6. bölüm / 17
ESRA6. Bölüm - Kader-deş Olmak-
Bölümler 17Şu an: 6. Bölüm - Kader-deş Olmak-
- 1 1. Bölüm - İhanet -3.188 kelime
- 2 2. Bölüm - Yandık Bittik Kül Olmadık-3.451 kelime
- 3 3. Bölüm - Mutlu Sonlar Sadece Masallarda Vardır-4.093 kelime
- 4 4. Bölüm - Kötü(?) Bir Başlangıç -3.933 kelime
- 5 5. Bölüm - İlk İş Günüm-4.263 kelime
- 6 6. Bölüm - Kader-deş Olmak-4.878 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 7. Bölüm - Bela Geliyorum Demez -5.526 kelime
- 8 8. Bölüm - Kalbin Çarparsa Aklın Durur -5.874 kelime
- 9 9. Bölüm - Zalime Sormuşlar -4.722 kelime
- 10 10. Bölüm - Koyverdun Gittun Beni Oy -5.392 kelime
- 11 11. Bölüm - Prangalar Vurulur Her Yanımıza -5.070 kelime
- 12 12. Bölüm - Yol Ayrımı -5.285 kelime
- 13 13. Bölüm - Esra Bir Varmış Bir Yokmuş -5.813 kelime
- 14 14. Bölüm - Deli Değilim -4.620 kelime
- 15 15. Bölüm - Ayıcık Bombo -4.521 kelime
- 16 16. Bölüm - Virgül - SF5.928 kelime
- 17 17. Bölüm - Savaş -4.249 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yeni bölüme hepiniz hoş geldiniz elllllmalı turrrrtalarrr
Oy verip yorum yapmayı unutmayın çünkü sizin bunları yapmanıza muhtacım ✨🙏
💚🇹🇷❤️
Uyanalı yaklaşık beş dakika olmuştu ama ben henüz yataktan kalkabilmiş değildim, saçım yüzüme gözüme dolandığından ter içinde kalmıştım, en sonunda yatakta oturur pozisyona geldim ve saçlarımdan kaymak üzere olan tokamı alıp saçımı güzel bir topuz şeklinde topladım.
Üzerimdeki yorganı bir kenara fırlattığımda bana ait olan trencim ve bana ait olmayan bir ceketle karşılaştım, trencimi odanın ortasına doğru fırlatıp ceketi elime aldım, burnuma yaklaştırınca barut ile okyanus karışımı hoş bir koku duydum.
Beraberinde kaşlarım çatıldı, "bu kimin?" diye mırıldandım seslice, onu da yere fırlatıp telefonumu aldım 16:05 gerçekten 9 saat boyunca gündüz vakti uyumuşmuydum?
Çok çok daha önemli bir sorum daha vardı, Ben buraya nasıl geldim? Beni en son biri kucaklayıp arabasına bindirmişti, gerisi bende yoktu, ama ben cidden bir mafya tarafından kaçırıldığımı düşünmüştüm, refleksen tüm vücudumu inceledim, organlarım yerindeydi, galiba. O zaman beni ağabeyim getirmiş olabilirmiydi?
Telefonumun kilidini açıp ağabeyimi aradım, ikinci çalışta açtı, sesi çok yorgun geliyordu.
"alo, Esra?" sanki kelimeleri telaffuz etmekte bile zorlanıyordu.
Esnememin ardından "ağabey, ne yaptın, nasılsın?" diye sordum.
Sesinde bariz bir sitem vardı. "iyiyim, sen sabah yüzüme bile bakmadın ama neyse, ben o zamandan beri kritik bir ameliyattaydım, yarım saat önce bitti."
Alt dudağımı dişledim, yorgunluktan konuşmakta bile zorlanıyordum. "bende eve nasıl geldiğimi bilmiyorum falan. " deyince kıkırdadık.
Tedirgin bir ses tonuyla "sarhoş gibi görünüyordun, doğru söyle içmedin değil mi?" diye sordu.
Tekrar kıkırdadık, " hayır ağabey içmedim, hem sende biliyorsun uykusuzluğun bende nasıl bir etki oluşturduğunu. "
Manidar bir şekilde, "biliyorum zilli" dedi. Lafı daha fazla uzatmamak için konuşmayı sonlandırdım. "sen yorgunmuşsun zaten, birde ben yormayayım, iyi nöbetler ağabey. "
"sağol Pakize görüşürüz" dedi ve aramayı sonlandırdı.
Ağabeyim beni eve bırakmadıysa kim bıraktı o zaman? Arabaya bindiğime ve kucakta taşındığıma yemin bile ederdim, telefonumu baş ucumdaki komidinin üzerine bırakırken yanı başımdaki elma bebeğim gözüme çarptı, uyurken hep bilinçsizce onu yere atardım, çok deli yatmamdan kaynaklı olarak, kızlar kimsenin odasına girmezdi, girselerde neden baş ucuma tamda Ertuğrulun koyduğu gibi koysunlardı ki? Gülümsedim bu noktada, garip bir çocuk olduğundan bebeğimi hep kafa üstü sanki amuda kalkmış gibi bırakır, saçlarını yastığımın altına sıkıştırırım, salak şey.
Yüzümdeki gülümseme aniden silindi, o bırakmış olamazdı değil mi? Ne münasebetti canım? Evime kadar gelmiş olamazdı değilmi? Yataktan fırlayıp odamdan çıktım, kızların hepsi işteydi ama buzdolabına benim için magnetle yapıştırılmış bir not kağıdı vardı, elime alıp okudum.
Esra, seni Ertuğrul diye bir arkadaşın bıraktı, yani öyle olduğunu iddia etti, biz evde yokken uyandıysan haberin olsun, tanımıyordum ama sen kucağında olduğun için eve aldım, bu arada dolapta sarma var, annem göndermiş, ye onu öptüm, Hilal.
Şok olmuş bir şekilde sandalye çekip oturdum, hatta şoktan açılan ağzımı elimle kapatmtım, notu bir daha okudum, vallahide beni Ertuğrul kucaklayıp buraya bırakmıştı! O cekette onundu o zaman, ağabeyim bunu duyarsa beni kurbanlık dana gibi doğrardı, hemen o ceketi verip onu uyarmalıydım, anası katil herif, ona hiç güvenmiyordum, resmen büyük bir tehlike atlatmıştım, onu şimdi askeriyede sapık diye rezil etmezsem bende namerdim!
