KARANLIĞIN BAŞLANGICI

Vaveyla Yazarı: Melike Başoğlu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: KARANLIĞIN BAŞLANGICI

Aras beni öpmüştü.

Aklımdan geçen tek şey buydu.

Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Hatta ona bakmaya bile cesaret edemiyordum. Gözlerimi yere indirip birkaç saniye öylece kaldım. Kalbim göğsümün içinde öylesine hızlı atıyordu ki biraz daha hızlansa yerinden çıkacakmış gibi hissediyordum.

Aras beni gerçekten öpmüştü.

Ve ben…

Ben ona karşılık vermiştim.

Bu düşünceyle yüzümün ısındığını hissettim. Ellerimi nereye koyacağımı bilemez hâle gelmiştim. Birkaç dakika önce yaşananlar gözümün önünden gitmiyordu. Aras'ın bana yaklaşması, aramızdaki o kısa mesafe ve sonra…

Gözlerimi sıkıca kapattım.

“Allah'ım…”

Bunu içimden söyleyip başımı hafifçe iki yana salladım. Kendime gelmem gerekiyordu. Ama nasıl gelecektim ki? İnsan birkaç saniye içinde bütün düşüncelerini nasıl birbirine karıştırabilirdi?

Ben yapmıştım işte.

Hem de Aras yüzünden.

Ona baktığımda yüzündeki ifadeyi görünce daha da utandım. Sanki göz göze gelirsek az önce olan her şey yeniden yaşanacakmış gibi hissediyordum.

“Bana niye öyle bakıyorsun?”

Sesini duyunca irkildim.

“Bakmıyorum.”

“Bakıyorsun.”

“Hayır.”

Gülümsedi.

“Peki.”

O tek kelime bile daha çok utanmama yetti.

Başımı çevirdim. Dudaklarımı birbirine bastırırken istemsizce gülümsediğimi fark ettim. Hemen toparlanmaya çalıştım ama nafileydi.

İçimde garip bir şey vardı.

Korku hâlâ oradaydı.

Geçmişim hâlâ peşimdeydi. Yaşadıklarım bir anda silinmemişti. Birkaç saniyelik bir yakınlık, yıllardır içimde taşıdığım bütün korkuları yok edemezdi.

Ama Aras'ın beni öpmesi başka bir şeyi değiştirmişti.

Bana hâlâ sevilebilecek biri olduğumu hissettirmişti.

Belki de uzun zamandır ilk kez birinin bana böyle yaklaşmasından korkmamıştım.

Çünkü o Aras'tı.

Ve nedense onun yanında kendimi sürekli korumak zorunda değilmişim gibi hissediyordum.

Yine de içimde bir ses sürekli aynı şeyi söylüyordu:

“Dikkatli ol, Nare.”

Ben de o sesi susturmadım.

Çünkü korkularımın bir nedeni vardı.

Ama bu kez korkularıma rağmen gülümsüyordum.

Aras'a tekrar baktım.

Göz göze geldiğimiz anda kalbim yine hızlandı.

Ne kadar saçmaydı.

Bir insan birini öptükten sonra nasıl olur da hiçbir şey olmamış gibi bakabilirdi?

Ben olamıyordum.

Benim için o birkaç saniye, kafamın içinde saatlerdir dönüp duruyordu.

Aras beni öpmüştü.

Ve ben, bütün korkularıma rağmen o anı unutmak istemiyordum.

Aras da ben de şaşkındık. Ama onun yüzündeki ifadeye baktığımda, aslında bu anı ne kadar zamandır beklediğini anlayabiliyordum. Benden yalnızca tek bir adım beklemişti. Aramızdaki o görünmez duvarın biraz olsun kırılması için benim yaklaşmamı, benim ona izin vermemi beklemişti.

Ve sonunda o adımı ben atmıştım.

İçimde garip bir his vardı. Sanki uzun zamandır aramızda duran o duvarın ilk taşı yerinden çıkmıştı. Bir kez yıkılmaya başladıktan sonra onu tamamen ortadan kaldıracağıma emindim.

Aras'ın yüzünde anlamlandıramadığım bir gülümseme vardı. Belki de geç kaldığımın farkındaydım. Belki bu anın çok daha önce yaşanması gerekiyordu. Ama yine de bozmak istemiyordum. Aras'ın gözlerinden ayrılmak istemiyordum. O an yalnızca ona bakmak, yüzündeki ifadeyi hafızama kazımak istiyordum.

Aras bir kez daha yüzünü bana yaklaştırdı. Dudaklarıma yeniden yaklaşırken sanki bu anın hiç bitmesini istemiyordu. Ben de birkaç saniyeliğine dünyanın geri kalanını unutmuştum.

“Aras…” diye fısıldadım.

Bir anda durdu. Gözlerini gözlerime kilitledi.

“Dur… Lütfen dur. Okula geç kalacağım.”

Sesim titriyordu. Aslında ikimiz de bu anı bozmak istemiyorduk. Bunu Aras'ın gözlerinden anlayabiliyordum. Ben de istemiyordum. Ama gitmem gerekiyordu. Ne kadar onun yanında kalmak istesem de hayat devam ediyordu ve benim okula yetişmem gerekiyordu.

Aras yüzünü bir kez daha bana yaklaştırdı. Bu kez dudaklarıma değil, alnıma yavaşça bir öpücük bıraktı.

Sonra geri çekildi.

Aramızdaki mesafe yeniden açılırken ona bakmaya devam ettim. Sanki birkaç saniye önce aramızda olmayan bir şey artık vardı. Küçücük bir adım atmıştım ama o adımın ikimiz için de ne kadar büyük bir anlam taşıdığını biliyordum.

Aras gözlerimin içine bakarak konuştu.

“Hani Ezel'in düşmanıydım? O gün ambulansta öyle demiştin.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

“Sen… Sen dediklerimi duydun mu?”

“Evet,” dedi hiç düşünmeden. “Hem de her şeyi duydum. Ve sen şu an Ezel'in düşmanını öptün.”

Bir an öylece kaldım.

Ben gerçekten Ezel'in düşmanını öpmüştüm.

Üstelik Aras da bunun farkındaydı.

“Geç kalıyorum Aras. Okula gitmem lazım.”

Onun yanından geçip mutfağa gittim. Aras çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı. Sandalyemi çekip masaya oturdum. Birkaç saniye sonra Aras da karşıma geçti.

Ama kahvaltıyla pek ilgilenmiyordu.

Bana bakıp duruyordu.

Daha doğrusu sırıtıyordu.

“Ne bakıyorsun?” dedim.

Aras'ın yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.

“Evlenince birbirimize dokunmayacağız demiştik. Bu kuralı sen koymuştun. Kuralı bozan da sen oldun.”

Bir an boşluğuma geldi.

“Bu kural hâlâ geçerli. İlk ve son, anladın mı?”

“Tamam, tamam. Kabul. Benim için.”

Masadaki çatalı eline aldı, peynirden küçük bir parça alıp ağzına attı.

Sonra sanki dünyanın en normal şeyini söylüyormuş gibi ekledi:

“Kurallar ne de olsa çiğnenmek için vardır.”

Gülmemek için kendini zor tuttuğu her hâlinden belliydi.

“Benim kurallarım asla çiğnenmez, tamam mı? Ben koyduğum kuralı geçmiş olabilirim ama kural hâlâ geçerli. Anladın mı?”

“Tamam, anladım. Sorun yok.”

Kahvaltımı hızlıca yapmaya çalışıyordum. Gerçekten çok geç kalmıştım. Çatalımı salatalığa, domatese batırıp peş peşe ağzıma atıyordum.

Tam o sırada başımı kaldırıp Aras'a baktım.

Dudağının kenarında ruj izim vardı.

Bir an bakakaldım.

Bir şey söylersem güleceğime emindim. Ama asıl mesele dışarı çıktığında insanların onu görmesiydi. O hâliyle dışarı çıkarsa rezil olacaktı.

“Aras…”

Bana baktı.

“Bir şey diyeceğim ama gülmek yok.”

“Tamam. Gülmeyeceğim. Söyle.”

Gülmemek için kendini zor tuttuğunu daha şimdiden anlayabiliyordum.

“Dudağının kenarında ruj izim kalmış.”

Aras'ın yüzündeki ifade bir anda değişti.

Sırıtışı daha da belirginleşti. Gözleri hafif çekik olduğu için gülerken daha da kısılıyordu. Başparmağıyla dudağının kenarını sildi. Sonra parmağına baktı.

Gerçekten ruj bulaşmıştı.

Masadaki kâğıt havluyu alıp parmağını sildi. Bana bakmıyordu. Derin bir nefes aldı.

Sonra dayanamadı.

“En azından güzel öpmüşüm. Ruj izin çıkmış.”

Elimdeki çatalı masaya bıraktım.

Sandalyemden kalktım.

“Ya var ya… Dalga geçmek için yer arıyorsun.”

Kapıya doğru yöneldim. Kapının yanında duran küçük ayakkabılıktan hafif topuklu ayakkabılarımı aldım ve ayağıma geçirdim.

Aras da arkamdan geldi.

