5. bölüm / 18
Geçmişin GölgesindeKAPININ ARDINDAKİ SESSİZ ÇIĞLIK
Bölümler 18Şu an: KAPININ ARDINDAKİ SESSİZ ÇIĞLIK
- 1 KÜÇÜK DÜNYA1.570 kelime
- 2 KÜÇÜK TESADÜF2.692 kelime
- 3 DÜNÜN YARALARI2.668 kelime
- 4 CEVAPSIZ SÖZLER5.555 kelime
- 5 KAPININ ARDINDAKİ SESSİZ ÇIĞLIK4.676 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 ÇIKMAZ SOKAK2.847 kelime
- 7 HAYALLER HAYATLAR3.847 kelime
- 8 BİR SONUN BAŞLANGICI3.581 kelime
- 9 BİR YALANIN ARDINDA3.428 kelime
- 10 SAHTE BİR EVET6.572 kelime
- 11 SAHTE NİKAH3.119 kelime
- 12 BİR KAĞIT,BİN SORU6.718 kelime
- 13 KIRK YIL HATRINA6.844 kelime
- 14 DİNMEYEN KORKU8.751 kelime
- 15 GEÇMİŞ YENİDEN UYANDI7.568 kelime
- 16 GÜCÜN BEDELİ8.684 kelime
- 17 SESSİZLİĞİN ARDINDA9.513 kelime
- 18 KARANLIĞIN BAŞLANGICI7.117 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ev neydi? Ne anlama gelirdi? Sıcak bir yuva mıydı? Sıcaksa ben neden evime girdiğim anda üşüyordum? Beni kim ısıtacaktı? Neden benim evimden yemek kokuları yerine alkol ve sigara kokusu geliyordu? Neden benim evim karanlıktı? Neden benim evim cam parçalarıyla doluydu?
Ev neydi? Nasıl bir şeydi? Birisi bana evin ne olduğunu nasıl anlatırdı? Nasıl gösterirdi? Evi tutabilir miydim? Evin bir kokusu var mıydı?
Ya aile neydi?
Anne…
Baba…
Onlar neydi? Nasıl anne olunurdu? Nasıl baba olunurdu? Biri bana bunları açıklasın. Çünkü ben anne baba sevgisini hiç hissedemedim. Ve artık dayanacak gücüm yoktu. Annem gibi alkolik olmak istemiyordum. Babam gibi uyuşturucu bağımlısı olmak istemiyordum. Onlar gibi olmak istemiyordum. Ben sadece bu hayattan çıkmak istiyordum.
Birisi beni buradan çekip çıkarmalıydı.
Ama kim?
O kişi kimdi? Neredeydi? Şu an ne yapıyordu?
Ve ben…
Ben daha ne kadar dayanabilirdim?
Hastanenin kapısından çıktığımda gece çoktan şehrin üzerine çökmüştü. Bir an olduğum yerde durup arkamı döndüm. Aras hâlâ içerideydi. Onu orada bırakıp gitmek, içimde bir yere ağır bir taş koymuşum gibi hissettiriyordu. Ama gitmek zorundaydım. Başka çarem yoktu.
Taksiye bindim ve kapıyı kapattım.
“Adres?”
Dudaklarımı araladım ama sesim çıkmadı. Şoför bir kez daha sordu.
“Eve…”
Eve.
Bu kelimeyi söylemek bile boğazımı düğümledi. Camdan dışarı baktım. Sokak lambaları birbiri ardına geride kalıyordu. Her biri beni biraz daha yaklaştırıyordu.
Evime.
Babamın olduğu yere.
Ellerimi dizlerimin üzerinde kenetledim. Parmaklarımın titrediğini fark edince onları birbirine daha sıkı bastırdım. Belki uyumuştur. Belki bu gece hiçbir şey olmazdı. Belki…
Kendimi kandırdığımı ikimiz de biliyorduk.
Başımı cama yasladım ve gözlerimi kapattım. Aras'ın yüzü geldi aklıma. Hastanede onu son gördüğüm an, bana bakışındaki endişe, sesi…
“Gitme.”
Sanki hâlâ kulağımdaydı.
Ama gitmiştim.
Çünkü bazı insanların gitmek istemedikleri yerlere gitmekten başka seçenekleri yoktu.
Taksi yavaşlayınca gözlerimi açtım.
Sokağımızdı.
Kalbim göğsümün içinde öyle sert çarpmaya başladı ki şoförün bile duyacağını sandım.
“Geldik.”
Başımı kaldırıp camdan eve baktım. Işık yanıyordu. Yutkundum. Cebimden parayı çıkarırken ellerim yine titredi. Taksiden indim ve kapının önünde birkaç saniye öylece kaldım.
Anahtarı çıkardım.
Kilit yuvasına soktum.
Bir kez çevirdim.
Sonra bir kez daha.
Kapı açıldığında içeriden gelen sessizlik yüzüme çarptı. İçeri girdim, ayakkabılarımı çıkardım ve kapıyı sessizce kapattım. Tam arkamı dönecektim ki karanlığın içinden babamın sesi geldi.
“Neredeydin sen?”
İşte o beklediğim ses…
Yavaşça arkamı döndüm. Babam salonda, kanepede oturuyordu. Elindeki bardakta sarı bir sıvı vardı. Renginden alkol olduğunu anlamıştım.
Tekrar sordu.
“Neredeydin sen?”
Salona doğru yaklaştım. Kapının pervazından içeri bir adım attım. Etrafıma baktım. Annem yoktu. Ya arkadaşlarıyla içmeye çıkmıştı ya da yatak odasında sızmıştı. Masanın üzerindeki yedi alkol şişesini babamın tek başına bitireceğine inanmak istemiyordum.
“Ne bakıyon lan?”
Babamın sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki irkildim.
“Ne oldu? Canın mı çekti?”
Gözlerine bakamıyordum.
“Yok baba… Canım çekmedi.”
Babam elindeki bardağı karşı duvara fırlattı. Cam, duvara çarptığı anda kristal gibi dağıldı. Çıkan sesle bütün bedenim sıçradı.
Babam ayağa kalktı ve bana doğru yürümeye başladı. Başımı önüme eğdim, gözlerimi ayaklarıma diktim.
Ve o an…
Tekrar on yaşındaydım.
Yine aynı evdeydim. Yine onun karşısındaydım. Yine dayak yiyecektim.
Ölüm saatim belirlenmişti.
