ESRA kitap kapağı

15. bölüm / 17

ESRA

15. Bölüm - Ayıcık Bombo -

Vaveyla Yazarı: Maysa Pıtır

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 15. Bölüm - Ayıcık Bombo -

siz yeni bölüme kaçabilenziii oy ve yorumlarınıza muhtaçziiiiii 💋💋

Yazar kaleminden Mehmetçik timi.

Tim esir düşmüştü. Komutanları nerede hiç bilmiyorlardı ama kendileri uzun ve geniş bir odaya hapsedilmişlerdi. Elleri ayakları duvara zincirliydi neredeyse yedi haftadır komutanlarından haber alamadıkları gibi bir de köpek muamelesi görüyorlar dı.

Tuvalete giderken tasma ile gidiyor yemek yerken hayvan gibi eğilip ağızlarıyla yemeği yemeye çalışıyorlar dı. Bir birlerinin gözünün önünde işkence görüyor olmamaları ise cabasıydı.

Zalimin tek istediği Türkülerin mühimmat deposunun nerede olduğunu öğrenmekti. Fakat bunu hiç bir Türk askeri canı ortaya konsa bile söylemiyordu.

Gülsüm'ün başörtüsünü almışlardı ama o, timdeki erkeklerden kendisine bakmamalarını rica etmişti, ve hepsi ricasını emir bilmiş uymuşlardı.

Aralarından en çok şikayet eden kişi Albay kızı Feriha'ydı. O da neden burada olduğunu bilmemekle birlikte aksi gibi Selçuk'un yanına bağlanmıştı. "offf! " dedi asla susmuyor sürekli düşmanlarını hapislerde süründüreceğini iddia ediyordu. "buradan bir çıkarsam var ya! Mahkemelerde çürüyeceksiniz! Don alabileceğim totonuz bile kalmayacak!"

Selçuk kulağının dibinde amansızca bağıran kadına en ters bakışlarını sundu. "susmazsan işler karışacak avukat." Feriha saçını savurarak ona döndü "senide dava edeceğim! Sen hiç mi hiç konuşma!" Selçuk la havle çekti. "benim suçum senin cırtlak sesine katlanmaya mahkum edilmek."

Feriha burnundan soluyup kötü kötü baktı. "yaklaşsana kulağına bir şey diyeceğim, " derken hiç olmadığı kadar ciddi göründüğü için Selçuk boş bulunarak zincirlerin müsadesince ona yaklaştı, dibine giren Feriha "aaaaaaağağa" diye çığlık atınca Selçuk sıçrayarak geri çekildi. Ağır bir küfür savurdu. "ne günah işledimse affet Allah'ım! " derken sesi yalvarmaklı çıkıyordu. "kesin hacca giden otobüsü falan taşladım bu kadın ile olan imtihanıma başka açıklama bulamıyorum." diye mırıldandı kendince.

Feriha nazikçe gülümsedi. "iltifat için sağol, ve her zaman asker."

Bora Gülsüme günlerdir bakamıyordu ama gül çehresini özlemişti, ciddi ciddi bakmasını, sadece ona yaptığı şakalara karşı sırıtmasını engelleyememesini... Başı yerden kalkmıyordu, mesela artık "gülo acıktım bana kuru üzümlü bisküvi versene." diye peşinde dolanamıyordu, Gülsüm oflayıp ona kuru üzümlü bisküvi verip "ye de doy! " demiyordu.

Görev anında yanına gelip, "Bora şalım bozulmuş mu?" diye sormuyordu, bozulmasa da "bozulmuş, " diyip düzeltir gibi yaparken kara harelere bakamıyordu. Bembeyaz teni bazen kendisi ile konuşurken kızarırdı, artık hiç bir şey olmuyordu.

Gülsüm ise hayatı sorguluyordu, annesi gençliğinde istesede takamamıştı, o ise annesinin ruhu şad olsun diye takmaya başlamış sonra başörtüsünü çok sevmişti, şimdi başı üşüyordu, kendini koca bir boşlukta hissediyordu, vücudunda ki yaralardan daha çok acıtmıştı bu gerçek.

Yani özgürlüğünün elinden gitmesi gibi gerçekler.

