30. bölüm · Ex or Next | texting

29.

Yesilimm .

Melih AKKAN & Ela BEKTAŞ

•••

Siz:
MELİH
ACİL
ARKA BAHÇEYE GEL ÇABUK
ACİLLL

Melih:
güzelim
Evde değilim

Siz:
Nasıl evde değilim
Neredesin sen

Melih:
Sarpla hava almaya çıktık
Ne oldu
Bir şey mi oldu

Siz:
OLDU
MAHSUR KALDIK GEL BENİ KURTAR

Melih:
güzelim düzgün anlatır mısın şunu

Siz:
MELİH GELİYO MELİH
FARE
MASANIN ÜSTÜNDE MAHSUR KALDIK
BİR ŞEY DE GİTSİN

Melih:
güzelim ben bir şey yapamam şu an
Tamam inmeyin siz geliyoruz

Siz:
ÇABUUK

Melih:
tamam sakin
Annemler nerde

Siz:
Akşamki kına için
kıza bakmaya gitmişler

Melih:
doğru o vardı birde

Siz:
Sıla süpürgeyle dürtttü
Gider diye
Hiç fayda etmedi
Melih nolur çabuk gel
Işınlan bir şey yap

Melih:
Yoldayım
Az kaldı dur

Siz:
Melih bu çok hızlı
Amınakoduğumun faresi
Gözünü dikmiş bana bakıyor
Galiba sinir oldu bana

Melih:
Küfüre başlamışsın yine
Geliyorum
Kıpırdama

Siz:
Çok geç
Eve kaçtım koşarak

Melih:
Tamam geldim
Sakin ol

Siz:
Eve gel

Melih:
Tamam güzelim

Siz:
MELİH
BU OROSPU FARE TAKİP ETMİŞ BENİ
GÖRDÜM EVİN İÇİNDE

•••

Resmen kalbim götümde atıyordu.Bahçeden buraya nasıl bir hızla kaçtığımı ben bile hatırlamıyordum;İşin en kötü yanı, o lanet farenin peşimden benimle birlikte eve girebileceğini hiç hesaba katmamıştım. Şimdi oturma odasındaki koltuğun üzerine tünemiş, ayaklarımı altıma toplamış bir halde panikle Melih'in gelmesini bekliyordum.

Dış kapının kapanma sesini duyduğum an derin bir nefes aldım. Çok geçmeden Melih'in koridorda çınlayan endişeli sesini duydum:

"ELA! Neredesin?"

"Oturma odasındayım, gel!" diye bağırdım, sesim korkudan titriyordu.

Melih hızlı adımlarla içeri girdi ve fare dışarı kaçmasın diye kapıyı arkasından anında kapattı. Yüzünde her an kahkahayı basacakmış gibi duran ama bir yandan da beni sakinleştirmeye çalışan muzip bir ifade vardı.

"Güzelim, iyi misin?" dedi gözleriyle odayı tararken. "Nerede fare?"

"Melih..." dedim, ağlamaklı bir ses tonuyla. Ben gerçekten ama gerçekten fareden ölesiye korkuyordum. Parmağımla tam karşımdaki koltuğun altını işaret ederken "Orada..." diye fısıldadım.

Melih işaret ettiğim koltuğa doğru birkaç adım attığında, oturduğum yerden öne doğru uzanıp panikle onu omzundan tutarak durdurdum. "Gitme, gitme! Çok büyüktü Melih, vallahi çok büyüktü!"

Melih omzunda duran ellerimi yavaşça ve nazikçe indirdi. Sesi güven verici bir ton aldı. "Bekle güzelim, halledeceğim."

Geniş adımlarla farenin saklandığı koltuğa ulaştı. Hiç tereddüt etmeden tek eliyle koca koltuğu altından tutup havaya kaldırdı. Koltuğun kalkmasıyla birlikte gri, hızlı bir karartının birden hareket ettiğini gördüm. Hayvan tam benim tünediğim koltuğun altına doğru hızla koşmaya başladığında, mantığımı tamamen devre dışı bırakıp kendimi koltuktan aşağı attım ve doğrudan Melih'in kucağına atladım!

Bacaklarım bir refleksle beline dolanırken, kollarımı da can havliyle sıkı sıkı boynuna sardım. Melih ani bir refleksle ellerini belimin altına yerleştirip beni destekledi ve düşmemi engelledi.

