9. bölüm / 17
ESRA9. Bölüm - Zalime Sormuşlar -
Bölümler 17Şu an: 9. Bölüm - Zalime Sormuşlar -
- 1 1. Bölüm - İhanet -3.188 kelime
- 2 2. Bölüm - Yandık Bittik Kül Olmadık-3.451 kelime
- 3 3. Bölüm - Mutlu Sonlar Sadece Masallarda Vardır-4.093 kelime
- 4 4. Bölüm - Kötü(?) Bir Başlangıç -3.933 kelime
- 5 5. Bölüm - İlk İş Günüm-4.263 kelime
- 6 6. Bölüm - Kader-deş Olmak-4.878 kelime
- 7 7. Bölüm - Bela Geliyorum Demez -5.526 kelime
- 8 8. Bölüm - Kalbin Çarparsa Aklın Durur -5.874 kelime
- 9 9. Bölüm - Zalime Sormuşlar -4.722 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 10. Bölüm - Koyverdun Gittun Beni Oy -5.392 kelime
- 11 11. Bölüm - Prangalar Vurulur Her Yanımıza -5.070 kelime
- 12 12. Bölüm - Yol Ayrımı -5.285 kelime
- 13 13. Bölüm - Esra Bir Varmış Bir Yokmuş -5.813 kelime
- 14 14. Bölüm - Deli Değilim -4.620 kelime
- 15 15. Bölüm - Ayıcık Bombo -4.521 kelime
- 16 16. Bölüm - Virgül - SF5.928 kelime
- 17 17. Bölüm - Savaş -4.249 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba sevgili elmalı turtalarımmmm size elmalı turtalarım diyebilmek beni çok mutlu ediyor çünkü elma kız ve marul'un ne anlama geldiğini biliyorsunuz ❤️
Hikayede her geçen gün biraz daha yol kat etmek beni gerçekten çok mutlu ediyor
Oy vermeniz yorum bırakmanız ve en temelde okumanız beni çok sevindiriyor ve motive ediyor 💚
Sizlere hayranım, kitabımı okuyup bana destek verdiğiniz için çok teşekkür ederim :)
Hızlı ve imanlı'ya süresiz bir sezon finali verdik, çünkü oy ve yorumu bırakın kitap okunmuyordu bile... Ama o kurgunun hakkını yiyemem çünkü Esra' yı aklımda şekillendirirken o kurgu bana yardımcı oldu, ve ilk göz ağrımı kimseler sevmedi
Ama bu Esra kurgumu etkilemeyecek, biz yine tam gaz devamke ✌️
💚🇹🇷❤️
Ertuğrul'dan ayrıldığımda donup kaldığını gördüm, boşluğa bakıyordu. "hey! Ben buradayım!" parmaklarımı şıklatmamla kendine geldi. "dalmışım."
Mutluluğumdan hiç bir şey kaybetmedim. "haydi bir daha yapalım!" heyecanlı bir çocuk gibi ellerimi çırptım, öğrenmek ve başarmak şu hayatta en çok sevdiğim şeydi.
Silahı yerden alıp tekrar pozisyon aldım, tam ateşleyecekken Ertuğrul elimden aldı. "okşama şu silahı, sıkı tut." derken otoriter ses tonu...
Evet biraz emanet tutuyordum silahı, daha sıkı kavradım, nişan aldım, bir el ateş sesi geldi, başımı çevirip etrafa bakınca Ertuğrul'un elindeki tabancayla bakıştım. "bam! Elendin. " şaşırıp kaldım. "ne? Nasıl elendim?" yine kahveleri soğuk ve keskindi. "sen vurana kadar düşman seni vurdu. "
Elimi masaya üç kere vurdum. "Allah korusun, ne elenmesi ne vurulması, ben daha yeni öğreniyorum, bam bam hedefleri indirecek değilim ya!" kendi elindeki tabancayı bırakıp iyice yanıma yaklaştı. "Esra, bam bam bam taktik maktik yok kuralı tam olarak bu sahada geçerli, sen keskin nişancı değilsin, uzak mesafeden saklandığın yerden sıkmayacaksın silaha, yakın temas bu, çok pratik olmalısın."
Çok haklı bir konuşmaydı, "ama heyecanlanınca elim titriyor, onu durdurmaya çalışıyorum. " bana şu anda askerlerine baktığı gibi bakıyordu, üstten yani. "sahada şirinliğe yer yok, burada inat, öfke ve acımasızlıktan başka bir duyguya yer yok, karşında ki düşman, vatanına, namusuna el uzatıyor, o eli koparmalısın, canın pahasına. "
O böyle konuşunca Türk damarım daha da kabardı, başımı onaylar anlamda salladım, zeten ben ne ara sevinince kendimi onun kollarına bırakmaya başlamıştım? Kendimi toparlamam gerekiyordu, tekrar nişan aldım, derin bir nefesle beraber rast gele üç kurşun sıktım, biri ağaçların arasına karışmıştı, diğeri hedef tahtasının bir yazan kısmına denk gelmişti, ve bir diğeri ise beş sayısına.
Ertuğrul gün boyunca yanımda değildi, tim sürekli talim yapmış sonra Ertuğrul'un peşine takılıp binaya gitmişti, ben bir kaç saattir yalnızdım, boş durmamıştım, yemek ve ihtiyaç molası dışında hiç pes etmeden atış yapıyordum, Ertuğrul'un yokluğunu fırsat bilip onların kullandığı silahlardan bir tanesini almıştım, şimdi onunla talim yapıyordum.
"çok ağır. " diye kendi kendime mırıldandım, omuzum ve ellerim çürümüştü, normalde spor yapan bir değildim, kol kasım olacaktı artık, sabahtan beri bir köşede beni izleyen adam ayaklanmış yanıma yürüyordu, ona aldırış etmeden devam ettim, artık yorulmuştum, ama Ertuğrul gelip dur diyene kadar bırakmayacaktım, hocam olmuştu artık.