Şeyma acıya her asker gibi dayanıklıydı ama diğerlerine kıyasla canı biraz daha tatlıydı, çok fazla yarası vardı, bazen acıdan ağlıyor hatta kendinden geçiyordu. Fatih bu hallerine dayanamıyordu, içten içe ona karşı bir şeyler hissettiğini biliyor ama kabullenemiyordu.

Fakat Şeyma şu anda ağlamıyordu, hatta bir kaç ay önce aldığı fondötenin nasıl güzel bir kapatıcılığı olduğundan bahsediyordu. "ya, ne diyorum sana Fatihiko, yüzüme bir sürdüm, aman Allahım dedim bu nasıl yüksek kapatıcılıktır böyle? Sanki cildim gibi duruyordu inanabiliyor musun?"

Fatihiko başını onaylar şekilde sallayınca Şeyma devam etti. "Channel den bir bronzer aldım ama ef- sa- ne! Onun yerini tutacak başka bir bronzer daha bilmiyorum! Ayrıca Rare Beauty allıkları ve kontür ürünüde çok güzel, birde en son pahalı bir marka sephora'ya gelecekti... Göremedik" konuşması bitince üzgünce dudaklarını büzdü.

Fatih gözlerinin içine bakıyordu. "olsun be güzelim, savaş bitsin sana markayı bile alırım." derken tek temennisi karşısında ki kadının biraz önceki mutluluğunun geri gelmesini dilemekti.

Şeyma'nın gözleri ışıldadı. "haydi canım!" derken tüm acılarını unutacak kadar sevinmişti ki bunun imkansız olduğunu hatırlayınca yüzü düştü "Fatihiko beni kandırma, bak hemen kandım, bana CHARLETTE TILBORY dudak kalemi borçlusun!"

Fatih güldü. "tamam söz, hatta bronz bile alırım! " Şeymanın makyaj malzemelerinin adının yanlış söylenmesina tahammülü yoktu "bronzer, bronz değil!"

Fatih dudaklarını dişledi. "tamam bronzer." dediğinde Şeyma zafer sırtışını kuşanmıştı, zavallı Fatih neye söz verdiğini bilmiyordu en fazla beş yüz TL si gider diye düşünüyordu, nereden bielecekti ki iki ürün için binlerce lira harcayacağın?

Metehan'ın başı eğikti, kimseyle konuşmuyor sadece Sümeyye'yi düşünüyordu. Özlemişti, sesini daha çok duyabilmeyi isterdi, gülmesi, siniri, her şeyi çok güzeldi, ayrı düşmüşlerdi. Yaşıyor mu? Öldü mü? Kaldı mı? O kadar çok merak ediyordu ki... Kendini dehşet derece de suçluyor sadece gözlerinin yumup onun kısacık bir zamanda duyduğu sesini hayal ediyordu, yavaş yavaş silinmeye başlayan zarif sesi unutuyordu Metehan.

Kemal Osman gerçek hayatta ne kadar edepsiz yada eğlenceli bir tip olarak dursada aslında içten içe hep yalnız büyüyen bir çocuk olduğu için üzgündü. Babası gitmişti, Hakan ve Ertuğrul gibi sıkı bir dostu yoktu, 3 lü grubun dışlananı hep o olurdu, kimse onu görmez di, Annesi Nida ona her zaman "ben seni seviyorum oğlum, ben sana arkadaş olurum oğlum, yetmez mi?" diye sorardı ama yetmezdi işte.

Kemal Osman da çocuktu, o da arkadaş edinmek istiyordu ama sebepsizce dışlanıyor sürekli sınıftakilerden dayak yiyordu. Annesi gizliden gizliye "niye benim evladımı kimse sevmiyor? Niye hep üzülen benim çocuğum oluyor?" diye ağlardı. "ben iyi bir evlat yetiştirmek istedim Allahım! Diğer çocuklar gibi yaramaz olmasın herkese saygılı olsun istedim, yanlış mı yaptım? Canavar gibi sahtekar, yalancı bir çocuk mu yetiştirmeliydim?" diye dua ettiğini duyan Metehan henüz 10 yaşındaydı.