Beni bu evden cesedimle çıkaracaklardı.
Ben beyaz gelinliğimle çıkmayı hayal ederken, beyaz kefenle çıkacaktım.
Sonra ölüm haberim haberlerde, gazetelerde yayınlanacaktı.
“Baba, 23 yaşındaki öğretmen kızını döve döve öldürdü.”
Üç gün konuşulacaktım. Üç gün boyunca herkes benim için üzülecekti. Sonra dördüncü gün gelecekti ve unutulacaktım.
Her eşi, babası, kardeşi tarafından katledilen kadın gibi…
Hayat devam edecekti.
Ama olan yine bize olacaktı.
Bizim suçumuz neydi?
Biz ölmek istemedik.
Hangi kadın celladıyla evlenmek isterdi? Hangi anne, doğurduğu, büyüttüğü, beslediği evladının bir gün kendi elleriyle hayatını sonlandıracağını nereden bilebilirdi?
Ya ben?
Ben böyle bir ailenin içine doğacağımı nereden bilebilirdim?
Biz nereden bilebilirdik?
Babam yavaş adımlarla yanıma geldi ve önümde durdu. Başımı kaldırmaya cesaret edemedim. Başıma gelecekleri biliyordum. Kaç dakika başım yerde durmuştu, bilmiyordum. Bir dakika… Belki iki dakika…
Sonra yanağımda patlayan acıyla bedenim yere savruldu.
İlk tokat.
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamamam gerektiğini biliyordum. Çünkü ağlarsam daha çok kızardı. Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Bana bak.”
Bakmadım.
“Bana bak dedim!”
Parmakları saçlarımın arasına girdi. Ben saçımı kestirmeye kıyamazdım. Tek bir telim bile döküldüğünde üzülürdüm. Şimdi saçlarım babamın elindeydi.
Bir avuç saçımı kökünden kavrayıp başımı geriye çekti.
Canım yandı. Sanki kafamı bedenimden söküyordu.
“Baba…”
“Şimdi mi baba oldum? Şimdi mi geldi akılsız aklına baba olduğum?”
Başımı kurtarmaya çalıştım. Ben kafamı çektikçe parmaklarını saçlarımın arasına daha fazla geçirdi. Saç diplerimin yandığını hissediyordum. Saçlarımı kökünden söktüğüne emindim.
“Özür dilerim.”
Ne için özür dilediğimi bilmiyordum. Ama insan bazen kurtulabilmek için işlemediği suçların bile özrünü diliyordu.
İlk darbe geldi.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha.
Artık kaç tane olduğunu sayamıyordum. Kollarımı başımın üzerine kapattım.
“Yapma…”
Sesim kendime bile ulaşmayacak kadar küçüktü.
“Ne yapmayayım?”
Bir darbe daha.
“Baba, ne olur…”
Sözlerim birbirine karışıyordu. Odanın içindeki her şey bulanıklaşmaya başlamıştı. Duvar, masa, yerdeki cam parçaları… Hepsi birbirine giriyordu.
Gözüm saate kaydı.
23.00.
Yarım saat sonra ne olacağını bilmiyordum ama içimde korkunç bir düşünce vardı.
Belki de bu gece ruhum bedenimden ayrılacaktı.
Bir an annemin odasının kapısına baktım. Kapının camından pembe bir gece lambasının ışığı sızıyordu.
Annem oradaydı.
Birkaç metre ötemde.
Belki uyuyordu. Belki sızmıştı. Belki de yine hiçbir şey duymayacaktı.
Sesim çıkmayacağını bile bile seslendim.
“Anne…”
Dudaklarım kıpırdadı sadece.
Anne.
Ne olur duy beni.
Ne olur bir kere olsun duy beni.
Ama kapının arkasından hiçbir ses gelmedi.
Babamın öfkesi yeniden üzerime çöktü. Gözlerim kararıyordu. Ne gördüğümü artık anlayamıyordum. Ama çok iyi tanıdığım bir ses kulaklarımda çınladı.
Demir sesi.
Kemerinin tokasından gelen o ses.
O an içimde bir şey koptu.
Kaçmam gerektiğini biliyordum ama bacaklarım beni taşımıyordu. Sanki bedenim artık bana ait değildi.
Sonra sesler birbirine karıştı. Nefesim, kendi boğuk ağlamam, yere çarpan bir şeyin sesi, sırtımda, kollarımda ve bacaklarımda yayılan acı… Ve annemin kapısının arkasındaki o korkunç sessizlik.
Bir süre sonra acıyı bile ayırt edemez oldum.
Bedenim uyuşmuştu.
Gözlerimi açık tutmaya çalıştım.
Olmadı.
Tavan önce bulanıklaştı.
Sonra karardı.
Aklımdan geçen son şey Aras'ın yüzüydü. Hastanenin beyaz ışıkları, bana bakarkenki gözleri ve içimde yankılanan tek bir cümle…
Keşke biraz daha kalsaydım.
Sonra hiçbir şey hatırlamadım.
Vücudum artık hareket etmiyordu. Buz gibi zeminde öylece yatıyordum. Gözlerim tamamen kapanmıştı. Hiçbir şey göremiyordum ama kulaklarım hâlâ duyuyordu.
“Tamam. Ne kadara veriyorsun malı?”
Babamın sesiydi.
Mal…
Uyuşturucudan bahsediyordu.
Yine satacaktı.
“Gram olarak mı?”
“Çok az lan. Veriyorsan adam gibi para versin.”
“İyi. O kadar olur.”
“Tamam, çıkıyom şimdi. O arkada uyuyor. Sızdı yine kaltak.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra:
“Tamam, hadi kapat.”
Telefonun kapandığını duydum. Ayak sesleri yaklaştı. Başımı kaldıracak gücüm yoktu.
“Sen dua et.”
Sesindeki öfke, kemerin sesinden bile daha korkunçtu.
“Yoksa senin hakkından gelmesini bilirdim.”
Nefes almaya çalıştım.
“Adamlar gidecek.”
Ayak sesleri biraz daha yaklaştı.
“Sen bu kapının ucundan burnunu çıkarabiliyor musun, hele bir dene.”
Sesim çıkmadı.
“Babanı rezil etmeyeceksin.”
Sonra o cümleyi söyledi.
Ömrüm boyunca unutamayacağım cümleyi.
“Seni elin adamına orospu diye satmazsam bana da Taş Kafa Haydar demesinler.”
