9. bölüm · ESTETİK AŞK HATALARI ღBİTTİღ

𐙚 ESTETİK AŞK HATALARI | 8

Gülay Sena DÜNDAR

-8-

❝İnci❞

Sabah başımın ağrısıyla uyandım. Ha bir de ağzımda bok gibi bir tat vardı ama bu düşünmem gereken son şeydi. Yataktan resmen kendimi kazıyarak çıktım. İki yudum alkol aldım diye bünyemin iki fıçı bira içmişim gibi rollenmesi yok mu, beni delirtiyordu.

Önce banyoya gidip yüzüme bir su çarptım, kendime gelirken ağzımdaki iğrenç tadı silebilmek için dişlerimi fırçaladım. En büyük zevklerimden biri yataktan kalkar kalkmaz şöyle bir sosyal medyaya bakmak olurdu ama bu sabah medya rutinim banyoda dişlerimi fırçalarkenki zamana sarkmak zorunda kaldı.

Instagram'a girdiğimde bir de ne göreyim? Takipte çıktığım ve de çıkardığım Berktuğ beni yeniden takip etmiş. Normalde böyle bir gelişmeye zil takıp oynardım ama Berktuğ son tavırlarıyla kendini gözümden öyle bir düşürmüştü ki benim bir şey yapmama gerek kalmamıştı. Şu an düşündüğüm tek şeyse ne yapmaya çalıştığıydı. Dün videosunda onu unutamadığımı falan iddia ediyordu ama her gün bir vukuatıyla uyanıyordum. Garip.

Beni asıl heyecanlandıran şey, Bülent Tanay'ın da beni takip etmesiydi. Şaka değil, gerçekten Instagram'dan takip etmişti beni. İyi de neden? Neden olacak canım, klinikteki tüm çalışma arkadaşlarını takip ediyordur. Bu bir medeniyet göstergesidir İnci, nerede yaşıyorsun, mağarada falan mı?

İç sesim tarafından yeterince aşağılandıktan sonra bir duşa girdim. Bülent Tanay gibi biri beni Instagram'dan takip ettiği için bu duş normal bir duş olmadı. Kendime romantik komedi filmleri gibi üç klip çektim banyoda. Nil Karaibrahimgil'in Hakkında Her şeyi Duymak İstiyorum'u gibi şarkılar söyleyip anlamsız havalara girdim. Valla neden yaptım ben de bilmiyordum. Takip edilmek hiç bu kadar farklı hissettirmemişti.

Kliniğe geldiğimde neyse ki normal hâlime dönmüştüm. Uyku sersemi hâllerimle saçmaladıklarımla kendim bile alay etmiştim. Klinikte Neva'nın gösterdiği bakım ürünlerini raflara dizerken etrafa bakındım. Bülent Tanay henüz gelmemişti. Kapısı hafif aralık, odası boştu.

Neva "Ben bir depoya iniyorum, sen buraları idare edebilirsin değil mi?" diye sorduğunda kendime fazlasıyla güvenerek karşılık verdim.

"Tabii canım, hallederim ben. Hatta sen biraz dinlen. Hâlâ bitkin görünüyorsun."

Sevimli bir tebessümle "Ay ne kadar düşünceli bir iş arkadaşısın. Keşke herkes senin gibi olsa." diyerek övgülerle beni motive etmekten de geri durmadı.

Neva'yı sevmiştim ben. Sıcakkanlı, cicili bicili bir kızdı. Giyimi kuşamı bir yetişkin gibi olsa da içinde küçük bir çocuk var gibiydi. Zaten ilk iş günlerimde de samimi olabildiğim tek kişiydi. Burada herkesin işi başından aşkın olduğu için insanlar dönüp de kim yeni gelmiş diyemiyordu bile.

Raflara dizdiğim ürünlerden birine yer kalmamıştı. Pembe ambalajlı promosyon ürününün üstünde tester yazıyordu. Üzerinde peeling falan da yazıyordu ama hep İngilizce'ydi. Benim İngilizcem o kadar iyi sayılmazdı. Kapağını hafif çevirdiğimde hemen açılmıştı. Belli ki daha önce kullanılmıştı. İster istemez kokladığımda çok hoş bir şey kokuyordu. Çiçek desem değil, meyve desem değil. Böyle ferah, tatlı bir şey.

