldi.

Telefonumu çıkardım.

Instagram'a girdim.

Profiline baktım.

İsteğim hâlâ duruyordu.

Kabul etmemişti.

Bir süre ekrana baktım.

Acaba beni tanımış mıydı?

Beni hatırladığı için mi kabul etmemişti?

Yoksa gerçekten kim olduğumu bilmiyor muydu?

On yıl önce en arka sırada tek başına oturan o kız...

On yıl sonra karşıma tekrar çıkmıştı.

Hem de ben onu ararken.

Telefonu kapatacaktım ki ekrana bir kez daha baktım.

Hâlâ hiçbir şey yoktu.

“Tanımadın mı beni Nare?”

Kendi kendime söylediğim bu cümleyle acı bir şekilde güldüm.

Belki de tanımaması daha iyiydi.

Çünkü beni hatırlarsa...

“Beni değil, ona yaptıklarımızı hatırlayacaktı.”

Yaptıklarımı kabul ediyorum.

Nare genç bir kızdı ama ben de ergendim. O zamanlar yaptığım şeylerin komik olduğunu düşünürdüm. Gülüyorduk, eğleniyorduk sanıyordum. Ama o zaman unuttuğum bir şey vardı.

Nare de insandı.

Nare de çocuktu.

Nare de ergendi.

On yıl olmuştu.

Belki de Ege haklıydı.

Beni unutmuştu.

Telefonumdan Instagram hesabıma tekrar girdim. Kendime ekstra bir hesap açtım. Nare'ye bir kere daha istek attım.

Belki bu sefer kabul ederdi.

Belki beni tanırdı.

Belki de hiç tanımazdı.

Telefonum çaldı.

Arayan Ege'ydi.

Derin bir nefes alıp telefonu açtım.

“Ne var?”

“Varını sikeyim senin. Şerefsiz Hakan abiye ne dedin lan sen?”

“Ne dediysem dedim. Adam ağzımıza sıçıp bıraksın, biz bir şey demeyelim. Zorbalık lan bu. Kendi siktiğim yeğenleri sabahtan akşama kadar otursun, canları istediği zaman çalışsın, onlara bir şey demesin. Bizim götümüzden ter aksın, adam ebemizi siksin. Öyle mi?”

“Aras, delirtme beni. Geç dükkâna, adamdan özür dile.”

“Niye özür dileyeceğim? En çok sen işi bırakmak istemiyor muydun?”

Bir süre sustu.

Sonra sesi değişti.

“Hayırdır? Hakan'ın gizli yeğeni falan mısın?”

“Siktirtme belanı.”

“Baban öğrense ne diyeceksin?”

Sustum.

Haklıydı.

Babam öğrense ne diyecektim?

O an içimde bir şey çöktü.

Keşke ölsem de kurtulsam bu hayattan.

Babamın laflarından, dayaklarından, annemin dinmeyen gözyaşlarından bıkmıştım.

Bazen insan kendi hayatından kaçmak istiyordu ama nereye gideceğini bilmiyordu.

Belki de bütün bunlar başıma, o genç kızın hayatını bitirdiğim için geliyordu.

Belki yıllar önce yaptığım şeyler şimdi dönüp beni buluyordu.

“Neredesin sen şu an Aras?”

“Sahildeyim.”

“Hangi sahilde?”

Bir an durdum.

“Eyüpsultan sahilde.”

Yalan söyledim.

Aslında başka bir yerdeydim.

Şimdi gelip beni bulursa zorla dükkâna geri götürecekti. Belki babamı arayacaktı.

Ama artık umurumda değildi.

Dayak yemek bile umurumda değildi.

“Bekle orada, geliyorum. On dakikaya oradayım.”

“Tamam.”

Telefonu sessize aldım.

Cebime koydum.

Sonra denize baktım.

İlk defa hiçbir yere yetişmek zorunda değildim.

İlk defa kimsenin bana ne yapacağımı söylemesini istemiyordum.

Ama içimde bir yerlerde hâlâ aynı soru dönüp duruyordu.

Nare beni hatırlıyor muydu?

O sırada telefonum titredi.

Salak gibi telefonu titreşim moduna almıştım.

Kafamın içindeki sesler bir türlü susmuyordu. Akşam babamın bana yapacakları vardı. Hakan abi vardı. İş vardı. Bir de Nare vardı.

Telefonu cebimden çıkardım.

Instagram'dan gelmişti.

Nare.

Geri istek atmıştı.

Beni tanımıştı.

Ama onca şeyden sonra neden bana istek atmıştı ki?

Beni affetmiş miydi?

Demek artık takılmıyordu.

On yıl olmuştu gerçi.

Demek ki unutmuştu.

Ona yaptıklarımızı unutmuştu.

Mesaj kısmını açtım.

“Selammm.”

Yazdım.

Baktım.

Sildim.

“Naberrr.”

Onu da sildim.

Ne yazacağımı bilmiyordum.

Belki de gerçekten her şeyi unutmuştu. Belki artık o laflara takılmıyordu.

Parmaklarım tekrar klavyeye gitti.

“Naber fakir?”

Bir saniye ekrana baktım.

Sonra gönderdim.

Telefonu bu sefer sessize aldığımdan emin oldum.

Cebime koydum.

Denize doğru baktım.

Ne yaptığımı ben de bilmiyordum.

On yıl sonra karşıma çıkan kıza ilk söylediğim şey yine aynıydı.

Fakir.

Belki bazı insanlar büyüyordu.

Ama bazı kelimeler insanın içinde büyümeye devam ediyordu.

Ne aptal bir adamım.

On yıl sonra kıza yazdığım şey bu mu gerçekten?