Ama önce aç karnımı doyurmalıyım, değil mi? Beklediğim her an sinir tepeme vuruyordu, yemeğimi yedikten sonra duş alıp cilt bakımımı yaparken ona söylendikçe söylendim.
Ne kadar sinirli olsamda makyaj yapmadan bu mos mor göz altlarımla düşmanımın karşısına çıkamazdım, göz altlarımı kapattım, ardından bb krem sürüp süngerle dağıttım, kontür işleminden sonra Allığımıda sürüp fırçamda kalan allığı göz kapaklarıma geçtim, higliter sürüp yine fırçamda kalan higliterı gözümün üzerinden geçtim, siyah göz kalemimi sürüp eyeliner çektim ve ardından olmazsa olmaz maskara adımındaydım, kirpiklerimi kıvırıp maskaramıda sürünce dudaklarımı çerçeceliyip mat ama dudaklarımı kurutmayan kırmızı rujumu dudağımın ortasına sürüp etrafına dağıttım, transparan beyaz renkli bir pudrayla makyajımı sabitleyip masadan kalktım.
Onun ceketini ve çantamı alıp odadan çıktım, onunla son defa görüşmek istiyordum, haddini bildirmeliydim ki bir daha yakınlarımda dolanmasın, beni dinlemezse de onu rezil eder evime geri dönerdim.

(arkedaşlarım dip not geçeyim Esra lüx markalardan giyinmiyor, ben sadece giydiği kıyafetlerin görsellerini koyuyorum, hani kombin kafanızda canlansın diye, ama artık maaşımız var artık lüks markalar bize göz kırparrr) (tr ekonomisi)
Borcumu ödeyip Taxi'den indim, yine o iki zebani efeler kapıdaydı, benimle inatlaşan beni görünce bana ters ters baktı, sanki yine mi sen? Diyordu, merak etme zebani efe son defa geliyorum, inşallah!
Topuklumu tıngırdata tıngırdata karşılarına dikildim "Kalender komutanınızla görüşeceğim. " dedim hanımefendi gibi,lakin beni sevmediğini belli eden zebani efe tarafından terslendim, "bacım, yol geçen hanı değil burası, seni içeriye alamam, gelip gelip durma, hem komutanım meşgul. " diye yükseldi.
Kaşlarım havalandı, "bakın beyefendi biliyorum sizde askersiniz, sizde yoruluyorsunuz, inanın sizi çok iyi anlıyorum, ama komutanınızın meraklısı değilim, acil olmasa gelmezdim. "
Adam sinirle soludu, "kıyafetine bakılırsa talim sahasında ya evlenme teklifi edeceksin ya nişan keseceksin komutanımla?"
Feminist damarım kabarıyordu. "kıyafetimden size ne? İstersem mayo giyerim istersem çarşaf giyerim, size mi kaldı eleştirmek?"
Adam önüne dönerken, "tövbe yarabbim tövbe estağfurullah, ya sabır ya selamet. " diye imana geldi, "başka türlü görüşebilsek zaten askeriyeye gelmezdim!" diye sitem ettim, diğer zararsız zebani efe bana döndü, "komutanım sizi bekliyor, ama 10 dakikanız varmış." dudaklarıma kondurduğum zafer gülümsemesiyle zararlı zebani efenin yanından geçip içeriye girdim, sonrada hemen yüzümdeki gülümsemeyi sildim, o Habeş maymunu onun için gülümsediğimi sanabilirdi.
Askeriye binasının önünde beni beklerken gördüm onu, adımlarımı hızlandırıp yanına gittim, kaşları çatıktı ve yine buz gibi bakıyordu, hayırdır kendini erikli reklamındaki karlı dağlar falanmı sanıyordu bu pehlivan?
"ne söyleyeceksen söyle ve git" gibi bir zırvalama duydum.
"öncelikle sanada merhaba, komutan!" diye lafa girdim, "beni evime sen mi bıraktın?" ellerini cebine koydu, "evet, yaptım öyle bir hata. " sinirden gülümsedim, "beni terslemesen sana insan gibi teşekkür etmeyi bile düşünmüştüm, ama şansına küs. "
Yalandan üzülmüş gibi yaptı, "ya, tüh tüh tüh, bak çok üzüldüm, yine şımarmaya başladın Esra. " son cümlesinde ciddiyete büründü.
Kimse benimle, benimde bir kalbimin olduğunu göz önünde bulundurarak konuşamazmıydı?
Bende ciddiyete büründüm. "lütfen bir daha yakınlarımda dolaşma, seninle aynı havayı solumak, aynı şehirde olmak bile bana bir ızdırapken lütfen bir daha karşıma çıkma. " diye nazik bir dille uyardım.
"sonradan gelen sensin, " dedi rahat bir tavırla. "rahatsızsan sen git, hem hemşirelik senin neyine? Uykusuzluktan bayılıyordun, koaför falan olsaydın ya, tam senlik!"
Sözünü bitirince çantamla kafasına vurdum "sana ne be, evrimleşmemiş Habeş maymunu! Aptal! Sana mı soracağım hangi mesleği seçeceğimi? Sende tır şoförü olsaydın o zaman, onlar gibi eski kafalısın!" özür dilerim tır şoförleri, sözüm size değil, siz benim için kıymetli insanlarsınız, kusuruma bakmayın. Onu size benzettiğim için kendimden tiksiniyorum.
Sinirden bağırdığım için etrafına bakındı, tüm gözler üzerümizdeydi, tamda istediğim buyduya! Onu rezil etmek, ceketini ona fırlattım, o da çevik bir hareketle ceketini havada kaptı "seni polise şikayet edeceğim!" dedim tehdit kar bir sesle, "beni taciz ettiğini söyleyeceğim!" dediğimde İlk defa güldü, kendine engel olamamış gibiydi "bende görev başında bir askere hakaretten sana dava açacağım."