"ne inatçısın, kendinle bile inatlaşıyorsun! "
Sesin sahibi sol tarafımdaydı, ona bakarken yüzümü buruşturdum, işime geri döndüm, delik deşik olan hedef tahtası beni bi sal dercesine bana göz kırpıyordu adeta.
"tanışabilir miyiz? Ben üsteğmen Doruk. "
İçimde ki çingene, bir tanede bu erkek cinsi mahluk'a sık desede ona uymayacaktım, yaşım gençti, hapislerde çürüyemezdim, "memnun olmadım. " diyerek geçiştirdim.
Elimde ki silahı kavrayıp nazikçe masaya koydu. "zarif ellerinize eziyet etmeyin, nasır tutmasın, çok can yakar. " elime dokunmaya çalışıyordu bu adam, ve beni bir hayli rahatsız ediyordu, eline silleyi indirip bir adım geri gittim. "beni rahatsız ediyorsunuz, lütfen gidin. " çapkınca sırıttı, "adınızı öğrenmeden hayt-" gözleri kocaman olmdu aniden, koşa koşa uzaklaştı, arkamı dönünce Ertuğrul'u gördüm, kaşları çatık bir şekilde yanıma geliyordu.
"bir şey yaptı mı sana?" beş dakikadır her yerimi inceliyor aynı soruyu sorup duruyordu, bilmem kaçıncı kez aynı cevabı verdim "hayır Komutan, hiç bir yerime hiç bir şey olmadı. " sweet'imi düzeltti, son bir kez bana şöyle bir baktı. "sana bir şey olmasın da, iki dakika başını boş bırakınca sana dadanıyorlar, bana vurduğun gibi o herifede bir tane çaksaydın ya!"
Kollarımı birbirine doladım. "merak etme, bu tavrı sadece sana karşı değil tüm insanlığa karşı koruyorum, onunda ilgili yerlerine vurdum. " rahatlamış gibi bir nefes verdi, sonra hedef tahtasına baktı, ardından bana sakın ben yokken kullanma! Dediği ama benim alıp kullandığım silaha gözleri kaydı. "onu kullanmadım de!" dik dik baktım "onu kullandım, en çok onu kullandım hatta! Belimden üstünü çürüttüm belki, ama onu yine de kullandım, sen demedin mi inat, öfke ve acımasızlığını kuşan diye?"
Dudağının köşesi kıvrıldı ama hemen ciddiyete büründü. "aferin Esra, hep böyle dik başlı ol, ne bana ne başkasına acıma. "
Acımak? Hayatta kalmak gibi bir amaç edinerek çocukluğunu geçiren kimse acıma duygusuna bir daha ulaşamazdı, çok canı yanan insanlar bir daha acıyamazdı. Bir iki adım daha yaklaştı, ellerini cebine koydu, bir şey söyleyecek gibiydi, ama söylemek te istemiyordu, ortalığı toparladı, silahları aldı, sessizliğini bozup bana baktı. "daha sakin bir yerde sana bir şey söylemem lazım. "
Bende ona baktım. "tamam. " o önden gitti ben bir adım arkasından, geldiğimiz yer bir nevi kulubeye benziyordu, kapısını anahtarla açıp beni önden buyur etti, o da arkamdan girip kapıyı kapattı, etrafi incelerken buranın bir silah deposu olduğunu gördüm, çeşit çeşit silah ve savaş aleti vardı, insan buraya baktıkça büyüleniyordu, her yerde Türk bayrağı vardı.
Ertuğrul elindekileri bir yere bırakıp karşıma geçti, koyu kahveleri her zaman ki halinde buz gibiydi. "Esra, sana bu bir haftada eşlik etmek isterdim ama bir göreve gitmem gerekiyor, bunu ulu orta yerde söyleyemezdim, meydanda konuştuğumuzu görenler senin hakkında yanlış düşünüyor"
Ben sinirlenmeyeyim de kim sinirlensin? "ne düşünüyorlarmış?" dertli bir nefes verdi "benimle ilişkin var sanıyorlar, insanların ağzı torba değil maalesef. "
İlgimi çeken başka bir şey vardı, "görev ne kadar sürecek?" bunu ilk defa soruyordum, defalarca kez soracağımı bilmeden ilk defa sordum. "bilmiyorum. " babam da anneme böyle derdi, annem gülerdi dualarla yollar dualarla karşılardı.
"nasıl bir görev? " sesimde bariz bir tedirginlik vardı. "normal, sadece sana bunu bildirme ihtiyacı hissettim."
İçimdeki hüzün sesime yansıdı. "fare deliğine girmeye gidiyorsun yani?" gülümsedi ve aynı anda söyledik. "görev öyle icap ettiği için. " buna bende gülümsedim, koyu kahveler yüzümün her santimini ezberlemek istercesine beni uzun uzun süzdü.
Bana neler olmuştu şu bir iki günde? Hemen girdabına kapılamazdım, hatta asla onun girdabına kapılmamalıydım, bu yanlıştı. Annesi doğmamış kardeşimi öldürmüştü, ağabeyim her fırsatta bana onlardan nefer etmem gerektiğini söylerdi, bende nefret ediyordum, ama içimde ki bu heyecana bir sebep bulamıyordum, şu anda böylece donmalıydık, böylece donmalıydık ve sonsuza kadar böyle burada saklanmalıydık.
Ben Esra Başaran'dım, güçlü bir kadın olmaya çalıştıkça bu adam beni gardımı indirmeye zorluyordu, onun yanında silahlarımı yere bırakıp teslim olmam gerekiyormuş gibi hissediyordum, buda doğru değildi.
Peki eğrisi buysa, doğrusu neydi?
Benim koyu yeşillerim hep öfkeyle bakardı tüm dünyaya, onun koyu kahveleri bir tek benimleyken sıcak hissettiriyordu, başbaşa değilken buz gibi biriydi, başbaşa kalmak tehlikeliydi, girdap vardı ve ben bu girdaptan son hızla kaçmaya çalışıyordum, bu girdaba ne ara bu kadar yaklaştığımın farkında bile değildim.