Telefonumu elimde birkaç kez çevirip durdum.

Denize doğru öylece bakıyordum.

Akşamı düşünüyordum.

Akşam anamın gözyaşları deniz olup taşacaktı.

Babam eğer o gün kulübe gelmeseydi şu an burada olmazdım belki.

Belki antrenmanda olurdum.

Belki çok ünlü bir futbolcu olurdum.

Dünyanın en ünlü futbolcularıyla aynı sahada olurdum belki de.

Belki insanlar benim adımı bağırıyor olurdu.

Ama şu an sabahtan geceye kadar motorun üstünde paket taşıyorum.

Başkalarının yemeklerini, alışverişlerini, siparişlerini yetiştiriyorum.

Kendi hayatımı yetiştiremedim ama.

Telefonumu tekrar çıkardım.

Instagram'a girdim.

Nare'nin profiline baktım.

Hâlâ cevap yoktu.

Mesajı görmüş müydü bilmiyordum.

Belki görmemişti.

Belki görmüş ama cevap vermek istememişti.

Belki de yazdığım “Naber fakir?” kelimesini görünce beni engellemişti.

“İyi bok yedin Aras.”

Telefonu kapattım.

Ayağa kalktım.

Artık eve gitmem gerekiyordu.

Kaskımı taktım.

Motorun yanına geçtim.

Anahtarı çevirdim.

Motorun sesi sahilin sessizliğini böldü.

Bir kez daha arkama dönüp denize baktım.

İçimde garip bir his vardı.

Sanki bugün bir şeyler değişecekti.

Ne olduğunu bilmiyordum.

Belki işim bitmişti.

Belki babamla kavga edecektim.

Belki eve gidince yine aynı şeyleri yaşayacaktım.

Ama hiçbirinin Nare'yle ilgisi yoktu.

En azından ben öyle sanıyordum.

Motoru çalıştırıp yola çıktım.

Telefonum cebimdeydi.

Nare'den hâlâ ses yoktu.

Ben de bir daha bakmamaya karar verdim.

Saat dörde gelmişti.

Artık eve gitmem gerekiyordu.

Telefonumu cebime koydum. Nare hâlâ cevap vermemişti.

“Boş ver.”

Kendi kendime söyleyip ayağa kalktım.

Motorun yanına gittim. Kaskımı taktım. Anahtarı kontağa sokup çevirdim.

Motor çalıştı.

Bir süre olduğum yerde bekledim.

Eve gitmek istemiyordum.

Babamın yüzünü düşününce mideme bir ağrı giriyordu. Akşam ne olacağını biliyordum. Hakan abinin beni kovduğunu öğrendiğinde ne yapacağını da biliyordum.

Ama daha fazla burada oturamazdım.

Gaza bastım.

Sahilden çıkıp yola girdim.

Rüzgâr yüzüme vuruyordu. Bir süre sadece yolu izledim. Motorun sesi, rüzgârın uğultusu ve lastiklerin asfaltın üzerindeki sesi birbirine karışıyordu.

Telefonum cebimdeydi.

Nare'nin cevap verip vermediğini merak ediyordum.

Ama çıkarmadım.

“Eve gidince bakarım.”

Kendi kendime söz verdim.

Yol sakindi.

Bir süre sonra biraz daha hızlandım.

Kafamın içindeki düşüncelerden kaçmak ister gibi gaza biraz daha bastım.

Babam...

Futbol...

Hakan abi...

Nare...

Hepsi birbirine karışmıştı.

Tam önümdeki viraja yaklaşmıştım ki yolun kenarından bir şey hareket etti.

Önce ne olduğunu anlamadım. Tavşandı!

“Lan!”

Refleksle frene bastım.

Motorun önü bir anda aşağı doğru çöktü.

Hayvan hâlâ önümdeydi.

Direksiyonu kırdım.

Motor sağa doğru yattı.

O an her şey yavaşladı sanki.

Kollarım gidonu düzeltmeye çalışıyordu ama motor beni dinlemiyordu.

Ayağımı yere basmaya çalıştım.

Olmadı.

Lastik asfaltın üzerinde kaydı.

Motorun metal kısmının yere sürtünmesiyle korkunç bir ses çıktı.

Sonra ben de motordan ayrıldım.

Önce omzum yere çarptı.

Ardından kolum.

Sonra bütün bedenim asfaltın üzerinde sürüklenmeye başladı.

Kaskım yere vurdukça kafamın içinde tok sesler yankılanıyordu.

Ellerimi yüzümü korumak için kaldırmaya çalıştım ama hareket ettiremiyordum.

Asfalt kıyafetlerimin üzerinden bedenimi yakıyordu.

Durduramıyordum kendimi.

Sadece sürükleniyordum.

Gözlerimi kapattım.

Bir an sonra her şey durdu.

Ama ben birkaç saniye daha hareket ediyormuşum gibi hissettim.

Nefes almaya çalıştım.

Ciğerlerim sanki göğsümün içinde sıkışmıştı.

“Ah...”

Ağzımdan sadece boğuk bir ses çıktı.

Kıpırdamaya çalıştım.

Olmadı.

Sol kolumu oynatmak istedim.

Acıdan tekrar yere bıraktım.

Dizlerim yanıyordu.

Omzumun içinden yayılan ağrı bütün bedenime vuruyordu.

Başımı kaldırmaya çalıştım.

Görüntü bulanıktı.

Motor birkaç metre ileride yan yatmıştı.

Bir tarafı parçalanmıştı.

Benim motorum.

Yıllardır sahip olduğum tek şey.

Bir süre sadece ona baktım.

Sonra çevreme baktım.

Yolun kenarında insanlar durmuştu.