Dumura uğradım, oklar nasılda bir anda bana dönüverdi yahu? Ama havamı söndüremezdim, "hakaret mi tacizmi? Sence hangisi kazanır?"
Gülümsemesi kayboldu. " Adil bir ülkede yaşamadığımızı bilmiyormuş gibi konuşuyorsun, süslü. "
Hayır altta kalmayı kabul etmiyordum, bir şekilde üste çıkmalıydım ama sessizliğim onun kazandığını gösteriyordu, "diyeceğin bir şey kalmadıysa asıl sen git ve bir daha buraya gelme, gelsende seni içeriye almam, o kadar şımarıksın ki, bana gelende sensin bana kızanda, abin seni çok şımarmış. "
Kırılan kalbimin çıt sesini, kıran kişinin duymasını o kadar isterdim ki...
Fakat işte şimdi altta kalmayacaktı, "ben şımarık değilim, ağabeyi tarafından; anne baba ve kardeşi öldürülen, onların yokluğunu hissetmesin diye avutulan bir çocuğum! Hepsi katil annen yüzünden!" diyip son noktayı koydum, oh iyi oldu komutan müsveddesi, ağır konuşmak neymiş gör bakalım.
Çantamı koluma takıp topuklularımı tıngırdata tıngırdata askeriyeden çıktım, beni sevmeyen zebani efeye dönüp, "evlenme teklifide etmedim, nişanda kesmedim, ve ne mutlu sana ki bir daha buranın önünden bile geçmeyeceğim!" dedim ve oradan biraz uzaklaştık tan sonra yavaş yavaş yürüyerek evime vardım, çok para harcıyordum, idareli olmam lazım dı.
Eve dönünce kıyafetimden ve makyajım dan kurtulup kızların yanına gittim, televizyonda recep ivediğin filmi dönerken bir yandan da sohbet ettik, ortalığı toplayıp erkenden yattık.
💚🇹🇷❤️
Esra; pek çabuk, hızlı, anlamlarına gelen bir isimdir, ve Ertuğrul öyle düşünüyordu ki; Esra çok çabuk sinirlenebiliyor, çok çabuk kalp kırabiliyor, çok çabuk üzülebiliyor, çok çabuk bağlanabiliyor ve çok çabuk mutlu olabiliyordu.
Esra kırıldığında bir köşeye geçip ağlayanlardan değildi, aksine eğer karşısında ki kişinin zayıf noktasını biliyorsa bunu onun yüzüne bir tokat misali vurmaktan çekinmezdi.
Bu gün Esra bir kere daha kalp kırmıştı, Ertuğrul bir kere daha annesi üzerinden kalbinin kırıldığını hissediyordu, Esra gerçekten sevmediği insana acımıyordu.
Annesinin işlediği ikili katliamdan sonra kendine soğuk duvarlar örmüş, o duvarların arkasında yaşamıştı yıllardır, hiç bir arkadaşlık kuramamış yapayalnız bu yaşına gelmişti, bir Selçuk vardı yakın bildiği, onunda kendine göre dertleri vardı.
Fakat Esra geldiğinden beri soğuk duvarlar, o buzul dağlar damla damla eriyordu, Ertuğrul istemesede eriyordu, biri sanki özenle ördüğü buzdan dağların üzerine avuç avuç tuz serpiyordu, ama bu erimenin sebebi neydi? Karşısında ki kadın ondan tüm benliği ile nefret ederken Ertuğrulda ki bu erimenin nedeni neydi? Belkide çocukluğuna dair güzel bir anıydı Esra, belki bu yumuşama, bu erime çocukluğuna karşıydı.
Fatih ile Bora komutanlarının dalgın halini görünce hemen dalga moduna geçtiler, ilk kışkırtma her zamanki gibi Fatih'e aitti.
"komutanım, " dedi manidar bir sesle, "yenge hayal dünyanızdada sizi rahat bırakmıyor galiba? " Bora kaba sesiyle kıkırdadık, "kesin hayallerinde de çantasıyla komutanıma vuruyordu! " bu defa ikisi birden güldü lakin Ertuğrul duymazlıktan geldi ama onu son noktaya getirecek koz Metehandaydı, "sıkıştırmayın komutanımı, utandı bakın! "
Ertuğrul sinirle arkasını döndü, "geri döndüğümüzde 30 şınav cezanızı var" Bora sakalını kaşıdım, "hayda, komutanım oldu mu?" Ertuğrul merhametliyim. "35 oldu. "
Fatih'in neşesi kaçıyordu, "cezama indirim istiyorum komutanım! " Ertuğrul acımasızdı, "45 oldu. "
Metehan götünü kurtarma derdindeyim, "komutanım ben muafım değilmi? "
Ertuğrul daha fazla uğraşmamak istemedi. "70 oldu, çenenizi kapatmazsanız 100 olacak. " diye nazikçe uyardı.
Hepsi sus pus bir şekilde görevlerine devam ettiler hatta kızlar bile konuşmuyorlardı, çünkü Ertuğrul'un altı üstü belli olmazdı, bu ceza kızlarıda kapsıyor olabilirdi.
💚🇹🇷❤️
Sabah yine erkenden kalkıp hastanenin yolunu tuttum, yeni gelen formalarımdan yeşil olanı giymiş makyajımıda ona uyumlu yapmıştım, yine story'lere devam ediyordum, minik bir tweet atmıştım bu sevgili olayıyla ilgili, onuda tüm platformlarda yaydım, beni motive eden bir başka şey ise takipçi sayım bu açıklamadan sonra yüz elli bine yükselmişti, bu akşam canlı yayın açacağıma dair söz vermiştim.
