2. bölüm · ESRA

2. Bölüm - Yandık Bittik Kül Olmadık-

Maysa Pıtır

İkinci bölüme hoooşşşş geldiniiiiizzzzz elmalı turtalarrrrrrrr keyifli okumalarrr

🇹🇷

Hakan, arkadaşlarının oynadığı saçma sapan oyunlardan sıkıldığı için lojmanın girişindeki koca çınarın altında, kar'ın üzerinde arabalarıyla oynuyordu.

Ayça, Ertuğrul, Esra ve Yusuf'un oğlu olan Kemal Osman ise bir çember halinde ebe seçmek için toplandılar.

Ertuğrul saymaya başladı.

"ooooooooooooo piti piitiii
Karamela sepetiiii, terazi lastik cimnastik.

Biz size geldik bitlendik, hamama gittik temizlendik, kaynananın donunu dik, disko da eğlendik, dik, diiikkk!"

Eliyle Kemali gösterdi, "sen ebe çıktın!" Kemal hemen itiraz etti. "yanlış yunluş saydın hep, ben olsam daha güzel sayardım ama neyse, Esra üşümeden sayayım."

Esra işin içine karışınca Ertuğrul'un tek kaşı havalanmıştı ama ses etmedi, çünkü üşümesini o da istemiyordu.

Kemal eliyle gözlerini kapatıp saymaya başladı,
"1,2,3,4,7,13,20,30,33,35,40"

Hakan gözlerini kıstı, "vay çakal vay!" Derken sonda ki 'a' harfini uzattı, uzaktan saklanbaç oynayan kardeşlerini izliyordu.

Ayça'yla Esra ufak tefek olduklarından çöp kovasının arkasına saklanmışlardı ama Ertuğrul yaşına göre çok cüsseliydi, pek bir yere sığdığı söylenemezdi saklandığı yerden tüm heybetiyle belli oluyordu.

Kemal hoplaya zıplaya yetmişe gelmişti bile, Hakan montunu çıkarıp başka bir çöp kovasının arkasına saklanan Ertuğrul'un yanına gitti,

Ertuğrul, Hakan'ın çakal bakışlarından yapmak istediği şeyi anlamıştı, Ertuğrul'un montunun fermuarını çekti bir anda, Ertuğrul şok içinde baktı Hakana.

"Ne yapıyorsun çok ayıp! " dedi ilk öpücüğünü toplum içinde almış liseli bir kız nidasıyla, Hakan ise o liseli kızı öpen erkek tavırlarındaydı, "oğlum ne yapıyorsunumu var? Çıkar montunuda şu çakala haddini bildirelim!"

Ertuğrul kararlıydım, "olmaz ben kimseyi kandıramam, hem yalan söylemek çok kötü bir şey. " dedi.

Hakan ofladı, "sende ne hanım evladı çıktın be oğlum! bende arabalarımı bırakmış sana yardım etmeye çalışıyorum! Demek ki kimse için arabalarımdan vazgeçmemeliymişim!"

(yazardan dip not; Hakan gibi kimse için car larınızdan vazgeçmeyin ALLÖSSLÖSDMLEND)

Onlar tartışmaya dalmışken Kemal seslerinden dolayı onları çöp kovasının arkasında, Hakan'ın montu yerde, Ertuğrul'unda montunu yarıya kadar çıkarılmış olarak buldu.

Masumca göz kırpıştırdı. "siz burada ne yapıyorsunuz? "

İkilinin bakışları anında Kemale döndü, Hakan tüm tersliğiyle cevap verdi "Elma topluyoruz, gel sende topla istersen çakal!"

Kemal kendiyle dalga geçildiğini anlayınca hemen sayı saydığı yere doğru koşmaya başladı, onları ebelemeyi planlıyordu ancak kızlar bu boşluğu fırsat bilip onu sobelemişlerdi.

Kemal olduğu yerde kalakaldı, "bana ne! Haksızlık!" Dedi ağlamadan hemen önce.

Ertuğrul ile Hakan Kemalin ağladığını görünce onun yanına gittiler, kızlar çoktan kardan makyaj malzemesi yapmaya başlamıştı bile.

Ertuğrul ağlayan arkadaşına sarıldı sessizce, Hakan'ın tersliği üzerindeydi ama kıyamadı karpuz kabuğu kılıklı Kemale,

"oğlum, hemen ağlama sende. Şaka yaptık iyi ki, hem erkek adam ağlarmı ya ! Sende dil çıkar, bir şey yap, git sobele, niye hemen ağlıyorsun ki?"

