29. bölüm · Ex or Next | texting
28.
Melih AKKAN & Ela BEKTAŞ
Yazı boyutunu değiştirdim
Umarım okumanıza engel olmaz
İyi okumalarrrr🤍
•••
Melih:
Güzelim
Annene olan biteni ne zaman anlatacaksın
Sofrada beni yiyecek gibi bakıyor
Siz:
Oyun istiyor abisi
Melih:
Ne
Siz:
Boşver
Bugün anlatırım ya
Melih:
tamam güzelim
Siz:
Ateşin var mı
Melih:
Söndürecek misin
Siz:
MELİH
SEN BAYADIR KÜFÜR YEMİYORSUN BENDEN
Melih:
Bir şey demedim ki
Sen hemşiresin ya
O yüzden dedim
Siz:
He Melih he
İnandım
Melih:
İnanma zaten
Siz:
bekle sen bekle
Melih:
Napıyorsun kızım
Acıdı
Siz:
İyi oldu
Terbiyesizleştin sen
Melih:
Ayağımın ne suçu vardı
Başka şekilde acını çıkarabilirsin
Siz:
Sen akıllanmazsın
Melih:
sen beni akıllandırırsın
Siz:
Eşşek kadar adam olmuşsun
Ben mi uğraşıyım bide senle
Git o özlem varya o uğraşsın senle
Melih:
hadi hadi
Kıskandın sen
Siz:
Hiçte bile
Sen o olaydan sonra
Konuştun mu hiç
Onunla
Melih:
evet
Siz:
Anlamadım
Melih:
Konuştum güzelim
Siz:
Melih siktir git
Bana bir daha yazma
Melih:
Ya bi sakin olsana
Ne için muhatap oldum
Sor
Siz:
Sormayacağım
Melih:
Olsun ben yine de
Cevaplayacağım
Olayın olduğu ertesi gün
Karakola geldi
Seni şikayet edecekmiş
Siz:
Ne?
Sen bana bunu şimdi mi söylüyorsun?
Ne demek beni şikayet etti?
Melih:
Bebeğim etti demedim
Edecekmiş dedim
Siz:
Eeee
Sonuç?
Melih:
Sonuç şikayet etmedi
Siz:
Neden
Melih:
Konuştum işte
Siz:
Melih senin beynin mi durdu
Adam akıllı anlatsana şunu
Melih:
Ya işte
Benim karşımda
Öyle cesaretli değildi
şikayetten vazgeçti
Siz:
Kur mu yaptın lan kıza
Melih:
Tövbe ne diyorsun ela
Siz:
Bu kız Ciddili senden
etkileniyordu o zaman
Melih:
bilmiyorum
Umrumda da değil
Siz:
Ne dedin
Ben bu kızı seviyorum
Lütfen şikayet etme mi
Melih:
sayılır
Seni sevdiğimi de söyledim tabi
Ama anlatma şekline kızdım
Bir daha beni görürsen selam bile
Verme dedim
Siz:
afferim
Good boy seni
Melih:
Eeee
Siz:
Ne eeee?
Melih:
Ödülüm
Siz:
Ödül mü vericem birde
Hadi ye yemeğini doğru bahçeye
Bir kaç taşınacak şey var
O kadar kası boşuna yapmadın
Melih:
nasıl ya
sen beni çalıştırmak için mi
Buraya gelmeme bir şey demedin
Siz:
Günaydın
Samsun'a hoş geldin
Hadi bitir tabağındakini
Melih:
Tamam
Bitanem
Siz:
Yüzün düştü
Melih:
Evet
Siz:
Niye
Melih:
Sence
Ben baş başa takılırız diye düşünmüştüm
Siz:
yine takılırız yavrum
Hadi iş başına
Melih:
Yavrumu senden duymak garipmiş
Siz:
hoşuna gitmedi mi?
Melih:
gitti
Siz:
İyi demem o zaman bir daha
Melih:
Sen hala bana sinir mi oluyorsun?