Hastanedeki klasik yerim sabahları kan alımda 5 numaraydı, Sanem de sağ çaprazımda 6 numaradaydı, 11 gibi işimiz bitti, son hastanında kanını aldıktan sonra onuda kutuya koydum, o sırada Sanem de yanıma geldi. "haydi şunları bırakalım, hastalarla ilgilenmeye gidiyoruz, Mert hoca bizi çağırmış. " deyince kendi kutumu alıp ona döndüm, "haudi gidelim. "
Mert hocanın odasına girdiğimizde ağabeyimle karşılaştım, Sanem kapıyı kapatınca Mert hoca bize döndü. "beklediğimden erken geldiniz kızlar?" Sanem'de yanımdaki yerini alınca, "buyurun hocam. " dedim, tamamen bize döndü. "bir hastamızın ameliyatına gireceğiz, kalp nakli, ameliyattan sonra onunla senin ilgilenmeni istiyorum, Esra. " dediğinde olumlu anlamda başımı salladım. "tabii ki hocam. " Saneme yöneldi, "sende bana bir sigara kapta gel fıstık. " garipser şekilde baktım, ağabeyim benim yan bakışlarımı fark etmiş olacaktı ki kıkırdadı. "flört ediyorlar, sen çok ciddiye alma onları."
Mert hoca elindeki kalemle ağabeyimin kafasına vurdu. "sus dalyarak herif, asıl ağabeyini dikkate alma Esra, çıkabilirsiniz."
Sanem çoktan dışarıya çıkınca bende odadan çıkıp kapıyı kapattım, Sanem önden önden hızlıca yürürken yanına yaklaştım, "yakışırsınızda siz." deyince kaküllerinin dahada belirginleştrdiği yanakları kızardı, "Esra sussana!" azıcık uğraşsam kime ne zararı olurdu ki? "gerçi biraz uzun senden ama, oda nazar boncuğunuz olur." deyince durdu, "sigarayı sen alsana?" kaşlarımı yukarı kaldırıp indirdim, "olmaz, hayallerinin Behlülünün hangisini içtiğini en iyi sen bilirsin." diyince ofladı ve ayaklarını yere vura vura kantinin yolunu tuttu, Gülümseyerek baktım arkasından, çok tatlı kızdı, yanakları çok tatlıştı, bebek olsa ısırrırdım.
Ameliyat başlayalı 7 saat olmuştu, daha sürermiydi bilmiyordum ama bana yine bir blok nöbet kitlenmişti, üstelik buna evet dediğimi bile hatırlamıyordum, yeni geldiğim için herkes bana nöbet kitleyip kaçıyordu, onları tanımadığım için bir şey söyleyemiyordum, hafızam biraz kötüydü.
Bana kötülük yapan insanları bile unutacak kadar kötü. Yaşadığım onca felaketi bulanık birer hayale çevirecek kadar kötüydü.
Acildeki teyzenin biten serumunu çıkardım, bana dönüp ellerimi kavradı, "Allah razı olsun." dedi kürt şivesiyle, "sendende teyzem, tansiyonuna dikkat et, bir daha evlatlarından biri evlenmek istiyorum deyince onu başkasına vermeye kalkışma, onlarda sevdiklerine kaçmasınlar tamam mı?" dedim ve sedyeden inmesine yardımcı oldum, "daha da garışırsam şuradan şuraya yürümek nasip olmasın a yavrum." diye sızladı.
Yazmasını düzeltip kocasının yanına gitti ve beraberce hastaneden çıkıp gittiler, pepenin dedesiyle ninesine benziyorlardı, tontikler sizii.
Akşam saat 12 sularındaydık, ağabeyim ile Mert hocanın ameliyat haneden çıktığını duyunca yanlarına gittim, ameliyattan çıkan yaşlı adam yoğun bakıma götürülüyordu, bende Mert hocanın odasına girdim, masanın üzerinde bir paket sigara ve birde not kağıdı bırakılmıştı, Mert hocaya döndüm, "hocam ameliyat nasıl geçti?" dediğimde koltuğuna oturdu. "albay bizi zorladı ama en nihayetinde başardık. "
Kaşlarım havalandı, "bir Albay demek?" gülümsedi. "gazi askerlerinden biri ona donör oldu. " şaşırmıştım. "o kadar sevilen birimiymiş? Allah o askere rahmet eylesin. "
Mert hoca tebessüm etti, "Turan beyi sivil olanlar pek tanımaz ama askeriyede namı büyüktür, çok has adamdır, çok çekmiş zamanında. "
Gözlerim dolmaya meyillendi, belki yaşasa babamda Albay olurdu.
Babam ve nice şehitlerimiz... Belkiler, acabalar, bu vatan asker ailelerine de çok şey borçluydu.
Mert hoca dosyaları bana uzattı. "kolay gelsin. " deyince, "sağ olun. " dedim ve odadan çıktım, dosyanın kapağını açmamla donup kalmam bir oldu. Turan Başaran?
Kalbim sıkışmış olduğum yerde çakılı kalmıştım adeta, fotoğraftaki adam babamın yaşlanmış hali gibiydi, bu bir benzerlikmiydi? Belki bir tesadüf? Gerçek olamazdı değilmi? Ben babamı 18 yıl önce şehit vermiş toprağın altına gömmüştüm, bu mümkün olamazdı, yalnızca tesadüf dedim ve yoğun bakıma doğru yavaş adımlarla ilerledim, hem ameliyata ağabeyim girmişti, öyle bir şey olsa bana mutlaka derdi.
Ense kökümden tüm vücuduma bir ağrı yayılıyordu, Turan albayın yanından ayrılmadan önce bir kere daha baktım, bembeyaz saçları, yüzündeki kırışıklıklar ve vücudundaki derin silah ve darp izleri bu adamın ne kadar çile çektiğini gözler önüne seriyordu, gözleride babamın ki gibi yeşildi, ama onun hareleri daha ışıltılıydı, en azından ben öyle hatırlıyordum.
Bu konuyu ağabeyime mutlaka açmalıydım, şüphesi beni heyecanlandırırken onun tapkisinide merak ediyordum, tam kapıdan çıkarken Albaydan bir mırıltı yükseldi. "yığz" koşarak yanına gittim, hala uyuyordu, yalnızca anlamsız bir mırıldanmaydı, ama ben gerekli kontrolleri yapıp sonunda yanından ayrıldım, hedef ağabeyimin odasıydı.
Kapıyı tıklayıp içeriye bodoslama daldım, ama keşke gel sesini duymayı bekleseydim, ağabeyim yine o mereti içiyordu, cam açıktı, hatta camın önündeydi ama kokusu odayı yinede sarmıştı. "ciğerin çürüyecek doktor bey!" dedim manidar bir sesle, kıkırdamadı hatta düşünceli görünüyordu, elindeki sigara bitince yani bir dal daha yaktı, kapıyı kapatıp sandalyesine oturdum.