Kemal, hıçkırıkları arasından zorla konuştu. "ondan değil abiler, bakın askerler geldi, birinin babası daha bayrak olmuş!" o ağlamasına bu şekilde bahane bulmuştu, babasının gerçekten bayrak olduğunu bilmiyordu.

Üçünün de bakışları lojmanın girişinde dikilen üç askere takıldı.

Onlar asker evladıydı, büyüyene kadar şehit düşen askerlerin bayrak olduğunu düşünürlerdi, büyüdüklerinde ise şehit olduklarını öğrenirlerdi.

Ve her bir asker evladı Annesi yada babası şehit düşünce büyüdü,

"Sonsuz uykuda" veya "bayrak oldu, yıldız oldu" gibi süslü cümlelerle bile avutulamazlardı onlar.

En üzücü tarafı ise ne zaman ve kaç yaşında büyüdükleriydi,
zira kimi beş, kimi sekiz kimi on
kimi altı kimi yirmi, kimi on beş, kimisi ise daha doğmadan büyüyordu, bu vatan şehitlere ve şehit ailelerine çok şey borçluydu.

Hakan ile Ertuğrul öylece kalakaldı.

Esra, kardan yaptığı oyuncaklarını bırakıp gelen askerlerin yanına gitti, bir tanesinin serçe parmağına dokunup kendine bakmasını sağladı.

Asker kendisine aşığadan aşağıdan bakan kızla aynı hizaya gelmek için çömeldi. "söyle bakalım minik. "

Esra merakla sordu, "Asker amaca siz nasıl bu kadar kocaman olabildiniz, çok mu süt içtiniz?"

Askerin yüzünde buruk bir tebessüm peyda oldu, "biz annemizin babamızın sözünü dinledik, sütümüzü içtik sonrada böyle olduk," işaret parmağı ile küçük kızı gösterdi.
"senin gibi minikleri korumak için. "

Esra anladığını belirtmek için, "hmm" diye mırıldandı. Asker sordu, "kimin kızısın sen bakayım, gel evine gidelim, atkın yok, boğazını üşütme aman!"

Esra, herşeyden habersiz yüzünde açan kocaman gülücükle cevapladı bu soruyu. "ben Mehmet ve Yıldız Başaran'ın kızıyım!"

Soyadlarını duyduğunda askerin yüzündeki buruk gülümsemede solup gitti, o sırada kendi komutanı kaşlarını çatmış bu ikiliye dönmüştü. "Asker! ne diye küçücük kızla lak lak ediyorsun! Kalk çabuk işine bak!"

Asker aldığı komutla hemen ayağa kalktı. "kusura bakmayın komutanım, şehitlerden birinin kızıymış. "

Askerler Esrayı geride bırakıp bayrak verecekleri evlere dağıldılar.

Esra geride kalmıştı, şehit ne demek bilmiyordu ama duyduğu an kalbi sıkışmıştı, üzülmüştü, babası bayrak mı olmuştu?

Olamazdı, babası onu bırakmazdı, bırakamazdı, kıyamazdı süslü kurdelesine. Bu lakabı o takmıştı, Esra annesi gibi süslenmeyi çok severdi, kurdeleler hayatında en çok zaafı olan şeylerdi.

Yıldızları da çok severdi Esra, güzellikleri ve ihtişamları annesine benzerlerdi.

Ay'ı da çok severdi, babasına benzetirdi onuda.

Işığını güneşten alıyor du çünkü. Babasının ışığıda annesinden geliyordu, ama şimdi ne olacaktı ay olmazsa güneşin, dünyanın, kelebeklerin ve kurdelelerin anlamı kalırmıydı? Esra'nın hayatındaki tüm anlamlar, ışıklar ve umutlar tam olarak lojmanın girişinde küçük elma ağacının dibinde sönüp gitti.

Canlılık anlamını yitirmişti adeta.

Abisi koşarak yanına geldi, kardeşi şok olmuş donup kalmıştı,sarstı sarıldı,eliyle tontik yanaklarına minik minik vurdu, ama Esra tepki vermiyordu.

Hakan seslenmeye devam etti, "Esra!kardeşim! Bak bana! Cevap ver! Ne dedi sana? söyle!"