Şeytan kanıma girdi, ben de nasıl olsa kullanılmış, fark edilmez diye düşündüğümden ürünü yüzüme sürmek istedim. Hem ne vardı canım, kim anlayacaktı ki? Belli ki daha önce kullanılmış. Ayrıca bu da benim bir görevimdi. Neticede burada estetik alanında çalışırken insanlara güzel görünmemiz istenmiyor muydu? Hah, en son rafta bu ürün için yer kalmadığını da bahane olarak kullandığımda kendimi çoktan ikna etmiş, ürünü yüzüme sürüyordum bile.

Aynada kendime baktım. Fena görünmüyordum. Ama... bir şeyler ters gidiyordu sanırım. Arkasında 10 minute falan diyordu ama daha iki dakika geçmemişti ki yüzüm gerginleşmeye başladı. Herhâlde normaldir dedim ama gittikçe daha da geriliyordu. Yüzüm kiremite dönmüştü! Ve güneşte kalmış bir kiremit gibi de yanıyordu. Soyulabilir maskelere benziyordu ama çenemden tutup çekmeme rağmen soyamadım.

Derin derin nefesler alıp çaresizce durumu düzeltmeye çalışırken panikle arkama döndüm ve onunla çarpıştım. Dr. Kalp. Bugün çok şıktı. Yani ekstra şık. Şu an yüzümün derimin altına kadar yandığını göz ardı edecek olursak düşündüğüm ilk şey buydu, evet Bülent Tanay'ın her zamankinden daha şık görünmesi. Çok şükür ki maskeli yüzüm gömleğine falan değmemişti de bu şıklığa benim tarafımdan bir gölge düşürülmedi.

Benimle yüz yüze gelir gelmez kaşları çatılmıştı. Öfkeli miydi yoksa sadece meraklı mıydı anlayamamıştım bile. Tek bildiğim gözlerinin parıldadığıydı. Meraktan mı öfkeden mi bilemedim.

❝Bülent❞

Genelde uykuma önem veririm ve geceleri erken yatarım. Erken yatamadığım zamanlarda da kalan boşluğu telafi ederim ama dün gece yasakları biraz delmiş olabilirdim. İnci'yi eve bıraktıktan sonra eve geldiğimde uyku tutmadı. Ben de ne yapayım diye düşünürken aklıma son zamanlarda üzerinde çalışmayı düşündüğüm sosyal medya projesi geldi ve kendimi dizüstü bilgisayarın başında buldum.

Sosyal medya projemin ilk başlığı "Kusursuzluğu Tanımla" idi. Bununla ilgili kısa bir yazı yazmaya başladığımda kontrolüm dışında zihnimden o geçti. İnci. İyi de o kusursuz değildi ki. Üstelik ördek surat dediğim birinin kusursuzluğu tanımlarken aklıma gelmesi... Ne garipti.

İşin aslı, kusursuz biri yoktu. Kusursuzluk bir illüzyondu. İnsanlara hayal satmak gibi bir şeydi bizimki. Eskiden hastaların hayat kalitelerini yükselttiğimiz gerekçesiyle bu işe bağlıydım. Yeni başladığım zamanlar yani. Şimdiyse biraz daha karanlık bir tarafa geçmiş gibiydim. Ruhumu şeytana satmış bir estetik cerrah olarak çoğunluğu kadın olan hastalarıma hayal ettikleri güzellikleri bahşediyordum. En azından Hollywood günlüklerim öyleydi.

Burada, İstanbul Nişantaşı'ndaki klinikte ünlü hastalardan oluşan portföyüm için de durumun pek farklı olduğunu sanmıyordum. Onlar hayatta varlıklı olsalar da, hemen hemen her şeye sahip olsalar bile mutluluğu yakalayamamış insanlardı. Ve mutluluğu daha fazla güzelleşmekte bulabileceklerini düşünüyor olmalıydılar. Bunun doğruluğu tartışılırdı ama tartışılmayacak tek bir gerçek biliyordum: İnci'nin neden aklıma geldiğini çözmüştüm.