Annesinin hıçkırıklarını da hiç unutmazdı Kemal Osman. Annesinin yetiştirdiği nazik çocuğu öldürmek zorunda kalmıştı, herkesi döverdi, hep taşkınlık yapardı, on yedisinde içmiş, on sekizinde bir barda tanımadığı bir kızla gereksiz samimiyetler kurmuştu, on dokuzunda her dişi yaratığa sarkan berbat birgenç adam olmuştu, ama içi öyle rahatsız olurdu ki... Sırf başkalarından farkı kalmasın diye yaptığı her şeyden tiksinirdi.

Ancak bunları yaparak havalı olabileceğini ve dikkatleri üzerine çekebileceğini sanıyordu. Haramdan refah gelmeyeceğini anlamak için henüz çok küçüktü.

Annesi sürekli "yapma oğlum! " diye yalvardıkça o daha çok yaptı, çünkü böylece dışlanmıyordu. Fakat küçük Kemal Osmanın unuttuğu bir şey vardı ki, o da kaderin asla değişmeyeceği. Yine yapa yalnız kalmıştı. Hepsinin bir sevdiği bir arkadaşı vardı, Kemal Osman bir hiç gibiydi, taşkınlık yapmazsa kimse onu görmüyor, duymuyor, sevmiyordu.

Oysa tek istediği bir arkadaştı. Aşkta ya da parada gözü olan biri hiç değildi. Tek istediği samimi bir arkadaştı bu kadar. Fakat kader ona bunu fazla görmüş gibiydi.

Tam şu saatler de onu sadece Annesinin sevmesinin yeterli olduğunu anlıyordu, fakat annesi yoktu, nerede olduğunu yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu. Aklı başına geldiğinde babasının oğlu olmak için geç kalmıştı ama mahrum kalmamıştı. Yaşadığına göre Babasının oğlu olmak için bir şansı daha vardı. Vatan uğruna şerefli ve namuslu bir şehit olmak için hala umut vardı.

İçinden sayısız defa İstiklal marşımızı okudu. İçindeki vatan aşkını harladıkça harladı, bir tek Rabbine sığındı. Tek temennisi annesinin yaşamasıydı. Artık bir arkadaş bile istemiyordu.

Yazardan / Ertuğrul Kalender.

Ertuğrul artık hissizleşmeye başlamıştı, vücudunun her yerinde bulunan yaralar canını yakamayacak kadar çoktu, bazen yarası çok olan acıyı hissedemez di, alışırıdnız, aynı acıyı defalarca tattığınızda macburen alışırıdnız.

Ertuğrulun alışamadığı tek acı Esra'sızlıktı.

Aşkın yüreğinde harladığı ateşte yanıyordu. Kafasına çanta yemeyi "marul!" diye kızıp bağırmasını, öpünce kızaran yanaklarını, yıldızları andıran çillerini, ormanları andıran koyu yeşillerini çok özlemişti, Ertuğrul'un fikrince özgürlüğün rengi koyu yeşil olmalıydı, o yeşilin adı ise Esra yeşili olabilirdi.

Çok başka bir yeşildi, deli bir yeşil.

Karşısında Esrayı halisülasyon olarak gördüğü anlardan birindeydi, fakat bu küçük Esra'ydı "Mayuul baaakk! Babam bana oce almıışş, hemde yeşil ve kıymızı."

Sonra küçük marulun kucağına iki ojeyi de bıraktı "tıynaklayımı boya hemen!" diye emir vermeyi unutmadı elbette. Fakat Ertuğrul artık okula gidiyordu çok dersi vardı, Alfabeyi baştan sona yazmak gibi çok fazla dersler.

"boyayamam elma kız, büyüdüm artık, okula gidiyorum, ödevim var. Öğretmen ödevimi yapmazsam cetvelle elime vurarmış."

Esra "hiiiii" dedi "acıy mı yaniiiii?" Ertuğrul çantasından cetveli çıkarıp ona gösterdi, küçük Esra ile neredeyse aynı boyda olan cetvel korkmasına neden oldu "sence acıtır mı?" Esra cetvele kitlenmişti. "sen kimşin de mayulun elini acıtıyon?!" diye çığırınca Ertuğrul cetveli bırakıp kulaklarını kapattı, o sırada küçük kız cetveli alıp camdan aşağı attı. "artık elini acıtamaaazz! Hadi oce süyy!"