Esra şok halinden sıyrıldı, bakışları boşluktan abisine döndü. "şehitlerden birinin kızı dedi abi... o nedemek babamız bayrak mı oldu?"

Hakan ile Ertuğrulun bakışları aynı anda birbirlerine döndü, gözleri dehşetle daha da açıldı.

Ertuğrul'un bakışları titredi. "babam!" Diye bağırarak evine doğru koşmaya başladı, yerden bitme Kemalde duymuştu şehit olayını, korkmuştu.
O zaten hep korkardı, geceden gündüzden ve insanlardan.

Ayça kendi acısına aldırmayıp Kemal'in yanına gitti ve ona sımsıkı sarıldı, Kemal bu anı hiç unutmayacaktı çünkü minik kalbi için bu an çok değerliydi.

Hakan'da kardeşine sımsıkı sarıldı. gözlerinde ki damlalar asılı kalmalıydı, zira şimdi ağlama değil teselli vaktiydi.

Ertuğrul, koşarak binanın önüne geldi, kapıyı ittirerek açmaya çalıştı, ama kapı çok ağırdı başaramadı, o sırada askerler binadan çıkıyordu, kapıyı onlardan biri açtı, hepsi dışarıya çıktığında Ertuğrul aceleyle içeriye girmişti ki bir elin kıyafetini nazikçe yakalamasıyla durdu, elin sahibine baktı, bu kişi Esra ile konuşan askerdi, diğerleri hızla oradan ayrılınca çocukla konuşmak istemişti. "Nereye böyle deli kanlı, acelen ne?"

Ertuğrul kolunu hızla geri çekti "acelem var komutanım, anneme gideceğim! "

Asker ufaklıkla aynı boya gelip saçlarını okşadı, "sen erkek adamsın, ne olursa olsun sakin kalmalı, olaya öyle müdahale etmelisin, bu telaşla anneni dahada telaşa sokarsın. "

Bu düşünce Ertuğrul'un aklına yatmıştı, derin bir nefes verdi ve bir asker gibi dimdik hazır ol da durdu, "emredersiniz komutanım! " dedi bağıra bağıra, ardından koşarak merdivenleri çıkmaya başladı.

Komutanım dediği askerin yüzünde buruk bir tebessüm peyda oldu, henüz yeni asker olmuştu ama gerçekten bir gün komutan olurmuydu? Belki yüz başı, belki bin başı,hatta belki bir gün albay bile olurdu. "vatan sağolsun be koçum. " demekle yetindi ve diğer arkadaşlarının yanına gitti.

Hakan salyası sümüğüne karışan kardeşinin burnunu cebinden çıkardığı peçeteyle bir güzel sildi, sonra elinden tuttu, Ayça'ların yanına gittiler, Hakan hepsine abilik yaptı hepsine sığınacak bir gövde oldu.

Sağ tarafına Esra'yı sol tarafına Ayçayı aldı, Kemalde Ayça'nın elinden tuttu, hep birlikte Başaranların evine gittiler, binadan ve etraftan çığlık, yalvarış, yakarış sesleri yükseliyordu.

Hakan kardeşleri duymasın diye kulaklarını kapadı, hepsini önünden yürüttü, sonunda evlerinin önüne geldiklerinde ise hepsi şok oldu, dışarıdan ambulans sesleri geliyordu.

Gülşen yerde baygın bir şekilde yatıyordu, Yıldız bayrağa sımsıkı sarılmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, adettendir diye taktığı şal düşmüş kızıl kara saçlarını açıkta bırakmıştı.

Nida ise Gülşeni uyandırmak için elinden gelen her şeyi deniyordu ama Gülşen uyanmadı.

Esra, annesini ilk defa böyle yıkılmış ve perişan bir halde görüyordu, son olmasını diledi lakin olmadı. Ayça annesinin yanına gitmeye çalıştı ama abisi ona engel oldu.

Hakan ise o saniye çok büyük biriymiş gibi hissetti, şöyle bir etrafına baktı, annesi yorgundu kendinde değildi, kardeşi korkmuştu ağlıyordu, Kemal bir köşeye sinmiş ağlarken annesini izliyordu, Ertuğrul Ayça'ya sımsıkı sarılarak onu zaptetmeye çalışıyordu ama beceremiyor gibiydi.