"bir şey konuşabilirmiyiz ağabey?" derken sesim oldukça tatlı çıkmıştı ama onun cevabı sertti. "babamız değil!" dedi net bir tavırla, "olsa bulurdu bizi, her şeye rağmen korurdu, bulurdu, o bizim babamız değil Esra!"
Masum sesim ortamı atıştırdım. "tamam ya. "
Bana dönmeden sigarasını içmeye devam etti, bende sandalyesinden kalkıp kapının önünde durdum. "kaçtım ben. " diyip odadan çıktım ve nöbetime kaldığım yerden devam ettim, arada Albayı kontrol ettim henüz uyanmamıştı elbette, kaç bardak kahve içtiğimi saymayı bıraktım bir müddet sonra.
Sanem bana kimin kim olduğunu anlattı arada, öyle böyle saat yedi olmuştu ama elbette eve dönmüyor çalışmaya devam ediyordum, ilk gün bana merhamet etselerde bu gün köle gibi çalışmak zorundaydım, içimdeki meslek aşkının da ta orta yerine ben! Telefonumu elime alıpta instagram'a girince açamadığım canlı yayının acısını benden çıkarttıklarını gördüm, açıklama yapmıştım ama anlamayan anlamıyordu.
Ameliyat esnasında bir boşlukta tweet atmıştım, canlı yayını yarın akşama ertelediğim hakkında, ama dedim ya, anlamıyor beni linç ediyorlardı, takipçi sayımda bir yükselip bir alçalıyordu, ve ben kimseye bir şeyler anlatmak zorunda değildim, zaten uykusuz ve bir okadar yorgundum, hesaplarımın hepsini dondurdum, fake hasabıma giriş yaptım, alın size dedikodu malzemesi.
yinmi yimenmi?
Albayın serumunu değiştirmek için yoğun bakıma çıktım, eskisini çıkarıp yenisini taktım, gerekli kontrolleri yapıp yanından ayrıldım, ağabeyim muhtemelen babamız çıkmasından korktuğu için bu kadar sert davranıyordu, ama bence babamız olması mümkün değildi, yüzünde çok fazla yara izi vardı, aynı şekilde 3 numaraya vurulmuş saçlarının açıkta bıraktığı kafa derisindede derin yara izleri vardı, vücudundakileri söylemiyorum bile, ama içimde cılız bir ses vardı, DNA testi yaptır diyordu, ama hayır bunu yapmayacaktım.
O kişiden izinsiz böyle bir şey yapmak haddime bile değildi. Düşünmeye bile iznim yoktu.
İçimdeki çocuk babası şehit olduğu için yalnızca üzgündü, ama eğer babam yaşıyorsa ve bizi yıllarca arayıp bulamadıysa ona kırılırdı, babamsa bile bilmek istemiyordum, ağabeyimin sözünün üzerine söz söyleyemezdim.
Gün içinde işlerimi halletmeye devam ettim, saat 16:15 sularındaydık Albayın yanına gittim tekrardan, gerekli kontrolleri yaptım, yanından ayrılacağım sıra gözlerini yavaş yavaş açtı, bende bir heyecan ile ona doğru eğildim. "Turan albayım, beni duyuyormusunuz?"
Bana önce boş bir bakışla baktı, ardından saçlarıma ve en sonda elimdeki işaret parmağımda bulunan ben'e baktı, çok önemli bir detay değildi belki ama bu bakış sıralaması içimde bir şeyleri harekete geçirmişti, annemle aynı yerde benlerimiz vardı ve babam bana hep annenle benleriniz bile benziyor nasıl ikinizede aşık olmam ki? Der dururdu.
Fakat büyük Esra çocuk Esrayı susturdu, o sadece Turan Albaydı o-ka-dar!
Gözleri korkuyla büyüdü ve oksijen
maskesinden boğuk çıkan sesinden anladığım kadarıyla bana gitmem için bağırdı, evet bana, "git istemiyorum!" diye bağırmaya çalışıyordu, bende geri çekilip Mert hocaya haber vermeye gittim.
Kapıyı tıkladığımda gel komutunu alınca hemen içeriye girdim,"Mert hocam, Albay uyandı ama bana git diye bağırıp durdu yani-" Mert hoca ayağa fırlayıp odadan çıktı, atak geçiriyor da olabilirdi, bende peşinden koştum, ikimizde yoğun bakım kapısının önünde durduk Mert hoca bana döndü ve, "sen burada kal hemşire." dedikten sonra sakin bir şekilde içeriye girdi, Albay onu görünce bana yaptığı gibi çemkirmedi, aksine zoraki bile olsa tebessüm ettiğini gördüm, Mert hoca göz ucuyla bakıp bana gitmemi işaret edince bende başımı sallayıp ağabeyimin odasına doğru yürüdüm.
Gözlerini ilk açtığında koyu yeşil gözlerime bakmıştı, o zaman ifadesi yumuşar gibi olmuştu ama kızıl kahve saçlarıma ardından işaret parmağımın olduğu ben'e bakınca korkmuştu, ama neden? Belkide birine benzetmişti, ona işkence eden birine? Ama neden elimin üzerindeki o ben'i tekte bulmuştu, beni daha önce görmemişti bile!
Stresten dudaklarımı kemirirken ağabeyimin odasının önündeydim, bunu ona söylersem Albayı bu hastaneden göndermeye çalışırdı, emindim, bu yüzden ona söylemeyecektim.
Adımlarım acile yöneldiğinde ağabeyim odasından çıkıp bana seslendi, "zilli! Ağabeyine uğramadan mı gideceksin?" gözlerimi sıkıca yumup geri açtım ve gülümseyerek ona döndüm, "yo, içeriden ses gelmiyordu, bende yoksun sandım. "
Fakat gülen yüzü soldu, "yalan söyleme Esra, beceremiyorsun. " göz devirdim. "niye sana yalan söylecekmişim ki?" ellerini cebine attı, "içeriye geçip bana doğrusunu söyleyecekmisin yoksa ben zorla mı söyleteyim?" arkamı dönmüş gidiyordum ki ağabeyim beni kucağına aldı, ona bakarken göz belerttim. "ya! Ne yapıyorsun?" beni umursamadan odasına girdi ve kapıyı ayağı ile kapatıp beni sedyeye bıraktı, o da masaya yaslandı ve bana dik dik bakıyordu. "dinliyorum. " derken itiraz kabul etmediği belliydi.