İçimde kalan son güç de çekildi.
“Kabul ettiğim güne lanet gelsin. Allah kahretsin o günü.”
Sonra karnıma gelen tekmeyle bedenim yeniden kıvrıldı. Acıyı hissettim ama bağıracak gücüm yoktu.
Ayak sesleri uzaklaştı.
Bir kapı açıldı.
Sonra…
Dış kapının kapanma sesi.
Ve ev yeniden sessizliğe gömüldü.
Kaç dakika o buz gibi betonda kalmıştım?
Saat kaçtı?
Ölmemiştim.
Yaşıyordum.
Yaşadığımı, vücudumun her yerinde dolaşan acıdan anlayabiliyordum.
Maalesef ölememiştim.
Ama bedenim de artık çok yorulmuştu. Dayanacak gücüm bile kalmamıştı.
Parmaklarımı yavaşça oynatmayı denedim. Önce ellerimi, sonra kollarımı, ardından üst bedenimi… Her hareketimde içimden bir acı dalgası geçiyordu. Yine de durmadım.
Yavaş yavaş doğruldum.
Sonunda yerden kalkmayı başardım.
Masaya tutundum. Bacaklarım titriyordu. Bir adım atmaya çalıştım. Sonra bir adım daha. Kendimi güçlükle kanepeye bıraktım.
Gözlerimi açmaya çalıştım. Yüzüm hâlâ yanıyordu. Başımın içinde uğultular vardı.
Tam o sırada telefonum titredi.
Dııt.
Bir kez daha.
Dııt.
Sonra yeniden.
Dııt.
Kaşlarımı çattım.
Bu saatte kim bana bu kadar mesaj atıyordu?
Saat kaç olmuştu?
Gözlerimi duvardaki saate çevirdim.
02.30.
Saatlerdir yerde yatıyordum.
Telefonum hâlâ durmadan titriyordu.
Kanepenin kenarından tutunarak ayağa kalktım. Çantam, odanın kapısının önünde yerde duruyordu. Eğilip çantamı aldım. Ellerim titreyerek telefonumu çıkardım.
Ekrana baktığımda gözlerim büyüdü.
278 yeni mesaj.
Yaşam Anaokulu Öğretmenler Grubu.
Anaokulundaki öğretmenler ve müdürle ortak kurduğumuz gruptu. Mesajların arasından en üsttekine baktım. Saat 00.35'te gönderilmişti.
Bir videoydu.
Videoya dokundum.
Ekranda gördüğüm şeyle nefesim kesildi.
Anaokulumuz…
Alevler içindeydi.
Koca bina alev ve dumanın altında kalmıştı.
Ekrana birkaç saniye öylece baktım. Sonra videonun altındaki müdürümüz Rıfat Hoca'nın mesajını açtım.
“Değerli öğretmenlerim,
Okulumuzda başlayan yangın sebebiyle okulumuz yangın içerisinde kalmıştır. Mutfaktan çıkan yangın kısa süre içerisinde bütün okulu etkisi altına almış ve alevler hızla büyümüştür.
Okulumuz şu an kullanılmayacak hâle gelmiştir. Uzun bir süre eğitim-öğretime devam edemeyeceğiz.
Yetkili kişilerle görüşmelerimiz devam etmektedir. Şimdilik iki haftalık bir bekleme sürecimiz olacak. Ancak yapılan görüşmelere göre bu süre uzayabilir.
Elimizde şu an maalesef çok fazla bilgi bulunmamaktadır.
Bu süreçte tek ihtiyacımız olan şey dua.
Kendi sınıf gruplarınızdan velilerinize iki hafta boyunca eğitim olmayacağını bildirmenizi rica ederim.
Hayırlı akşamlar dilerim.”
Mesajı bir kez daha okudum.
Sonra videoya geri döndüm.
Alevler yükseliyordu.
Duman gökyüzüne karışıyordu.
Ben ise gecenin bir yarısı, kanepenin üzerinde, hâlâ titreyen ellerimle telefonumu tutuyordum.
Birkaç saat önce ölümden kurtulmaya çalışıyordum.
Şimdi ise hayatımın başka bir parçası gözlerimin önünde yanıyordu.
Telefonu göğsüme bastırdım.
Ve ilk kez o gece ne yapacağımı bilemedim.
Grupta öğretmenler konuşmaya devam ediyor, mesajların ardı arkası kesilmiyordu. Yazacak ya da okuyacak hâlim yoktu. Mesajlardan çıktım. Telefonu kapatacakken gözüm Instagram bildirimine takıldı.
Mesaj Aras'ın hesabından gelmişti.
Ekranı bulanık görsem de zorla gönderdiği mesajı okumaya çalıştım.
“Nare,
Bugün sana söyleyemediğim şeyler var.
Benden bir özür beklemediğini biliyorum. Belki özrümü duymak bile istemiyorsun.
Ama ben bugün ilk defa yaptıklarımı gerçekten düşündüm.
‘Çocuktuk.’ diyerek kendimi savunmak istemiyorum. Çünkü sen de çocuktun.
Ben seni ağlatırken bunun senin hayatında ne kadar büyük bir yara bırakacağını bilmiyordum. Ama bilmemem yaptıklarımı değiştirmiyor.
Sana dört yılını geri veremem. Ağladığın geceleri silemem. Okula gitmek istemediğin sabahları geri getiremem. O günleri hiç yaşanmamış gibi yapamam.
Bunların hiçbirini değiştiremem.
Sadece senden özür dileyebilirim.
Bugün beni orada bırakıp gitmediğin için de teşekkür ederim. Neden yaptığını bilmiyorum. Belki bana hâlâ kızgınsın. Belki hâlâ benden korkuyorsun. Belki de sadece vicdanın el vermedi.
Ama gittin.
Ve beni orada bırakmadın.
Bunun benim için ne kadar büyük bir şey olduğunu bilmiyorsun.
Cevap vermek zorunda değilsin.
Beni affetmek zorunda da değilsin.
Hayatına devam et. Beni unut. Hatta bir daha karşılaşmak isteme. Bunların hepsine hakkın var.
Ben senden hiçbir şey istemiyorum.
Sadece bugün, on yıl önce sana yaptığım şeyler için ilk defa gerçekten utanarak söylüyorum…
Özür dilerim, Nare.”
Bu neydi?
Bu mesaj ne anlatıyordu?