O kusursuz değildi. Güzellik algısı insandan insana değişebilirdi ama benim algıma göre güzeldi. Ne görkemli, güzel kadınlar vardı ama aynı enerjiyi taşıdıklarını söyleyemezdim. O an işin sırrını anlamıştım. İşin sırrı ne güzellikti ne de kusursuzluk. İşin aslı doğallıktı.

O an ani bir karar verdim ve İnci'yi bu sosyal medya projesine dâhil etmeyi düşündüm. Ama güzellik, estetik hakkındaki tartışmalarımız aklıma gelince bu fikrimi ona söylemek biraz ürkütücü geldi. Hem o bilmeyecekti ki projeye dâhil edildiğini. Bu sadece bir konsorsyumda on dakikalık slayt olacaktı.

Gece geç yatmama rağmen sabah dakik bir biçimde gözlerimi açtım. Sert bir kahveyle kendime geldim ve güzel bir duşun ardından seri bir biçimde giyinip hazırlandım. Bugün vizit günüydü ve olabildiğim en şık hâlimle en erken zaman diliminde klinikte olmalıydım.

Kliniğe geldiğimde ise resepsiyon boştu. Fazla erken gelmemden kaynaklandığını düşünüp koridorun sağ tatafında odama doğru ilerledim ama kısa, garip bir şey bana çarptı. Neye uğradığımı şaşırmış hâlde ona baktığımda yabancı olmadığını, kısa ve garip şeyin bizzat benim asistanım ördek surat olduğunu fark ettim.

Kaşlarım merakla çatıldı onu böyle görünce. "Ne bu hâlin?"

"Affedersiniz." Bakışları yere bakarken acı çekiyor gibiydi. Bir yandan da oflamaya çalışıyordu ama ağzını düzgün oynatamıyordu, affedersiniz kelimesi bile afadarsanaz diye çıkmıştı gergin dudaklarından. Yeni Face-lift yaptırmış gibi bir hâli vardı. "Bu maske, biraz fazla soyuluyor." diyene kadar durumu anlayamamıştım. Sonra omzunun hemen arkasındaki kapağı açık promosyon ürünlerinden birini gördüm. Üzerinde sadece profesyonel kullanım yazdığını görmemiş miydi?

"Nasıl yani?"

"Derim yüzülüyor sanki. Derimin altı yanmaya başladı!"

Bu hâline bakınca gülmekle ona yardım etmek arasında kaldım. Gülen dudaklarımı kontrol altına alırken "Bu maske normalde üç aşamalıydı." dedim ve çenesinin altından maskenin bir köşesini yakaladım. "Ama sen dördüncü aşamayı icat etmişsin." Bunu söylerken kıkırdamama engel olamadım.

Bozulmuş bir yüz ifadesiyle gözlerini bana diktiğinde hiç alınamadım doğrusu. Bu hâliyle öyle komik ve sempatik görünüyordu ki. Ve çekici.

"Yüzüm değil, ruhum soyuluyor şu an."

"İyi ki ben soyuyorum."

Sözüm üzerine duraksadı. İkimiz de bön bön birbirimize bakıp güldük. Tabii o imkânlar dâhilinde gülebildi. Yüzü hâlâ öyle gergin ve sertti ki. Beton gibi olmuştu.

Maskeyi çıkarırken parmaklarım yüzünde ve dudaklarında gezindi. Yumuşak dudakları parmaklarımda garip bir keşif hissi yaratsa da yön değiştirdim. Maskeyi tamamen çıkardığımda ise hafif geri çekildim. "Evet, şimdi yüzünü yıkasan iyi olacak."

O an kendine aynada bakmasını hiç istemezdim. Canının nasıl acıdığını tahmin edebiliyordum ama bana göre yüzünde tatlı bir pembelik oluşmuştu. Biraz daha gecikseydi kızarmış tavuğa dönecekti, orası ayrı.

"Çok teşekkür ederim!" diyerek koştura koştura tuvaletin ters yönüne doğru gitti. Yarı yolda yanlış yöne koştuğunu fark edince hemen geri dönüp tuvalete koştu. Onu içeri girene kadar izlerken ister istemez kahkaha atmıştım.