Marul koşarak camdan aşağı baktı "n'aptın kızım ya! Başka cetvel alacak paramız yok ki! Huysuz nenenin balkonuna isabetli atış yapmışsın hemde!"

Esra dudaklarını büzdü, ağlayacaktı, büzdüğü dudakları titredi, burnunu çekti ve... Evet çığırarak ağlıyordu, Ertuğrul koşarak yanına gitti, ona sarıldı "tamam sus ağlama elma kız. Babam akşam gelecek zaten, alır."

Esra ağlamayı anında kesmiş koşa koşa ojeleri Ertuğrul'a getirmişti "o camann hadi süyyy, çok güzel olucam ben, en çok kıymızı olandan süyyy."

Ertuğrul ofladı ama küçük Esranın elmaya benzeyen tombik yanakları ve kırpıştırıdığı koyu yeşil gözlerine kıyamadı, yere oturdular, anneleri içeride makarna kesiyordu, Ertuğrul ojeyi koklayınca garip bir koku nedeniyle yüzünü buruşturdum. "çok iğrenç kokuyor bence sürmeyelim. " gibi bir teklif sununca Esra hemen ayağa kalkıp içi boş sırt çantasını üstün bir güç ile kavrayıp Ertuğrul'un kafasına vurdu. "oce mi süüüüyyy! Lütpeeeennn! "

Ertuğrul az biraz pısırıktı, kafasına gelen çanta bacak kadar boyu olan üç buçuk yaşında zekası her şeye yeten bebekten korkup uslu uslu Yıldız teyzesinden gördüğü gibi sürdü ojeyi, yamuk yumuk duran şeyler hoşuna gitmezdi, düzgün sürmek için iki saatini bu çok önemli işe ayırmıştı, Esra mutluysa Ertuğrulda mutluydu.

Sonra ki gün ödevini yapamadığı için eline cetvel yemişti, ve hatta sonraki günlerde, ama hiç birinde ağlamamaış hatta sırıtmıştı. Esra mutluysa Ertuğrulda mutluydu. Bu kadar basitti.

Kapı hızla açılınca daldığı yerden sıyrılıp giren kişiye baktı "Valtor?" dedi sorgular gibi "n'aber bro? " derken ellerini çözüyordu "sana mama getirdim, yer misin?" Ertuğrul tip tip bakıp sessiz kalmayı tercih etti, önüne bırakılan etli patates yemeğine baktı, sonrada Valtor'a. Alışık değildi, bu Ertuğrul gibi bir mahkum için iyi bir yemekti.

Valtor sandalyesine oturdu. "zavallı Esra, aşkından ölüp bittiği adamın evimin bodrumunda olduğunu bilse yine de düğün günümüzde kaçarmıyıdı acaba?"

Ertuğrul yüzüne tiksinerek baktı, öfkesini bile hakketmeyen bir yaratığa dil dökmeyecekti, yemeğini yemeye başladı.

"dişli bir kadın." dedi Valtor, parmaklarını şıkşattı. "onu öpebilmeyi çok isterdim. Aaa, hatta yapmış olabilirim."

Ertuğrul öfkesinden kaşığı tabağa çarpa çarpa yemek yemeğe devam etti. Valtor ise bundan keyif alıyordu "gelinliğin içinde bir meleği andırıyordu." Ertuğrul'un çenesi seğermeye başladı. "andırıyordu diyorum çünkü melek olamayacak kadar şeytansı ve güzel..." Valtor bu kelimeleri büyülü bir şeyi anlatır gibi söylemişti.

Ertuğrul hala kendini sıkıyordu. "onu sen zannedeceği biri ile ormana gönderdim ve o bir hafta boyunca Ertuğrul'una kavuştuğunu sandı. Belki ayıp şeyler bile yapmış olabilirler, edebim söylemeye izin vermedi. " dedikten sonra ellerini dudaklarının üzerine kapatıp nazik ve samimiyetsizce kıkırdadı.

Ertuğrul ayağında ki prangaları umursamadan ayağa kalktı, onu boğmak, gebertmek istiyordu. Lakin olmadı, boğamadı, yetişemedi. İçi öfke ile kaynıyordu, Valtor şeytani bir kahkaha attı. "Aptal leydim benim, kendini güvenli ellerde falan sanıyor." bu kahkahası daha büyüktü "insancıklar ile eğlenmeye bayılıyorum, psikolojileriyle oynamak falan çok hoş." derken çok hastalıklı bakıyor insanı ürkütüyordu.