Bu salak, bunca şeyden sonra onu affedeceğimi falan mı düşünüyordu?
Onun yüzünden hastaneye gitmiştim.
Onun yüzünden eve geç kalmıştım.
Onun yüzünden dayak yemiştim.
Her şeyin arkasında yine Aras vardı.
On yıl sonra neden şimdi karşıma çıkmıştı?
Ondan nefret ediyordum.
Mesajına cevap vermedim. Sadece görüldü attım ve telefonu kapattım. Artık onun adını bile görmek istemiyordum.
Zorla bedenimi odama attım. Nerelerimin morardığını biliyordum ama ne kadar kötü göründüğümü merak ediyordum.
Odamın kapısını kapattım.
Işığı yaktım.
Sabah nasıl bıraktıysam her şey aynıydı.
Yatağım…
Masam…
Kitaplarım…
Sanki birkaç saat önce o odadan çıkan kız hâlâ bendim.
Dolabımın üzerindeki kocaman aynanın karşısına geçtim ve kendime baktım.
Bir süre hiçbir şey söylemeden öylece durdum.
Gözüm morarmıştı. Morun koyusundan açığına doğru renkler birbirine karışıyordu. Kaşım açılmıştı. Kurumuş kan yüzümün üzerinde iz bırakmıştı. Sol yanağımda kocaman bir morluk vardı.
Elimi yanağıma götürmek istedim.
Dokunamadım.
Canım acıyordu.
Tişörtümün yakasından tuttum ve yavaşça çıkardım. Göğsümde ve karnımda yeni yeni belirginleşen morluklar vardı. Pantolonumun düğmesini açtım. Kıyafetimi yere bıraktım.
Bacaklarıma baktım.
Mor…
Kırmızı…
Yer yer açık mavi…
Sanki biri bedenimin üzerine bütün renkleri savurmuştu.
Arkamı dönüp aynaya tekrar baktım.
Sırtım daha kötüydü.
Bir süre öylece kaldım.
Aynadaki kıza baktım.
Tanıyamadım.
Adeta bir tekir kediye dönmüştüm. Bedenimin her yerinde başka bir renk vardı ama hiçbir renk güzel değildi. Hiçbiri bana aitmiş gibi görünmüyordu.
Elimi aynaya koydum.
Karşımdaki kız da elini kaldırdı.
Gözlerime baktı.
O kız bendim.
Ama ilk defa kendime bakarken kendimi tanımıyordum.
Sonra aklıma tek bir soru geldi.
Aras beni bu hâlde görseydi ne yapardı?
Başımı hemen iki yana salladım.
Hayır.
Onun ne yapacağını düşünmeyecektim.
Çünkü ondan nefret ediyordum.
En azından kendime bunu söylemeye devam etmeliydim.
Telefonu elime aldım. Aras'ın mesajları hâlâ ekrandaydı.
Aras'ın attığı bütün mesajları sildim.
Telefonu yatağın üzerine fırlattım.
Sabah olmasına daha birkaç saat vardı ama benim için gece çoktan bitmişti.
Üstüme en rahat pijamalarımı giydim. Yatağın kenarından kalkıp dolabın yanındaki küçük çekmeceye yöneldim. Çekmeceyi açtım. İçinde birkaç ağrı kesici, yara bandı ve eski ilaç kutuları vardı.
Elimi uzatıp ağrı kesicilerden birini aldım.
Tam kutuyu açacaktım ki koridordan bir ses geldi.
Ayak sesi.
Olduğum yerde kaldım.
Babam gitmemiş miydi?
Nefesimi tuttum.
“Neredesin Nare? Orospu, neredesin?”
Babamın sesini hayatımda ilk defa bu kadar öfkeli duyuyordum. Sanki dünyada üzerinde taşıdığı bütün duygular aynı anda yüzüne vurmuştu.
Öfke…
Kin…
Nefret…
Ve başka adını koyamadığım bir şey daha.
Odamın kapısı açıldı.
Babam kapının eşiğinde durup bana baktı. Kaşları çatılmıştı. Gözleri üzerimdeydi.
“Bunu da yaptın ha…”
Ne yaptığımı anlamadım.
“Bunu da yaptın.”
Sesi titriyordu.
Bana doğru yürüdü.
Geri çekilmek istedim ama bedenim hâlâ birkaç dakika önce yaşadıklarımın ağırlığıyla hareket etmekte zorlanıyordu.
Elini saçlarıma geçirdi.
Bu kez canım daha fazla yandı.
“Başına orospu da oldun!”
Sesindeki öfke kulaklarımı doldurdu.
“Allah belanı versin senin!”
Yüzüme vurmaya başladı.
Her darbeyle gözlerimin önündeki dünya biraz daha bulanıklaşıyordu. Aynada gördüğüm morlukların üzerine yenileri ekleniyordu.
Artık aynaya bakmıyordum.
Sadece sesleri duyuyordum.
Bağırışlarını…
Kendi nefesimi…
Kalbimin göğsümde çırpınışını…
Sonra saçlarımdan tuttu.
Bir anda bedenimi duvara doğru savurdu.
Başım sertçe duvara çarptı.
Bir an için hiçbir şey hissetmedim.
Sonra…
Her şey karardı.
Sesler gitti.
Görüntüler gitti.
Düşüncelerim bile birbirinden kopmaya başladı.
Gördüğüm tek şey simsiyah bir girdaptı.
İçinde dönüyordum.
Nereye gittiğimi bilmiyordum.
Ne kadar zamandır orada olduğumu bilmiyordum.
Hiçbir şey duyamıyordum.
Hiçbir şey göremiyordum.
Sadece kendi kendime sorabiliyordum.
Ne yapmıştım ki bu sefer?
“Hastanın bilinci kapalı şu an. Vücudunda çok fazla darp izi var.”
Ses çok uzaktan geliyordu.
“Kim tanıyor kızı? Kim gelebilir? Kızın komşusu değil misiniz? Biriniz gelsin.”
Başka bir ses cevap verdi.
“Biz gelemeyiz hemşire hanım. Babası bu sefer bize de kendi kızına ne yaptıysa aynısını yapar. Kusura bakmayın.”
“Yahu kızın hâlini görmüyor musunuz? Kaç yıldır komşususunuz burada!”
“Vallahi kusura bakmayın. Gelemeyiz.”
Sesindeki korkuyu duyabiliyordum.