"Melih!" diye cırladım, yüzümü doğrudan boynundaki o sıcak çukura gömerek.

İki eliyle bedenimi tamamen sarmış, bana sarsılmaz bir güven hissi veriyordu. Korkudan gözlerimi bile açamıyor, aşağıya bakmaya cesaret edemiyordum. Melih boşta kalan tek eliyle yüzümü boynundan hafifçe ayırdı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesi tenimi yakıp geçiyordu.

"Güzelim, korkma..." diye fısıldadı.

Aramızdaki bu aşırı yakınlığı ve pozisyonumuzu yeni yeni fark etmemle birlikte dilim adeta lâl oldu. Cevap veremedim, sadece usulca başımı sallamakla yetindim.

Allah'ım, ben şu an resmen Melih'in kucağındaydım!

Yüzümü tutan parmakları hareket etti; saçımdan süzülen bir tutamı nazikçe kulağımın arkasına itti, ardından başparmağıyla yanağımı okşadı.

"Şimdi seni dışarı çıkaracağım, tamam mı?"

Sözleri üzerine başımla onu onayladığımda, dudaklarının kenarında sıcacık bir tebessüm belirdi.

Ben hâlâ kucağında, bacaklarım beline sarılı bir haldeyken yavaş ve kendinden emin adımlarla kapıya doğru yürümeye başladı. Ben son zamanlarda biraz kilo almıştım ama o beni taşırken en ufak bir zorlanma belirtisi bile göstermiyordu.

"Şimdi seni yere indireceğim, sen de hızlıca odadan çıkacaksın. Tamam mı?" Sesi öyle sakinleştirici ve yatıştırıcıydı ki, az önceki o patlamaya hazır korkumdan eser kalmamıştı.

Onu onaylayıp beni yere bırakmasını bekledim. Ama tam ayaklarımı yere bastıracağı sırada panikle, "Dur!" dedim. Omzunun üstünden arkaya doğru ufak bir kontrol yaptığımda fare ortalıkta görünmüyordu. Sanırım hâlâ koltuğun altındaki karanlıkta saklanıyordu.

"Melih, sen onu nasıl çıkaracaksın oradan?" diye sordum endişiyle.

"Tutacağım," dedi gayet sıradan bir şeyden bahsedermiş gibi.

"Ne?" Yüzümde büyük bir iğrenme ifadesi belirdi. "Şaka de Melih, lütfen!"

Melih olumsuz anlamda başını salladığında, yüzümdeki o dehşet ve iğrelti dolu ifadeyi görünce duramadı ve gür bir kahkaha patlattı.

Ben ise zihnimde Melih'in çıplak eliyle fareyi tuttuğu o korkunç görüntünün canlanmasıyla tiksintiyle silkindim. Düşünceleri kafamdan atmak için başımı iki yana sallayıp acilen kendime gelmeye çalıştım. Gerçekten kabus gibi bir görüntüydü!

"Şaka yapıyorum yavrum," dedi gülüşünün arasından.

Benim gözlerim hâlâ tedirginlikle yerdeki gölgeleri ve fareyi tararken, Melih hiç istifini bozmadan doğrudan bana bakıyordu. Bakışlarındaki muziplik yerini daha derin bir şeye bırakmıştı.

"Böyle durmak hoşuna mı gitti senin?" diye sordu kısık bir sesle.

"Keyfimden mi çıktım kucağına?" Sesimin ayarını kaçırmış, biraz fazla yüksek ve çıkışarak söylemiştim.

Melih'ten bağırmamam gerektiğine dair bir uyarı bekledim ama o tam aksine, şaşırtıcı bir sakinlikle gözlerimin içine bakmaya devam etti.

"Bir daha söyler misin?" dedi pürüzsüz bir tonla.

"Melih!" Hafiften sinirlenmeye başlıyordum. "Şu an konumuz gerçekten bu mu?" Sesim sona doğru yine yükselmişti ama o hâlâ ilk anki gibi sakindi.

"Konumuz tam olarak bu," dedi. Sesi artık hafifçe hırıltılı ve karanlık çıkıyordu.

Eğer biraz daha bu pozisyonda kalırsak hiç iyi şeyler olmayacaktı, bunu çok net hissedebiliyordum. Bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde, göz bebeğinin genişlediğini ve o koyu yeşillerin derinleştiğini gördüm. Aramızda öyle yoğun bir sessizlik oluşmuştu ki, yutkunduğumda boğazımdan çıkan ses bile odada yankılandı.