"bir şeyler var, adını koyamıyorum, daha doğrusu bilmiyorum. " kalın sesi beni kendime getirdi, "ha?" bana doğru bir adım attı, gerilemedim fakat orada öylece durdu. "sana iznin olmadan yaklaştıkça, seninle temas edince kendimi p**evenk gibi hissediyorum, bana izin verdiğin zaman bunu belli et. "
Şuan ya tokat atıp kaçmalı, yada bir adım öne çıkıp ortalığı ateşe verdikten sonra tokat atıp kaçmalıydım, kendimi güçlü sanardım, onun karşısında kararlılığımdan eser kalmıyordu, bir adım atıp aramızdaki mesafeyi sıfırladım, 1.62 boyumla ona alttan alttan bakıyordum, burun buruna olmamız için onlarca santim eğilmesi gerekiyordu, bu böyle devam ederse ikimizden birinin boynu kopacaktı.
"bu izin verdiğimi belli etmek için yeterli mi?" sesim neden bu kadar kışkırtıcı bir tonlamada onun kulaklarına ulaşmıştı? Ben kalbimin saatte yüz kilometre hızla atmasından kaynaklı bir tek onun sesini duyabiliyordum, bana doğru eğildi. "yeni bir tokat'a hazır değilim Esra. " onun sesi... Hayır betimleyemzdim. Çok farklıydı. Şu saniyelerde çoktan tokat yemesi lazımdı, neden ellerimi kaldıracak, ona vuracak mecali kendimde bulamıyordum?
Nefeslerimiz birbirimizinkine karıştı. "san ki bir şeyler için çok erken?" sesinde bariz bir yalvarış vardı, erken olmasın lütfen der gibi bir yalvarış.
Ellerimi boynuna doladım, kahretsin vücudum benden komut almadan hareket ediyordu, tıpta pek mümkün değildi bu elbette.
"ne gibi şeyler için erken?" Sinirim yine yerli yerindeydi. "uğraştırma Ertuğrul, ne yapacaksan yap, yapmayacaksan" bir daha gözüme gözükme!" göz bebekleri titredi. Elleri yanaklarımı okşuyordu, sanki öpmeye bile kıyamıyormuş gibi bir hali vardı.
Beni duvarla arasına sıkıştırdığını anca idrak edebildim! Resmen şaytana uyup düm düz bir günaha doğru koşuyordu! Bunu gerçekten yapması için söylememiştim ki? Anın büyüsünden kurtulmaya çalışıyordum!
O katilin oğluydu, ama katil değildi.
Ama askere gönül emanet edilmezdi. Vatan gönülden daha önemliydi, vatan emanet edilir de gönül emanet edilmezmiydi?
Beni nasıl bir kargaşaya soktuğunun farkında bile değildi! Kalbim saf bir heyecan ile çarpıyordu, ama beynim bunu reddediyordu, ellerimle onu nazikçe ittirir gibi yaptım. "bu yani yan-" ve beni öptü...
(yanağından (!))
Şaşkınlıktan gözlerim kocaman açıldı, tokatlarımın ardı arkası kesilmiyordu, masum bir öpücüktü, ama günah, günahtır işte. Siyah bir leke kalbime çalınmış gibi hissettim. Yasaklar ve günahlar zaten hep kendine çekerdi insanı. Yanaklarım utandığım için kırmızı elmaya dönmüştü bile! "özür dilerim ama pişman değilim. " tekrar tokat atacakken kaçıp gitti...
Kalbim çaresizce güm güm çarpıyordu, ellerim yanaklarıma gitti, sıcak yanaklarımı gülümserken ellerimle bastırdım.
Hadsizdi, edepsiz ve ahlaksızdı! Çok çok yanlış bir şey olmuştu az önce, ve hayat bana zorla şu gerçeği öğretmişti. bir şeyler için çok erken gibi geliyorsa yada bir şeye kolay ulaştıysam dehşet derecede bir sınava tabii tutulacağım.
Savsak adımlarla kaldığım odaya doğru gittim, şoku henüz atlatamamıştım, bunu ağabeyime söylersem işte bu sefer çok kızardı, gerçi kızması kadar doğal ne vardı ki?
Ama söylemezsemde kızardı, kafamı darma duman edip göreve kaçmıştı beyefendi, beynim konuştu. "ikileme düşmene gerek yok, yanlış bir şeydi, oldu ve bitti, abartma, dikkate alma ve hayatına aynen devam et."
Kalbimden çıt çıkmıyordu, içim öylesine huzursuzdu ki... Nefes aldıkça kaburgalarım batıyordu, başımı kaldırınca odamdan on adım uzaklaştığımı gördüm, hemen geri dönüp odama girdim, acıkmıştım, ellerim kollarım acıyordu ve Komutan bozuntusu kafamı karıştırmıştı, bende bu harca beton katmadım değil şimdi. Suçun yarısı da benim di. Hatta yüzde yetmişi.
Dalgın dalgın oturup düz duvarı izlerken odamın kapısının tıklanmasıyla düşüncelerden sıyrıldım, cevap vermedim, giren ağabeyimdi, kapıyı kapatıp hızlı adımlarla yanıma ulaştı. "Pakize, hiç çıktın çıkmıyor?" bakışlarım yeşil gözlerini buldu. "komutan bozuntusu silah eğitimi vereceğim diye beni çok yordu, sonrada göreve gitti. " demeyi tercih ettim. Günahımı onunla paylaşmasam iyi olurdu.
Beni süzdü. "bir yerinde bir şey var mı?" başımı olumsuz anlamda salladım, kolumdan tuttu. "haydi kalk yemek vakti! " bende çekiştirmesine izin verdim, yemeğimizi yedik ve odalarımıza ayrılacakken ağabeyimi durdurdum. "konuşabilir miyiz?"