“Sizin gibi komşuyu Allah düşmanın başına vermesin. Kahretsin sizi!”
Gözlerimi açamıyordum.
Sesleri duyuyordum ama nerede olduğumu anlayamıyordum.
Ambulanstaydım.
Beni nasıl bulmuşlardı?
Eve nasıl girmişlerdi?
Babam ve annem neredeydi?
Komşular benimle hastaneye gelmek istemiyorlardı.
Belki de haklıydılar.
Kendi babam bana bunu yaparken onlara kim bilir neler yapardı?
Bir kapı sesi geldi.
“Hasan abi, kapıyı kapat. Hemen götürelim kızı. Çok zor nefes alıyor.”
Ambulansın kapısı kapandı.
Araç hareket etti.
Gözlerimi açmaya çalıştım.
Olmadı.
Her şey karanlıktı.
Sesler bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyordu.
Kalabalığın içinde tek başımaydım.
Sonra aklıma Aras geldi.
Hastaneye giderken beni duymuş muydu?
Beni bulmuş muydu?
Belki de…
Hayır.
O benim ezeli düşmanımdı.
Böyle söylemiştim.
Ama keşke…
Keşke şu an yanımda ezeli düşmanım olsaydı.
Hiçbir şey yapmasına gerek yoktu.
Sadece yanımda dursaydı.
Belki biraz olsun yalnız hissetmezdim.
Ambulansın içindeki sesler birbirine karışırken başka konuşmalar duydum.
“Neler yapmış kıza şerefsiz adam? Bu kadar ne suç işlemiş olabilir ki?”
“Bazı babalar kapatılsın ya.”
“Gerçekten öyle Sude… Çok da güzelmiş. Sevgilisi var mı acaba?”
“Böyle güzelliği kim kaçırır kızım?”
“Vallahi ben kadın hâlimle kıza âşık oldum.”
Gözlerimi açamıyordum ama duyuyordum.
Güzellik…
Sevgili…
Kaçırmak…
Bir zamanlar bunlar benim için sıradan kelimelerdi. Şimdi ise hepsi bana yabancı geliyordu.
Benim güzelliğimden bahsediyorlardı.
Ama ben o güzelliği göremiyordum.
Belki de tek göremeyen bendim.
Ya da…
Görülmeye hiç fırsatım olmamıştı.
Aynada gördüğüm yüz geldi aklıma. Morarmış gözüm, patlamış kaşım, şişmiş yanağım, renk renk olmuş bedenim…
Güzelliğim elimden alınmıştı.
Ve ilk kez düşündüm…
Belki insanın güzelliğini yüzünden değil, kendisine nasıl davranıldığından anlayabilirdin.
Bana yıllarca çirkinmişim gibi davranmışlardı.
Şimdi aynaya baktığımda gerçekten kendimi tanıyamıyordum.
“Hadi Hasan abi, kapıyı aç da acile hemen götürelim.”
Kapı açıldı.
Adının Hasan olduğunu öğrendiğim şoför indi ve ambulansın arka kapısını açtı. Sedyeyi yavaşça indirdiler.
Sonra…
Bir ses.
Hastanenin önünde tanıdığım bir ses yankılandı.
Ses yabancı değildi ama kime ait olduğunu çıkaramıyordum.
“Ne oldu?”
Bir saniye sonra aynı ses daha yüksek çıktı.
“Nare'ye ne oldu?”
“Hanımefendi, sakin olun. Siz nesi oluyorsunuz?”
“Ben… Ben arkadaşıyım. Nare'yi tanıyorum.”
“Ne oldu? Biri bir şey söylesin!”
“Elif, çekil.”
Başka bir ses konuştu.
“Giray Hocam, ben tanıyorum. Adı Nare. Çocukluk arkadaşım.”
“Tamam, sakin ol.”
“Noldu hastaya?”
“Bilmiyoruz hocam. Komşuları aramış ambulansı. Babasından şüpheleniyorlar.”
Bir sessizlik oldu.
Sonra o tanıdık ses yeniden konuştu.
“Hocam… Çocukken de çok döverdi babası. Kaç defa ölümden döndü kız.”
“Tamam. Hemen kırmızı odaya alın.”
Sedye yeniden hareket etti.
Tekerleklerin sesi koridorda yankılanırken gözlerimi açmaya çalıştım.
Elif…
Çocukluk arkadaşım.
Bebekliğimiz, çocukluğumuz birlikte geçmişti. Annem, Elif'in annesiyle asla konuşmazdı. Beni hiçbir zaman Eliflere göndermezdi. Sadece mahallede oynardık.
Sonra Elif'in babası…
Matematik öğretmeniydi.
Bazen bana ders verirdi. Babam yüzünden ders çalışamadığım için beni gizlice yanına çağırır, anlamadığım konuları anlatırdı. Bazen de kimse görmeden defterimin arasına küçük notlar bırakırdı.
“Sen akıllı bir kızsın. Sakın kendine inanmayı bırakma.”
O notlardan birini hâlâ saklıyor muydum, bilmiyordum.
On iki yaşımıza geldiğimizde Elif'in babasının doğu tayini çıkmıştı. İstanbul'dan taşınmışlardı. Bir daha da görüşmemiştik.
Şimdi buradaydı.
Hastanedeydi.
Beni karşılamıştı.
Ama neden?
Hastanede ne işi vardı?
Buradaki doktorları nereden tanıyordu?
Elif de mi hastalanmıştı?
Yoksa…
Bir an gözlerimi açabildiğimi sandım.
Beyaz ışıklar gözlerimi yakıyordu.
Uzakta bir siluet gördüm.
Kahverengi saçlar…
Telaşlı bir yüz…
Elif miydi?
Dudaklarımı oynatmaya çalıştım.
Sesim çıkmadı.
Sedye hızla ilerliyordu.
Ve ben, yıllar sonra ilk kez çocukluğumdan birinin sesini duyuyordum.
Sesleri artık çok daha net duyuyordum. Vücuduma iğneler batırıyor, serum takıyorlardı. Moraran yerlerimi sargı bezleriyle sarıyorlardı.
“Arkadaşlar, yavaş lütfen. Nazik olun, canını acıtmayın.”
“Elif, bu kız senin arkadaşın olabilir ama şu an hastanedeyiz. Bu kız da hasta. Sen burada emir vermek için değil, hemşirelik görevini yerine getirmek için varsın. Bu kız senin hastan, tamam mı? Ama hızlı olmazsan hastayı başka bir hemşire alır. Anladın mı beni?”