Siz:
Yoo sana takılmak hoşuma gidiyor
Melih:
Öyle olsun bakalım
Bu arada tişörtü unutmadım
Siz:
tamam vericez tişörtü
Hadi doğru çalışmaya
Melih:
Emredersin güzelim
•••
Kahvaltı sofrasını topladıktan sonra evdeki işleri aramızda paylaştık. Annemin söylediğine göre akşama köyden bir kızın kınası vardı ve bizim de oraya gitmemiz gerekiyordu. Herkes işlerini hızlı hızlı halletmeye çalışıyordu.
Bana düşen görev ise oldukça "zorlu" bir sorumluluktu: Melih'in başında dikilmek.
Annem bu fikre baştan şiddetle karşı çıkmıştı elbette. Melih'e hâlâ mesafeli ve öfkeli bakıyordu. Ancak anneannem o her zamanki sağduyulu tavrıyla araya girip annemi ikna etmeyi başarmıştı annem ise söylene söylene susmak zorunda kalmıştı.
Melih, arka bahçede yıllardır biriken eski, ağır eşyaları bahçenin biraz ilerisindeki depoya taşıyordu. Ben de başında nöbet tutuyor, güya çok ağır olmayan şeylerde ona yardım ediyordum.
Şimdi ise elinde eski, ahşap bir komodin vardı. Ellerim belimde, sırtımı bahçe duvarına yaslamış halimden memnun bir şekilde onu izliyordum.
"Yardım ister misin?" diye sordum, sesime hafif muzip bir ton katarak. Sormaktan zarar gelmezdi nasıl olsa.
Melih elindeki dolapla duraksadı, bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Koyu gözleri yüzümde gezindi. "Ben hallederim güzelim," dedi, sesi her zamanki gibi tok ve sakindi ama halinden hiç mi hiç memnun olmadığı her halinden belliydi.
Sırf benimle olabilmek için işinden bir hafta zorlukla izin almıştı fakat geldiğinden beri burada adeta bir amele gibi çalıştırılıyordu. Yüzündeki o hafif çatık kaşlardan ve sertleşen çene hattından içinden okkalı küfürler saydırdığına adı gibi emindim.
Ufak dolabı omzuna doğru yüklediğinde, üzerine giydiği kısa kollu beyaz tişört vücuduna gerildi. Kol kasları, kürek kemiklerinin hareketi ve boynundaki damarlar belirginleşmişti. Ben ise bu manzarayı hiç çaktırmadan, uzaktan melül melül izlemekle meşguldüm. Adam çalışırken bile ayrı bir seyirlik malzeme sunuyordu bana.
Dolabı depoya bırakıp geri döndüğünde bu kez köşedeki eski, tahta yatak karyolasına yöneldi. Karyolayı kucaklamaya çalıştığında ahşabın ağırlığından gıcırtılar yükseldi. Sanırım bu parça hem çok ağırdı hem de tek başına taşımak için fazla hantaldı.
"Dur!" dedim, koşar adımlarla yanına giderek.
Melih elini yataktan çekip yavaşça doğruldu. Derin bir nefes alırken gözleri üzerimde gezindi. "Ne oldu?"
"Bu bize lazım olur," dedim tahtalara bakarak. "Kışın sobada yakarız. Parçalayalım bunu, depoya öyle taşıyalım."
Melih bir süre ciddi bakışlarla bana baktı, ardından hafifçe başını salladı. "Tamam. Balta nerede?"
"Dur," dedim, bir elimi 'bekle' anlamında havaya kaldırarak. "Ön bahçede, odunluğun orada olması lazım. Ben hemen getirip geliyorum."
Hızla ön bahçeye koştum. Odunluğun kenarında duran ağır baltayı sapından tutup kavradım ve vakit kaybetmeden Melih'in yanına döndüm. Baltayı ona doğru uzatırken içimden 'şimdi gösteri zamanı' diye geçiriyordum.
Melih baltayı elimden alırken parmaklarımızın ucu birbirine değdi. Bakışları bir an dudaklarıma kaysa da hemen toparlandı. "Biraz geri çekil," dedi sesi hafifçe sertleşerek. "Bir kıymık falan sıçramasın."