"Şu an kucağımdasın..." dedi. Elleri belimi daha da sıkı sararak beni gövdesine biraz daha kenetledi.

Ona öylece bakakaldım, adeta hipnoz olmuş gibiydim. "Kucağındayım..." diye tekrarladım onu istemsizce. Bu adamın durup dururken libidosu mu yükselmişti, ne oluyordu?!

"Güzelim," dedi, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak. "Tam şu an bana bir teşekkür etmek ister misin?"

Duyduklarımla gözlerim fal taşı gibi açıldı! İçimdeki fare korkusu bir anda buharlaşıp uçtu. Kucağından inmek için debelenmeye, çırpınmaya başladım ama beni öyle güçlü sarmıştı ki yere inmek imkansız gibi bir şeydi.

"Bebeğim, rahat durur musun?"

"Melih!" dedim ellerimle omuzlarına vurarak. "Hemen dışarı bırak beni!"

Ona emir veren bu sert tonum hoşuna mı gitmişti emin değildim ama şu an tek bir şeyden emindim: Tam şu saniyede beni öpmek istiyordu.

Benim bu çırpınan, panik halim o kadar hoşuna gidiyordu ki keyfini gizleme gereği bile duymuyordu. Belimdeki tutuşunu bozmadan hızlı adımlarla kapıyı açtı, kucağında benimle birlikte odadan dışarı çıkıp kapıyı ayağıyla arkamızdan kapattı.

Nihayet güvenli bölgeye geçmemizle birlikte derin, rahat bir nefes verdim. Beni bırakması için tekrar omuzlarına vurdum. Sahi, annem az önce omuzlarına ve koluna o kadar sert vurmuştu ki sopanın kıpkırmızı izi tişörtünün altından bile belli oluyordu. Annem sonradan mahcup olup özür dilemek istemişti ama Melih her zamanki olgunluğuyla gerek olmadığını, durumu hallettiğini söyleyerek olayı kapatmıştı.

Onun canının nasıl yandığını en iyi ben anlardım; ceviz dalından yapılan o sopa gerçekten çok acıtıyordu.

Melih ayaklarımı yavaşça yere indirdiğinde, gözlerim kolundaki kırmızı ize takıldı. "Üzgünüm," dedim kısık bir sesle, o izi kastederek.

"Gerçekten mi?" dedi Melih. Tek eliyle belimden tutup beni tekrar pürüzsüz bir hareketle kendine çekti. "Gerçekten üzgünsen, bunu telafi edebilirsin."

Göğsünden sertçe iterek sırtının arkamızdaki duvarla buluşmasını sağladım. "Sen iyice azdın ha!" dedim, koridorda odama doğru gitmek üzere adımlarken. Elimizi tehdit edercesine havaya kaldırdım. "Önce gidip o fareyi hallet, sonra da üzerine adamakıllı bir şeyler giy. Kınaya gideceğiz."

"Benim ne işim var kınada?" diye söylenmeye başladı arkamdan.

Ama bu sızlanması hiç umurumda değildi. "Erkekli kızlı karışıkmış," dedim arkamı dönmeden. "Sen de geliyorsun."

İtiraz edemeyeceğini çok iyi biliyordum. Çünkü beni öyle kalabalık bir ortamda tek başıma bırakmayı asla istemezdi; ne de olsa köyde evlendirilecek bir sürü bekar oğlu olan teyzeler vardı...

"Böyle gelsem olmaz mı?" dedi, üzerindeki beyaz tişörtü ve gri eşofmanı göstererek.

Sözleri karşısında gözlerimi devirdim. "Siyah gömlek giyme de ne giyiyorsan giy."

Geçen gün sarhoşken siyah gömleği hakkındaki dediklerime gönderme yaparak konuştuğumda, yüzündeki o sıkıntılı ifade anında dağıldı ve yerini yine o çok bilmiş, keyifli haline bıraktı.

"Sen nasıl diyorsan hanım," dedi, sözüme görünürde hürmet göstererek.

Söylediği 'hanım' kelimesiyle birlikte ona arkam dönük olduğu için şanslıydım; dudaklarımda beliren o geniş tebessümü görmesine izin vermeden sırıttım. Tabii bu lafın hoşuma gittiğini onun da bal gibi bildiğine emindim.

Arkamı dönüp hızlı adımlarla odama geçtim ve kına için hazırlanmaya başladım.