"ağaney abartıyorsun. " dedim son bir defa şansımı deneyerek. "Esra, sen içeride olsamda olmasamda bu odaya girersin, söyle şimdi ne oldu?" kollarımı göğsümün üzerinde çaprazlayıp bende ona dik dik baktım. "şey geçen ben uyukluyordum ya, hani yüzüme bile bakmadın demiştin, o gün beni Ertuğrul eve bırakmış. "
Ağabeyimin tek kaşı havalandı.
"arkadaşlarımdan biri beni arayınca ona adres sormuş, oradan öğrendi galiba. " diyerek ortamı yumuşattım, ağabeyimin gözü seğerdi, çenesi titredi. "inşallah öyledir zilli pakize yelloz!" sandalyesine oturdu ve bir dosya açıp okumaya başladı. "çıkabilirsin Pakize. "
"çıkıyorum seni iğrenç bulanık!" diyerek odasından çıktım,ağabey kardeş ilişkimizi sorgulamayın efenim.
Acile doğru ileryeip Sanemi buldum, mesai saatim dolunca bana nöbet kitlemek üzere olan bir hemşireyi kesin bir dille reddedip hastaneden çıktım, ama nöbeti yeğleyeceğim bir insanla karşılaştım. Gökpınar. Bu kız ve kızıl saçları hiç bir zaman hayra alamet değildi, onu görmezden gelip hastaneden tamamen çıkacaktım ki kolumdan yakaladı. "Esra hanım, Oğuz bey sizi çağırıyor. " dediğinde ise kaynar sular başımdan aşağı döküldü. "gelmeyeceğim! " dediğimde ise elinde tuttuğu telefondan şu anda yaptığı görüntülü görüşmeyi bana gösterdi.
Annemin mezarı başında elinde benzin bidonu tutan iki adam vardı, birinin elinde ise çakmak, sinirden dişlerimi sıkıp arabanın kapısını bir hışımla açtım ve binip kapıyı aynı sertlikle kapattım.
Onun bir haysiyetsiz olduğunu söyleşmiydim?
Ne polis işe yarıyordu ne ağabeyime söylemek, o kadar takıntılı bir adamdı ki, ağabeyimi beni öldürmekle, beni de annemin yada babamın mezarını yakmakla tehdit ediyordu.
Gökpınar sürücü kısmına geçti ve bana bakmadan hemen arabayı çalıştırdı, sessiz ve sinirliydim, bu düştüğüm durum hiç katlanılabilir değildi, lise birde okulun en havalı çocuğuydu, ben İstanbulda liseyi okumuştum ama takıntılı ruh hastası benim peşimden İstanbula gelmişti.
Okulun popüler çocuğuydu, benden iki sınıf öndeydi, bana her teneffüs sarkıntılık yapardı, arkadaşlarım bunun çok havalı olduğunu söyleyince sinir krizi geçirir ilgi çekmeye çalışan yapmacık kız durumuna düşerdim, kimse babasının anneme t€c@v** ederek onu öldürdüğünü bilmezdi, kimse sınıf boşken Oğuzun bana uygunsuz davranışlarda bulunduğunu bilmezdi, korkardım, ağabeyim bile söyleyemezdim.
Bir gün arkadaşım beni "sevgili misiniz? " diye daraldığında sinirden, "Hee sevgiliyiz!" diyerek onu geçiştirmiştim ama tüm okula dedi kodu yayılmış bizi sevgili sanmışlardı, işte Oğuz bu cesareti o saçma dedikodudan alıyor benim onu sevdiğimi ama babasının anneme yaptıkları, kendisinin bNa yaptıklarının aramızda bir uçuruma neden olduğunu düşünüyordu, sevmiyorum diye haykırıyordum m yi duymazlıktan geliyordu.
Bana aşık olması imkansızdı, o sadece beni bir oyuncak olarak görüyordu. Babası ona zorla bir şey yaptırıyordu ve Oğuz çok gururlu bir adamdı. Bunu kendine yediremiyor, bana zaten aşık olduğu gibi bir saçmalıkla kendini kandırıyordu.
Bir konağın önünde durduğumuzda Gökpınar kapımı açtı, arabadan inip konak kapısının önünde durdum, muhtemelen dedem olacak haysiyetsize aitti. Akbaba konağı yazısı ile yüzüm ekşidi, dedem Abdullah, Affan ve Oğuz üçlüsü power puff girls evil versiyon gibi bir şeydi.
Konağın heybetli kapıları benim için açıldı, hizmetçiler bana sıra sıra hoş geldiniz desende sessiz kaldım hoş gelmemiş hoş bulamamıştım.
Konağın avlusunda tüm Akbablar toplanmış bir ziyafet sofrası kurulmuştu, en başta yaşlı dedem, onun yanında hanım ağa, onun yanında tekerlekli sandalyede Affan, diğer başta ise Oğuz, ve gelinler damatlar...
Sert adımlarla onlara doğru yürüdüm, Oğuz bir peçeteyle ağzını silip ayağa kalktı, "Delal, hoş geldin. " diyerek elimi öpmek için uzansada elimi bir hışımla geri çektim, "ne var? Ne istiyorsun yine?" dedim net olarak, gülümsedi ve yanındaki sandalyeyi çekti. "otur hele iki lokma bir şey ye. " dediğinde sandalyeyi geri yerine ittirdim. "şu sofraya ölümü bile oturtamazsınız! " dediğimde gelinlerden biri beni hoşnutsuz bir edayla süzdü, "zaten ağamın sofrasına da gavur kıyafetiyle oturulmaz. " deyince ona döndüm. "Arap kıyafetiyle mi oturulur?" diye sordum, elimden geldiğince hiç bir kadına içimden bile hakaret etmezdim ama sınırlarım zorlanıyor, damarıma basılıyordu.