Birileri koşarak yanıma geliyordu.

“İyi misin kardeşim?”

Cevap vermek istedim.

Sesim çıkmadı.

Birisi kaskıma dokundu.

“Ambulans çağırın!”

Gözlerimi kapattım.

Açtım.

Sonra tekrar kapattım.

Zaman birbirine karışıyordu.

Bir an gökyüzüne bakıyordum.

Bir an insanların yüzlerini görüyordum.

Bir an annemi görür gibi oldum.

Sonra babam geldi aklıma.

Akşam eve gidecektim.

Gitmeyecektim artık.

Belki de gidemeyecektim.

Ölüm duam kabul olmuştu.

Elimi cebime götürmeye çalıştım.

Telefonum.

Nare.

Aklıma ilk o geldi.

Telefonumu çıkarmam gerekiyordu.

Mesajıma cevap vermiş miydi?

Gözlerimi açık tutmaya çalıştım.

Ama her şey gittikçe kararıyordu.

Bir siren sesi duydum.

Uzakta gibiydi.

Sonra yaklaştı.

“Aras, gözlerini kapatma!”

Birinin sesini duydum.

Gözlerimi açmaya çalıştım.

Açtım.

Ama sadece gökyüzünü görebildim.

Telefonum hâlâ cebimdeydi.

Nare'nin cevabı hâlâ yoktu.

Belki de hiç olmayacaktı.

Sonra gözlerim ağırlaştı.

Siren sesi uzaklaştı.

İnsanların sesleri birbirine karıştı.

Ve ben, ne kadar dirensem de gözlerimi açık tutamadım.

“Kafasına dikkat edin, kafatasından darbe almış.”

Sesler çok uzaktaydı.

Sanki bir girdabın içine girmiştim. Sesleri duyuyordum ama ne konuştuklarını anlayamıyordum.

Birileri sürekli bir şeyler söylüyordu.

Ama kelimeler birbirine karışıyordu.

Tek anladığım cümle oldu.

“Sanırım siz hastayı tanıyorsunuz. Ambulansla siz gelir misiniz? Hastanede yakınından birinin bulunması gerekebilir.”

Yakınım mı?

Kimdi?

Gözlerimi açmayı çok istedim.

Kim benimle geliyordu?

Beni tanıyor muydu?

Yoksa gelen Melis miydi?

Melis olamazdı.

En son konuştuğumuzda bara gideceğini söylemişti.

Bu kadın başkaydı.

Ama kimdi?

Sesini bir yerden tanıyor gibiydim.

Belki de kaza yüzünden kafam karışıyordu.

Belki de hiçbir şey gerçek değildi.

Sesler bir süre sonra tamamen sustu.

Artık kimseyi duymuyordum.

Sadece kendi sesimi duyuyordum.

Nefes alışımı.

Kalbimin atışını.

Kafamın içinde durmadan dönüp duran düşünceleri.

Gözlerimi açmaya çalıştım.

Olmadı.

Bir daha denedim.

Yine olmadı.

Etrafı göremiyordum.

Etrafı duyamıyordum.

Nereye gittiğimi bilmiyordum.

Ama bildiğim bir şey vardı.

Ambulansla hastaneye gidiyordum.

Sesler bir anda çok yakından gelmeye başladı.

Sanki kulağımın dibinde konuşuyorlardı.

“Hastanın nesi oluyorsunuz?”

Bu hemşireydi.

Bir kadına soru soruyordu.

“Uzaktan bir tanıdığıyım.”

Uzaktan mı?

Bir akrabam mı acaba?

Kimdi bu kadın?

Neden benimle buraya kadar gelmişti?

“Daha net bilgi vermeniz lazım. Formu doldurmam gerekiyor.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra o kadın konuştu.

“Ezeli düşmanıyım.”

Ezeli düşmanı mı?

Benim ezeli düşmanım mı vardı?

Kimdi bu kadın?

Beni tanıyordu.

Hem de ezeli düşmanım olduğunu söylüyordu.

Ama ben onu tanımıyordum.

Eski sevgilim mi acaba?

Ama benim Melis'ten başka sevgilim olmadı ki.

Hem Melis değildi bu ses.

Gözlerimi açsam görecektim kim olduğunu.

Açmak istedim.

Gerçekten çok istedim.

Ama açamıyordum.

Göz kapaklarım ağırdı.

Sanki üzerlerine tonlarca ağırlık koymuşlardı.

Ne ses kaldı.

Ne ışık.

Ne de düşünce.

Sadece karanlık vardı.

“Hocam, vücudunda herhangi bir sakatlık kalır mı?”

“Bilmiyorum. Uyanınca anlayacağız durumunu. Kan geldi mi?”

“Hayır hocam.”

“Arkadaşları ailesine ulaşmış mı?”

“Bilmiyorum hocam.”

“Ben bir gidip sorayım.”

“Tamam hocam.”

Sesleri tekrar duymaya başladım.

Ama bu sefer çok netti.

Neredeyse yanımda konuşuyorlardı.

“Amma da yakışıklısın. Karın kasların maşallah, baklava gibi. Allah sahibine bağışlasın.”

Hemşirenin sesini duyunca içimden güldüm.

Demek ölmemiştim.

Çünkü ölseydim herhalde ilk duyduğum şey karın kaslarımın övülmesi olmazdı.

“Açelya Hanım, bir bakar mısınız?”

“Off... Şimdi sırası değildi be moruk. Manzarayı kaçırıyorum.”

Hemşirenin uzaklaştığını duydum.

“Tabii hocam.”

Keşke konuşabilseydim.

Keşke gözlerimi açabilseydim.

Buradaydım.