Onu onaylar anlamda başımı sallayıp güvenli bir mesafeye çekildim. Arka sol çaprazında durup ellerimi belime koydum ve Melih'in hareketlerini izlemeye başladım.
Melih baltayı iki eliyle kavradı, kollarını havaya kaldırıp ilk darbeyi indirdi. Metalin ahşapla buluştuğu an çıkan tok ses bahçede yankılandı. Baltanın ucu tahtaya derin bir yarık açmıştı. Melih hiç beklemeden ikinci, üçüncü darbeleri indirmeye başladı. Üst üste gelen sert hamlelerle tahta karyola yavaş yavaş küçük parçalara ayrılıyordu.
Ama benim izlediğim şey kesinlikle tahta parçaları değildi...
Melih her darbe indirişinde tişörtünün altından esneyen ve gerilen sırt kasları, omuzlarının hareketi ve alnında biriken hafif ter damlaları tam anlamıyla aklımı başımdan alıyordu. Sırtı bana dönük olduğu için beni göremiyordu, bu yüzden rahat rahat, utanmadan onu izleyebiliyordum. Sanırım son zamanlarda iyiden iyiye sapıklaşmıştım...
Kendi kendime "Kendine gel Ela, adam orada çalışıyor sen ne düşünüyorsun!" diyerek kendimi bu seyirlik görüntüden çekip çıkarmaya çalıştım. Boğazımı temizledim, kızaran yanaklarımı kendime getirmek için el ayalarımla yanaklarıma ufak ufak tokatlar attım. Saçmalama kızım, acilen toparlan!
Melih son darbeyi de vurup tahtaları parçalamayı bitirdiğinde baltayı yere yasladı. Göğsü hızla kalkıp iniyor, derin derin soluklanıyordu.
Derken hiç beklemediğim bir anda, ani bir hareketle arkasını döndü. Bakışları doğrudan yüzümdeki kızarıklığa ve ellerime kaydı. Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı ve gözlerimin içine bakarak ağır ağır göz kırptı.
"Görüntü hoşuna gitti mi güzelim?"
Nefesim boğazımda tıkandı. Bu adamın arkasında gözü falan mı vardı acaba?! Nereden anlamıştı baktığımı? Yine de elinde bir kanıt olmadığı için dik durmalı ve sonuna kadar inkar etmeliydim.
"Ne alakası var canım?" dedim, gayet sıradan bir şey söylüyormuş gibi ona doğru adımlayarak. "Tahtalara bakıyordum ben."
Yemiş gibi durmuyordu elbette. O karanlık, muzip bakışlarıyla attığım her adımı takip ediyor, adeta avını bekleyen bir yırtıcı gibi durduğu yerde süzüyordu beni.
"Meli—"
Cümlemi tamamlayamadan ayağım yerdeki tahta parçalarından birine takıldı. Dengem bir anda kayboldu. Zemin hızla bana doğru yaklaşırken gözlerimi sıkıca kapatıp yüzüstü yere yapışmayı ve canımın acımasını bekledim.
Ama beklediğim o sert darbe hiç gelmedi.
Melih benden çok daha hızlı bir refleksle öne atılmış, beni havada yakalamıştı. Fakat dengemizi ayarlayamadığı için ikimiz birden kendimizi çimlerin üzerinde bulduk.
Gözlerimi yavaşça açtığımda, sert bir zemine değil, Melih'in geniş ve sıcak göğsüne düşmüş olduğumu fark ettim. Benim aksime onun ağzından boğuk, acı dolu bir inleme döküldü. Düşüşün bütün darbesini kendi üstlenmişti.
Gözlerimi panikle açtım. Melih'in bir eli refleksle belime dolanmış, beni düşerken iyice kendine çekmişti.
"Melih!" diye cırladım panikle, göğsüne düşen başımı hızla kaldırarak.
"Efendim güzelim?"
Benim çığlığıma tezat, onun sesi inanılmaz kısık, derin ve sakindi. Göğsü nefes aldıkça altımda yükselip iniyordu.