"Ha bu arada kuman ile pişti olmuşsunuz. " diyerek arkamı döndüm, "anan mezarında rahat uyusun. " diyen Affan ile ona döndüm, tiksiniyordum, "ilahi adalet nedir bilirmisin? Er yada geç Allah tarafından cezanın kesilmesidir, ve eğer bu kadar zaman beklediysen cezanın bedelini ağır ödeyeceksin demektir. " dedikten sonra arkamı dönerek hızlı adımlarla konağın çıkışına ilerledim fakat ağabeyimle karşılaşmayı beklemiyordum.
Masumca baktım, çaresizce bakışlarımı karşıladı ve iki koruma bizi içeriye ittirdi adeta, kapıyı kapatıp kilitledi, ağlamak üzereydim ama ağabeym elimi sıkıca tutup,
"sabret, " dedi. "sabrın sonu selamettir. " deyince yıllardır olduğu gibi yine dişimi sıktım, beraber sofraya ilerledik, ağabeyim soğuk ve sert sesini kuşandı. "kötü söz yemeğin sonunda söylenir, neden yemeğe başlamadan herkesin tadını kaçırdın Oğuz?"
Oğuz sırıttı, "Kaynımdan özlü sözler! " diyerek annesine döndü, "hanim ağam duymişsan?" sinirden kahkaha patlatabiliridim, içimden dalga geçtim. 'henim eğam diyömişsağn?'.
Hanım ağa başını usulca salladı, klasik hanım ağa takımları içindeydi, Oğuz bize döndü, "ailecek yemek yiyelim istedim, Esra'nın yeni işi için kutlama babından. "
Ağabeyim sinirle derin bir nefes soludu, "adam değilsin, sana laf anlatmak için kendimi yormazdım ama söz konusu kardeşim, ve siz töre namus şeref ülüsüne çok sadıksınız değil mi, kardeşimin namusuna uzanan bu adamı ağa yapıp sözünü dinliyorsunuz ya, pes size!"
Oğuz kaşlarını havaya kaldırdı, "kuzu çevirttirdim sizin için oturun yiyin, etdir ha, zekayı kuvvetlendirir. " derken ağabeyime kitlenmişti bakışları, ama cevabı ben verdim. "sizce dışarıdan bakılınca sağlık görevlisi kardeşlermi zekaya ihtiyaç duyar? Yoksa bir tacizci, bir t€c@vüz** ve bunlara sessiz kalan bir aşiret mi?"
Hepsi suspus olmuştu, Oğuz bana çapkınca baktı. "Delal, sen et sevmiyorsun biliyorum, bu yüzden sana tavuk kızarttırdım, taş fırında pişti ha, lavaşta var, yiyesin. "
Sinirden ayarlarım bozulduğu için kahkaha patlattım, "çıldıracağım şimdi ya!" diye yükseldim, "sakin ol Delal, biraz rahat ol, yada relax diyeyim? Sen öyle anlarsın?" gibi bir karşılık aldım.
Hanım ağa "Esra, Hakan" deyince ona döndük, "oturup yemeğinizi yiyesiniz ha, sofradır küsülmez. " deyince bu defa ağabeyim cevap verdi. "sofra kurtlar sofrası iken ne ben nede kardeşim bu sofradan tek lokma yemeyiz. "
En sonunda yaşlı dedemin sesini duyduk, "bırak gitsin nankörler. " dedi, evet sanırım bize nankör demişti, aralarında en masum olanın adı Roj lu birşeyler olan genç bir kız vardı. O, biz bu aileye sığındığımızda benden iki yaş küçüktü, ömrü boyunca ise onlardan daha çok halimizi hatrımızı sormuş, bize büyüklerinden daha çok yardımcı olmuştu, "ağabey. " dedi nahif sesi "sofradır geciktikçe tadı kaçar ha? Oturasınız hele iki lokma yiyin, Hakan ağabeyim, hayde buyurun, azıcık hatırım varsa?"
Ağabeyim bana baktı bende onu bakışlarımla reddettim, ama Oğuz aniden silah çekip alnıma dayadı. "oturun!" diye yükselince korkudan olduğum yerde kaskatı kesildim, ağabeyim telaşla Oğuz'un yanındaki sandalyeye geçti, o da alnımsaki silahı çekip sandalyesine oturdu, ben titremekten sandalyeyi tutamayınca adı Roj lu bir şey olan kız sandalyemi benim için çekti, baş hareketiyle teşekkür edip bende oturdum.
Önüme koca bir tavuk geldi, diğerlerinin önünede kuzu parçalara bölünerek verildi, ortada çeşit çeşit salata çeşit çeşit ara sıcaklar vardı, titreyen ellerim hiç bir şeyi kavrayamadı, ağlamamak için kendimi o kadar zor tutuyordumki...
Dedem bana, "Esra, " diye seslendi. "o önündeki bitecek. " akan burnumu çektim ve kollarımı göğsümün üzerinde çaprazladım, ağzımın içinde "sümüğümü yerim daha iyi. " diye mırıldanmayıda ihmal etmedim ama genç kız bunu duyup kıkırdamıştı, bende ona döndüğümde Oğuz'un uğursuz sesi yine kulaklarıma ulaştı. "neymiş bu komik olan? Söyle bizde gülelim Delal. "
Azıcık beliren tebbessümümde silindi. "Sümüğümün tavuktan daha lezzetli olduğunu söyledim. " dediğimde hanım ağa yüzünü buruşturdum. "Di vê keçikê de neheqî nemaye! " ona döndüm nazikçe, "Türkçe konuşun lütfen, sizi anlayamadım. " dedim, o ise bana ters bir şekilde cevap verdi. "anlamanı istesem Türkçe söylerdim."
Göz devirmekle yetindim, o yaşlı bunak önce yamuk yumuk çektiği eyeliner'ını düzeltmeliydi.