Her şey bir an anda alt üst olmuştu işte Hakan o zaman anladı Baba'nın ne anlama geldiğini,babalar sadece harçlık vermiyordu, babalar sadece işten gelince evlatlarının başını okşamıyordu.

Baba kocaman bir çatıydı hatta bir ev.

Evet bir Kadın olarak anneleride onlara bir ev bir çatı olabilirdi ama o ev, ev olmaktan öteye geçemezdi yani bir yuva olmaya çok uzak kalırdı.

Baba o evi ısıtırdı
Bazen yemek tuzsuz diye laf ederdi,
Bazen dersler yüzünden kızardı,
Bazen eve iki ekmek alırdı,
Bazen akşam her kanalda aynı haberi defalarca dinlerdi.
Bazen sürekli çay içer, Namaza camiye falan giderdi.

Ama baba başkaydı, baba olmayınca anneler üzülürdüm. Ve şayet anneler üzülünce çocuklar çok etkilenirdi.

Velhasılı kelam Baba evin direği, damı dört duvarıydı...

Şu sözü illaki duymuşsundur, babalar oğullarına hep, "sen benden sonra bu evin erkeğisin, anneni ablanı bacını korumak benden sonra sana düşer. " heh işte Hakan şu an bunu yaşıyordu, 12 yaşındaydı, henüz çocuktu ama 16 ocak 2005 itibarı ile sırtına ağır bir yük yüklenmişti.

Çocukluktan uzak yetişkinliğe yakın.

Hakan o günden sonra bir daha arabalarıyla oynamadı, oynayamadı. Vakti yoktu çünkü, ya ders çalışıyordu yada üvey babasının onu zorla soktuğu ayakkabıcıda...

Ambulanstan gelen görevliler binalara dağıldı, bu katada bir kadın ile iki adam gelmişti, adamlar Gülşeni dikkatlice sedyeye koyup aşağı indirmeye başladılar, Hakan onlara hayranlıkla baktı, bir deyime onlar süper kahraman gibi gelmişti gözüne, o da zorda olanlara yardım edecekti, o saniye karar vermişti.

Gelen kadın hemşire ise Yıldız'ın yanına çömeldi, kriz geçiriyordu, onunda sedyeyle taşınması lazımdı, Nidaya döndü, "sedye gelene kadar bir yere uzanması lazım yardım edinde içeriye götürelim. " Nida kendine denileni hızla yaptı, arkadaşının bir koluna girdi, artık ağlamasının sonuna geliyor gibiydi, ama narin bedeni tir tir titriyordu.

Çocuklarda içeriye girip Esra'nın odasına doluştular.

Hemşire ile Nida, Yıldızı yavaşca yerden kaldırdılar, salona götürüp bir koltuğa yatırmaya çalıştılar ama Yıldız inatla yatmıyordu. "benim kocam... o da bayrak oldu! O beni bıraktı, o yatıyor şimdi, ama ben yatamam! Ben bir daha uyuyamam, Mehmet'im benim yerimede yatıyor, benim yerimede uyuyor, ben yatamam artık, bu evde duramam anlıyormusunuz! O soğuk toprakta yatarken, acı çekerek Hakka kavuşmuşken, ben artık yatamam! Haram gelir bana bu evde durmak. "

Nida, arkadaşına daha fazla tahammül demeyecektim, "sadece senin kocan şehit düşmüş gibi davranma Yıldız! Benimde kocam şehit oldu! Ama ben oğlumu teselli etmek yerine burada arkadaşlarımı sakinleştirmeye çalışıyorum! Neden? Benim oğlum değersiz mi? Şu saniye alır oğlumu yüzünüze bile bakmadan evime giderdim ama, sizin benden daha çok sorumluluğunuz var anlıyormusun? Yıldız çok bencilce davranıyorsun! Benim bir oğlum var ben her türlü ona bakarım, babamın evine giderim hiç bir yol bulamazsam, ama benim arkadaşımın şu an ayakta durması gerekiyor, iyi olmalısın! İyi olmalıyız anlıyor musun? Cenazeden sonra ne yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz, çocuklarımız bizi böyle perişan gördükçe daha da etkilenecekler!"

Nida, konuşmasına devam edecekti ama Yıldızın başı döndü o saniyelerde duydukları ağır geldi, sırtına bir yük binmiş gibi oldu.