“Tamam, şaka yaptım. Özür dilerim. Hadi biraz daha kahvaltını yap.”

“Gerek yok. Doydum ben.”

“Tabii… Dudaklarımı öpünce doydun, değil mi?”

Olduğum yerde durup Aras'a baktım.

Gülmemek için hâlâ kendini zor tutuyordu. Yüzü ise domates gibi kızarmıştı.

Bir şey söylemedim.

Sadece evin kapısını açtım.

Dışarı çıktım ve arkamı bile dönmedim.

Bir an önce okula gitmek istiyordum.

Ama ne kadar hızlı uzaklaşırsam uzaklaşayım, yüzümdeki gülümsemeyi bir türlü saklayamıyordum.

Binadan dışarı çıktığımda ciğerlerimi dolduracak kadar derin bir nefes aldım.

Az önce ne yaşamıştık biz?

Aras'a sınır koyan bendim. Aramıza mesafe koyan, kurallar belirleyen, kendimi ondan uzak tutmaya çalışan da bendim. Ama o sınırı bozan yine bendim. İlk evlendiğimiz zamanlarda Aras'tan korkuyordum. Onun yanında nasıl davranacağımı bilmeden, sürekli bir sonraki adımını düşünerek yaşamıştım.

Şimdi ise fark ediyordum ki belki de korkmam gereken tek kişi Aras değildi.

Kendimden de korkuyordum.

Çünkü Aras'a biraz daha yaklaşırsam geri dönüşü olmayan bir yola gireceğimi biliyordum. Kalbime izin verirsem, sonucuna katlanmak zorunda kalacaktım.

Hava iyice soğumaya başlamıştı. Rüzgâr yüzüme çarpıyor, elbisemin eteğini savuruyordu. Eteğim açılmasın diye adımlarımı yavaşlatmak zorunda kaldım. Neyse ki evimle okul birbirine çok yakındı. Yürüyerek rahatlıkla gidebileceğim bir mesafedeydi.

Evden çıkarken aceleyle omuz çantamı almıştım. Birkaç adım attıktan sonra aklıma kulaklığım geldi. Çantamı açıp hızlıca karıştırdım.

“Lütfen içinde ol…”

Parmaklarım kabloya değdiğinde rahatladım.

Kulaklığımı çıkardım. Kablonun ucunu telefonuma takıp diğer iki ucunu kulaklarıma yerleştirdim. Müzik listemi açtım. Müzik dinlemeyi çok seviyordum. Eski şarkılardan yeni şarkılara kadar her şeyi dinlerdim. Bazen tek bir şarkı, söyleyemediğim onlarca cümleyi benim yerime söyleyebiliyordu.

Son zamanlarda en çok dinlediğim şarkılardan birini açtım.

KAF'ın Yorgun Hayaller şarkısı çalmaya başladığında telefonumu kapattım ve elimde tutarak yürümeye devam ettim.

Müziğin sesi kulağıma doldukça içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. Şarkıya eşlik etmek istiyordum ama çevremdeki insanlardan çekindiğim için yalnızca dudaklarımı oynatıyordum.

Şarkının sözleri zihnime takıldıkça düşüncelerim yeniden geçmişe döndü.

Ben zaten yıllardır içime atmaya alışmıştım.

Çocukken canım yandığında söylemezdim.

Üzüldüğümde kimseye anlatmazdım.

Bana “Nasılsın?” diye sorduklarında düşünmeden “İyiyim.” derdim.

Ama değildim.

Hiçbir zaman gerçekten iyi olmamıştım.

Belki de insan bazı şeyleri içine atmaya o kadar alışıyordu ki bir süre sonra konuşmak daha zor geliyordu.

Şimdi de aynıydı.

Mehmet'in bana yaptıklarını içime atmıştım.

Çünkü konuşursam herkesin tehlikeye gireceğini biliyordum.

Ben susarsam belki kimseye bir şey olmazdı.

En azından kendimi buna inandırıyordum.

Kulağımdaki şarkı bitti. Ardından başka bir şarkı çalmaya başladı ama kafamın içindeki düşünceler o kadar gürültülüydü ki müziğin sesini neredeyse duyamıyordum.

Yollardan geçiyordum.

İnsanlar beni görüyorlardı.

Belki dışarıdan bakıldığında sıradan bir genç kadındım. Elinde telefonu, kulağında kulaklığı, okuluna giden bir öğretmen…

Ama kimse içimde kopan fırtınalardan haberdar değildi.

Kimse geceleri uyumadan önce aklımdan geçenleri bilmiyordu.

Kimse gülümserken içimde ne kadar çok şeyi sakladığımı görmüyordu.

Okula ne kadar sürede geldiğimi fark etmemiştim. Belki on dakika, belki yirmi dakika yürümüştüm. Başımı kaldırdığımda okulun önünde olduğumu gördüm.

Bir süre olduğum yerde durup okula baktım.

Okulumuzun duvarları pembe, mavi, yeşil… Her tarafında çocukların dikkatini çekecek farklı renkler vardı. Normalde buraya baktığımda içimi sıcak bir his kaplardı.

Ama o gün gördüğüm renkler bile bana soluk geliyordu.

Sanki bütün dünya gri ve siyaha boyanmıştı.

Derin bir nefes alıp okulun siyah demir kapısından içeri girdim.

Bahçede öğretmenler, öğrenciler ve veliler yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı.

Beni görür görmez birkaç öğrencimin gözleri parladı.

“Nare öğretmenim!”

Bir anda hepsi bana doğru koşmaya başladı.

Daha ne olduğunu anlayamadan birkaç küçük beden belime sarıldı. Dengemi kaybedecek gibi oldum. Hepsi aynı anda bana sarılmaya çalışıyordu.

Eğilip kollarımı onların etrafına sardım.

“Çocuklar… Sizi çok özledim. Nasılsınız bakalım?”

“Biz de sizi çok özledik öğretmenim!”

Birkaçının aynı anda konuşmasıyla gülümsedim.

Onların sesini duyduğumda içimdeki bütün düşünceler birkaç dakikalığına sustu.

Çocukların yanında olmak bana her zaman başka bir huzur veriyordu.

“Nare hocam, hoş geldiniz. Buyurun lütfen.”

Başımı kaldırdığımda müdür beyin bana doğru geldiğini gördüm. Bahçede büyük bir masa kurulmuştu. Veliler çocuklar için poğaça, börek, kısır ve daha birçok şey hazırlamıştı.

“Hadi bakalım çocuklar, masaya geçelim.”

Çocuklarla birlikte masaya doğru ilerledik. Ben diğer öğretmenlerin yanına geçerken öğrenciler annelerinin yanına oturdular.

Tam o sırada Neslihan hocanın sesiyle ona döndüm.

“Nare hocam, hayırlı olsun.”

“Neden hocam? Hayırdır?”

Neslihan hoca gözlerini elimdeki parmağa çevirdi.

“Hocam, parmağınızda yüzük var. Nişanlandınız herhalde. Hayırlı olsun.”

Bir an nefesim kesildi.

Parmağımdaki yüzüğü tamamen unutmuştum.

Aras hastanenin önünde parmağıma taktığından beri çıkarmamıştım.

Belki de…

Çıkarmak istememiştim.

“Yok hocam, nişanlanmadım.”

Bir an duraksadım. Elimdeki yüzüğe baktım.

“Evlendim.”

Cümlem masadaki herkesin bana dönmesine yetti.

Karşımda Leyla hoca vardı. Özel eğitim öğretmeniydi ve gözlerini şaşkınlıkla üzerime dikmişti.

“Evlendiniz mi? Ne ara hocam? Sadece birkaç gündür görüşmüyoruz. Ne ara evlendiniz? Bir de Instagram hesabınıza hiçbir fotoğraf eklemediniz.”

İçimden hafifçe gülümsedim.

Normalde olsa kesinlikle eklerdim. Düğün fotoğrafları, videolar… Belki birlikte çekildiğimiz onlarca fotoğrafı paylaşırdım. Ama bu sefer farklıydı.

“Gerek duymadım hocam. Ayrıca şu devirde büyük organizasyonlara ne gerek var? Kendi aramızda küçük bir nikâh kıydık, o kadar.”

Bunu söylerken gözlerim yine elimdeki yüzüğe kaydı.

Eğer Aras'ı severek evlenmiş olsaydım, her şeyi en başından isterdim. Kına, nişan, söz, düğün… Her ayrıntısını düşünürdüm. İnsan sevdiği insanla evlenirken o günü hatırlamak isterdi.

Ama bizim hikâyemiz hiçbir zaman normal olmamıştı.

Ben Aras'a sonradan âşık olmuştum.

Nikâhlı kocama, zaman geçtikçe ve onu tanıdıkça âşık olmuştum.

Belki de bu yüzden bizim evliliğimizin başlangıcında olmayan şeyleri sonradan tamamlamaya hiç ihtiyaç duymamıştım. Çünkü bizim hikâyemiz zaten başkalarının hikâyelerine benzemiyordu.

“Çok haklısınız hocam.”

Sağımdaki Medine hoca konuşmaya katıldı.