Her şeyi duyuyordum.

Ama kimse benim bunu bildiğimi bilmiyordu.

Hemşireye seslenmek istedim.

“Buradayım.”

Dilim kıpırdamadı.

Boğazımdan tek bir ses bile çıkmadı.

Biraz daha zorladım.

Yine olmadı.

O an anladım.

Bilincim geri geliyordu ama bedenim hâlâ bana ait değildi.

Gözlerimi açabilirsem her şeyi görecektim.

Kim olduğumu söyleyen kadını...

Beni hastaneye getiren insanları...

Ve belki de ambulansın içinde sesini duyduğum o kadını.

Gözlerimi açmaya bir kez daha çalıştım.

Bu sefer göz kapaklarım hafifçe kıpırdadı.

Ama yine açılmadı.

Sabretmem gerekiyordu.

Biraz daha sabretmem.

Çünkü artık sesleri duyabiliyordum.

Ve ilk defa...

uyanmak üzere olduğumu hissediyordum.

Bazı ayak seslerini duyuyordum.

Birisi bana doğru yaklaşıyordu.

Yine o hemşire miydi?

Bir süre sonra durdu.

Sedyemin yanındaki sandalyeyi çekip yanıma oturdu. Bana doğru eğildi.

“Ne yaptın sen bana?”

Sesi kısıktı ama duymuştum.

Sesini hatırlamıştım.

Bu ambulanstaki kadındı.

Nefesini hissedebiliyordum. Çok hızlı nefes alıp veriyordu. Bir şeyden korkuyor gibiydi.

“Yıllarca senden kaçtım.”

Benden kaçmıştı.

Benden kaçan kimdi?

“Bugün ise seni hastaneye getirdim.”

Kimdi bu kadın?

Beni tanıyordu.

Hayat gerçekten çok garipti.

“Çocukken sana baktığımda korkuyordum.”

Çocukken benden korkuyordu.

O an anladım.

Beni hastaneye getirenin kim olduğunu da...

Ezeli düşmanımın kim olduğunu da...

Nare'ydi.

Nare.

Nare.

“Senin yüzünden eve geç kaldım.”

Sesi titredi.

Eve geç kalmıştı.

Saat kaç olmuştu?

Ben kaç saattir buradaydım?

Ve biliyor musun...

Bir an sustu.

Derin bir nefes aldı.

“Yine de seni burada bırakıp gidemedim.”

Gözlerim titremeye başladı.

Vücudum bir an hafifledi.

Parmaklarımı oynattım.

Nare bana doğru eğildi.

“Aras?”

Cevap veremedim.

“Aras, beni duyuyor musun?”

Göz kapaklarım titredi.

Gözlerime beyaz bir ışık vurdu.

Kaşlarımı çattığımı hissettim.

Göz kapaklarımı yavaşça açtım.

İlk gördüğüm şey tavandaki beyaz ışıktı.

Başımı hafifçe sola çevirdim.

Karşımda Nare duruyordu.

Kumral saçları, açık kahverengi gözleri, çocukluktan kalma pembe yanakları ve ince vücuduyla tam karşımdaydı.

On yıl sonra ilk defa göz göze gelmiştik.

Dudaklarımdan dökülen tek kelime oldu.

“Nare.”

Sesimi duyunca kahverengi gözleri büyüdü.

Göğüs kafesi hızla kalkıp indi.

Hâlâ korkuyor muydu?

Bana yaptıklarımı unutmamıştı.

Bir adım geri attı.

“Uyanmışsın.”

Kaşlarımı çattım.

“Sen burada ne yapıyorsun?”

Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Ben de aynı şeyi sana soracaktım.”

Vücudumu hafifçe kımıldattım.

Bedenimin her yerinde adını bile bilmediğim bir acı vardı.

“Yavaş.”

Bana doğru yaklaştı.

Gözlerim yine onun gözleriyle buluştu.

“Beni sen mi getirdin?”

Başını salladı.

“Evet.”

“Neden?”

Bana afallamış gibi baktı.

“Neden mi?”

“Evet.”

Gözlerini benden kaçırdı.

“Çünkü orada öylece bırakıp gidemezdim.”

Bir süre sustum.

Neden beni beklemişti?

Eve geç kalmıştı.

Ama neden beni beklemişti?

Gözlerine baktım.

“Ben olsam seni bırakırdım.”

Başını kaldırıp bana baktı.

“Ben sen değilim.”

Hiçbir şey söylemeden kapıya doğru yöneldi.

Son kez bana baktı.

“Gitmem lazım.”

Kapının ucundaydı.

Bir adımla odadan çıkacaktı.

“Nare.”

Durdu.

Arkasını dönmedi.

Dönemedi mi?

Yoksa dönmek istemedi mi?

“Ne?”

Bir süre sustum.

Sonra kelimeler ağzımdan kendiliğinden çıktı.

“Ben seni hatırlıyorum.”

Omuzları hafifçe düştü.

“Keşke hatırlamasaydın.”

Eli kapının koluna yöneldi.

Tam açacakken durdu.

Eli havada kaldı.

Sonra yavaşça arkasını döndü.

“Hatırlıyorsun demek.”

“Evet.”

“Her şeyi mi?”

“Nare...”

“Ne?”

“Ben...”

Sustum.

Hiçbir şey diyemedim.

Sözümü kesti.

“Özür dileyeceksin.”

Başımı kaldırdım.

“Ben özür dilemek kolay...”

Sözümü bitiremeden bana doğru birkaç adım attı.

“Sen benim dört yılımı geri verebilecek misin?”

Sustum.

“Okula gitmek istemediğim sabahları geri verebilir misin?”

Yine sustum.