Hemşire onu nazikçe tutup koltuğa yatırdı ayaklarının altına yastık koydu camı açtı temiz hava gelmesi için ve Nidadan soğuk su getirmesini rica etti,

Nida suyu getirmek için ayaklanmıştı ki o anda bomba gibi bir şey patladı, ev, sanki deprem oluyormuş gibi sallandı, herkes yere çöktü, kendini koruma altına almaya çalıştı.

Çocuklar çok korkmuştu, zaten ağlıyorlardı, artık dahada fazla ağlamaya başlamışlardı. Hakanda ağlıyordu Ertuğrulda, hepsi korkudan yatağın üstünde birbirlerine kenetlenmiş bir şekilde sarılıyorlardı.

Yıldız yoğurtlu makarnanın üzerine dökmek için yağ ısıtırken dalıp gitmişti. Mutfağın kapısı ve camıda soğuk olduğu için örtülüydü, yağda orta ateşte uzun süredir açık kalınca olanlar olmuştu.

Ev cayır cayır yanmaya başlamıştı, alevler tüm mutfağı sarmış oturma odasına doğru ilerliyordu, salonun açık olan camı alevlerin ilerlemesine yol açıyordu.

Dışarıdan bu patlamayı görenler acılarını bir kenara bırakıp komşularına yardım etmeye başladılar, biri itfaiyeyi aradı, bir diğeri kovalara su doldurup ateş alan katları söndürmeye çalıştı.

Yıldızların evi altıncı kattaydı, yani en üst kattalardı, oraya çıkmak ise en zoruydu, çünkü alevler beşinci katıda sarmaya başlamıştı.

Askerler hemen müdahale etmeye başladı.

Hemşire ve Yıldız kapıya çok yakınlardı ama Yıldız hala şok içinde olduğundan ne yapması gerektiğini kestiremiyordu, Nida onuda alıp kapıya yöneldi, tam kapıya doğru yürüdükleri sırada alevler onlara dahada yaklaşmaya başladı.

Hemşire camdan aşağı baktı çok yüksekti ama alevler çok daha büyük bir hızla ilerliyordu, kapatırsa boğulurlardı, aklına bir fikir geldi ama çok deliceydi.

Askerler onun aklından geçeni yapıyordu bile, doğru bir teleffuz ile düz duvara tırmanıyorlardı, bunu Esra ile konuşan asker akıl etmişti, tehlikeliydi ama oraya sadece ip halatla yetişebilirlerdi ve itfaiye buraya uzaktı, alevler büyük bir hızla zaten eski olan binayı sarıyordu.

Hemşirenin yüzünde umutlu bir tebessüm belirdi, askerde tırmandığı sırada gördü tebessümünü.

Hemşire hızla geriye çekildi, kadınları camın yanına ilerletip önlüğünü çıkardı ve odada bulunan yarışı boş sürahiyi önlüğün üzerine döktü. Önündeki ateşe önlüğünü vura vura yön vermeye çalıştı, ateşin daha az olduğu bölgelerden geçti, o sırada tahta kapıdan düşen orta büyüklükteki parça sırtına düştü, acı ile inlesede yoluna devam etti. Çocukları kurtarmalıydı, sırtı ile sonra da ilgilenebilirdi.

Önlüğü kupkuru olmuş yarısı yanmıştı, ama çocukların kapısına daha varamamış üstüne üstlük alev çemberinin ortasında kalmıştı.

Öksürük krizinin eşiğindeyken o asker, Hemşirenin imdadına yetişti, kadınlar halatla dikkatlice aşağı iniyordu, yinede tedbiren insanlar battaniye germişti, diğer bir taraftan ise suyla yangını söndürmeye çalışıyorlardı.

Yıldız zarla zorla tutundu ipe.
Zihni kendini aşağı bırakması için baskı yapsada çocukları için yaşamalı, bir şekilde tutunmalıydı. Çünkü hayat, ölüm bu kadar dibinizdeyken bile devam ediyordu. Allah insana her şeyden önce yaşamasını emretmişti, bunun için iplere sıkı sıkı tutunarak aşağı inmeye başladı.

Asker, üzerindeki ıslak kalın ceketi Hemşirenin üzerine örtüp cebine sıkıştırdığı şişedeki suyu önemli bölgelere döktü ve gür sesiyle çocuklara seslendi.