“İnsanların eğlenmesi için milyonlar dökmeye gerek yok. Biliyor musunuz, ben de sizin kafanızdanım. En iyisini yapmışsınız.”

Gülümsedim.

“Yok, şaşırdım sadece.” Neslihan hoca hâlâ şaşkın görünüyordu. “Yirmi üç yaşındasın, hem de çok gençsin. Biraz daha bekleseydiniz keşke.”

Neslihan hocaya döndüm.

“Hocam, ben eşimle liseden beri tanışıyorum. Daha fazla beklemek… Açıkçası uzatmak anlamsızdı.”

“Ne olacakmış canım?”

Medine hoca hemen araya girdi.

“Millet on sekiz yaşında evleniyor. Nare hocam güzel, çekici, kadın işinde gücünde. Eşi de öyle bir adamsa ister on yedi yaşında olsunlar, iki gönül bir olduktan sonra samanlık seyran olur derler.”

Masadaki hocalarla aynı anda kahkaha attım.

Samanlık seyran olur mu bilmem ama…

Bizim için samanlık bu gidişle mezar olacaktı.

Aradan saatler geçmişti. Velilerimizin getirdiği yemekleri hep birlikte yemiş, çocuklarla vakit geçirmiştik. Gün boyunca okulun bahçesinde bir hareketlilik vardı. Öğrencilerimizin mutluluğu yüzlerinden okunuyordu.

Bir süre sonra çocuklar hazırladıkları hediyeleri tek tek bize vermeye başladılar.

Masadaki yerimin yalnızca küçük bir kısmı bile hediyelerle dolmuştu. Çantalar, kabanlar, elbiseler, ceketler ve daha birçok şey…

Ama benim için bunların maddi değerinin hiçbir önemi yoktu.

Benim için asıl değerli olan, bir çocuğun kalbine girebilmekti.

Bir çocuğun hayallerinde kendine küçücük bir yer bulabilmekti.

Bazen bir öğrencinin bana sarılması, bazen sınıfa girerken yüzünün gülmesi, bazen de küçücük bir kâğıda yazılmış “Öğretmenim sizi çok seviyorum.” cümlesi, benim için dünyadaki en büyük hediyeydi.

Bana pahalı bir şey alınmasına ihtiyacım yoktu.

Küçük bir teşekkür notu bile yeterdi.

Çünkü ben bu mesleği yalnızca bugünkü gibi özel günlerde güzel hediyeler almak için seçmemiştim.

Çocukların hayatında küçücük de olsa güzel bir iz bırakabilmek için seçmiştim.

Bazı insanlar bunu hiçbir zaman anlamıyordu.

Onlara göre öğretmenlik yalnızca ders anlatmak, eve gitmek ve maaş almaktı.

Oysa benim için bir çocuğun gözlerinde bıraktığım küçücük bir umut bile her şeyden daha değerliydi.

Ve o gün, masanın üzerindeki hediyelere bakarken bir kez daha anladım.

Ben doğru yerdeydim.

En azından hayatımın bu kısmında…

Bahçede büyük bir şenlik vardı. Müdür bey her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüştü. Gün boyunca müzikler çaldı, halaylar çekildi, horonlar oynandı. Lisedeki arkadaşlarım bana halay çekmeyi ve horon oynamayı öğretmişti. İlk başta zor gibi görünse de birkaç kez deneyince aslında ne kadar kolay olduğunu anlamıştım.

Çocuklarla, öğretmenlerle, velilerle birlikte saatlerce eğlendik.

Ama zamanın nasıl geçtiğini kimse fark etmedi.

Okulumuz yanmıştı.

Ve biz, yanan okulun önünde oyun oynuyorduk.

Belki de hayatın en garip tarafı buydu. İnsan bazen en kötü şeylerin ortasında bile gülmek zorunda kalıyordu.

Saat ilerledikçe güneş yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Hava kararmaya yüz tutmuş, rüzgâr da biraz daha sertleşmişti. Hediyelerini veren, bizimle fotoğraf çektiren öğrenciler ve veliler birer birer okuldan ayrılmaya başladı.

Bir süre sonra bahçede artık hiç öğrenci kalmamıştı.

Sadece öğretmenler vardık.

Hep birlikte bahçeyi temizlemeye başladık. Nasıl bulduysak öyle bırakmak bizim çocuklarla aramızdaki altın kurallardan biriydi.

Bahçeye asılan süsleri tek tek söküp çöplere attık. Plastik tabaklar, çatallar, bardaklar aynı şekilde çöpe gidiyordu. Masalar ve sandalyeler eski yerlerine taşındı.

Saatler önce çocukların kahkahalarıyla dolu olan bahçe yeniden sessizleşmişti.

Okulun bahçesi eski hâline dönmüştü.

Ama hiçbirimiz eskisi gibi değildik.

“Hadi, son kez fotoğraf çekilelim,” dedi Emine hoca.

Hep birlikte okulun önünde toplandık. Emine hocanın boyu uzun olduğu için telefonu havaya kaldırıp selfie çekmeyi teklif etti.

“Biraz daha yaklaşın, herkes sığsın.”

Yan yana geldik.

Fotoğraf çekildi.

Sonra herkes istediği öğretmenle ayrı ayrı fotoğraf çekilmeye başladı. Ben de birkaç öğretmenle fotoğraf çektirdim. Sadece Neslihan hocayla çekilmedim. O da bana özellikle “Gel çekilelim.” demedi.

Belki de bazı insanlarla aynı fotoğrafa girmek için bile birbirinden uzaklaşmak gerekiyordu.

Son olarak müdür beyle toplu bir fotoğraf çektirdik.

Fotoğrafın ardından müdür bey tam karşımızda durdu. Ellerini birbirine kenetlemişti. Gözlerini bizden kaçırıyordu.

Hepimiz onun söyleyeceklerini bekledik.

“Sevgili öğretmenlerim, meslektaşlarım…”

Sesi her zamankinden daha farklı geliyordu.

“Bugün burada olduğunuz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim. Velilerimizle, çocuklarımızla gerçekten unutulmaz bir gün geçirdik. Hepinize tekrar teşekkür ederim.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Biliyorsunuz ki okulumuz büyük bir felaketten geçti. Okulumuz şu anda maalesef kullanılmayacak hâlde. Yangının mutfaktan nasıl çıktığı hâlâ araştırılıyor fakat şu ana kadar herhangi bir sonuca varamadık.”

İçimde kötü bir his oluştu.

Müdür bey devam etti.

“Millî Eğitim Bakanlığına gerekli yazıyı gönderdim. Okulumuz mühürlenecek ve uzun, büyük bir tadilattan geçmesi gerekecek. Bu sebeple sizlerden istifalarınızı vermenizi talep ediyorum.”

Bir anda bahçedeki bütün sesler kesildi.

Ne?

İstifa mı?

Üç yıldır öğretmenlik yaptığım bu okuldan ayrılmam isteniyordu.

“Mümkün olduğunca size söylememeye çalıştım. Bugünü, Mustafa Kemal Atatürk'ün sizlere armağan ettiği bu özel günü mahvetmek istemedim. Fakat velilerimizin haberi vardı. Sizlere bugün hiçbir şey söylememelerini rica ettim. Bütün veliler çocuklarını başka okullara yazdıracaklar. Sizler de başka okullara başvurabilirsiniz.”

Sözleri bittiğinde kimse konuşmadı.

Hepimiz şaşkındık.

Üç yıldır hayatımın büyük bir parçası olan okuldan ayrılmak zorunda kalacaktım.

Belki atanmış öğretmen olduğum için çalışmasam bile maaşım yatmaya devam edecekti. Ama ücretli öğretmenlik yapan arkadaşlarım için durum böyle değildi. Onların çalışmadıkları her gün, maaşlarına doğrudan yansıyacaktı.

Hepimiz bir umutla başlamıştık bu güne.

Ama umut, maalesef bu kez bizden yana değildi.

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladığında onları silmeye bile çalışmadım. Eminim diğer öğretmenlerin gözleri de benimki kadar dolmuştu.

Müdür bey bize son kez baktı.

“Hepinize gösterdiğiniz bu kutsal görev için teşekkür ederim öğretmenlerim.”

Kadın öğretmenlerle aynı anda alkışladık.

Ama o alkışta sevinç yoktu.

Kimsenin ağzından tek bir kelime çıkmıyordu.

Hepimiz şaşkındık.

Hepimiz üzgündük.

Son kez birbirimize sarıldık.

Neslihan hocayla da son kez sarıldım.

En azından artık onunla aynı okulda çalışmak zorunda kalmayacaktım.

Belki de bu, günün tek tesellisiydi.

Hediyelerini kucaklarına alan öğretmenler birer birer okulun bahçesinden çıktılar. Benim hediyelerim diğerlerinden biraz daha fazlaydı. Kucağımda çiçekler, içinde kaban bulunan mağaza poşetleri ve henüz açmadığım başka hediyeler vardı.

Ellerim neredeyse tamamen dolmuştu.

Taşımakta zorlanıyordum.