“Ağladığım geceleri silebilir misin?”

Cevap veremedim.

“İnsanların içinde bana güldüğünüz o günleri unutturabilir misin?”

Gözlerim yere indi.

Kafamı kaldırmaya yüzüm yoktu.

“Hayır.”

Tek söyleyebildiğim buydu.

Ona dört yılını geri veremezdim.

Ona yaptıklarımı unutturamazdım.

Nare bir süre yüzüme baktı.

Sonra sesi eskisinden daha sakindi.

“İşte ben de senden bunu beklemiyorum.”

Başımı kaldırdım.

Gözlerime bakıyordu.

“Ben senden geçmişimi düzeltmeni istemiyorum Aras.”

Bir adım daha yaklaştı.

“Çünkü ikimiz de biliyoruz, bunu yapamazsın.”

Gözleri doldu ama ağlamadı.

“Ben sadece bir daha o kızın karşısına çıkmamanı istiyorum.”

Kalbim sıkıştı.

“O kız...”

Sustu.

“Artık ben değilim.”

Sonra kapıya yöneldi.

Bu kez arkasından seslenmedim.

Çünkü ilk defa onun gitmesine engel olmaya hakkım olmadığını biliyordum.

Kapı kapandı.

Odanın içinde tek başıma kaldım.

Tavana baktım.

Yıllarca babamın bana yaptıklarını düşündüm.

Bana yaşattığı hayatı.

Elimden alınan futbolu.

Çocukluğumu.

Sonra Nare'yi düşündüm.

Ben de onun çocukluğundan bir şeyler çalmıştım.

Belki babamın bana yaptığını kendime bahane edebilirdim.

“Ben de çocuktum,” diyebilirdim.

Ama artık biliyordum.

Çocuk olmak, başka bir çocuğun canını yakmayı haklı çıkarmıyordu.

Gözlerimi kapattım.

İlk defa hayatımda hiçbir bahanem yoktu.

Sadece pişmanlığım vardı.

Ve o gece anladım.

Bazı insanlardan özür dilemek için geç kalırsın.

Ama asıl acı olan...

Özrünün hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bilerek yine de söylemek istemendir.

Nare'ye söyleyemediğim o iki kelime boğazımda kaldı.

Özür dilerim.

Ve ben ilk defa...

Bunu söylemenin bile yetmeyeceğini biliyordum.

Tam o sırada kapı çaldı.

Ege içeri girdi.

İçeri girer girmez ilk Nare'ye baktı.

“Nare.”

Nare arkasına döndü.

Ege'nin kolundaki banda takıldı gözleri.

“Koluna ne oldu?”

“Kan verdim.”

Nare başını hafifçe salladı.

“Teşekkür ederim.”

Ege ona baktı.

Sonra bana döndü.

Ege bana kan mı vermişti?

Bir süre ikisine baktım.

Ege başıyla kapıyı işaret etti.

“Artık gidebilirsin.”

Nare hafifçe başını salladı.

Sonra bana doğru döndü.

“Geçmiş olsun.”

Dudaklarımı araladım.

“Nare...”

Durmadı.

Seslendiğimi duymuştu.

Ama arkasına bile bakmadan odadan çıktı.

Ege kapıya baktı.

Sonra bana dönüp ıslık çaldı.

“Ulan ne şerefsizsin lan sen.”

“Ne lan? Ben mi kıza beni ambulansla hastaneye götür dedim?”

“Yoldan motorla geçerken o da geçiyormuş. Yoksa ben Nare'yi asla fark etmezdim.”

“Ne ballı adamsın. Melis'ten ayrılıp hemen başka kızı buluyorsun.”

“Melis'in haberi var mıydı benim hastanede olduğumdan?”

Ege omuzlarını kaldırdı.

“Melis seni aradı mı?”

“Aramadı.”

“Beni de aramadı.”

“Nasıl yani?”

“Nare bana telefonunu verdi. Son arama kayıtlarında Melis gözükmüyor.”

Bir süre sustum.

“İçki içiyordur şimdi. Kafası yerinde değildir onun.”

“Arayıp haber vereyim mi?”

“Yok. Verme.”

Kaşlarımı çattım.

“Bırak ne hali varsa görsün. Meyhane köşelerinde sürtsün, içki masalarına meze olsun.”

Ege bana baktı.

“Tabii oğlum. Ne de olsa Nare var. Kızı ikna et, al nikâhına.”

Ege'ye doğru baktım.

Kolumu kaldırabilsem şu çok bilmiş yüzüne iki yumruk geçirirdim.

“Ege, sen şu an şu hâlime yat kalk dua et. Yoksa sana iki geçirirdim.”

“Ne lan, yalan mı? Kıza nasıl baktığını gördüm.”

“Öyle mi? Nasıl bakıyordum?”

“Süt dökmüş kedi gibi.”

Derin bir nefes verdim.

“Sen Nare'yi unut kardeşim. O kız senin yengen olmayacak.”

Ege sırıtıp sandalyeye yaslandı.

“Öyle deme. Kadere karşı gelemezsin.”

“Ege...”

“Bir de bakmışsın nikâhında.”

“Ege.”

“Bir de bakmışsın koynunda.”

Başımı yastığa gömdüm.

“HEMŞİRE HANIM!”

Ege kahkahayı bastı.

Bir süre sonra kızıl saçlı, üzerinde yeşil hemşire üniforması olan kadın içeri girdi.

“Buyurun?”

“Şu salağı lütfen alır mısınız? Yoksa birazdan morga götürmek zorunda kalırsınız.”

Hemşire hafifçe güldü.

“Hastayı lütfen yormayalım. Dinlenmesi lazım, vücudu çok darbe aldı.”