"Çocuklar! "

Hakan duyduğu sese öksürükleri arasından zorla cevap verdi, "Buradayız!" Asker, çocuğun sesini duyunca uyardı, "Kapının arkasında durmayın sakın! " Hakan öksürmekten cevap veremeyince Kemal seslendi. "Tamam,zaten yatağın üzerindeyiz! "

Asker öksürme krizine giren çocukları daha fazla bekletmek istemedi, "Tamam koçum, korkmayın sakın, Hemşire ablanızda burada, korkmayın açacağım kapıyı!"

Kendide öksürmeye başlamıştı zira dumanlar dahada büyük bir hızla yayılıyordu, biraz geriye gidip çocukların bulunduğu kapıya sertçe bir tekme attı, zaten yanan kapı ilk darbe ile yerle bir olmuştu, o kapıyla eş değer bir şekilde yatak odasının kapısı da paramparça oldu.

Hemşire kapının hemen yanındaki albümün ve tahta kutunun tutuşmaya başladığını görünce yatak odasına girip onları kucağına aldı, ateşi söndürdü, belki bu insanların bu eşyalara ileride ihtiyacı olur diye düşünmüştü.

Askerde çocukların odasına girdi, ateşin daha az olduğu bölümlerden geçerek yatağa ulaştı, Ayça bayılmıştı onu sağ koluna aldı, Esrayı sol koluna, Kemali sırtına aldı.

Hakan ile Ertuğrula yer kalmamıştı, pratik olmalıydı Hemşire yaralıydı hiç birini taşıyamazdı, onları burada bırakırsa tekrar dönmeyeceğine emindi, arkadaşlarının neden hala yardıma gelmediğini anlayamıyordu.

Ertuğrul ile Hakan aynı şeyi düşündüler. "sen kardeşimi kurtar biz bir yolunu buluruz. " dediler, asker gururla baktı çocuklara, hemşirede yanlarına geldi.

Asker, kucağındaki çocuklarla dışarıya çıkmaya çalıştı, hemşirede çocukların arkasından yürüdü, hepsi öksürükten ve havasızlıktan bayılmak üzereydi.

Ertuğrul ile Hakan yan yana, omuz omuza ateşlerin üzerinden atladılar. Hemşire onları yönlendirdi, onlar birbirlerine sımsıkı tutunup yürüdüler, camın önüne geldiklerinde uzaklardan itfaiyenin siren sesi duyuldu.

Bu kadar çocukla halata tutunarak inmek delilik olurdu, iki yetişkin birbirine baktı, ateşler artık ciddi anlamda her yeri sarmıştı, onlar camın dibine tünedi. Ateş onları dahada sıkıştırdı, ölümün soğuk nefesini enselerinde hissettiler. Hemşire öksürürken asker aniden içinden geçen duyguları dile getirdi.

"Hemşire hanım, olurda buradan sağ çıkamazsak, ben sizi ilk defa görmedim, kaç zamandırda Hastaneye sizi görmeye geliyordum sürekli, kızmazsanız eğer, Allah'ın emri peygamberin kavliyle sizi kendime istiyorum. "

Hemşire duyduğu şeyin şokuyla mümkünmüş gibi dahada öksürmeye başladı, utançtan yanakları dahada kızarken tüm tersliğiyle cevap verdi. "ağzınızı hayra açın lütfen, ve gerçekten ölümün eşiğindeyken ilanı aşkın zamanımıydı? "

Asker içtenlikle gülümsedi. "sizde dediniz ölümün eşiğindeyim, hani istemezseniz de canınız sağolsun. " sözünü bitirince öksürdü.

Hemşire cevap vermedi sessiz kaldı.

O saniyelerde itfaiyenin uzattığı kabine Hemşire ile çocuklar dikkatlice bindi, askerde yanan halatı aşağı itip cebinde ki yedeği çıkarıp üç kat indikten sonra İtfaiye onuda kurtardı.

Gazeteciler, fotoğraf ve video kaydetme derdindeyim.

İtfaiye ekipleri yangını söndürüyordu, askerler binanın tahliye olduğundan emin oldular.

Ambulans ekipleri yaralıların yarasını sarıyordu.

Akşam ezanı tüm bu yaşananlara şahit oluyordu.

Çocuklar yere indikleri gibi annelerine koştular. Esra annesine sımsıkı sarıldı, Hakanda annesinin yanına oturup başını koluna yasladı. Yıldız üzerine örtülen battaniyenin altına çocuklarınıda aldı.