"tabii. '' dediğinde benim odama girdik, kapıyı kapatıp yatağıma oturduk, ağabeyim ilgi ile bana döndü. "seni dinliyorum, Esra. " derin bir nefes aldım. "ağabey, herkes tüm ülke kabuğuna çekilmiş gibi, kimse direniş başlatmaktan bahsetmiyor bile, biz bir şey yapsak?"
Dudaklarını büzüp umutsuzca baktı. "İnternet erişimi tamamen yasaklandı, kağıt kalem yok, nasıl direniş başlatmayı düşünüyorsun?" yurdumun insanı da onun gibi umutsuzluğa mı kapılmıştı?
"kumaşlar var, kumaşlara iğne iplikle yazarız, yasak bitince o mendilleri ya da kumaş parçalarını dağıtırız? "
Fakat hiç beklemeden cevabını yapıştırdı. "sonrada mendilleri yakalasınlar ve... Allah korusun, hem kime güvenip o mendilleri vereceğiz? Ya seni şikayet ederlerse?"
Ağabeyimin elini sıkıca kavradım. "ben bu yolda ölmeye bile hazırım, hiç bir şey yapmadığımda vatanıma ihanet ediyormuşum gibi geliyor. "
Ağabeyim bir müddet sessiz kaldı. "bakarız. " deyip ayağa kalktı. "iyi geceler. " dememe karşılık o da bana "iyi geceler. " dedi ve odamdan çıktı.
Üzerimi dağiştirip makyajımdan kurtuldum, cilt bakımımı kısa tutup yatağıma geçtim, içim öyle huzursuzdu ki uykuya dalmakta çok zorlandım.
💚🇹🇷❤️
Altı gün zehir zemberek gibi geçti, revirde bazen ağabeyim yardım ettim ama çoğunlukla sıkıldım. Bir gün daha geçti ve ben yine uyudum.
Sabah uyandığımda acele ile saate baktım, geç kaldım sanmıştım ama saatin 06:02 olduğunu görünce şok oldum, muhtemelen sesler beni uyandırmıştı.
Kalkıp hazırlandım ve ağabeyimin odasına gittim, o da tam odasından çıkıyordu, beraber kahvaltı ettikten sonra beraber revire gittik, "yapacak bir şeyler var mı?" diye sorsamda en fazla bir iki iğne vurdurdular, bende odama çıkıp piyanomun başına oturdum.
Bu gün çalacağım şarkı benim yârim kara topraktır diyecekti.
Notalar arasında kayboldum, kendimi aradım, şarkıya sesimle eşlik ettim, sonra tekrar çaldım, tekrar ve tekrar, kendimi bulmaya çalışıyordum, en sonunda buldum, annesine ihtiyaç duyan bir kız çocuğu öylece bana bakıyordu, yanına gittim başını okşadım ama benden kaçtı, bana küsmüştü, beni görmek istemiyordu.
Onun en çok sevdiği şarkıyı çaldım, bu bir şarkı değildi, winx jenarik müziğiydi, ama biz onu çok severdik, çaldım ama oralı bile olmadı, gözlerimden yaşlar boşaldığının farkında bile değildim, piyanomu bir köşeye bırakıp ayağa kalktım, ağlama vakti değildi, bir şeyler yapmak istiyordum, elimi yüzümü yıkadım, maskarama akmadığı için teşekkürler ettim, telefonumu ancak açabilmiştim ve bir diş çekiyordu.
O sırada zil sesim odada yankılandı. Arayan Hilaldi. Hemen telefonu açıp kulağıma götürdüm.
"alo? Esra! Biz dün tutuklandık," şaşkınlıkla gözlerim büyüdü, "ne olur hemen karakola gel, Sümeyye'nin dilini kesmeye çalışıyorlar!" olduğum yere çakılı kaldım adeta, "ne?!" iki harf dudaklarımdan zorla döküldü, koşarak ağabeyimin yanına gittim..
Hilal telefonda benden sayısız defa yardım talep etti, bense yalnızca ağabeyimi arıyordum, boş otururken buldum, onu çekiştirip sakin bir alana getirdim, bana bilmem kaçıncı defa
"ne oluyor Esra?" diye sorsada göz yaşlarım ancak konuşmama müsaade verdi.
Telefon kapanmıştı. "ağabey," diyebildim hıçkırıklarımın arasından. "Sümeyye'nin dilini keseceklermiş!" dehşet içindeydim, o da bunu duyunca dehşete kapıldı. "ne olur beni karakol'a götür ağabey! Kurtaralım onu n'olur" donup kaldı.
"dışarıya çıkmamız yasak, hem biz ne yapabiliriz?" diye karşılık verdi. Fakat bu sakinlik nereden geliyordu? Mesleki deformasyon? Hayır öyle olsa bende sakin olurdum, onu bırakıp koşarak Albayın odasına gittim, kendisi de peşimden koşup bana ulaştı. Kapıyı tıkladım, içeriden, "gel. " komutunu alınca hızla içeriye daldım, Albay bizi bu halde görünce şaşırdı. "ne oluyor?" diye sordu telşala.
Ben hıçkırıklarımdan dolayı konuşamıyordum, kendimi ayakta zor tutarken ağabeyimin korumaya çalıştığı sakinliği buraya kadardı, bağırıyor hatta çığırıyordu. "Sümeyye diye bir arkadaşı var, tutuklanmış dili kesilecekmiş!"
Albay yanıma geldi, bana sarılıp başımı okşadı. "sakin ol kızım seni oraya götüremem ama arkadaşını kurtarmaya çalışırım. " ıslak kirpiklerim altından yalvaran bakışlar attım. "ne olur Albay, ne olur lütfen lütfen lütfen kurtarın onu! Lütfen lütfen lütfen lütfen lütfen nütfen! "
Sonlara doğru çocukluğum konuştı, babama bir şey yaptırmak istediğimde "nütpeen!" diye yalvardığım gibi istediğim şey avuçlarımda olurdu.
Sevdiğim insanlar söz konusu olunca ben değil içimde ki çocuk konuşurdu.