Ertuğrul tabağı alıp Valtorun kafasına fırlattı. O kadar ağır küfür etti ki Valtor bir kaç saniye susup kaldı. İşin tümeğlencesi ona göre şimdi kaçmıştı. Ertuğrul dişlerinin arasından soludu "buradan çıkınca ilk seni geberteceğim! Ama tek bir kurşunla seni ödüllendirmeyeceğim! Yalvarta Yalvarta kavuşturacağım seni rabbime!"

Kötü adam kahkaha attı, öyle bir cümle kurdu ki Ertuğrul bir an için ölüp gittiğini ve cehenneme gidip bu sözleri duyarak azap çektiğini sandı. "benim küçük kardeşim düşmanımın elinde olsaydı ben onunla asla böyle konuşmazdım." gözleri korku ile büyüdü. "sana inanmıyorum!" derken inandığı her halinden belliydi, şok olmuştu. Valtor iyice keyifleniyordu. "ne sandın? Kardeşin haftalardır arka odanda abi... Abi... Diye sayıklıyor, hayal görüyorum falan sandıysan çok gülerim."

Ertuğrul sessizdi, duğduğu şeyleri sindirmeye çalışıyordu. Valtor bir daha kahkaha attı. "ay, birde savaşta Türkler den korkun derler..." gülmekten altına kaçırma noktasında ki kötü adam parmağını şıklattığında küçük Yıldız açılan kapıdan içeriye fırlatıldı, ayakta durmakta zorluk çekiyor, Prangalar koluna bacağına büyük geliyordu. "abi..." dedi fısıldayan aciz ses.

Ertuğrul ona ağlamaklı baktı. "küçük, ne işin var senin burada?" diye sorunca Yıldız ağabeyine doğru koştu ona sarıldığı sırada bir el ateş sesi duyuldu, Ertuğrul için o saniyelerde hayat tekrardan durmuş gibiydi.

Gözleri şok içinde açıldı, biri vurulmuştu ama kim? Bunu öğrenen kadar nefesini tutmuş, kendisinin vurulmuş olmasını dilemişti.

Esra Başaran.

Bu sabah ile birlikte üç sabahtır erken kalkıp eğitim alıyorduk, üzerimden tır geçmişe dönsemde kendimi savunacak, savaşacak güce ulaşabilmek beni motive ediyordu, Murat hocamız bizi güç konusunda uyarmıştı. "güç çok tehlikelidir, daha fazlasını istersiniz, o güce yaslanırsınız, elinizde tutamazsanız o gücü kaybedince boşluğa, ardından da karanlığa yuvarlanırısınız."

Geceleri çok fazla uyuyamadığım için bu antrenman işi iyi olmuştu, çok yorulduğum için hemen uyuyor az rüya görüyordum, gerçeklik algımı yitirmemi önlüyordu bu iş. Bir iki gün öncesine kadar yaşadığımdan şüphe ediyor olsam da artık iliklerime kadar yaşadığımı hissediyordum, bize verilen askeri kıyafetleri giyinip antranman için spor salonuna çıktım, artık yavaştan benimsediğim mükemmel arkadaş grubum beni bekliyordu.

Kızılcık beni görünce göz devirdi. "sonunda! Hiç gelmezsin sanıyordum!" bende ona göz devirdim. "yalnızca elli iki saniye geciktim." derken sesim umursamaz çıkıyordu, Murat hoca bana döndü "Əlli iki itələmə cəzanız var."

"ne?" dedim anlamayarak "iteleme nedir?" Elleri cebindeydi. "Şınav." dedi Türkçe tercümesini ederken. Gözlerim kocaman açıldı. "yapmayın etmeyin hocam elli iki şınav ne demek?" hoca kaşlarını havaya kaldırdı. "Siz onu gecikməmişdən əvvəl düşünəcəkdiniz. "

Elimle anlıma bir tane yapıştırdım, iyi halt yemiştim, hoca eliyle yeri işaret etti. "Başlaya bilərsiniz. " diğer canım arkadaşlarım beni izlerken ben yere çöktüm, dün sadece üç tane çekebilmiştim, hoca saymaya başladı "Bir, iki, üç, Dörd, " kollarım ağrıyınca kendimi yere bıraktım, canım hocam beni çok sevdiği için "Qalxın! " diye bağırdı, sanki kalkın derken bir çok kişiye hitap ediyordu ama o sadece bana emir veriyordu.