Okulun bahçesinden çıktığımda yaklaşık iki dakikalık yürüme mesafesinde bir otobüs durağı olduğunu hatırladım. Bu kadar hediyeyle eve yürümem mümkün değildi.

Durağa geldiğimde poşetleri yere bıraktım.

Dakikalar geçti.

Otobüs hâlâ gelmemişti.

Kollarım ağrımaya başlamıştı.

Başka çarem yoktu.

Aras'ı aramak zorundaydım.

Telefonumu çantamdan çıkardım. Ekranda hâlâ kayıtlı olan ismine baktığımda istemsizce gülümsedim.

Kocacığım.

Parmağım arama tuşuna bastı.

Telefon üçüncü çalışta açıldı.

“Efendim?”

Sesini duyduğum anda yüzümdeki gülümseme biraz daha büyüdü.

“Şey… Aras, ne yapıyorsun?”

“Vallahi ne yapıyorum? Bir şey yapmıyorum. Akşama Ege ve Elif gelecek dedin ya, yemek hazırlıyordum.”

“Ne yemek yapıyorsun?”

“Fırında tavuk yapacaktım da tavuğu sosluyorum. Birkaç saat dinlensin.”

“Ha… Senin de işin varmış ya. Tamam, neyse.”

“Sen söyle. Ne oldu? Yapayım.”

“Tamam, yok. Neyse…”

Tam o sırada yanımdan bir ses geldi.

“Nare hocam, eve gidecekseniz bırakayım sizi.”

Başımı kaldırdığımda müdür beyin arabasıyla durağın önünde durduğunu gördüm.

“Yok hocam, sağ olun. Otobüs geçer şimdi.”

Telefonun diğer ucunda Aras'ın sesi bir anda değişti.

“Kim lan o?”

Müdür bey konuşmaya devam etti.

“Bırakayım hocam, ne olacak? Hediyeleriniz bayağı fazlaymış.”

Aras konuşulanları duymuştu.

“O hediyeleri alır, müsait yerlerine sokarım senin. Nare, bekle. Geliyorum ben. Sen sakın olduğun yerden ayrılma, tamam mı?”

“Çok teşekkür ederim hocam ama eşim geliyor. Tekrar teşekkür ederim.”

Telefonun diğer ucundan Aras'ın sesi geldi.

“Senin ‘eşim’ diyen ağzını öpeyim. Bekle, geliyorum.”

Söylediklerini duyuyordum ama belli etmemeye çalışıyordum.

Müdür bey şaşkınlıkla bana baktı.

“Eşiniz mi? Siz evlendiniz mi Nare hocam?”

“Tabii ki evlendi. Köpek hem de Muhammet Ali gibi güçlü adamla evlendi.”

Aras'ın söylediklerine istemsizce gözlerimi devirdim.

“Evet hocam, evlendim. Birkaç gün oldu. Herhangi büyük bir düğün yapmadık, nikâhla evlendik.”

Müdür bey gülümsedi.

“Hayırlı olsun o zaman. Gerçekten isterseniz sizi eve bırakabilirim.”

“Gerçekten çok teşekkür ederim hocam ama eşim çıktı, geliyor. Evim zaten çok yakın. Birazdan burada olur.”

Telefonun diğer ucundan Aras'ın sesi yeniden yükseldi.

“Geliyorum Nare. Sakın telefonu kapatma, tamam mı? Okulun önünden de sakın ayrılma. Şimdi geliyorum.”

“Peki Nare hocam. Size iyi günler dilerim o zaman.”

“Çok teşekkür ederim hocam. Size de iyi günler dilerim.”

Müdür bey arabasına binip uzaklaştı.

Telefonu kulağımdan çekmeden Aras'a döndüm.

“Aras, ne diyorsun ya? Ya dediklerini duysaydı?”

“Duyarsa duysun. Bana ne? Kim o diye sordu.”

“Okulun müdürü. Bir zararı yoktu. Sadece evime bırakmak istedi, o kadar.”

“Tamam. Sen niye okul çıkışında direkt beni aramadın? Ben alırdım seni.”

“Hastasın diye seni de yormak istemedim.”

“Sıçayım hastalığına ya. Ben iyiyim. Geliyorum yanına. Tamam, iki dakikaya oradayım.”

“Tamam, ben kapatıyorum o zaman.”

“Hayır, sakın kapatma. Ben gelene kadar kapatma.”

“Aras, kıskançlıkta level atladın ya. Geliyorum dedin zaten. Hadi kapatıyorum.”

“Tamam, kapat. Az kaldı, dönüyorum şimdi arabayla.”

Telefonu kapatıp çantamın içine koydum.

Yere bıraktığım hediye torbalarını yeniden elime aldım.

Aras'ın kıskançlığı…

Nedense beni mutlu etmişti.

Yüzümdeki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu.

Birkaç dakika sonra tam önümde siyah bir araba durdu.

Sürücü kapısı açıldı.

Aras arabadan indi.

Duraktaki birkaç kişi merakla bize bakıyordu.

Aras yanıma geldi ve önce kucağımdaki hediyelere baktı.

“Bu ne kızım? Banka mı soydun? Bu kadar hediye ne?”

“Vallahi banka soysam bu kadar hediye almazdım.”

Aras elimdeki poşetleri aldı ve arabanın arka koltuğuna yerleştirmeye başladı. Kucağımdaki çiçek buketini de dikkatlice alıp arka koltuğa bıraktı.

“Diğerlerine ne giyiyorsa gelsin ama çiçeğime çok dikkat et,” dedim.

Aras başını çevirip bana baktı.

“Niye? Müdür bey mi verdi?”

Gözlerinde yine o imalı bakış vardı.

“Hayır tabii ki. Öğrencilerimden birisi almış. Müdürün verdiği hediyeyi ben niye alayım?”

“Bilemem orasını.”

Omzuna hafifçe vurdum.

“Aras ya…”

Sırıttı.

“Tamam, şaka yaptım. Hadi geç arabaya da eve gidelim artık.”

Aras sürücü koltuğuna geçti.

Ben de yanındaki koltuğa oturdum.

Kapıyı kapattığım anda dışarıdaki soğuk hava kesildi.

Aras kontağı çalıştırdı.

Ben ona baktım.

O da bana baktı.

İkimizin de yüzünde aynı gülümseme vardı.

O an henüz hiçbirimiz, o günkü eve dönüşün hayatımızdaki son sakin anlardan biri olduğunu bilmiyorduk.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Dışarıdaki sokaklar yavaş yavaş akıp gidiyordu. Akşam olmuş, hava serinlemişti. Gün boyunca okulda yaşanan kalabalığın ardından şimdi yalnızca motorun sesi ve arada radyodan gelen müzik duyuluyordu.

Başımı cama yasladım.

“Bugün çok yoruldum.”

Aras gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi.

“Belli.”

“Okul da kapandı.”

“Üzüldün mü?”

Bir süre düşündüm.

“Çok. Üç yılım geçti orada. İnsan alışıyor. Çocuklara, öğretmenlere, o bahçeye… Bir anda herkes dağıldı.”

Aras kısa bir süre sustu.

“Yeni bir okul bulursun.”

“Biliyorum.”

“Ben de yanında olurum.”

Başımı ona çevirdim.

“Biliyorum.”

Bu iki kelimeyi söylerken içimde tuhaf bir sıcaklık oluştu.

Aras elini vitesin üzerinde tutuyordu. Birkaç saniye sonra parmaklarını direksiyondan çekip elimi aradı. Elimi bulduğunda parmaklarımız birbirine geçti.

Hiçbir şey söylemedi.

Ben de söylemedim.

Sadece ellerimiz birbirine kenetlenmiş hâlde yolumuza devam ettik.

Eve yaklaşırken Aras'ın telefonuna mesaj geldi. Ekrana kısa bir bakış attı.

“Ege.”

“Gelmiş mi?”

“Yok, birazdan çıkacaklarmış.”

Başımı koltuğa yasladım.

“İyi. Elif'i çok özledim.”

“Beni özlemedin mi?”

Ona dönüp baktım.

“Sen bütün gün benimleydin.”

“Yine de?”

Gülümseyerek başımı çevirdim.

“Belki biraz.”

“Belki mi?”

“Abartma.”

“Sabah beni öpen kimdi?”

Yüzümün kızardığını hissettim.

“Aras, sus.”

Kahkaha attı.

“Tamam, tamam.”

Ama gülümsemesini saklamıyordu.

Ben de dışarıya bakıyormuş gibi yapıp yüzümdeki gülümsemeyi saklamaya çalıştım.

O günün sonunda eve giden o kısa yol bana her zamankinden daha uzun gelmişti. Belki de ilk defa, yanımda biri olduğu için yolun sonuna gelmek istememiştim.

Eve geçtiğimizde Aras mutfakta yemekleri hazırlamaya başladı. Ben ise mutfaktaki masaya oturmuş, gün boyunca gelen hediyeleri tek tek açıyordum. Masanın üzeri kısa sürede kupalar, kalemler, kabanlar, ayakkabılar ve daha birçok hediyeyle dolmuştu. Her paketi açtığımda içinden başka bir şey çıkıyor, ben de şaşkınlıkla hediyelere bakıyordum. Aras ise yemek hazırlarken arada bir dönüp ne aldığıma bakıyor, beğenmediği bir şey olduğunda da hiç çekinmeden fikrini söylüyordu.