Geri döndüğünde ise her şey yolunda görünüyordu. Üstelik su yüzünü ferahlatmış gibi rahat bir oh çekmişti. Yüzü de küçük güneş yanığına benzer pembelikleri hariç normale dönmüştü. "Her şey yolundaysa hazırlan."

"Ne için?"

"Vizite gidiyoruz. Özel bir hastamı ziyarete gideceğiz." Göz kırparak ekledim. "Burada görünmek istemeyecek türde gizli bir hasta."

Gözleri büyüyen kız merakını dizginlemeyi öğrenmişe benziyordu. İstediğim gibi çantamı toparlarken klinikten çıkmak için hazırdık.

İnci arkası kuşlarla işlenmiş kot ceketini giyerken son derece renkli görünüyordu. Onun her gün nasıl bu kadar renkli görünebildiğini, yüzünü vahim bir kaza sonucu maskeden yıkadıktan sonra bile ne kadar doğal durduğunu görünce elbette doğallıktan yana olursun, her kadın senin gibi şanslı genlere mi sahip sanıyorsun diyerek çıkışmamak için kendimi zor tuttum.

Vizite giderken yolda, tam çıkış koridorunda bir çocuk tekerlekli sandalyeyle odasına götürülen bir hastamı görüp parmağıyla annesine gösterdi. "Anne, bu korkunç kadın kim?" diyen sorusu yüzüme gerçekçi bir tokat gibi çarptı.

İnci utanmış ve ne diyeceğini bilemeyen bir hâldeymiş gibi tavanları seyrederken benim hislerim biraz garipti. Sanki bir suç işlemişim de onunla yüzleşiyormuşum gibi. Hâlbuki ortada bir suç yoktu. Kötü bir görüntü de yoktu. Alan memnundu, veren memnundu. O kadını istediği yüze kavuşturmuştum, vaat ettiklerimi vermiştim. Güzel olmuş muydu? Orası göreceliydi.

Neyse ki odasına götürülen hastam bunu duymuş gibi görünmüyordu. Ancak o an ilk kez yaptığım işin toplumdaki algı boyutunu düşünmeye yöneldim. Sonuçta çocuklar dürüsttür, cesurdur. Yalan söyleme ihtiyacı duymazlar. Pekâlâ benim yaptığım bir mükemmel yüze herkes hocam harika olmuş diyebilirdi. Ama bir çocuğun gözünde güzel olan belki de sadece doğal olandı. Kendi gibi olan. İlk kez sahiciliğin ne olduğunu bu kadar düşünmüştüm.

Fazla derin düşüncelere dalamadan arabaya ulaştık. İnci'ye hazırlattığım diğer çantayı bagaja koyduktan sonra sürücü koltuğuna yerleştim. Kız da yanımdaki yerini almıştı çoktan. Arabayı çalıştırmadan önce ana sayfama hakkımda bir haber düştü. Kısa bir an göz attıktan sonra İnci'ye uzattım hiçbir şey olmamış gibi.

❝İnci❞

"Magazine çıkmışız."

Arabayı çalıştırmadan önce bakıp telefonunu bana uzattığında söylediği tek şey buydu. Öyle sıradan bir tonda söylemişti ki bunu, son derece alışık olduğu açıktı.

Bense ilk defa magazine çıkmış biri olarak merakla baktım telefona. "Estetik cerrahın kalbine dokunan gizemli güzel kim?" gibi bir manşet atmışlardı.

Bir yanım bunun sebebi ben olduğum için "Ya, çok özür dilerim. Benim yüzümden oldu." diyerek özür dilemeye zorladı dilimi. Sonuçta ayağım burkulmasaydı Bülent Bey beni kucaklayıp arabaya bindirmek zorunda kalmayacaktı. Dolayısıyla yanlış anlamaya müsait bir görüntü de oluşmayacaktı.

Ha, bu durum karşımdaki adamın umurunda mıydı? Orası tartışılırdı. Zira arabayı sürerken kısa bir an bana dönüp "Ne için?" diye sordu.

"Magazine çıkmamıza sebep oldum."