Albay beni bırakıp telefonu aldı, birini aradı yanına çağırdı. "avukat Feriha, bizim Tuğgeneral'in kızı, şimdi gelecek, yanında aynı konulara ilgisi olan kardeşi Müjde'de geliyor. " sakinleşemiyordum. "lütfen beni oraya götürün!" canım yanıyordu çok korkuyordum, ben kendimi kaybetmiş gibi ağlarken ağabeyim telefonla Hilali arayıp durumdan haberdar etti.
Sümeyye buraya geldiğimde tanıdığım ilk insandı, çok cana yakın dünyanın en iyi insanıydı. Kıyacaklarmıydı Sümeyye'me?
Çok değil yarım saat sonra karşımda iki kadın dikiliyordu, benim odamdaydık, avukat ve kardeşi yanı başımdaydı, kardeşi beni yangından kurtaran asker ile hemşireye çok ciddi anlamda benziyordu, hatta onları hatırladığımdan bi haberdim.
Avukat Feriha "bana olayı arkadaşınız Hilal açıkça anlattı. " diyerek konuya girdi. Sesinde huzur vardı. "Müvekkilim Sümeyye Çakır, sokakta bir askerle konuşurken devriye gezen askerlerden biri onları duymuş ve tutuklamış, Hilal hanım konuştuğunu söylemiş ama onu duymamışlar, ikiside camdan dışarıya çıkmamış, Müvekkilim sesinin dışarıya çıktığı gerekçesiyle tutuklu, onu en kısa sürede kurtaracağıma emin olun. "
Kardeşi Müjde ablasına hayranlıkla bakıyordu. "ablam diye demiyorum, başarısız tek bir davası yok, ben şahidim! "
Burnumu çektim. "hemen gidin, onu kurtarın. " Avukat bana teselli verir gibi baktı. "karakoldan izin kağıdı çıkarttırıyorum, beş dakikaya kadar çıkarız. " gözlerim heyecanla parladı. "bende mi geleceğim?" umutsuzca baktı. "hayır, siz değil, babam ve ben gideceğiz, siz kardeşimle burada kalın. "
Heyecanım soldu ama ses etmedim, ona güvenmek zorundaydım, kendisi büyük bir nezaketle yanımdan ayrıldı, kardeşi Müjde hiper aktif olabilirdi, yerinde duramıyordu bir Şeyma da o olabilirdi. "ablam çok başırılı bir avukattır, mesleği ile ilgili bir çok madalyası var, hatta yalnızca on gün önce bir ödül daha aldı." beni sakinleştirmeye çalışıyordu afacan. "öz ablam olsa bu kadar gurur duyuyardım. " kaşlarım havalandı "öz değil mi?"
Olduğu yerde kıpırdandı. "annemler ilk evlendiğinde çocukları olmayacak sanıyorlarmış, yani anneme geçirdiği bir kazada rahmini kaybettiği söylenmiş, düğün günü geçirmiş kazayı, bir müddet ilaç kullandığı için adet olmayınca bu saçmalığa inanmış ve ablamı evlat edinmiş, sonra bir gün ilaç içmeyi bırakmış ve bir müddet sonra hamile olduğunu öğrenmiş, meğerse doktor annemle babam evlendi diye ne işler çevirmiş, o doktoru ablam hapse attırdı, hemde ağırlaşmış müebbetle! "
Ağzım açık kaldı. "inanamıyorum! " siyah saçlarını savurdu. "şaka gibi, birde erkek kardeşim var, 15 yaşında mal bir şey, Anadolu lisesinde okuyor, keko. " son sözünde yüzü buruşturdu. "elinde tesbihle, sigarayla dolanıyor. " sigara işin içine girince benimde yüzüm buruştu. "tesbih dediğimde ağır ağabey tesbihi. " gülmeye başlayınca içeriye aniden biri daldı, bir asker, rütbesi çok yüksekti, giydiği üniformadan bu rahatça anlaşılıyordu, ona dikkatlice baktım, bizi yangından kurtaran asker olması muhtemeldi, Müjde yerinden sıçrayıp adamın kollarına sarıldı.
"baba! Ablam gitti, bizde Esra ablayla sohbet ediyorduk, hani sosyal medya fenomeni olan varya, sana göstermiştim. " Ah evet bir zamanlar sosyal medyada fanlarım bile olmuştu...
Adam kızına sıkaca sarılıp ayrıldı, yanıma geldi. "Esra, hatırladın mı beni?" başımı olumlu anlamda salladım, ne o anı, nede o anda yanımda olanları hiç unutmamıştım. "siz doktora yangının ortasında evlilik teklifi eden askersiniz!" gülümsüyordu, başını olumlu anlamda salladı ve bana sarıldı, gözlerimden yaş sicim sicim akarken sırtımı sıvazladı ve geri çekildi.
Hayat bu kadardı, bu kadar küçüktü, bu kadar kısa, onca yıl geçmişti ve şimdi karşımda ciddi manada çocukluğum vardı. Ertuğrul, Ayça, Kemal Osman, beni yangından kurtaran asker, ve bir ihtimal Albay... Bu ihtimalin ortadan kalkmasını istiyordum, bu durumu kabullenemezdim. Daha nice zorluklarla karşılaşacağımı bilmeden bu gerçeklerden kaçtım, herkes odamdan çıkınca piyanoma sarıldım, annemi özleyince de hep çalardım.
Üsküdar benim için hayat yolculuğumdu ve Üsküdar'a Gider İken bulduğum mendil de nice güzellikler, kötülükler, hasretler kavuşmalar ve acılar vardı, yaşayarak öğrenecektim.
Yazar kaleminden (avukatımız Feriha'ya merhaba deyin çocuklar!)
Avukat Feriha Dağlarbaşı, evet onun adı buydu, bir kimliği yokken dokuz yaşında evlat edinildi ve bu soyadı ile yaşadı. 28 yaşında başırılı bir avukattı, tek bir başarısızlığa meslek hayatında yer yoktu, o hep nazik naif ve kurnazdı, insanın aklını çelerdi, donunuzu günlerce arardınız ve sonunda Feriha'da bulurdunuz.