“Bir yıllık kıyafet masrafın çıktı be.”

Aras'ın söylediklerine gülerek baktım.

“Vallahi öyle. Bu kadarını asla beklemiyordum. En pahalı markalardan almışlar. Bu kadarına gerçekten gerek yoktu ya.”

“Aman boş ver. Sen mi verdin sanki parasını? Alınmış mı? Alınmış. Sen onu düşün.”

“Öyle de bu kadar masrafa da gerek yoktu. Her biri bütçe sonuçta.”

Aras elindeki bıçağı tezgâha bırakıp bana döndü.

“Şu zamana kadar sana gelen en pahalı hediye ne olmuştu?”

Biraz düşündüm. Velilerden gelen hediyelerin arasında gerçekten çok pahalı bir şey hatırlamıyordum.

“Velilerden en pahalı gelen bir hediye olmadı ama…” dedim. “İlk senemde bir erkek öğretmenimiz vardı. Bana üzerinde ismim yazılı altın bir kolye almıştı.”

Aras'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Kaşlarını çatıp doğrudan bana baktı.

“Nerede o kolye peki? Ne yaptın?”

Onun bu hâlini görünce içimden gülmek geldi.

“Ne yapacaksın Aras? Hâlâ takıyorum desem ne yapacaksın mesela?”

“O kolyeyi sen bana ver, görürsün ne yapacağımı.”

“Veremem.”

“Neden?”

“Çünkü kolye bende değil.”

Aras birkaç saniye yüzüme baktı.

“Nasıl yani?”

“Kolyeyi aldığım ilk gün kuyumcuda bozdurdum.”

Önce kaşlarını daha da çattı. Sonra birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bana baktı. Ardından bir anda karnını tutup kahkaha atmaya başladı.

Ben de kendimi tutamayıp gülmeye başladım.

Aynı anda ikimiz de gülüyorduk. Ortada belki gerçekten bir sebep yoktu, belki de vardı. Ama ikimiz de uzun zamandır böyle içten gülmeye hasret kalmıştık. Sanki o birkaç saniye boyunca geçmişte yaşadığımız bütün kötü şeyler kapının dışında kalmış, yalnızca ikimiz kalmıştık.

Aras gülmesini biraz olsun durdurduğunda hâlâ yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

“Ne kadar para etmişti?”

“Vallahi ne kadardı…” dedim düşünerek. “Üç sene önceydi. İlk Öğretmenler Günümdü. O zaman yedi bin lira falan etmişti sanırım.”

Aras'ın gülümsemesi hâlâ yüzündeydi.

“Ne yaptın o parayı?”

Bir anda sustum.

Az önce kahkahalarla gülen yüzümdeki ifade değişti. Aras'a baktım.

“O parayı kendime harcamadım.”

Aras'ın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

“Babamın uyuşturucu borcunu ödedim.”

Mutfakta bir anda sessizlik oldu.

Aras gözlerini benden kaçırdı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Ben de konuşmadım. Az önce kahkahalarımızla dolan mutfakta şimdi yalnızca ocakta pişen yemeğin sesi duyuluyordu.

Aras bir süre sonra konuyu değiştirmek ister gibi konuştu.

“Annemler yarın akşam gelecekmiş, Nare.”

Başımı kaldırıp ona baktım.

“Bu akşam geleceklerdi ama Ege ve Elif gelecek,” dedi. “Ben de yarın akşam gelirsiniz dedim. Babam da gelecekmiş.”

Sesinde garip bir titreme vardı.

“Ege ve Elif'le de konuşalım şu bebek meselesini ortadan kaldıralım, dedi.”

Sesi titriyordu.

Bebek meselesini bitirmek istemiyor gibiydi. Belki de baba olmak hoşuna gitmişti. Gerçekte ortada bir bebek olmasa bile, bir süreliğine de olsa “bebeğim var” demek ona iyi gelmiş olabilir miydi?

Belki de farkında olmadan o ihtimale alışmıştı.

Ben ise bütün bunları düşünürken sadece:

“Tamam.”

diyebildim.

Aras yeniden yemek hazırlamaya döndü. Ben de masadaki hediyelerimi toparlayıp odama geçtim. Saat yediye yaklaşıyordu. Telefonumu elime alıp Elif'i aradım.

Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.

“Alo, efendim?”

“Alo Elif, neredesiniz? Gelecek misiniz?”

“Evet Nare, geleceğiz. Ege'yle konuştum şimdi. Aras'ın motorunu hallediyormuş. Yarım saate beni hastaneden alacak, sonra size geleceğiz. Bir, bilemedin bir buçuk saate sizdeyiz, tamam mı?”

“Tamam Elif.”

“Gelirken bir şeye ihtiyacınız var mı?”

Bir an bile düşünmeden cevap verdim.

“Var. Sana ihtiyacım var.”

Elif'in sesi bir anda değişti.

“Hayırdır kız, ne oldu? Bir şey mi oldu?”

“Yok, bir şey olmadı da… Özledim seni ya. Özlettin kendini.”

“Oyy, yerum seni bidenem benim! Hemen geliyrum, sen gorgma.”

Gülümseyerek gözlerimi kapattım.

“Tamam bidenem. Gel, bekliyorum seni.”

Elif telefondan bir öpücük gönderip telefonu kapattı.

Zeynep teyzenin Trabzonlu olduğunu biliyordum. Bu yüzden Elif korktuğunda, heyecanlandığında ya da mutlu olduğunda bir anda şivesine bağlanıyordu. Çocukken de böyleydi, şimdi de böyleydi. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de oydu sanırım.

Telefonumu yatağın üzerine bıraktım ve odada duran hediyelere baktım. Hepsini tek tek yerleştirmeye başladım. Kabanları dolaba astım, ayakkabıları kenara koydum, kupaları ve diğer küçük hediyeleri yerlerine yerleştirdim. Hediye poşetlerinin hepsini de çöpe attım.

Mutfaktan hâlâ Aras'ın sesleri geliyordu.

Bir ara yanına gidip yardım etmeye çalıştım.

“Aras, bari şunları ben yapayım.”

“Yok.”

“Bir şey yapmayacağım yani, öyle mi?”

“Sen bugün yeterince yoruldun.”

“Yemek yapmayı da tek başına mı halledeceksin?”

“Evet.”

“Ben yardım edeyim.”

“Nare.”

Ses tonundan bu konuda tartışmaya hiç niyeti olmadığını anlayınca sonunda pes ettim.

“Tamam.”

Yemek konusunda artık Aras'la yarışamayacağımı anlamıştım.

Bornozumu alıp banyoya geçtim. Duşu açtığımda sıcak su omuzlarımdan aşağı doğru akmaya başladı. Günün bütün yorgunluğu bir anda bedenime çökmüş gibiydi. Gözlerimi kapattım.

Okulun son günü...

Çocukların sarılışları...

Aldığım hediyeler...

Öğretmen arkadaşlarım...

Okulun artık olmayacak olması...

Aras...

Sabah yaşadığımız o an...

Sonra babamın borcu...

Ve yarın gelecek olan ailesi...

Düşüncelerim birbirine karışıyordu.

Bir süre sonra hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Sadece suyun altında kaldım.

Dakikalar boyunca yerimden kıpırdamadım.

Sanki biraz daha orada kalırsam, gün boyunca içimde biriken ne varsa suyla birlikte akıp gidecekmiş gibi...

Duşun altında ne kadar kaldığımı bilmiyordum. Sıcak su omuzlarımdan aşağı akarken gün boyunca yaşadığım her şeyi zihnimden uzaklaştırmaya çalışıyordum. Sabah yaşadıklarımız, okulda çocukların bana sarılması, öğretmen arkadaşlarımla geçirdiğim son saatler, okulun kapanacağını öğrenmemiz, aldığım hediyeler, Aras'la mutfakta yaptığımız konuşma... Hepsi birbirine karışıyordu.

Birkaç saat içinde hem çok mutlu olmuş, hem çok üzülmüş hem de geçmişimin hiç kapanmayan yaralarından birine yeniden dokunmuştum.

Sonunda duşu kapatıp havluyu üzerime sardım ve aynanın karşısına geçtim. Aynadaki yüzüme birkaç saniye baktım. Yorgundum ama garip bir şekilde içimde bir hafiflik vardı.

Belki de bunun sebebi Aras'ın yanımda olmasıydı.

Belki de ilk defa hayatımın bütün yüklerini tek başıma taşımak zorunda olmadığımı hissetmeye başlamıştım.

Saçlarımı kurulayıp odama geçtim. Dolabın karşısında birkaç dakika ne giyeceğimi düşündükten sonra rahat bir eşofman ve ince bir kazak giydim. Elif ve Ege birazdan gelecekti. Onları görecek olmak bile içimde küçük bir mutluluk oluşturuyordu. Özellikle Elif'i gerçekten özlemiştim.