Sesler birbirine karışıyordu. Gözlerimi açmak istiyor ama başaramıyordum.
“Dua et ki arkadaşın uyansın. Bu kadar darbeye rağmen morgda değilse, bu kızı koruyan biri ya da birileri vardır.”
İçimden acı bir gülümseme geçti.
Beni kim koruyacaktı ki?
Beni kim tanıyordu?
Elif'in bu hastanede hemşire olması ve benim bu hastaneye gelmem…
Sadece kaderdi.
Ya da ben öyle sanıyordum.
“Tamam hocam, anladım.”
“Umarım anlamışsındır, Elif. Umarım…”
“Kolay gelsin arkadaşlar.”
“Sağ olun hocam.”
Doktor başımdan ayrılmıştı.
Başımda sadece Elif yoktu. Birkaç, belki de bir sürü hemşire vardı. Hepsi etrafımdaydı. Hepsi bana bakıyordu.
Ben yirmi üç yıl boyunca morluklarımı saklamaya çalışmıştım. Kollarımı uzun kıyafetlerin içine, yaralarımı sessizliğin arkasına gizlemiştim. Kimse görmesin, kimse sormasın, kimse gerçeği öğrenmesin diye yaşamıştım.
Ama şimdi bütün hastane rengarenk vücudumu görmüştü.
Sadece morluklarımı değil…
İçimde yıllardır sakladığım yaraları da görmüşlerdi.
Çünkü şu an sedyede yatan kadın yalnızca yirmi üç yaşındaki Nare değildi.
Sobaya fırlatılıp sırtı yanan yedi yaşındaki Nare de buradaydı.
Emeklerken elini fare kapanına kaptıran küçük Nare de…
Korktuğunda sesini bile çıkaramayan, ağlamamak için dişlerini sıkan o çocuk da.
Hepsi benimle birlikte o sedyede yatıyordu.
Saat kaçtı?
Şu an nasıl gözüküyordum?
Vücudum nasıl bir durumdaydı?
Elif sessizce benimle konuşuyordu. Belki biliyordu, belki de duymuyordu ama benimle konuşuyordu.
“Ne oldu kızım sana böyle? Hangi baba evladına böyle davranır? Allah kahretsin o adamı. Annem söylemişti zamanında, hakkı Nare’yi diğerlerinin yanına gönderecek demişti.”
Diğerleri…
Diğerleri kimdi? Tanımadığım bir akrabam mı vardı? Bildiğim kadarıyla annemin de babamın da akrabası, kardeşi yoktu. Yoksa benim bilmediğim aileleri mi vardı?
“Keşke seni o evden çekip çıkarabilsem kardeşim. Keşke gücüm olsa da seni o evden alabilsem. Ama ben de evleniyorum. Ege seni kabul eder mi ki? En azından kendine ait bir ev bulana kadar benimle kalmana izin verir.”
O sırada sınav sonucu her an açıklanabilirdi. Üç gün sonra demişti bakanlık ama her an olabilirdi.
Ege…
Sevgilisinin adı Ege’ydi.
Telefon çaldı. Benim telefonum değildi, Elif’in telefonu çalıyordu.
“Efendim aşkım?”
“Ne? Açıklanmış mı?”
“Şaka mı yapıyorsun? Şaka yapıyorsan seni gebertirim.”
“Tamam, bakacağım. Sen nereden öğrendin ki?”
“Tamam, bakıyorum. Kapat, iki dakikaya haber vereceğim.”
“Ayy bacım, çok heyecanlandım. İki yıldır çalışıyorum bu sınava, biliyor musun? Hem hastane hem dersler çok zor oluyordu ama umarım devlete atanmışımdır. Özelde çalışmak ölmekten daha beter.”
“Aha, dur. Sayfa açıldı.”
“87!”
“Oha, siktir lan! 87 yapmışım! Atandım! Allah’ım, atandım!”
Elif'in sevinç çığlıkları hastanenin koridorlarını doldurmuştu.
İki yılını vermişti bu sınava.
Ve emeklerinin bir şekilde karşılığını almıştı.
Hastanedeki birçok hemşire kendi aralarında sınavı konuşuyordu. Kazanan vardı, kazanamayan vardı, hatta birkaç puanla kaçıran bile vardı. Hepsi benim yanımdaydı. Gözlerimi açamasam da, “Sizi duyuyorum.” diyemesem de konuşulan her şeyi duyuyordum.
“Elif, bu kız senin neyin oluyor? Kuzenin falan mı?”
“Hayır, çocukluk kardeşim.”
Kardeşim…
Kardeş…
Bu kelime bana ne kadar uzaktı.
Elif gittikten sonra yaşamın tadı da gitmişti. Okulda yaşadıklarımı sadece Elif'e anlatırdım. Elif de annesine anlatmıştı. Zeynep teyze okula gelmişti ama okul müdürümüz, annem olmadığı için hiçbir şey yapamamıştı.
Annem ve babama okulda yaşadıklarımı anlatmıyordum. Anlatırsam benim hata yaptığımı ve bu yüzden bana bulaştıklarını düşünürlerdi.
“Kızın mesleği var mı acaba?”
Başımdaki kızlar benim hakkımdaki soruları Elif'e soruyorlardı.
“Bilmiyorum ki. En son on yaşlarında falandım onu gördüğümde. Okudu mu, onu bilmiyorum.”
“Gerçi babası evladını bu hâle getirdiyse okumasına da izin vermemiştir.”
“Verdi. Kardeşim vermek zorunda kaldı. Haklıydı. Babam beni okutmazdı ama ben hem çalışıp hem okuyunca vermek zorunda kalmıştı. Babamla üniversite sınavına hazırlanırken anlaşma yapmıştık. Eğer devlet okulunu kazanmazsam beni hiç bilmediğim bir adama satacaktı.”
Korksam da kabul ettim.
Günlerce uyumamıştım. Damarlarımda kan yerine kahve dolaşıyordu. Günde kaç bardak kahve bitirdiğimi hatırlamıyordum bile. Belki yirmi, belki otuz, belki de daha fazla…
Ama başarmıştım.
Anaokulu öğretmeni olmuştum.
İlk senemde devlete atanmıştım. Şu an devlet memuru olarak gözüküyordum.
İnsanlar sırf özelde çalışmak zor diye devlete atandığımı söyledi.