Önüme düşen saç tutamları yüzüne dökülmüş, aramızdaki bakış açısını kapatmıştı. Melih boşta kalan elini kaldırdı. İnce, uzun parmakları yüzüme dokunarak saçlarımı nazikçe geriye itti ve tek omzumun arkasında topladı. Parmaklarının sıcaklığı tenimde karıncalanmaya sebep oldu.
"Ela..." dedi, sesi öyle bir tonda çıkmıştı ki içimin eridiğini hissettim. Bu yakınlık hiç ama hiç yardımcı olmuyordu.
"Hm?" diye mırıldandım, bakışlarım dudaklarına kayıp tekrar gözlerine çıkarken.
"Seninle bir yere gidelim mi?"
Şu an öyle bir pozisyondaydık ki, gözlerinin içine bakarken benden ne istese gözüm kapalı kabul edebilirdim. Büyülenmiş gibi başımı usulca salladım. "Nereye?" diye sordum, onun bu dingin ve çekici havasına tamamen teslim olarak.
"Sürpriz," dedi, dudağının kenarında beliren o hafif, çapkın tebessümle.
Üzerinde daha fazla kalmayıp ayağa kalkmak için ellerimi göğsüne koyup destek aldım. Tam doğruluyordum ki Melih buna izin vermedi. Belimdeki elini daha da sıkılaştırıp beni tekrar göğsüne doğru çekti.
"Bıraksana Melih!" dedim, kaşlarımı çatıp taklit bir kızgınlıkla.
"Cık... İstemiyorum."
"Dayak istiyor olabilir misin acaba sen?"
Melih tek elini başının altına koyup rahat bir tavırla bana bakmaya başladı. Yüzünde o kendine güvenen, sinir bozucu ama bir o kadar da çekici ifade vardı. "Bekliyorum."
"Dayak atmamı mı?" Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
"Ödülümü..."
Sanırım benden bir öpücük talep ediyordu.
"Sen de iyice alıştın ha," diye sızlandım ama yüzündeki o beklenti dolu ifadeye kıyamadım.
Yavaşça eğildim. Daha önce öptüğüm yanağından değil, diğer yanağına ufak, masum bir öpücük kondurmak niyetindeydim. Tam dudaklarım tenine yaklaşmışken Melih fırsattan yararlanıp başını usulca bana doğru çevirdi.
Dudaklarım onun sıcak yanağına temas ettiği tam o anda, arkamızdan gürleyen ve adeta yeri göğü inleten bir sesle irkildim!
"ELA!"
Bu annemdi! Allah kahretsin, tam anlamıyla basılmıştık...
Melih'in göğsünden destek alarak panikle hızla üzerinden fırladım. Melih de benden hemen sonra, hiçbir acelesi yokmuş gibi ağır hareketlerle ayağa kalktı. Üstünü başını düzeltip sanki az önce yerde birbirimize sarılmıyormuşuz gibi sakin bir şekilde yanımda durdu. Allah aşkına, bu adam kriz anında nasıl bu kadar soğukkanlı kalabiliyordu?!
"Anne..." Sesim, suç işlerken yakalanmış küçük bir çocuk gibi aşırı cılız çıkmıştı.
Annemin elindeki bez eldivenleri sıkan elleri titriyordu. Öldürücü bakışları bana değil, doğrudan Melih'in üzerine kilitlenmişti. Bakışlarından adeta alev fışkırıyordu.
"Melih," dedim fısıltıyla, dirseğimle kolunu sertçe dürterek. "Kaç!"
Çünkü annemin şu an onu diri diri gömmesi an meselesiydi.
"Hayır," dedi Melih, bakışlarını bir an bile annemden ayırmadan. "Açıklayalım annene."
Annemin duymaması için dişlerimin arasından fısıldamaya devam ettim: "Şu an seni dinleyecek durumda değil, git diyorum! Ben bir şekilde anlatırım, yatıştırırım onu!"
"Olmaz," dedi son derece net ve tavizsiz bir sesle. "Ya sana bir şey yaparsa? Ya sana bağırırsa?"