Telefonumu elime alıp saate baktığımda henüz gelmelerine biraz zaman olduğunu fark ettim. Tam yatağın üzerine oturmuştum ki telefonum çaldı. Arayan Elif'ti.

“Alo?”

“Geldiniz mi?”

“On dakikaya oradayız kankicim.”

Telefondan gelen rüzgâr sesi o kadar kuvvetliydi ki motorla geldiklerini anlamak zor değildi.

“Tamam, dikkatli gelin.”

“Sen ne yapıyorsun?”

“Duştan çıktım.”

“İyi yapmışsın. Biz gelene kadar biraz dinlen.”

“Tamam.”

Elif birkaç saniye sustuktan sonra sordu:

“Bu arada Aras nerede?”

“Mutfakta.”

“Yine mi yemek yapıyor?”

“Evet.”

Elif'in kahkahası telefondan bile duyuluyordu.

“Sen bu adamı iyice hanım köylü yaptın.”

“Öyle yaptım, değil mi? Neyse, boş ver şimdi onu. Hemen gelin, çok acıktım vallahi.”

“Tamam, geliyoruz. Motorla geliyoruz.”

“Tamam, görüşürüz.”

Telefonu kapattığımda istemsizce gülümsedim. Elif'in sesi bile insana iyi geliyordu.

Telefonu yatağın üzerine bırakıp odadan çıktım. Mutfaktan gelen yemek kokusu bütün evi sarmıştı. Aras hâlâ tezgâhın başında yemeklerle uğraşıyordu. Birkaç saniye kapının kenarında durup onu izledim. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, bir yandan yemeği kontrol ediyor, bir yandan da tezgâhın üzerindeki malzemeleri toparlıyordu.

Beni fark edince başını kaldırıp baktı.

“Bitti mi?”

“Ne bitti?”

“Duş.”

“Evet.”

Aras birkaç saniye yüzüme baktı.

“İyi misin?”

“İyiyim.”

Bu kelime ağzımdan o kadar alışkanlıkla çıkmıştı ki söylediğim anda fark ettim. Yıllardır herkese söylediğim, ne olursa olsun sığındığım o tek kelimeydi.

Aras ise bunu fark etmiş olacak ki gözlerini üzerimden ayırmadan sordu:

“Gerçekten mi?”

Bu kez hemen cevap vermedim. Birkaç saniye düşündükten sonra başımı hafifçe salladım.

“Biraz yorgunum.”

Aras'ın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

“İşte bu daha gerçek.”

Gülerek yanına doğru yürüdüm. Tezgâhın üzerindeki yemeklere baktım.

“Ne kadar kaldı?”

“Yarım saat falan.”

“Yardım edeyim mi?”

“Hayır.”

“Aras...”

“Sen bugün yeterince yoruldun.”

“Bir şey yapmadan oturacak mıyım yani?”

“Evet.”

“Çok kabasın.”

“Sen de çok inatçısın.”

Gülümseyerek başımı iki yana salladım. Sonunda mutfaktaki sandalyelerden birine oturdum. Aras birkaç saniye sonra önüme bir bardak su koydu.

“İç.”

Bardağı elime alıp ona baktım.

“Sen böyle böyle beni şımartıyorsun.”

“Şımarmıyorsun.”

“Şımarıyorum.”

Aras kaşlarını kaldırdı.

“Daha değil.”

“Daha çok şımartman mı gerekiyor yani?”

“Daha çok yolun var.”

İkimiz de gülümsedik.

Tam o sırada kapının sesi duyuldu. İkimiz de aynı anda birbirimize baktık. Aras ellerini kurulayıp mutfaktan çıkarken ben de peşinden gittim.

Kapı açıldığı anda Elif'i gördüm. Onu görür görmez yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu.

“Nare!”

Ben daha bir şey söyleyemeden Elif kollarını açıp bana sarıldı. Ben de ona sıkıca sarıldım.

“Özledim seni.”

“Ben de seni özledim kız.”

Bir süre birbirimize sarılı kaldık. Ardından arkamızdan Ege'nin sesi geldi.

“Biz de gelelim mi içeri, yoksa kapının önünde mi kalacağız?”

Elif gülerek kenara çekildi.

“Gel, gel.”

Ege içeri girip elindeki poşetleri Aras'a uzattı.

“Bunları da aldım. Yolda lazım olur diye düşündüm.”

Aras poşetleri aldı.

“Sağ ol.”

Elif ayakkabılarını çıkarıp içeri geçerken bir anda bana döndü. Yüzüme birkaç saniye dikkatlice baktı. Kaşlarını hafifçe çattı.

“Senin yüzünde bir şey var.”

“Ne var?”

“Bilmiyorum. Farklısın.”

“Yok bir şey.”

Elif gözlerini kıstı.

“Bir şey olmuş.”

“Hayır.”

“Kesin bir şey olmuş.”

Ne diyeceğimi bilemeden Aras'a baktım. Aras da bana bakıyordu. İkimizin de aklına aynı şeyin geldiğini anlamıştım.

Sabah yaşadığımız o anı, parkı, benim attığım o ilk adımı ve ardından gelen bütün o garip heyecanı düşündüğüm anda yüzümün kızardığını hissettim. Aras'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

Elif hemen ona döndü.

“Ne oldu?”

Aras hiç bozuntuya vermeden cevap verdi.

“Hiç.”

Elif ikimize birden bakıp şüpheli bir ifadeyle başını yana eğdi.

“Ben bu evde bir şeyler döndüğünü hissediyorum.”

“Sen önce otur,” dedim hemen. “Yemek birazdan hazır olacak.”

“Bu konuyu kapatmadım Nare.”

“Ben de açmadım zaten.”

Ege gülerek araya girdi.

“Bence siz ikiniz baş başa kalınca konuşun. Ben karışmıyorum.”

Elif salona geçip koltuğa oturdu ama gözlerini hâlâ üzerimden çekmiyordu. Ben de mutfağa dönüp Aras'ın yanına geçtim.

Ev bir anda seslerle dolmuştu. Elif'in konuşmaları, Ege'nin arada ona verdiği cevaplar, mutfaktan gelen yemek kokusu ve Aras'ın sakinliği...

Birkaç saat önce okulun boş bahçesinde hissettiğim o kocaman yalnızlığın aksine şimdi evin içinde hayat vardı.

Ve o an, uzun zamandır ilk kez kendimi gerçekten bir ailenin parçası gibi hissettim.

Her şey olması gerektiği gibiydi.

Belki de fazla olması gerektiği gibiydi.

Çünkü bazen insan, hayatının en huzurlu anının hemen ardından gelecek fırtınadan habersiz, mutluluğun içinde biraz daha uzun kalabilmek için gözlerini kapatırdı.

Ben de o akşam gözlerimi kapatmak istemiyordum.

Aras yanımdaydı.

Elif ve Ege evimizdeydi.

Birkaç saatliğine de olsa geçmiş susmuş, gelecek de kapının dışında kalmıştı.

Ama ben henüz bilmiyordum.

O gece yaşanacakların hepimizin hayatını bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştireceğini henüz bilmiyordum.

“Nare, bir baksana.”

Aras'ın yanında mutfağı toparlayıp sofrayı kurmasına yardım ederken Elif bir anda mutfağa geldi. Daha ne olduğunu bile anlamadan kolumdan tutup beni kendine doğru çekiştirmeye başladı. Yüzündeki ifadeden bunun öyle iki dakikalık bir konuşma olmayacağını anlamıştım.

“Ne oldu Elif? İşim var, sofrayı kuruyorum. Biraz beklesen.”

“Olmaz, bekleyemem. Hadi, lütfen.”

Kolumdan çekiştirmeye devam ederken çaresizce Aras'a baktım. Aras da bizi izliyordu. Elindeki işi bırakıp hafifçe başını bana doğru çevirdi. Gözlerimin içine baktı ve bir anda göz kırptı.

Sanki Elif'in beni neden götürmek istediğini anlamış, ona ne anlatacağımı çoktan tahmin etmişti.

“Tamam, ben hallederim. Siz konuşun.”

Aras'ın bu kadar kolay izin vermesine şaşırarak ona baktım. O ise yalnızca küçük bir gülümsemeyle başını salladı.

Elif tekrar kolumdan tuttu.

“Hadi gel.”

“Tamam, tamam.”

Elif beni neredeyse sürükleyerek odama götürdü. İçeri girer girmez kapıyı kapattı ve arkasını dönüp bana baktı. Ben yatağın kenarına otururken o da hemen yanıma oturdu. Yüzündeki merak artık saklanacak gibi değildi.

“Ne oldu ya? Ne diyeceksin?”

Elif biraz daha yaklaşıp gözlerini üzerime dikti.

“Kızım, sende bir şey var. Anlat. Ne oldu?”

Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Sabah yaşananları düşününce kalbim yeniden hızlanmaya başlamıştı.

Sonunda derin bir nefes aldım.

“Tamam, anlatacağım ama bak... Sakın çığlık atmak yok. Bir de Ege'ye söylemek yok. Anladın mı beni?”

Elif'in gözleri daha da büyüdü.

“Tamam, sen söyle.”