Ama benim ilk senemde devlete atanma sebebim başkaydı.
Tanımadığım, daha önce görmediğim, adını, yaşını dahi bilmediğim bir adamın koynundan kurtulmaktı.
Yanımdaki hemşireler kendi işlerine dönmüştü. Yanımda kalan sadece Elif'ti. Sürekli benimle ilgileniyor, durumumu kontrol ediyordu.
Tam o sırada tanıdık bir telefon sesi duyuldu.
Telefon çalmıştı.
Bu ses benim telefonumdu.
“Aha, şerefsiz, cibilliyetsiz, haysiyetsiz baban arıyor.”
“Dur Elif, sakın açma.”
Ama Elif telefonu açtı.
“Alo.”
“Dur be, sakin ol Taş Kafa Haydar.”
“Sanane, ne yapacaksın Elif'i?”
“Önce kıza orospu deyip durma. Ne orospuluğunu gördün? Evlilik dışı birlikte mi olmuş?”
Ne?
Ben evlilik dışı birlikte mi olmuştum?
Ne zaman, nerede, kimle yapmıştım?
Ben kendimden şüphe duyarken babam böyle bir şeyi bana nasıl ve neden söylerdi?
“Tamam da sen kızına sordun mu Haydar? Acaba böyle bir şey yapmış mı?”
“Mesajları mı var?”
“Adamın adını biliyor musun?”
“Aras mı?”
“Aras kim ya? Nare'nin Aras diye arkadaşı yok ki. Kimden duyduysan bu lafı git ona söyle. Elif bu iftirayı onun götüne tıpa yapacakmış, dersin.”
“Tamam şerefsiz. Sen kendi kızını bu hâle getiriyorsun, bir de kızının namusuna atılan iftiraya mı inanıyorsun? Sen var ya, baba olmayı asla hak etmiyorsun. Nare'yi yaptığınız güne sıçayım. Kızın bunları çekmeye hakkı var mıydı?”
İlk defa birisi beni savunmuştu.
Benim adıma babamla konuşmuştu.
Hem de babamdan korkmadan.
Benim yıllardır yapamadığımı Elif beş dakikada yapmıştı.
Belki de konuşmak, ses çıkarmak, hakkını savunmak bu kadar kolay ve basitti.
Elif telefonu kapattı ve bana döndü.
“Kızım, sen harbi böyle bir şey yaptın mı? Yaptıysan babanın nasıl haberi oldu? Sen de böyle bir kız değildin be Nare ya. Hamile kalırsan, çocuk seni de bebeği de istemezse ne olacaktı?”
Elif'in beni duyması lazımdı. Böyle bir şeyi yapmadığıma inanması lazımdı. Uyanmalıydım.
Kendimi zorladım.
Yavaşça gözlerimi açtım.
“Nare… Nare… Eda, Giray Hoca'yı çağırın.”
“Nare, iyi misin?”
Ne oluyordu bana?
Sesler çok daha net gelmeye başlamıştı. Gözlerime ışık vurmaya başlamıştı.
“Ne oldu Elif?”
“Hocam, bir kalp atışı hızlandı. Çok hızlı nefes almaya başladı.”
“Bir şey mi dedin? Bir şey mi duydu?”
Elif'in korktuğunu biliyordum.
“Hocam, sadece konuşuyordum. Çok bir şey demedim.”
“Seni duyuyordu Elif. Duyduğu her neyse heyecanlanmasına sebep verdi.”
Işık daha çok gözlerime vuruyordu. Göz kapaklarım titremeye başlamıştı.
Yavaş yavaş gözlerimi açtım.
İlk Elif'in ve Giray Hoca'nın gözleriyle karşılaştım. İkisi de bana doğru bakıyordu.
Giray Hoca Elif'e döndü.
“Her ne söylediysen hastanın erken uyanmasına sebep verdin Elif.”
“Özür dilerim hocam ama yemin ederim ki çok ciddi bir şey söylemedim ki.”
“Tamam, bunu daha sonra konuşuruz. Muayenesi sende. Sen devam et. Acil bir şey olursa beni ara.”
“Tamam hocam, çok sağ olun.”
Giray Hoca yanımızdan ayrıldı.
Elif bana doğru biraz üzgün, biraz mutlu mavi gözleriyle bakıyordu. Çok değişmişti. Her anlamda değişmişti ama hâlâ arkadaşım olduğunu görebiliyordum.
“İyi misin Nare?”
Yavaşça dudaklarımı açtım. Sesimin çıktığı kadar sadece:
“İyiyim.”
diyebildim.
Elif pamuğu suyla ıslatıp dudaklarıma sürdü. Dudaklarımın kuruduğunu hissedebiliyordum. Dudaklarım biraz olsun ıslanmıştı. Bir damla su bile konuşmama yetmişti.
Elif'e doğru baktım.
“Elif… Babamla konuştun. Duydum konuştuklarınızı. Babam sana evlilik dışı birlikte mi oldu dedi?”
Elif gözlerini benden kaçırdı.
“Elif, ben öyle bir şey yapmadım. Gerçekten yapmadım. Hem hayatımda kimse yok ki, nasıl yapacağım? Yoldan geçen birine vermedim ya.”
“Tamam, sen sakin ol biraz. Kendine gel. Bunu sonra konuşuruz.”
Sonra konuşacaktık bunu.
Belki Elif'le konuşacaktım, belki de babamı arayıp soracaktım.
Böyle bir iftirayı bana kim, neden atmıştı?
Düşmanım yoktu ki benim.
“Elif, senden bir şey isteyebilir miyim?”
“Tabii, buyur.”
“Sırtım yatmaktan çok ağrıdı. Biraz otursam?”
Elif sırıtarak bana baktı.
“Tabii ki.”
Elif yavaşça sırtımdan tutup kaldırdı. Yatağımın başını dikleştirdi, sırtıma yumuşacık bir yastık koydu. Sırtım hâlâ çok acıyordu. Bu normaldi. Bir gecede iki defa kemerle dayak yemiştim.
Telefonum tekrar çaldı.
Ekrana baktım.
Komşumuz Fatma Teyze arıyordu.
Elif telefonu bana verdi.
“Tanıyor musun?” diye sordu.
“Tanıyorum, komşumuz. Merak etme.”
Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
“Buyur Fatma Teyze.”
“Nare kızım, bir genç adam geldi. Buradaki herkese seni soruyor.”