"Salak mısın sen, bana ne yapabilir? Suçlu olan sensin, hadi git uza buradan!"
Bir an duraksayıp dediklerimi tartmasını, arkasını dönüp gitmesini bekledim. Ama Melih kaçmak yerine tam tersine anneme doğru cesur bir adım attı.
İşin kötü yanı, annemin elinde bahçe işleri yaparken yanından ayırmadığı o meşhur ceviz ağacı dalı vardı. O sopa öylesine sert ve esnekti ki vurulduğunda canı inanılmaz yakıyordu. Küçükken yaramazlık yaptığımda az çekmemiştim o sopadan!
"Gülsüm tey—"
Daha Melih cümlesini bile tamamlayamadan annem elindeki ceviz dalını Melih'in koluna sertçe geçiriverdi!
Çıkan şaklama sesiyle birlikte "Dur!" diye çığlık atarak hızla öne atıldım. Melih'i olabildiğince arkama alıp annemle onun arasına gövdemi siper ettim.
"Anne dur bir dakika, bir dinle Allah aşkına!" dedim yalvaran gözlerle.
"Ne dinleyeceğim ben!" diye bağırdı annem, gözleri hiddetle açılmıştı. "Bu haysiyetsiz benim kızımı aldatmış, yetmiyor gibi bir de gelmiş burada hâlâ kıza yanaşmaya çalışıyor! Utanmaz!"
Annem arkamdaki Melih'e bir kez daha vurmak için sopayı hırsla kaldırdığında, kollarımı iki yana açıp gözlerimi sıkıca kapattım. Sopa tam benim koluma inmek üzereydi ki... arkamdan uzanan güçlü bir el, havada süzülen sopayı hiç zorlanmadan kavrayıp durdurdu.
Melih'in parmakları sopayı öyle bir sıktı ki annem çekmeye çalışsa da yerinden bile oynatamadı.
"Gülsüm teyze, ben Ela'yı aldatmadım," dedi Melih. Sesi son derece saygılı ama bir o kadar da sarsılmaz bir kararlılıktaydı. "Sadece çok büyük bir yanlış anlaşılmaydı."
Melih tuttuğu sopayı yavaşça ve kibarca bıraktı. Ardından arkamdan çıkıp tam yanıma geçti. Elimden tutmak ister gibi bir hamle yaptı ama annemin bakışlarını görünce vazgeçip yanımda dikildi.
"Ela'nın gördüğü kişi ben değildim. Semih'ti."
Bu cümlenin bahçede çınlamasıyla birlikte annem dona kaldı. Kaldırdığı eli havada asılı kalmış, ağzı bir karış açık Melih'e bakıyordu.
"Nasıl?" dedi annem, öfkesi bir anda yerini büyük bir şaşkınlığa bırakırken. "Semih mi? Semih nasıl bir işin içindeydi de böyle bir yanlış anlaşılmaya sebep oldu?"
Melih'in olayın gizli detaylarına girip işi daha da karıştırmasına izin veremezdim. İpleri hemen elime aldım.
"Gel anne, gel ben sana içeride her şeyi baştan sona anlatayım," diyerek annemi kolundan tuttum ve daha fazla soru sormasına fırsat vermeden eve doğru çekiştirmeye başladım.
Arkamda kalan Melih'e doğru başımı çevirip sesimi biraz yükselterek konuştum: "Sen de orada dikilme! Tahtaları bir köşeye istifle, sonra içeri gel. Kolundaki ize bakacağım!"
Geriye doğru attığım son bakışta, Melih'in dudaklarında hafif, rahatlamış bir tebessüm belirdi. Başını beni onaylarcasına salladı ve yerdeki tahtaları toplamaya başladı.
Ben ise annemi mutfağa sokup olan biteni, Semih'in durumunu ve yanlış anlaşılmayı tek tek anlatarak kafasındaki soru işaretlerini giderdim. Böylece üzerimize kabus gibi çöken o 'aldatma' konusunu sonsuza dek kapatmış olduk.