Ege hemen ayağa kalktı.

“Tamam hemşire bacım, o iş bende. Nare'yi çağırırım, anında düzelir.”

“Ege, siktir git başımdan. N'olur ya.”

Ege yine gülmeye başladı.

Tam o sırada odaya hemşire önlüğü giymiş başka bir kadın girdi.

Elinde bir kan torbası vardı.

“Canım, bunu hastaya takacakmışız. Fatih Hoca istedi.”

“Tamam, ben hallederim.”

Hemşire kan torbasını hazırlamaya başladı.

Gözüm Ege'nin kolundaki banda gitti.

“Senin kanın mı lan bu?”

“Hee, benim.”

Kolunu kaldırıp bandajını gösterdi.

“Bundan sonra benim kanım senin damarlarında dolaşacak.”

Sırıttı.

“İnşallah huyum da sana çeker.”

Yüzümü buruşturdum.

“Almayayım ben senin gibi şerefsiz olacağıma namuslu adam olmayı tercih ederim.”

Ege kahkahayı bastı.

“Ulan kanımı verdim, yine şerefsiz oldum.”

“Sen doğuştan şerefsizsin.”

“İyileş de görürsün doğuştan şerefsiz neymiş.”

İlk defa o gün gerçekten güldüm.

Canım acımasına rağmen güldüm.

Belki de hastane odasında ilk defa biraz olsun nefes almıştım.

Ama Nare'nin kapıdan çıkarken bana son kez bile bakmaması...

Aklımdan çıkmıyordu.

“Oğlum! Oğlum nerede? Motor kazası geçirmiş, ambulansla gelmiş!”

Annemin sesiydi bu.

Ege'ye döndüm.

“Sen mi haber verdin lan?”

“Abi ne yapayım ya? Aradım söyledim vallahi.”

Hemşire Ege'nin verdiği kanı serumla bana bağlamıştı. Bana dönüp gülümsedi.

“Merak etmeyin, ben söylerim burada olduğunuzu.”

Hızlıca odadan çıktı.

Ege annemin arkasından baktı.

“Oğlum bir de bana şerefsiz diyorsun. Asıl şerefsiz sensin lan. Önce Melis, ondan ayrıldın. Nare şimdi. Bir de bu kızıl kafa.”

“Ne oldu, kıskandın mı?”

“Ne kıskanacağım lan? Benim Hazal'ım daha güzel.”

Hazal ve Ege iki yıldır sevgiliydi.

Hazal hemşireydi. Atanmayı bekliyordu. Sınava girmişti ve sonuçların açıklanmasına iki gün kalmıştı. Devlete atandığı gün evleneceklerdi.

“O zaman niye kadının arkasından baktın?”

“Oğlum ben senin namusunu düşündüğüm için söyledim. Kadın sana yürümüyor, at gibi koşuyor.”

Tam Ege'ye cevap verecektim ki kapı açıldı.

Annem ağlayarak içeri girdi.

“Oğlum... Evladım... Aras'ım.”

Yanıma gelip bana sarıldı.

Öyle sıkı sarılmıştı ki göğsümdeki bütün kemikler yeniden kırılacak sandım.

“Aylin abla, yavaş! Yaralarına zarar veriyorsun. Sıktın çocuğu limon gibi.”

“ Ay oğlum, çok pardon.”

Annem ağlayan mavi gözleriyle bana bakıyordu.

Korkmuştu.

“Anne, üzülme. Ben iyiyim. Korkacak bir şey yok. Birkaç küçük sürtünme, merak etme.”

“Ne demek birkaç küçük sürtünme? Bu ne hal? Sen nasıl sürüyorsun motoru? Siparişi müşteriye nasıl götürüyorsun?”

Bu ses babamındı.

Başımı kaldırdım.

Ellerini arkasında birleştirmiş, çatık kaşlarıyla dimdik duruyordu.

Bana bakıyordu.

Ama onun için önemli olan evladının canı değildi.

Siparişin müşteriye gidip gitmediğiydi.

Derin bir nefes aldım.

Babamın yüzüne bakamıyordum.

Söylediğim her kelimeyi dikkatle seçmem gerekiyordu.

Çünkü ellerini arkasında birleştirdiğinde ne taşıdığını çok iyi biliyordum.

Sopa.

Çocukluğumdan beri o sopanın sesini biliyordum.

Derin bir nefes daha aldım.

Her şeyi tek seferde söyledim.

“İşten çıktım baba.”

Babamın kaşları daha da çatıldı.

“Hakan abiyle kavga ettik. Ben de çıktım. Motorumla yolda giderken önüme tavşan çıktı. Direksiyonu kırdım, kontrolü kaybettim. Sonra düştüm.”

Annem babama bakamıyordu.

Çünkü o da biliyordu.

Babam bana fiziksel olarak dokunmasa bile birkaç kelimeyle canımı yakabilirdi.

Babam uzun uzun yüzüme baktı.

Sonra küçümseyerek başını salladı.

“Tüh senin kalıbına.”

Yüzüme tükürdü.

Gözlerimi kapattım.

Alışmıştım.

Çocukluğumdan beri alışmıştım.

Her seferinde hiçbir şey olmamış gibi yüzümü silerdim.

Bu sefer de öyle yaptım.

Babam anneme döndü.

“Aylin, bu şerefsiz köpek eve gelmeyecek.”

Annemin gözleri büyüdü.

“Murat...”

“Madem it gibi gezecek, bırak sokakta kalsın.”

“Ne yapacak dışarıda?”

“Bırak ne hali varsa görsün. Karıya mı gidiyor, kıza mı gidiyor, ben bilmem. Ne hali varsa görsün.”