“Beni mi soruyor? Ne alaka genç adamla? Benim ne işim olurdu ki?”
“Nasıl bir adam Fatma Teyze?”
“Kızım, genç bir adam. Senin yaşlarında. Boyu uzun, kumral saçlı, yeşil gözlü, hafif sakallı bir çocuk.”
Yeşil gözlü, kumral…
Kimdi bu şimdi?
“Fatma Teyze, sakın benim hastanede olduğumu söylemeyin. Babamın borcu vardır kesin. Yine parayı istemek için gelmişlerdir.”
“Kızım, şimdi gidiyorlar. Yanında esmer bir arkadaşı var.”
“Tamam Fatma Teyze. Alacaklılar kapıya dayanmış. Lütfen rica ediyorum, benim yerimi söylemeyin.”
“Tamam kızım, sen merak etme. Ben komşulara haber veririm. Şimdi kimse söylemez.”
“Tamam Fatma Teyze, sağ ol.”
“Rica ederim kızım. Sen nasıl oldun?”
“Ben iyiyim Fatma Teyze, merak etmeyin beni.”
“Tamam kızım. Bir ihtiyacın olursa söylersin.”
“Tamam Fatma Teyze, söylerim. Sağ ol. Hadi görüşürüz.”
“Görüşürüz kızım.”
Beni araştıran kimlerdi? Uzun boylu çocuklar kimlerdi? Gerçekten babamın borç alıp da ödeyemediği mafya mıydı, yoksa gerçekten beni arayan birileri miydi? Ya da babamın beni sattığı bir adam mı vardı?
Elif'in telefonu çalmaya başladı.
Telefonun ekranına bakınca gülümsedi.
“Aa, bak sevgilim arıyor.”
Telefonu açıp kulağına götürdü.
“Efendim sevgilim?”
“Hastanedeyim. Yoo, işim yok. Hatta şu an çok yakın bir arkadaşımla oturuyorum.”
“Sana bir keresinde bahsettim ya, İstanbul'da çocukken oyun oynadığım arkadaşım vardı diye. Unuttun mu yoksa?”
“Tamam, umarım unutmamışsındır.”
“Tamam, gelin. Yaparım pansumanı. Şu an hastane sakin zaten, çok acil hastalar yok.”
“Kaç dakikaya burada olursunuz?”
“İlk giriş acildeyiz zaten. Buraya gelin, pansumanını değiştiririm ben.”
“Görüşürüz sevgilim.”
Elif telefonu kapattı ve üniformasının cebine koydu.
Elif'e gülümseyerek baktım.
“Anlat kız, hayırdır bu sevgili işi?”
Elif'in yanakları kızardı.
“Ee… Hatay'da karşılaştık. Yaz tatilinde kendi köyüne gelmiş. Şehirde halası yaşıyormuş. Ben de halasıyla aynı mahallede yaşıyordum. Bir akşam sitedeki arkadaşlarımla oturuyordum, yanıma geldi. Instagram'ımı istedi. Sonra konuşmaya başladık. Evlenmek için benim atanmamı bekliyorduk.”
“Evlenme teklifi her an edebilir.”
“Düğününe beni çağırırsın, değil mi?”
“Tabii ki kızım. Ne söz vermiştik? Evlendiğimizde baş nedime olacaktık.”
Çocukken verdiğimiz bir sözdü.
Unutmamıştı.
Başımı önüme indirdim.
“Ama Elif, ben bu hâlde baş nedime olamam ki. Hatta hiç gelmesem daha iyi.”
“Saçmalama Nare. Neyin varmış senin? Belki hemen teklif etmez bile. O zamana kadar zaten yaraların kesin iyileşir.”
“Sanmıyorum Elif.”
Elif'e baktım.
“Baksana… Kendi rengimi göremiyorum.”
Bir an sustum.
“Kendi rengimi tanıyamıyorum.”
“Merak etme Nare. Bunların hepsi geçecek. Sakın korkma.”
Korkuyordum.
Babamdan, herkesten, her şeyden korkuyordum.
Bu iftirayı bana kim atmıştı?
Ben kiminle birlikte olmuştum?
O an tanıdık bir ses duydum.
“Aşkım, Elif! Nerdesin?”
Bu ses Ege'ydi.
Elif yanımdan kalktı.
Sevgilisinin yanına gitti.
Sevgilisi Ege'ydi.
Aras'ın dostum, kardeşim dediği kişiydi.
Hay ben böyle kaderin…
Konuştuklarını duyuyordum ama onlar beni görmüyorlardı. Önümde perde vardı. Yüzümü kapatsa da vücudumu görüyorlardı.
Gökkuşağı gibi morarmış vücudumu…
“Tamam, sargını değiştiririm Aras ama ondan önce Ege, seni biriyle tanıştırmak istiyorum.”
Tanıştırmak istediği kişi bendim.
Elif, Ege'yi benimle tanıştıracaktı.
Elif'in bilmediği bir şey vardı.
Ben zaten Ege'yi ve Aras'ı tanıyordum.
Yavaşça bana doğru geldiler.
Ve Ege beni gördü.
“Çocukluk arkadaşım Nare.”
“Nare, bu sevgilim Ege. Sana anlattım, şimdi zaten.”
Ege yüzüme doğru bakıyordu. Önce morarmış yüzüme, sonra morarmış kollarıma baktı. Gözleri üzerimde dolaşıyordu.
Hiçbir şey diyemiyordu.
Ben de sustum.
Ne diyeceğimi bilmiyordum.
“Aras, kardeşim, bir baksana.”
Aras mı?
Ege, Aras'ı çağırmıştı.
Hayır…
Aras beni bu şekilde görmemeliydi.
“Ne oldu lan? Beni niye çağırıyorsun?”
Aras, Ege'nin yanında durup bana baktı.
Kumral saçları…
Uzun boyu…
Yeşil gözleri…
Fatma Teyze'nin bahsettiği çocuk…
Aras ve Ege'ydi.
Aras beni araştırmıştı.
Aras beni aramıştı.
Aras mahallemi bulmuştu.
Aras komşulara sormuştu.
Mahallede beni bulamamıştı ama şimdi…
Beni hastanede, sedyede, morarmış vücudumla bulmuştu.
Peki asıl soru şuydu:
Beni neden araştırmıştı?
Beni neden aramıştı?
Ve bana ne söyleyecekti?
Bölüm etkileşimi