Şimdi kurtarılmayı bekleyen Müvekkli ile görüşmek için bekliyordu, fakat polis geldi, onu kaldırdı, Avukat polisten kurtulup topukluları üzerinde dimdik durdu. "ne yaptığınızı sanıyorsunuz?" diye İngilizce bir şekilde sordu.
Polis ittirmeye devam etti. "Müvekklinle işimiz bitti, git hastanede ziyaret et. " Avukat şoka girmiş dumura uğramıştı, "ne?" sesi fısıltıdan ibaretti, "bana onunla konuşma hakkı tanımadınız! Bir mahkeme kurulmadı ve adilce yargılanmadı!"
Polis omuz silkti. "Ölüm böyle emretti, bizde yaptık. " Avukat dehşete kapıldı, ağzından kanlar boşalan Sümeyyeyi ambulansın kapısı kapanmadan bir kaç saniye önce gördü, dona kaldı, "yargısız infaz... " sesi çıkmıyordu, bir çok yaralı vardı, kolu bacağı k*silenler, id*m edilip c*s*di kapı önüne fırlatılanlar...
Vahşet içerisinde kaldı, Avukat Feriha Dağlarbaşı meslek hayatında ilk defa başarısızlığa uğradı, başlamadan sonlanan yargısız bir infaz ile dili koparılan bir Müvekkli vardı artık.
Şimdi Sümeyye'nin yaşadıklarını okuyacağız.
Sümeyye iki gündür tutulduğu mahzen de aç susuz bi çare, tek başınaydı. Hilal bir kaç saat içinde tahliye edilmişti ama Sümeyye mahzenden çıkmayı bırak başörtüsü bile çekip alınmıştı, İngilizcesi çok azdı yalnızca Yasak! Denildiğini anlamıştı.
Ölüm adlı şahsın tüm kanunları baştan yazdığından kimsenin haberi yoktu, artık siyaset yoktu, Ölüm başörtüsünüde yasaklamıştı, Türklüğe ve Müslümanlığa dair hiç bir şey görmek istemiyordu, o bir Yunandı, atalarının intikamını almak için yüz yıldır soluksuz planlanan bir proje vardı, YOK projesi, Tüeklerin olmadığı bir dünya.
Bunun için yüz yıldır çabalıyorlar dı, nesilden nesile aktarılan bir nefret vardı, Ölüm sonunda hatalarına verdiği sözü tutmuş yavaş yavaş Türkleri dünyadan silmeye başlamıştı.
Sümeyye baygınlık ile ayıklık hali arasında gelip gidiyordu, polisler gelip onu yaka paça kavradılar ve kendisi gibi güçten kuvvetten düşen bir çok esirin olduğu infaz odasına attılar, başlarında bir cehennem zebanisi dikiliyordu, bir video kaydı başlatıldı, bir adam tutulup kameranın önüne getirildi, bir konuşma bir açıklama yapılmadı saniyeler içinde adamın kolları parçalandı, öyle kökünden falanda kesilmedi, önce eli sonra kolunun yarısı sonra dirseğinden aşağısı...
Adamın acı haykırışları küçük büyük herkesin korkudan çığlık atmasına neden oldu, bir kız çocuğu babasının gözleri önünde asıldı, babası Feryat ederken kafası koparıldı ve sıra Sümeyye'deydi.
Ona doğru yürüyen adamla geriledi. "ne olur bana bir şey yapmayın! Ne olur dilimi kesmeyin! Kur'an okuyamam, talebelerime öğretemem! Ne olur beni Kur'an okumaktan mahkum bırakmayın! Ne olur! Size yalvarırım! Lütfen bana bunu yapmayın! Beni Kur'anımdan, namazımda ayırmayın! Ne olur? Lütfen!"
Zalime sormuşlar "en çok ne hoşuna gider?" hemen cevaplamış. "çaresiz kalan insanların istedikleri şeyi yapmayacağımı bilmelerine rağmen yalvarıp ağlaması."
Canilerden biri eldivenini düzeltip kameraya acımasızca baktı, yüzlerinde joker maskesi vardı, saniyeler içinde acı bir haykırış yükseldi, odanın duvarlarına çarpıp sahibine geri döndü, çığlık atan kişi Sümeyyeden başkası değildi.
Acıdan haykırıyor ağlıyor saçlarını yoluyordu, kan kusmaya başladı, k*pan dili yanan sobanın içine atıldı, herkes çığlık çığlığa haykırırken Sümeyye odadan atıldı, bir çok kişi arasında Sümeyye de bir ambulansa bindirildi, koca hastanede üç doktor iki cerrah beş hemşire vardı, yüzlerce yaralı kendi kendine müdahale etmeye çalışıyordu, Hilalin çıkışta arkadaşını görünce eli ayağı buz gibi oldu, dengesini kaybedip yeri boyladı, ambulans uzaklaşınca, "Feriha avukat!" diye haykırmaya başladı, İngilizce konuşuyordu.
Çünkü arkadaşı sesi dışarıya çıktı bahanesiyle değil, Türkçe konuştu bahanesiyle dilsiz bırakılmıştı, aradığı avukatı titreyerek bayılmak üzereyken buldu, etraf ceset kaynıyordu, avukatı kendine çeviridi, yine İngilizce konuşuyordu.
"neden arkadaşımı kurtarmadın ki!" avukat tepki vermiyordu. "niçin bu manzaraya seyircisin?!" Hilal ağlamaktan harap olmuştu. "nasıl bir avukatsın sen? Onu kurtarmayı denemedin bile! Ve o yaşasada ölecek! Bedeni diri ruhu meyyit, lâl bir kadın olacak!"
Avukat ağlamaya başlayınca Hilale sarıldı, naif sesi pişmanlık doluydu. "özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim! Bana onunla konuşma fırsatı bile verilmedi! Çok özür dilerim, çok özür dilerim!"