Adamsa omuz silkti umarsızca. "Benim işime bile geldi doğrusu." Ona yakışan şeytanî bir gülüşle de ekledi. "Hem eski sevgilin de görüp kıskanır, fena mı? Neyi kaybettiğini bir kez daha anlar."

Bu sözleri duyduğumda ister istemez dudaklarım kıvrıldı. Hem ne olacaktı ki, alt tarafı bir magazin haberi. Bülent Tanay sorun etmediyse bunu, ben neden edeyim?

Vizit için geldiğimiz ev saray yavrusu bir evdi. Abartıyorum sanıyorsunuz değil mi? Kapı, sanki bir saray müştemilatından araklanmıştı; siyah ferforje üzerine altın varak desenler, büyük harflerle yazılmış soyadlı bir arma, iki yanında aslan figürlü taş sütunlar... Neler neler...

Giriş yolu mozaik değil, bildiğin mermer döşeliydi. Mermer. Açık havada. İki damla yağmurla sabunluk gibi kayacağı kesindi. Ama bu kadar zengin olan biri o soruna da bir çözüm bulmuş olmalıydı. Yol kenarındaki peyzaj öyle simetrikti ki bir yaprağın yamuk çıkması disiplin suçu sayılabilirdi.

Cephenin her yanı oyma taşlarla doluydu, bazı yerlerde Roma sütunları vardı. Buraya villa bile demek haksızlık olurdu. Sabah yediğim ve hâlâ midemde oynaşan menemenden bile utandım. Ben Mahsun Kırmızıgül'sem bu ev Ajda Pekkan'dı. Zile basınca çan sesi değil de keman triosu çalmaya başlarsa hiç şaşırmazdım.

İçeri girdiğimizde filmlerde gördüğümüz formalı yardımcılardan biri bizi karşıladı ve içeri buyur etti. Holde ilerlerken bazı köşelerde duran minyatür Yunan tanrı heykelcikleriyle göz göze gelip utandım. Çıplak oldukları için değil, altından oldukları için. Saf altın gibi parlıyorlardı. Allah'ım, umarım gerçek değildir.

"İnci."

Bülent Tanay'ın sesini duyduğumda açık kalan ağzımı can havliyle kapattım. "Buradan." diyerek sağ taraftaki koridoru gösterdi. Onu takip ettim.

İhtişamlı koridorlardan geçerken bir yere çarpmamak için ekstra çaba gösteriyordum. Zira bir heykelciğe ya da antika vazoya çarparsam beni köle pazarında satsalar bile zararını ödeyemezdim.

Büyükçe bir odaya girdiğimizde gördüğüme inanamadım. Beliz Sönmez'di bu. Sahne ismi olarak ise Liana Beliz ismini kullanıyordu. Google'daki bilgilerine göre kırk yedi yaşındaydı. Tabii orada da hileyle kendini gençleştirmediyse.

Eskilerde şarkıcı ve manken olan Beliz Sönmez, şimdilerde yaşam koçu ve kendine ait bir kozmetik markasının sahibiydi. 90'ların aranan yüzü olduğunu teyzemden duyardım hep. Genç yaşta zengin bir iş adamıyla evlenip sosyeteye adım atan kadının evliliği uzun sürmemişti ama adamın bağlantılarının yanı sıra ayrılırken büyük bir servetle çıktığını düşünürsek kârlı bir aşk hatasıydı.

Onu tanımayan neredeyse yoktu. Şimdi karşımda onu şakak ve kulak çevresinde ince, cilt rengi bandajlarla görünce şok olmuştum. Çene altından başın tepesine doğru uzanan yumuşak bir destek bandı takıyordu. Elmacık kemikleri iki top dondurma gibi hafif şiş duruyordu. Göz çevresinde hafif bir morluk olsa da hâlâ güzeldi.

Bülent Bey'le çok samimi bir şekilde selamlaştılar. Uzaktan sarılarak ten teması olmadan öpüştüler. Yüzündeki hafif ağrılı yerler ve sargılar uzun sarılmalarını engelliyor olmalıydı. "Bülentciğim, iyi ki geldin.Öyle daraldım ki..."

"Ne olmuş bakalım Cannes yıldızıma?"