Gülşen, yeni yeni kendine gelmişti, ne olduğundan haberi yoktu. Ertuğrul başını okşuyordu, Ayça başka bir ambulansta muayene ediliyordu.

Yavaşca yattığı yerden kalktı, başlarında sağlık görevlisi yoktu.

Dikkatlice arkasına yaşlandı, oğlunun eli yüzü is olmuştu, endişeyle öne doğru atıldı, oğlunun dalgalı buklelerini okşadı. "Ne oldu oğlum sana?" diye sordu.

Ertuğrul üzgün bakıyordu, korkmuştu. "Yangın çıktı anne! Mehmet amcamların evi yandı, bizi askerle hemşire abla kurtardı!"

Gülşen, duyduğu cümlelerle şok oldu, gözleri kocaman açıldı, aklına henüz okumadığı mektup geldi, onu bulmalı ve okumalıydı.

Ayaklanmaya çalıştığı sırada bir sağlık görevlisi yanına gelip onu tekrar yerine yatırdı, "Hanım efendi büyük badire atlattınız, hamilesin izde, lütfen yerinizden kalkmayın, düşük riskiniz var. "

Genç kadın duyduğu şeyin verdiği korkuyla yerine iyice sindi, oğluna sarılıp başına defalarca kez öpücük bıraktı, defalarca "bir yerine bir şey oldu mu?" diye sordu, her seferinde "hayır" cevabını alınaca içi bir nebze olsun ferahladı.

Hemşire elindeki albümü ve kutuyu kime vereceğini bilemedi, gözü ilk Hakanı gördü o yüzden ona vermek için yanına adımladı.

Yıldız, yanlarına yaklaşan perişan haldeki hemşireyi görünce ayaklanmaya çalıştı ama hemşire el işaretiyle onu durdurdu.

"Ben bu kutuyu yangının çıktığı evin yatak odasında buldum, belki lazım olur diye ama, "

Yıldız ağlamaklıydı, ama bu hemşire öyle güzel bir şey yapmıştı ki ömrü boyunca teşekkür etse yetmezdi, kocaman gülümserken kendine uzatılan kutuyu ve albümü aldı.

"Allah senden razı olsun hemşire. Allah ne muradın varsa versin, sen bana öyle bir iyilik yaptın ki... anlatamam, ne dilersen dile benden! "

Hemşire aldığı hayır dualar karşılığında mahcubiyetle gülümsedi. "yok efendim estağfurullah, ben görevimi yaptım, siz sağlıklı ve huzurlu olun o bana yeter. "

Yıldız büyük bir minnetle baktı hemşireye, bakışlarıyla bile defalarca teşekkür etti, hemşire acıyan sırtı yüzünden hızla oradan uzaklaştı, acı artık katlanılamaz bir hale gelmişti, asker hemen hemşirenin yanına gitti, onu ambulansa taşıdı, onada pansuman yapıldı, diğer tüm yaralılarada.

Yangın söndü, gazeteciler ve diğer herkes evine döndü.

Geriye yanıp kül olan evin sahipleri kaldı, Yıldız ve çocukları hala aynı yerde oturuyorlardı hepsi sessizce ağlıyor şimdi ne olacak diye düşünüyordu.

Gülşen bir eli karnında bir eli belinde yavaş yavaş yürüyerek arkadaşının yanına geldi, o da yavaşca Hakan'ın yanına oturdu, çocukları da onun yanına sıralandı.

Lakin hiç kimseden çıt çıkmıyordu, onlar cenazelerinin arkasına ağlayamamışlardı bile, kendi canlarını kurtardıkları için şükür ediyorlardı.

Nida ile Kemal geldi yanlarına.

Yıldız başını kaldıramıyordu yerden, utanıyordu, dalgınlığı yüzünden bunca olay gelmişti başlarına, Nida yanına çömelip eliyle yüzünü kaldırmaya çalıştı, laz damarı tutuyordu.

"Gız bacım ne ediysın ha buraya, sıfatuni sevduğum, kalk hayde çay goydum, demlicene içeruk,kalk hayde."

Yıldız aniden gelen gülmesini tutamadı, sinirleri bozulmuştu. " bir iki saat öncesine kadar ölüyorduk ve sen kurtulur kurtulmaz çay mı koydun? Allahım yarabbim ya!" kıkırdamaya devam etti. Sinirleri ciddi derecede bozulmuştu.