Hilal Avukatında çaresiz olduğunu anlayınca ona sarıldı, beraber askeriyeye gittiler, Hilal tutuklanmıştı ve serbest bırakılmasına rağmen karakoldan ayrılması yasaklanmıştı, şimdi evine dönmek için bir saati vardı, önce Esrayı görmeliydi.
Esra Başaran'dan
Askeriyenin girişinde Hilali yaklaşık on beş dakikadır bekliyordum. Gözüm Ertuğrul için de yollarda kalmıştı ama Sümeyye'nin durumunu öğrenmek, onun iyi olduğunu duymak daha önemliydi, dua etmekten başka bir şey yapamamak beni kahrediyordu, arkamda bir şeyler hissettim, gelen Ertuğrul ve Mehmetçik timiydi.
Beni bu harap halimle görünce endişe ile bana doğru geldi, o saniyelerde "Esra!" diye bağıran Hilalin sesini duydum, zaten bana yakındı ve bir iki adımlık mesafeyide kapatıp bana sıkıca sarıldı, Avukat gözüme ilişti, hali hal değildi, Selçuk'un yanından doğru geçip gidecekken gözü karardı, Selçuk onu tutmadı ama avukat onun sol kolundan tutunarak ayakta durmayı başardı, Selçuk'un odunluğu her halde göze çarpıyordu.
Hilal, "kestiler!" dedi hıçkırıkları arasından. "Sümeyyenin dilini kestiler!" yer yerinden oynamış zemin ayaklarımın altında kayıp gitmişti, dayanağım sarıldığım kadından başkası değildi, Hilal hıçkıra hıçkıra ağlarken Metehan yanımıza geldi, fısıldıyordu. "nerede?" Hilal ona büyük bir nefretle baktı, benden ayrılıp yakasına yapıştı. "hepsi senin yüzünden! O senin yüzünden artık Kur'an okuyamayacak! Artık kendini adadığı yolda yürüyemeyecek! Hepsi senin yüzünden!" sesi sonlara doğru kısıldı.
Ben ayakta durmaktan zorlanırken Ertuğrul beni arkamdan kavradı, Hilal bir şeyler daha söyledi, Metehan fırlayıp gitti, o saniyelerde sinir krizi geçirmeye başladım.
"Ertuğrul bırak! Bırak beni! Arkadaşımın yanına gitmek istiyorum! Bırak beni! Onu tedavi edeceğim! Bırka beni! " sonlara doğru benimde sesim aciz kaldı. Başıma çok şiddetli bir ağrı girdi. Tüm vücudum ağlamamın şiddetiyle sarsılıyordu.
Hilal, ikizinin peşinden koşup gitti, akşamın alaca karanlığı kara bela gibi üzerimize çötü, Ertuğrul'a vurdum göğüsünü yumrukladım. "hepsi senin askerin yüzünden!" diye bağırdım, askeriye inledi sesimle, yüreğim yanıyordu tamda şu anda, Avukat'ı görmek bile istemiyordum, Müjde ve kendisi babalarının odasına sığınmıştı.
Ertuğrul iyice aciz düşen bedeni kucaklayıp yatağıma bıraktı. Ağabeyim koşarak yanıma geldi.
Onada bağırdım, çağırdım. Kendimden geçtim, ne dediğimi bilemedim, öfkeden nevrim döndü, bir müddet sonra ağabeyim koluma bir iğne sapladı çok geçmeden gözlerim kapandı.
Ondan yediğim ilk iğne buydu, ikincisine lanet edecektim.
Yazardan
Bu savaş tarihin ilk defa tanıklık ettiği bir savaş değildi, daha önce bir çok devlet Türkler'den kurtulmak istemişti, katliamlar, kıtlıklar, sefillik. Türkler çok dayanıklıydı, bu savaşın da üstesinden evel Allah gelirlerdi.
Sürüden ayrılanı kapması gereken kurt yüz yıldır uyuyordu, Sürüden ayrılan hainler kurt'un basiretini bağlamıştı, Kurt'a uyumak yasaktı, Kurt yerinde durmamalıydı, sürekli savaşmalı Allah yolunda Cihad etmeliydi, Türkler güçlüydü evet, ve onlar İman kuvvetine bürününce çok daha güçlü olurlardı, tüm dünyaya nam salmışlardı bir vakit.
Atalarının kemikleri sızlıyordu belkide, Kurt sürekli savaşmalıydı, bir avuç toprakla yetinmemeliydi, Türk uyanmalı ve yeniden harekete geçmeliydi, çünkü bu savaş insanlığa değil Türklüğe açılmıştı, ve Türk uyudu sanıyorlardı.
Türk'ün uyurken bile savaşmaya hazır olduğunu bilmiyorlardı, Kurt her zaman kurt'tu, dişiside Kurt Eri'de kurt'tu ve Kurt, savaşmak üzerine proglamlanmıştı, kılıç kullanılmazsa paslanırdı ve kılıç iyi kesmese bile pası öldürürdü.
Şimdiden nice şehitler verilmişti, bu vatan eli, kolu, dili, ayağı, bacağı kopan gazilere ve hatta tüm şehitlere minnettardı.
Bu vatan ilel ebet payidar kalacak demişti Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, elbette bedenler acizdi ve toprağa karışıp gidecekti, ama bu vatan uğruna akan her bir damla kan sonuna kadar helaldi, Türk savaşmaktan korkmazdı.
Ne diyordu istiklal marşı? Nasıl başlıyordu? KORKMA, SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN ALSANCAK SÖNMEDEN YURDUMUN ÜSTÜNDE TÜTEN SON OCAK...
Ve daha nice satırlar bize Türk olduğumuzu, bu yolda bir ölüp bin dirilmemizi söylüyordu. Türk milleti her şeyden önce vatanını yani namusunu korurdu, ve yine öyle olacaktı, kazanılması zorunluluk haline gelmiş bir savaştan bahsediliyordu, ve Toplam sekiz Türk devleti Türk çatısı altında toplanmıştı, kimse kimseyi sen lazsın, sen kürtsün, sen o sun, sen busun diye ayırmamıştı, bu çatı altında herkes Türk'tü, daha ötesi yoktu vesselam.