Belli ki meraktan çatlamak üzereydi. Gözleri heyecandan kocaman olmuş, sanki söyleyeceğim şeyin ne olduğunu anlamak için yüzümdeki en küçük ifadeyi bile yakalamaya çalışıyordu.

Bir kez daha derin nefes aldım.

“Ben Aras'la öpüştüm.”

Cümleyi o kadar hızlı söylemiştim ki söyledikten sonra ne olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü.

Elif bana baktı.

Hiçbir şey söylemeden baktı.

Ben de ona baktım.

Sonra...

“AAAA!”

Elif'in çığlığıyla yerimden sıçradım.

“Sus! Sus!”

Elimi hemen ağzına kapatmaya çalıştım ama artık çok geçti. Elif'in sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki onu susturmak neredeyse imkânsızdı.

“Gerçekten mi?”

Çığlığı bittikten sonra bunu fısıltıyla sordu ama yüzündeki heyecan hâlâ ilk hâliyle duruyordu.

“Evet.”

“Ne zaman?”

“Bugün.”

“Nasıl?”

“Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum.”

Elif'in kaşları havaya kalktı.

“Nasıl bilmiyorsun?”

“Bir anda oldu işte. Dayanamadım.”

“Sen Aras'ı öptün?”

Başımı salladım.

“Evet.”

Elif birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra ellerini iki yana açtı.

“Kızım, sen salak mısın?”

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

“Ne salağı be, ne diyorsun?”

“Ya sen bizi bu akşam niye çağırdınız sanıyorsun?”

“Ne alakası var?”

“Öptüysen onun devamı kesin gelir!”

Elif ayağa kalktı.

“Ben Ege'ye söyleyeyim, hemen eve gidelim.”

Kolundan tutup onu tekrar oturttum.

“Kızım, saçmalama! Tamam, öptüm ama ben o kadar hazır değilim hâlâ. Aras'a dokunmaya bile bazen korkuyorum.”

Elif yüzüme bakıp iç çekti.

“Öff Nare ya...”

“Ne?”

“Sen gerçekten çok garipsin.”

“Ben garip değilim. Sadece...”

Cümlemi tamamlayamadım.

Çünkü aslında ne hissettiğimi ben de tam olarak bilmiyordum. Aras'a karşı hislerim değişmişti. Ondan eskisi gibi korkmuyordum. Hatta sabah onu öpen de bendim. Ama bütün korkularımın bir gecede yok olmasını bekleyemezdim.

Kalbim ona yaklaşmak istese de geçmişim hâlâ beni geriye çekiyordu.

Elif bunu yüzümden anlamış olacak ki bu kez daha sakin bir şekilde yanıma oturdu.

“Tamam,” dedi. “Anladım.”

Ben de derin bir nefes verdim.

“Bak, bunu sakın Ege'ye söylemeyeceksin. Yoksa yemin ederim seninle asla konuşmam. Anladın mı beni?”

Elif iki elini kaldırıp teslim olmuş gibi yaptı.

“Tamam, tamam. Söz.”

Sonra ağzına fermuar çekiyormuş gibi eliyle hareket yaptı.

“Fermuarı çektim. Benden çıkmaz.”

Gülerek başımı salladım.

“İyi.”

Tam o sırada kapı tıklandı.

İkimiz de aynı anda kapıya baktık.

“Nare, sofrayı kurduk. Hadi gelin.”

Aras'ın sesiydi.

“Tamam Aras, geliyoruz.”

Elif'le aynı anda ayağa kalktık. Ben kapıya doğru yürürken Elif kulağıma doğru eğildi.

“Bu konuşma burada bitmedi.”

“Biliyorum.”

“Sonra her şeyi anlatacaksın.”

“Tamam.”

Kapıyı açıp odadan çıktığımızda mutfaktan yemek kokusu geliyordu. Aras sofranın başında duruyordu. Beni görünce gözleri kısa bir an Elif'e, ardından bana kaydı. Sanki aramızda geçen konuşmanın sonucunu yüzümden anlamaya çalışıyordu.

Ben hiçbir şey söylemeden gidip Aras'ın yanındaki sandalyeye oturdum.

Elif de Ege'nin yanındaki sandalyeye geçti.

Masada herkes yerini alırken ben başımı önüme eğip sessizce gülümsedim.

Elif'in söyledikleri hâlâ kulağımdaydı.

Öptüysen onun devamı kesin gelir.

Belki gelirdi.

Belki de ben henüz buna hazır değildim.

Ama ilk kez, korkumun yanında başka bir şey daha vardı.

Merak.

Ve Aras'ın bana baktığını hissettiğim o anda gözlerimi kaldırıp ona baktım.

O da gülümsedi.

Yemek boyunca Elif'in bakışlarından kaçmaya çalışmıştım. Ne zaman başımı kaldırıp ona baksam dudaklarını birbirine bastırıp gülmemek için zor duruyor, sanki odada sadece ikimizin anlayabileceği bir sırrı varmış gibi bana bakıyordu. Ben ise hiçbir şey olmamış gibi davranıp yemeğimle ilgileniyor, Ege ve Aras'ın konuşmalarını dinliyordum.

Uzun zamandır ilk defa böyle bir sofrada oturuyordum.

Kimseye karşı kendimi savunmak zorunda hissetmiyor, her an kötü bir şey olacakmış gibi kapıya bakmıyordum.

Sadece sevdiğim insanların yanındaydım.

Belki de mutluluk gerçekten bundan ibaretti. Büyük hayallerden, kusursuz bir hayattan ya da her şeyin yolunda gitmesinden çok, insanın kendini güvende hissettiği birkaç saatten...

Yemek bittikten sonra sofrayı toplamaya kalktığımda Aras yine izin vermedi.

“Sen otur, ben hallederim.”

“Aras, yardım edeyim bari.”

“Bugün yeterince yoruldun.”

“Bir şey yapmadım ki.”

“Yaptın. Hem de fazlasıyla.”

Ne demek istediğini anlayınca yüzüm kızardı. Elif hemen araya girdi.

“Ben hiçbir şey duymadım.”

“Sen zaten hiçbir şey duymuyorsun.”

“Ben her şeyi duyuyorum Nare.”

Aras gülerek başını iki yana salladı.

Birkaç dakika sonra hepimiz salona geçtik. Çaylarımızı alıp koltuklara yerleştik. Elif Ege'nin yanına oturmuştu, ben de Aras'ın yanındaki koltuğa geçmiştim.

Salondaki sıcaklık, dışarıdaki soğuğu tamamen unutturuyordu. Ege bir şeyler anlatıyor, Elif arada ona takılıyor, Aras ise ikisini izleyip gülümsüyordu. Ben de elimdeki çay bardağıyla sessizce onları dinliyordum.

Bir ara başımı kaldırdığımda Aras'ın bana baktığını fark ettim.

“Ne bakıyorsun?”

“Bakmıyorum.”

“Yalan.”

“Sen bakıyorsun.”

“Bakıyorum.”

“Niye?”

Aras'ın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

“Bakmayı seviyorum.”

Kalbim yine hızlandı.

Eskiden olsa gözlerimi kaçırırdım. Şimdi ise birkaç saniye daha ona baktım. Sabah yaşadığımız şey hâlâ aklımdaydı. Onu öpmüştüm. İlk defa aramızdaki o mesafeyi ben kapatmıştım.

Belki de hayatımda ilk kez korkuma rağmen bir şey yapmıştım.

“Bugün mutluydun,” dedi Aras.

“Mutlu muydum?”

“Evet.”

“Ne zaman?”

“Sabah.”

Elif hemen boğazını temizledi.

“Biz de buradayız yalnız.”

Gülerek ona döndüm.

“Sen karışma.”

Ege kaşlarını kaldırdı.

“Ben yine bir şey kaçırdım galiba.”

“Hiçbir şey kaçırmadın,” dedim hemen.

Aras gülmeye başladı. Ben de istemsizce gülümsedim.

O an geçmiş ilk defa gerçekten uzakmış gibi geldi.

Mehmet yoktu.

Babamın borçları yoktu.

Korkularım yoktu.

Yalnızca Aras vardı.

Elif vardı.

Ege vardı.

Ve ben ilk kez geleceği düşünürken aklıma kötü bir şey gelmiyordu.

Aras'a baktım.

İçimde günlerdir taşıdığım bir cümle vardı. Belki sabahki öpücükten beri o cümleyi söylemek istiyordum ama cesaret edemiyordum.

Dudaklarımı araladım.

“Aras, ben...”

Cümlemi tamamlayamadan dışarıdan garip bir ses geldi.

Hepimiz sustuk.

Ege başını cama çevirdi.

“Ne o?”

Kimse cevap vermedi.

Bir saniye sonra evin sessizliği büyük bir gürültüyle parçalandı.

Camların kırılma sesleriyle birlikte ne olduğunu anlamadan Aras'ın beni kendine doğru çektiğini hissettim. Beni koltuğun arkasına doğru yatırıp bütün bedeniyle üzerime kapandı.

“Nare, eğil!”

“Aras!”

“Başını kaldırma!”

Ne olduğunu anlamıyordum. Kulaklarım uğulduyor, kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Evin içindeki her şey bir anda birbirine karışmıştı.