Sonra Gülşende gülmeye başladı,
"tam kara denizlilerden beklenecek hareket! "

Onlar gülünce çocuklarda gülmeye başladı, Nida iki arkadaşınında elinden tutup kaldırdı, Kemalde kendi arkadaşlarını kaldırınca hep birlikte Uludağ ailesinin evine gittiler.

Nida kapıyı açıp herkesi misafir perver bir şekilde karşıladı, çünkü annesi ona böyle öğretmişti. Her zaman düşünceli ol, kriz anını yöneten sen ol derdi, iyikide demişti diye düşündü ve herkesi salona, yemek masasına geçirdi.

Mutfaktan çayı getirip herkese demli çocuklara açık olacak şekilde döktü, sonra çaydanlığı yanan sobanın üzerine bırakıp mutfağı kontrol etti, ardından oda sofraya oturdu.

Masada çıt çıkmıyordu, kimse önündeki tabaktan bir lokma yiyememişti bile

Yıldız çayından bir yudum alınca Esrada bir lokma yemeğinden yedi.

Gülşen bir bardak su içti, Ayça yumurtasından az bir şey yedi.

Nida ekmeğinden bir lokma bölünce Kemalde yemeye başladı.

Üç kadında bir birine öylece baktı, onlar anneydi, onlar güçlü olmalıydı yemeli içmeliydi ki çocuklarına bakabilecek güce kuvvete ve zekaya sahip olabilsinler.

Ve herkes böylece yedi içti sofrayı topladılar, çocuklar sırayla tuvalete girdi, yukarıya çıkamadıkları için Kemalin pijamalarından giyindiler.

Bir birleriyle "sen Kemal oldun!" diye şakalaştılar, çocuk her saniye çocuktu, ölümün kıyısından döndüğünde de, parkta oyun oynarken de.

Anneler ise Nida'nın kıyafetlerinden giyindi, Gülşen tuvalete gittiğinde Yıldız, Nidaya döndü. "Nida, Allah senden razı olsun bacım." der demez sıkıca sarıldı, Nida'nın yüzüne buruk bir tebessüm yayıldı.

"Cümlemizden bacım, sende hakkını helal et, ben düşünmeden konuştum. "

Yıldız, minnetle arkadaşının gözlerinin içine baktı. "Nida, sen her zaman bir lafı on kere tartar öyle konuşursun, seninde acın vardı ama her şeye rağmen bize evini açtın ya, Allah senden razı olsun. "

Nida mahcubiyetle gülümsedi, "Cümlemizden bacım, ayıp ediyorsun, hem benim yerimde siz olsanız aynı şeyi yapsrdınız. " tereddüt etmedi, yapardınız dedi, güveniyordu çünkü.

Ayça ile Esra, Kemalin yatağında yattı, Erkeklerde ayrı ayrı yatmak istemedikleri için, (korktukları için) Kemal'in odasında yer yatağında yattılar, onların karşı odasındaki yatak odasında üç genç kadın yanyana yattı.

Uyuyamadılar ama uzadılar, dua ettiler ağladılar, birbirlerini teselli ettiler, bir birlerine sımsıkı sarıldılar.

Dostluğun önemini bu gecede anlamış oldular.

E

lmalı turrrrtalarrrrrr nasılsınızzzz iyimisinizzzzz

Ben iyiyim elhamdülillah
(Kızıl goncalar izledim çaktırmayın cüneyD efendi crush ım)
Ösndlsmzmsçsmnsl

Bölüm nasıldıııııı?

Karakterler hakkındaki düşünceleriniz nelerrr?

Ufak bir açıklama;
Ben hafızlığa gidiyorum ve bu yüzden derslerim çok yoğun

Bu nedenle Adet dönemim dışında telefonumu açmıyorum çünkü dikkatimi çok dağıtıyor 😭

O yüzden üçüncü bölümün ne zaman geleceğine dair net bir bilgi veremicemm

En az 15 güncük beni beklersiniz değilmi sultanlarımmmmmm

Hepinizi çoooookkkk seviyorum iyiki varsınız anneler günümüz kutlu mutlu olsun

Allaha emanet olun mermili keklerimmmmmmm muck

Oy ve yorumlarınızı bekler okuyan gözlerinizden öperim saygılarımla