Babam ellerini yeniden arkasında birleştirip odadan çıktı.

Kapı kapandı.

Annem ağlamaya devam ediyordu.

Ona baktım.

“Anne, merak etme. Ben başımın çaresine bakarım.”

“Oğlum ne yapacaksın? Gecenin bir yarısı tek başına kime gideceksin?”

Ege hemen araya girdi.

“Aaa Aylin teyze, ayıp ettin. Ben ne güne duruyorum burada?”

Annem ona baktı.

“Hastaneden çıkalım, bize götürürüm onu. Sen merak etme. Bebeğimizi dışarıda bırakmam.”

Annem Ege'ye bakıp ağlamanın arasında hafifçe gülümsedi.

Sonra tekrar bana döndü.

“Ege'lerde mi kalacaksın?”

“Evet anne.”

“Tamam.”

Annemin sesi titriyordu.

İçinden gelmiyordu.

Bir anne olarak çocuğunu başka birinin evine bırakmak istemiyordu.

Ama başka çaresi de yoktu.

Abim annemin kolundan tuttu.

“Anne, hadi gidelim. Babam kızmasın şimdi.”

Sonra bana baktı.

“Aras, sen niye çıkıyorsun işten? Bilmiyor musun babamın huyunu?”

İçimde bir şey koptu.

“Abi sen de başlama zaten.”

Sesim yükselmişti.

“Babam sayesinde ne şerefsizliğim kaldı ne adamlığım kaldı.”

Odaya sessizlik çöktü.

Abim sustu.

Sonra yanıma yaklaşıp omzuma hafifçe dokundu.

“Oğlum, ben babanı ikna ederim.”

Başımı salladım.

“Şimdi olmaz abi. Babam zaten çok sinirli. Ben eve gelirsem sana da sarar.”

Bir süre sustum.

“Bu gece Ege'lerde kalırım.”

Annem derin bir nefes verdi.

Beni bırakıp gitmek istemiyordu.

Ama başka şansı da yoktu.

Yanıma gelip alnımdan öptü.

“Sen sakın merak etme.”

Ben gülümsedim.

“Sen de merak etme anne.”

Annem kapıya doğru yürüdü.

Gitmeden önce bir kez daha arkasına baktı.

O bakışı unutmayacaktım.

Çünkü annem o gece hastaneden giderken oğlunu değil...

Çocuğunu bırakıp gidiyordu.

Ben ise yatağın üzerinde ilk defa şunu düşündüm.

Babam eve gitmemi istemiyordu.

Belki de hayatımda ilk kez...

Ben de eve gitmek istemiyordum.

Annem ve abim odadan çıktıktan sonra bir süre öylece tavana baktım.

Ege hâlâ yanımda oturuyordu.

“Lan.”

“Ne?”

“Beni burada bırakıp gitmeyeceksin değil mi?”

“Yok oğlum. Doktor çıkabilirsin derse seni alıp götüreceğim.”

Tam o sırada kapı açıldı.

Doktor içeri girdi.

Elindeki dosyaya bakıp sonra bana döndü.

“Nasıl hissediyorsun?”

“Her yerim ağrıyor hocam.”

“Bu normal. Kafandan darbe aldın, vücudunda da sürtünmeye bağlı yaralanmalar var.”

Başımı salladım.

Doktor gözlerime baktı, ışık tuttu.

“Baş dönmen devam ediyor mu?”

“Biraz.”

“Bulantı?”

“Yok.”

“Görmede bulanıklık?”

“Yok.”

Sonra birkaç şey daha sordu.

Kollarımı ve bacaklarımı hareket ettirmemi istedi. Ağrıyan yerlerimi kontrol etti. Başımı yavaşça sağa sola çevirmemi söyledi.

Bir süre beni inceledikten sonra dosyayı kapattı.

“Şimdilik durumun iyi görünüyor.”

Ege derin bir nefes verdi.

“Yani çıkabilir mi hocam?”

“Evet. Ama bu gece mutlaka dinlensin. Baş ağrısı şiddetlenirse, kusma, bayılma, bilinç bulanıklığı gibi bir durum olursa tekrar hastaneye gelmeniz gerekiyor.”

“Tamam hocam.”

Doktor bana baktı.

“Motor kullanmak yok.”

Ege hemen araya girdi.

“Hocam merak etmeyin, motorun anahtarını ben alıyorum.”

“İyi yaparsın.”

Doktor odadan çıktı.

Ege bana baktı.

“Duydun mu? Motor yok.”

“Duydum.”

“Bir de artistlik yapıp gizlice motoru almaya kalkarsan seni kendim hastaneye geri getiririm.”

“Tamam lan.”

Yavaşça yataktan doğrulmaya çalıştım.

Vücudumun her tarafı sızladı.

Ege hemen koluma girdi.

“Yavaş.”

“İyiyim.”

“Senin şu ‘iyiyim’ demen var ya, hiç güven vermiyor.”

Ayağa kalktım.

Bir an başım döndü.

Ege beni tuttu.

“Tamam, tamam. Kahramanlık yapma.”

Üzerime montumu geçirdim.

Telefonumu cebime koydum.

Hastanenin kapısından çıkarken bir an durdum.

Buraya ambulansla gelmiştim.

Şimdi kendi ayaklarımla çıkıyordum.

Ama hastaneye giren Aras'la çıkan Aras aynı değildi.

Çünkü o odada on yıl önce yaptığım bir şeyi ilk defa gerçekten hatırlamıştım.

Nare'yi.

Ege arabanın ön kapısını açtı. Eliyle ön koltuğu gösterdi.

“Buyurun prensesim.”

“Buyurdum, şerefsiz.”