Elif'in çığlığını duydum. Ege hiç düşünmeden onun üzerine kapanmıştı.

Aras ise bedenini benim bedenimin üzerine siper etmiş, ikimiz de cenin pozisyonunda yerde duruyorduk.

Camların içinden mermiler yağıyor, her patlama evin duvarlarında yankılanıyordu. Kafamı her kaldırmaya çalıştığımda Aras başımı daha da aşağı bastırıyordu.

“Aras, ne oluyor?”

“Başını kaldırma, Nare!”

Sesindeki korkuyu ilk kez bu kadar açık duyuyordum.

Mermilerin sesi yalnızca salondan gelmiyordu. Evin her tarafından silah sesleri yükseliyordu. Bir odadan diğerine, duvarlardan pencerelere kadar her yer hedef hâline gelmişti.

Sanki bütün evin etrafında görünmeyen birileri vardı ve tek amaçları içeridekilerin nefes almasına izin vermemekti.

Sonra bir anda Aras'ın bedeni üzerimde ağırlaştı.

“Aras?”

Cevap vermedi.

Kollarım ıslanmıştı. Ellerimi oynattığımda parmaklarımın arasındaki sıcaklığı hissettim. Aşağıya baktığımda yere damlayan kanı gördüm.

O an anladım.

Birimiz vurulmuştu.

Ama hangimiz?

Aras mıydı?

Ben miydim?

Yoksa...

İkimiz de mi?

“Nare... Nare...”

Aras'ın sesi kısıktı. Adımı söylemekte bile zorlanıyordu.

“Buradayım.”

“Seni çok seviyorum, Nare.”

“Aras...”

“Sana söylemek istedim.”

Sesi gittikçe yavaşlıyordu.

“Haklıydın...”

“Neyde?”

“İlk ve son kez... sana dokundum, Nare.”

Ne demek istediğini anlayınca gözlerim doldu.

“Aras, konuşma.”

Ama Aras'ın sesi artık neredeyse duyulmuyordu.

“İyi ki...”

Cümlesini tamamlayamadı.

Üzerimdeki ağırlığı gittikçe çökmeye başladı. Sanki bütün gücü bedeninden çekiliyordu. Sonunda kendini benim üzerimden çekti ve yanıma, yere uzandı.

Mermiler hâlâ başımızın üzerinden geçiyordu.

Aras çok zor nefes alıp veriyordu. Üzerindeki tişört kanla ıslanmış, bulunduğu yerin etrafı kanla kaplanmıştı.

“Aras...”

Cevap vermedi.

Başımı diğer tarafa çevirdim.

Elif'in üzerindeki pembe kazağın rengi artık pembeden ibaret değildi. Ege de yerde hareketsiz yatıyordu. Omzundan, sırtından ve bacaklarından yaralanmıştı.

Gözlerimi tekrar kendime çevirdim. Kollarıma, ardından bacaklarıma baktım. Üzerimde Aras'ın kanı vardı ama bana ait bir kan göremiyordum.

Vurulmamıştım.

En azından ben öyle sanıyordum.

Sonra Aras'ın elinin elimi aradığını hissettim. Parmakları güçlükle hareket ediyordu. Elini tuttum. Yeşil gözlerini açık tutmaya çalışıyordu. Yanına biraz daha yaklaştım.

“Aras...”

Dudaklarını araladı.

“Seni çok seviyorum, Nare.”

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.

“Ben de seni çok seviyorum... ezeli aşkım.”

Aras'ın dudaklarının kenarında küçücük bir gülümseme oluştu.

O gülümsemeyi hayatım boyunca unutmayacaktım.

Sonra yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. Yeşil gözleri kapandı. Nefesi ağırlaştı.

“Aras?”

Cevap yoktu.

“Aras...”

Elini tuttum.

Hiçbir şey söylemedi.

O an içimde bir şey koptu.

Sanırım Mehmet oyunu kazanmıştı.

Çöpçüler Kralı'nı öldürmüştü.

Ve her şey benim yüzümden olmuştu.

Bana defalarca söylemişti.

Aras'a dokunma.

Ondan uzak dur.

Onu hayatına sokma.

Ama ben dinlememiştim.

İlk kez korkuma rağmen birini sevmiştim. İlk kez birine gerçekten güvenmiştim.

Ve şimdi sevdiğim insanlar gözlerimin önünde kanlar içinde yatıyordu.

Hastanede Aras'a verdiğim söz geldi aklıma. Lades yaptığımız o gece... Bana bakıp, sonucu ne olursa olsun beni asla bırakmayacağını söylemişti.

Ben de onunla lades yapmıştım.

Şimdi Aras yanımda, kanlı elleriyle elimi tutuyor, gözleri kapalı bir şekilde yerde yatıyordu.

Beni duymayacağını biliyordum.

Ama yine de eğilip kulağına fısıldadım.

“Söz.”

Sesim titriyordu.

“Sonucu her ne olursa olsun... seni asla bırakmayacağım, Aras.”

Elini daha sıkı tuttum.

“Söz verdim.”

Bir süre öylece kaldım.

Sonra evin içindeki silah sesleri yavaşlamaya başladı. Tamamen kesilmemişti ama eskisi kadar yoğun değildi.

Kanepenin kenarına tutundum ve yavaşça ayağa kalkmaya çalıştım. Bacaklarım titriyordu. Evin içi darmadağındı. Kırılan camların arasından içeri soğuk hava giriyor, yerdeki eşyalar ayaklarımın altında eziliyordu.

Bir adım attım.

Sonra bir adım daha.

Aras'a ulaşmak istiyordum. Yanından ayrılmak istemiyordum.

Ayağa kalktığım anda göğsümün iki yanında aynı anda korkunç bir acı hissettim. Nefesim kesildi. Elimi göğsüme götürdüm.

Bu kez elimdeki kan bana aitti.

Donup kaldım.

Az önce kendimi kontrol ederken hiçbir şey yoktu.

Demek ki...

Şimdi vurulmuştum.

Bacaklarımın gücü bir anda tükendi. Yere düşerken son anda Aras'a doğru uzandım. Kendimi onun yanında buldum.

Başımı yere yasladım.

Nefes almak gittikçe zorlaşıyordu. Göğsüm yanıyordu. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

Aras'ın yüzüne baktım.

Hâlâ gözleri kapalıydı.

Elini yeniden tuttum.

“Aras...”

Sesim çıkmayacak kadar kısıktı.

“Ben geldim.”

Cevap vermedi.

“Bak... yine yanındayım.”

Gözlerimi kapatıp nefes almaya çalıştım. Ama her nefes biraz daha ağırlaşıyordu.

Aras'ın elini bırakmadım.

Çünkü ona söz vermiştim.

Sonucu ne olursa olsun...

Onu asla bırakmayacaktım.

Evin içinde artık yalnızca kırık camların arasından gelen rüzgârın sesi duyuluyordu.

Dört kişi...

Aynı ev...

Aynı gece...

Ve dört farklı kader.

Gözlerim ağırlaşırken Aras'ın elini son kez sıktım.

“Aras...”

Dudaklarım titredi.

“Seni seviyorum.”

Cevap gelmedi.

Gözlerim kapandı.

Ama elim hâlâ onun elindeydi.

Ve o gece, kimsenin bilmediği bir şey vardı.

Bu saldırı yalnızca bir son değildi.

Bir savaşın başlangıcıydı.

Çünkü Mehmet istediğini elde etmişti. Nare'yi korkutmuş, Aras'ı hedef almıştı.

Ama bilmediği bir şey vardı.

Nare'nin Aras'a olan sevgisi artık korkusundan daha büyüktü.

Belki de o gece ikimizden hangisinin önce kaybolduğunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Belki de sabah olduğunda bu evde yalnızca kırılmış eşyalar ve yarım kalmış bir hayat kalacaktı. Belki de ambulansların sirenleri yetiştiğinde artık çok geç olacaktı.

Ama o an benim bildiğim tek bir şey vardı.

Mehmet benden Aras'ı uzaklaştırmak istemişti. Beni korkutarak, tehdit ederek, geçmişimi önüme koyarak...

Ve belki de o gece gerçekten kazanmıştı.

Ama bilmediği bir şey vardı.

Bir insanın en çok sevdiği kişiyi elinden almaya çalıştığınızda, geriye korkacak hiçbir şeyi kalmazdı.

Benim de artık kalmamıştı.

Eğer Aras yaşayacaktıysa, bu hikâye burada bitmeyecekti.

Eğer Aras yaşamayacaktıysa...

Ben de artık eski Nare olmayacaktım.

Gözlerim tamamen kapanırken son kez onun elini sıktım.

Ve karanlığın içine düşmeden hemen önce zihnimde tek bir cümle yankılandı:

“Aras'ı benden aldığın gün, Mehmet... sen de benden korkmaya başlayacaksın.”

Sonra her şey karardı.

Ve o gece, aşkımızın başladığını sandığımız yerde...

hikâyemizin en karanlık gecesi başladı.

GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE

1. KİTAP SONU

DEVAM EDECEK...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18