Bülent Tanay'ı ilk defa bir kadına karşı bu kadar şefkatli ve ilgili görüyordum ama bana pek samimi gelmemişti. Sanki işinin gerektirdiği kadarıyla samimiyet kuruyorcasına yüzeyseldi ilgisi.

"Aynaya bakınca eski Cannes yıllarımı hatırlıyorum ama şu bantları görünce de içim daralıyor. Ne zaman tamamen çıkacak bunlar?"

Güvenle başını salladı adam. "Az kaldı, merak etme." Tam unutulmuşum gibi hissedecektim ki bana döndü adam. "Beliz, yeni asistanım İnci'yle tanış." Başını hafif yan yatırarak "Stajyer asistan olarak da düşünebilirsin. Kendisi henüz eğitim aşamasında. Benimle vizitlere katılacak." dedi ve bu kez Beliz Hanım'la ilgili bana açıklamada bulundu. "İnci, Beliz Hanım'ı tanıyorsundur."

"Tanımak ne kelime?" Gözlerim ışıldayarak geçmişten gelen o güzelliğe baktım. "Teyzem sizin çok büyük hayranınız."

"Ah, teşekkür ederim hayatım."

"Beliz Hanım'a Mid-Face Lift ve ek müdahale olarak Nazolabial çizgilere az miktarda dolgu uyguladık." diyerek açıkladı ama ben sadece cümlenin Beliz Hanım ve ek müdahale kısmını anlamıştım. Bülent Tanay bana Tıp literatüründe küfür bile etmiş olabilirdi. Yüzümdeki ebleh ifadeden durumu anlamış olacaktı ki Türkçe'ye çevirdi. "Yani orta yüz germe, minimal yağ enjeksiyonu yaptık. Ek olarak burun kenarından ağız köşesine inen çizgilere az miktarda dolgu uyguladık."

Bu kez gerçekten anlayarak başımı salladım. Hah, evet, çok güzel yapmışsınız diyecektim ki komik duruma düşmekten korkup sessizliğimi korudum.

Bülent Bey bana Beliz Hanım'ın yaptırdığı operasyonlarla ilgili bilgi verirken kadın beni düşünceli bir biçimde baştan aşağı süzüyordu. Acaba dışarıda kameralar vardı da ben yanlışlıkla bir şeyi mi devirmiştim? Bir suç mu işlemiştim bilmeden?

Kadın benim şabalak hâlime tatlı bir tebessüm sunarken "Bülent de etrafındaki herkes onun gibi Tıbbiye'den mezun sanıyor değil mi?" sözüyle gözünün önünde patronumu çekiştirdi. Ben de sevimli bir tebessümle karşılık verdim. Hâlâ beni inceleyen ifadesinin ortasında ne yapacağımı bilemezken gözleri kısıldı Beliz Hanım'ın. "Bülent, bu tatlı kızın burnunu ve elmacık kemiklerini de mi sen yaptın?"

Ani gelen bu soru üzerine ellerim gayriihtiyarı elmacık kemiklerime ve kliniğe adım attığımdan beri herkese dert olan burnuma gitmişti. Yahu ne vardı ki benim burnumda?

Bülent Tanay, ilk defa o an bana daha dikkatli baktı. "Hayır." dedi sıradan bir ses tonuyla. "İnci'de hiçbir estetik müdahalesi yok." dedi bu bilgiyi teyit ettirme gereği bile duymadan. Eee okumuş adam sonuçta, bir baktı mı anlardı estetik yaptırmadım desen bile yaptırdığın operasyonları. Biraz beğeniyle süzen, bir parça da iğneleyici ifadesiyle "Kendisi doğallıktan yana." dedi. Sanki Beliz Sönmez'i üzerime salmak ister gibi hedef göstermişti beni.

Beliz Hanım ise hiç hedef olarak görüyor gibi değildi beni. Hayretle kaşlarını kaldırdı. "Burnun doğal mı? Çok orantısız ama tatlı." Sonra Bülent'e dönüp gecikmiş cevabını verdi. "E ben de bu kadar genç ve güzel olsam doğallıktan yana olurum. Yüzüme bir bıçak darbesi bile almazdım." Bakışları yeniden bana döndü ve kıyamadığı şirin bir yavru kediymişim gibi baktı. "Çok güzelsin hayatım. Gençliğinin ve güzelliğinin kıymetini bil."