Oğuz yemeğinin arasında yanımdaki kıza yöneldi, "Rojmin, yengene nişanından bahsetsene." şivesi kimle konuştuğuna göre değişiyordu, kızın yüzü düşer gibi olsada hemen düzeltip bana döndü. "yakında bir askerle nişanım olacak abla." deyince yüreğime kor bir ateş düştü sanki, hayır bir dakika ne ateşi asla Ertuğrul ile alakası yok, ne münasebet ayol, nereden çıktı, yüreğime ateş falan düşmedi.
Şaşırdım, "hayırlı olsun, ne zaman?" dedim, "nasipse haftaya Cuma günü. " cevabıyla önüme döndüm.
Herkes yemeklerini yiyince hizmetçiler sofrayı toplamaya başladı, ben bir lokmayı zor yutmuştum, kadın önümdekini almadan önce Oğuza döndü, "beyim alayım mı?" diye sordu, Oğuz kaşlarını havaya kaldırdı, "hayır, Delal yiyecek o tavuğu, sen git. " ağzımı açıp itiraz edecektim ki kadın toz oldu.
Masada yalnızca ağabeyim, ben ve Oğuz haysiyetsizi kalmıştı, belinden iki silah çıkardı, birini ağabeyimin alnına, diğerini benim alnıma dayadı. "15 dakika var Delal, o tavuğu ye! Yoksa ben yedirtmesini bilirim. "
Artık ağlamamak için bir sebep yoktu, göz yaşları yavaşca yüzümü istila etmeye başlayınca kendimi dahada sıktım, Oğuza yalvaran gözlerle bakmadım, Oğuza bakmadım bile, ağabeyimle göz göze geldiğimizde Oğuz, onun alnına dayalı silahı havaya kaldırıp ateş etti. "ye, yoksa ikinciye affım yok Delal! " yeniden onun alnına dayadı silahı.
Çatalı tavuğa geçirip bir iki lokma attım ağzıma, ama ağzımda döndükçe büyüdü lokmalarım, yutamadım, tetiğin sesini duyunca ağlayarak yutmaya çalıştım, bir lokma daha yuttum, sonra bir kaç lokma daha.
15 dakikayı geçeli çok olmuştu, tavuğun yarısına ancak gelebilmiştim, göz yaşlarım akıyor, ellerime, çatalıma, yediğim yemeğe bulaşıyorum. Kaldıramadım bir müddet sonra, midem bulandı, kusmak istedim ama silah yerli yerindeydi, fakat daha fazlasını yiyecek mecalim yoktu, artık tavuk sevmiyordum, bir daha asla yemeyecektim. Benim alnımda ki silahı havaya kaldırıp ateşledi ve ikimizin alnındaki silahı beline yerleştirdi, "silah zoruyla tavuk yemedim demezsin ha Delal?" ona ifadesizce baktım, Ertuğrul'un bana baktığı gibi baktım.
Demek soğuk bakmak, soğuk hissedince gerçekleşiyor du.
Ağabeyim elimden tutup beni kaldırdı, hızlı adımlarla konaktan çıktık, beni peşinden sürüklüyordu adeta, bordo tofaşına bindiğimizde hemen arabayı çalıştırıp beni bir iki sokak kadar o evden uzaklaştırdı ve araba bir ağacın dibinde durdu, arabadan fırlayarak indim ve elimden geldiğince kustum, kusmakta özgürlüktü.
Ağacın dibine çömeldiğimde ağabeyim elime su döktü, köpükledi duruladı, yüzümü ıslattı, dudaklarım titriyordu. "sen çok güçlü bir kadınsın Esra. " demesiyle barajlarım yıkıldı.
Ayağa kalkıp ona sıkıca sarıldım, öyle alelade bir sarılma değildi bu, çok sevdiğimi iliklerine kadar anlasın diye sımsıkı, içten bir sarılmaydı
Avazım çıktığı kadar bağırdım, haykıra haykıra ağladım.
İkimiz birlikte bir kapana kısılmıştık, giden daha rahattı, yaşayan özgür değildi, salya sümük ağabeyimin omuzunda ağlarken ondan başka kimsemin olmadığı bir kere daha bir tokat gibi yüzüme çarptı.
Bu defa bu acımla dalga geçemeyecek bundan şaka çıkaramayacaktım, tavuğun tadı kötüydü ve hatta silah zoruyla yediğim ilk tavuktu, ama mesele tavuk değildi, mesele annemin en sevdiğim yemeğinin tavuk yemeği olmasıydı. Mesele, benim artık asla anneme dair bu ufak şeyi sevemeyecek olmamdı, mesele annemden geriye kalan o ev yemeğinin tadının da kaybolup gitmesiydi, ben yıllardır o tat gitmesin diye tavuk yemeye korkardım, çünkü ona dair hatırladığım nadir bir şeydi, ve artık ondan tiksiniyordum.
Ve ağabeyime olan sevgime, güvenim, bağlılığıma gelecek olursak, o benim herşeyimdi. Annem, babam ve bir ailem yoktu. İtici kişiliğimden dolayı kimse benimle arkadaş olmazken, yanımda olan tek kişi ağabeyim di.
Diğer ağabey-kardeşler nasıl oluyordu bilmezdim. Birbirimizden başka kimsemiz kalmayınca böyle candan yürekten bağlandık birbirimize. Kardeş olmak bu demekti zaten.
Kader-deş olmak.
Bölüm sonu Elllllmalı turrrtalarrrr
Wattpadin bu durumu çok can sıkıcı, ben vpn ile girdim, ama sanmayın ki bu durumu kabullendim, hayır kabullenmedim ve tweetterda çok ses yükselttim, 250 küsür tweet attım ama sürekli X uygulamasını yükleyemiyorum (baskıcı aile some problems)
Sizden oy yada yorum beklemiyorum bu bölümüde benden isteyenler olduğu için onların hatırı kırılmasın diye atıyorum
Lütfen sizde X'de #wattpadeözgürlük tagıyla bizlere destek verin, sizleri seviyorum bunu bilin, eğerki Allah korusun Wattpad tamamen giderse ve bir daha asla giremezsek instagramda Myytapp hesabından kitaplarım için açılmış olan hesabı takip edin oradan sizi bilgilendiririm
Daha özgür yazıp/okuyabilmek dileği ile.
🎀
Bölüm etkileşimi