Tüeklerin karşısında sadece yunanlılar değil bir çok düşman devlet vardı, hepsi ama hepsi Türkler'den kurtulmak için bu işgali başlatanlara sonuna kadar destek vermeye hazırdı, Türk uyanmıştı, uyanmıştı ve artık kılıçlar kınından çıkmıştı, yaratan Türk'ü koruduğu müddetçe sırtı yere gelmezdi.
Esra Başarandan
Uyandığımda yanımda avukat vardı, sakinleştiricinin etkisinden henüz çıkamamıştım, "ne işin var burada?" sesimde bariz bir sitem ve soğukluk vardı. "bana konuşmam için fırsat vermediler, adil bir mahkeme yoktu ve benim bir suçum yok, Sümeyye hanım için ilgili kişilere dava açacağım. " hemen açıklamasını yaptı.
Onu ekşi bir yüzle süzdüm. "iş işten geçti ve sen buna yargısız infaz diyorsun ha?"
Başını olumlu anlamda salladı, algılarım yeni yeni bana tekrar döndü, uzun bir sessizlikte bu olayları ölçüp biçtim, odaya Ertuğrul girince avukat çıkıp gitti, odada tek başımızaydık, yatakta yakınıma oturdu, elimi sıkıca tuttu.
"Esra, iyi misin?" sesindeki endişe ve ilgi gözlerine yansıyordu, bana bazen sıcak kahveyi andırırcasına bakıyor içimi ısotıyordu, "iyi değilim. " derken yüreğim sıkıştı, saçlarımı okşadı. "Sümeyye uyanmamış daha, yasak bitti, istersen-" yataktan fırladım, başım dönsede hızla ayakkabımı giyindim. "marul, beni hemen Sümeyye'ye görür. Lütfen, lütfen, lütfen. " o da ayağa kalktı, çok yorgun görünüyordu, saat gece üç buçuktu.
Birlikte askeriyeden çıkıp onun FIAT lineası ile hastaneye gittik, direksiyona dokunurken bile içi gidiyordu, parmak izinin kaldığı yerleri sürekli siliyordu, ona yan yan bakabildim sadece.
Hastaneye gittik ama girmek yarım saat sürdü, tıklım tıklım dı ve etrafta çok fazla ceset vardı, Ertuğrul gözümü kapatmaya çalıştı ama ben zorla açtım, görmek beni mahvetsede dehşetle bakan, göz yaşı ile dolmuş yeşillerim hastaneyi talan etti, yerde yatan morarmış cesetler, feryat figan ağlayan çocuklar, yardım dilenen anneler, kimsesiz kalan insanlar...
Bu... Bu çok fazlaydı, benim milletim bunu hak etmiyordu...
Hemşire ve doktora fazlasıyla ihtiyaç vardı, Sümeyye'nin yanına gidemeden hemşire odasına gittim, beyaz üniformamı giydim, aynadan kendime baktım, mahv-ı perişandan başka bir şey değildim.
Ama ben bir hemşireydim ve görevimi yerine getirmek zorundaydım, acile indim, besmele çekip yaralılara müdahale ettim, annem hep derdi ki; altından kalkamayacağını düşündüğün bir işe başlamadan önce besmele çek, Allah yardım ederse tek başına dünyayı feth edersin.
Gözlerimden yaş sicim sicim akıyordu, kaç iğne vurdum, kaç pansuman yaptım, kaç sargı sardım, kaç dikiş attım bilmiyorum, elimin altında tam sekiz kalp durudu, bir kaç saniye öncesine kadar bir asker bana nişanlansının ne kadar güzel bir kadın olduğundan bahsetmişti, aniden getirdiği şehadet beni derinden sarstı, bu benim için çok fazlaydı, ben psikolojik olarak çok dayanıklı değildim.
Bir krizin eşiğinden Ertuğrul'un sarılmaları ve saçlarıma bıraktığı öpücüklerle geri döndüm, ne yaptığımın farkındaydım, şu durumda onunla inat etmek yapacağım son şeydi, yine inat ederdim, ama önce vatanımdı, önce milletim önce devletim her şeyden önce sağlık gelirdi.
Titiriyordum, ona sarıldım, güvenli bir limandı, inkar ediyordum hiç güvenli değildi, ama muhtaçtım, bu ilgiye muhtaçtım, bir gün boyunca hiç aralıksız devam ettim, her krizim Ertuğrul'un sarılmaları ve öpücükleriyle başlamadan bitti, ondan güç aldım, küçükken de böyleydik, biriyle kavga ederdim ama çok hırslı, inatçı ve dediğim dediktim, her kavgamı Ertuğrul sonlandırırdı, o bana sarılınca kalan öfkemi ona kusar rahatlardım.
Ağabeyim ve ben bize verilen yarım saatlik molada yüzsüz gibi yapmamamız gereken şeyi yaptık, Ayça haber yapmak için hastaneye gelmişti, bir müddet çekip yapmışlardı ve bu boşluktan faydalanmak için kameramanı yanından kovduğunu gördüm.
Çıkışa doğru giderken "Ayça, saçmalama!" diye bağıran ağabeyimi duymazdan geldim.
Bende hastane bahçesinde Ertuğrul ile bank'a oturdum, saçımı okşarken bana teselli veriyordu, "her şey güzel olacak," olabilir miydi? Dönebilir miydik en başına? Her şeyin normal olduğu o zamanlara.
Helööö! Yüzsüz yazarınız pinko geldi! Bu arada adım pembe falan değil lödmxşsöskdö kızılcık şerbo pinkodan esinlendim kfşdöxmsşödnd
Yazdığım sahnelerde zerre ağlamadım (şüpheli)
Yazarken Türk damarım tuttu 🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷
İnşallah bölümü beğenmişsinizdir 🙏
Oy ve yorumlarınızı muhtaçziiii sizi çok sevenziiiiiii 💋🎀💅
Bölüm etkileşimi