Beliz Sönmez gibi birinden böylesine övgüler almak hem utandırmış hem de gururlandırmıştı beni. Başımı öne eğip tebessüm ettim. "Teşekkür ederim."

Bülent Bey, kadının küçük sargılarını hafif araladı, yer yer gerektiği yerlerinden açıp inceledi. "Gayet iyi görünüyor. Hızlı iyileşiyor." Teselli olduğu çok belli bir tatlılıkla "Genç kız gibi hücrelerin maşallah." dediğinde ünlü kadını güldürmeyi başarabilmişti.

"İlâhi Bülent, nasıl da kalp çalmasını biliyorsun."

"Eee boşuna adımız Dr. Kalp'e çıkmamış."

Keyifli gülüşmeler ve ciddi bir vizittense arkadaş buluşmasına benzeyen sohbetler eşliğinde kontroller tamamlandı. Bülent Tanay'ın kısa denebilecek kontrolünden sonra Beliz Hanım "Biraz daha kalın, kahve içeriz." dese de reddetti adam.

"Bir buçuk saat sonra hastam var. Sonra yaparız. Kendine dikkat ediyorsun ve sabrediyorsun, anlaştık mı?"

"Anlaştık." Hızla gözlerini büyüttü ve işaret parmağını kaldırdı. "Beni ihmal etme ama!"

Nazik bir centilmen gibi kadının elinden tutan adam "Merak etme kraliçem, sizi unutmak ne mümkün..." dediğinde Bülent Tanay'ın gelecekteki olası kız arkadaşı adına endişelendim. Bu kadar flörtöz bir adamla ilişki zor olurdu herhâlde.

Tam kapıdan çıkarken kadının "Annene selam söyle!" sözüyle düşüncelerim tepetaklak oldu.

Sanki bu cümle, aralarındaki olası cinsel gerilimin katili gibiydi. Olmazdı ya, belki Bülent Tanay kendinden büyük kadınlardan hoşlanıyorsa bile mahallede annesinin komşusu gibi selam yollayan kadına karşı iç gıcıklayıcı hisler besleyemezdi herhâlde. Ne garip düşüncelerin var İnci, korkunçsun.

Annesinin bahsi açılınca enerjik yanının aksine uysalca başını sallayıp topladığı çantasını diğer eline aldı. Saray yavrusundan çıkana kadar sessizliğimizi koruduk. Çantayı bagaja yerleştirip dönen adam sürücü koltuğuna oturduğunda bakışlarını otuz saniyeliğine suratıma sabitledi. Düşünceli gözlerinin ardından karşı konulması güç bir biçimde dudakları kıvrıldı. "Senin burnun... bu kliniğin başına bela olacak, ben sana söyleyeyim."

Söylediği cümleye şaşırmakla sevinmek arasında kalırken "Neden ki?" sorusunu yönelttim ama önüne dönerek sunduğu cazibeli gülüş dışında bir yanıt vermedi. Ben de sorumu tekrarlamadım. Beliz Sönmez'in yorumuna bağladım bu cümlesini.

Merak ettiğim tek şey, bu bir iltifat mıydı yoksa suçlama mı?

...

*

YAZAR NOTU: Hi guys! 💉 Aman da aman, Pazartesi neşesi ESTETİK AŞK HATALARI yeni bölümüyle mi gelmişiz ne yapmışız? Bülent Tanay'ı ve İnci'mizi özlediniz mi?

Bölümümüzü nasıl buldunuz? Buraya yazabilirsiniz. Bülent ve İnci'yi nasıl buldunuz ve bu ikili hakkında ne düşünüyorsunuz? Oluru var mı dersiniz? Buraya yazabilirsiniz. Eğer oluru varsa hayalinizdeki Bülent ve İnci sahnelerini buraya yazabilirsiniz. Sevgiler, bol kokulu öpçükler! 😘

•••

SOSYAL MEDYA
Wattpad: -BuzlarKralicesi
Instagram: buzlarkralicesioffical
Ek Instagram: iambuzlarkralicesi
YouTube: Gülay Sena Dündar
Tiktok: @buzlarkralicesiofficial