Ön koltuğa oturdum.

Telefonumu çıkarıp Nare'nin hesabına baktım.

Çevrim içi değildi.

“Ne oldu lan, neye bakıyorsun?”

“Hiçbir şeye.”

“Nare'yi mi düşünüyorsun?”

“Ege, şu Nare konusunu kapat artık ya. O kız bana bakmaz. Bana âşık olmaz. Beni sevmez.”

“Peki sen sever misin?”

Bir an sustum.

Ben sever miydim?

Âşık olur muydum?

Bilmiyordum.

Ama bir şeyden emindim.

Ona çok değer verirdim.

Ege arabayı çalıştırdı.

Yola çıktık.

Anne babası akrabalarının düğününe gittiği için evde değillerdi. Bu gece onun evinde kalmam sorun olmayacaktı.

Yarım saat sonra evin önüne geldik.

Yavaşça arabanın kapısını açıp indim.

Telefonumdan saate baktım.

Saat on birdi.

Hâlâ mesaj yoktu.

Ege arabayı kilitledikten sonra bana baktı.

“Bırak artık şu telefonu. Bana konuyu kapat diyorsun, konuyu sürekli sen açıp duruyorsun.”

Derin bir nefes verdim.

“Yazsaydı şu saate kadar bir şey yazardı.”

Telefonu kapatıp cebime koydum.

Eve girdik.

Ege ışıkları açtı.

Ben daha fazla dayanamadım.

Kendimi kanepenin üzerine bıraktım.

Vücudumun her yeri ağrıyordu.

Bacaklarım...

Kollarım...

Sırtım...

Göğsüm...

Ama en çok yüreğim ağrıyordu.

Çünkü Nare'yi bir kere daha görme şansım olmayacakmış gibi hissediyordum.

Hastanenin odasından çıktığı an gözümün önünden gitmiyordu.

Söyleyemediğim kelimeler vardı.

Yutkunup içime attığım cümleler.

On yıl boyunca söyleyemediğim bir özür vardı.

Ve şimdi belki de onu bir daha hiç göremeyecektim.

Ne kadar zaman geçti bilmiyordum.

Ama bildiğim tek bir şey vardı.

On yıl sonra Nare'yi ilk defa görmüştüm.

Ve bunun son görüşümüz olmasını istemiyordum.

On yıl daha geçer miydi?

Bilmiyordum.

Ama koca dünyada onca insanın arasında...

Yine karşıma çıkmıştı.

Bana bakmıştı.

Beni görmüştü.

Benimle ambulansa binmişti.

Benimle konuşmuştu.

Ve ben onun karşısında, on yıl önceki o çocuk gibi yine susup kalmıştım.

Telefonumu cebimden çıkardım.

Instagram'a girdim.

Nare'nin hesabını açtım.

Mesaj kısmına bastım.

Parmaklarım klavyenin üzerinde bir süre hareketsiz kaldı.

Sonra yazmaya başladım.

Nare,

Bugün sana söyleyemediğim şeyler var.

Benden bir özür beklemediğini biliyorum. Belki özrümü duymak bile istemiyorsun.

Ama ben bugün ilk defa yaptıklarımı gerçekten düşündüm.

“Çocuktuk” diyerek kendimi savunmak istemiyorum. Çünkü sen de çocuktun.

Ben seni ağlatırken bunun senin hayatında ne kadar büyük bir yara bırakacağını bilmiyordum. Ama bilmemem yaptıklarımı değiştirmiyor.

Sana dört yılını geri veremem. Ağladığın geceleri silemem. Okula gitmek istemediğin sabahları geri getiremem. O günleri hiç yaşanmamış gibi yapamam.

Bunların hiçbirini değiştiremem.

Sadece senden özür dileyebilirim.

Bugün beni orada bırakıp gitmediğin için de teşekkür ederim. Neden yaptığını bilmiyorum. Belki bana hâlâ kızgınsın. Belki hâlâ benden korkuyorsun. Belki de sadece vicdanın el vermedi.

Ama gittin.

Ve beni orada bırakmadın.

Bunun benim için ne kadar büyük bir şey olduğunu bilmiyorsun.

Cevap vermek zorunda değilsin.

Beni affetmek zorunda da değilsin.

Hayatına devam et. Beni unut. Hatta bir daha karşılaşmak isteme. Bunların hepsine hakkın var.

Ben senden hiçbir şey istemiyorum.

Sadece bugün, on yıl önce sana yaptığım şeyler için ilk defa gerçekten utanarak söylüyorum...

Özür dilerim, Nare.

Mesajı göndermeden önce uzun uzun ekrana baktım.

Sonra parmağımı gönder tuşunun üzerine götürdüm.

Bir an durdum.

Ve gönderdim.

Ekranda tek bir kelime belirdi.

Gönderildi.

Telefonu elimden bıraktım.

Bu kez çevrim içi olup olmadığına bakmadım.

Cevap verip vermediğini kontrol etmedim.

Sadece başımı kanepenin arkasına yasladım.

Gözlerimi kapattım.

Belki Nare bu mesajı hiç okumayacaktı.

Belki okuyup silecekti.

Belki bana bir daha asla cevap vermeyecekti.

Ama ilk defa geçmişte yaptığım bir şeyin karşılığında bir şey beklemeden özür dilemiştim.

Ve belki de bazı insanlar hayatımıza geri dönmek için değil...

Bizi geçmişimizle yüzleştirmek için giriyordu.

Nare de on yıl sonra karşıma bunun için çıkmıştı.

Ben henüz bilmiyordum.

Ama o gece hayatımda ilk defa...

Bir şeyin başladığını hissediyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

60okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18