"hocam, hiç ısınma hareketleri yapmadık, hani tehlikeliydi?" diyerek çıkıştım, çayından hüpleterek bir yudum aldı. "Bax, düz dedin, qalxa bilərsən. "

Her halde doğru söylüyordum, az kalsın burada elli iki şınav çekiyorduk!

Murat hoca bize buz gibi saçma sapan espriler yaparken biz bir yandan spor yapıyorduk. "Jug qədəh nə dedi? Sən olmasan, kimə ürəyimi tökərdim?" katıla katıla gülüyordu, anlamadıysanız tükçe meali "Sürahi bardağa ne demiş? Sen olmasan içimi kime dökerdim." bunu ben ilk okulda söyleyince bile modası geçti diyorlardı...

Onun soğuk şakalrındansa kızılcıkla kavga etmeyi tercih ederdim, yada bir düşündüm de, hayır etmezdim.

Gün boyu yaptığımız sporlar, aslına bakarsak hocanın bizi korkuttuğu kadar yoktu. Dinle dinlene hafif şeyler yapıyorduk, daha çok bilgi alıyor püf noktalar öğreniyorduk, Murat hoca işin özünde bilgi deryası gibi bir adamdı.

Akşam olmuş yemeğimizi yerken her zamn ki gibi sessizdik, kızılcık sessizi dikizliyordu, adam sinirlenip derin bir nefes verdi. "ne istiyorsun kızılcık?" illallah etmişti artık, kızılcık cilvelendi. "güzele bakmak sevapmış, hoca öğretti." dediğinde sessiz bey hocaya kitlendi, hocanın eli ayağı bir birine dolanmıştı. "ben karşı cinsi dikizlemen için demedim, karşı cinsi dikizlemek haramdır, ben hemcinsine güzel bakmak sevaptır dedim. Teessüf ederim."

Sessiz elini masaya vurdu "öğretme şu kadına hiç bir şey!" diyip sessizliğine büründü. Hilmi, yani Evli ondan daha sessizdi, arada sırada karısını görüyor bir iki saat mutlu oluyordu ama çoğunlukla yüzüğe bakar bizimle muhatap olmazdı.

Kızılcık omuzu ile omuzuma dokundu. "hiç güzel ve cazibeli bir kadın değilmiyim? O yüzden mi beni hep itiyor?" boş boş baktım. "belkide sadece tipi değilsindir, yada başka bir sevgilisi vardır?" kızılcığın yüzü düştü "kayıp balık nemo mu memo mu neyse işte, ben de onun gibi hafıza kaybı yaşadım." bu noktada kahkaha attı "acaba sevgilim varmıydı? Belki bende birine ihanet ediyorum? Çok garip. " bir kahkaha daha attı.

Sessiz öylece kızılcığa bakmış sonra başını öne eğmişti, yüzünde mimik oynamıyordu.

Kızılcık bir kaşık yemeğinden alıp bana döndü. "sevgilim esir demiştin, ne oldu ona?" dudaklarımı büzdüm. "bilmiyorum, aylardır haber alamıyorum." içim burkulmıştu yine ve yeniden.

Kızılcık önüne döndü. "niyeyse bende sevgilim varmış gibi hissediyorum, hiç bir erkek bana bakmıyor, sence varımdır?" yüzüne bir baktım, ortalamanın üstünde bir Türk kadınıydı işte. Çakma kızıl saçları güzelliğini gölgeliyordu. "güzel olduğundan şüphen olmasın, zamanı gelince sevda seni bulurum zaten."

Kızılcık bana döndü. "sevda kim?" diye sorunca "aşk yani, sevda, kara sevda, bunlar gibi şeyler." diye açıkladım kendimi. kızılcık "heee" dedi biten tabağını alıp ayağa kalktı, onun arkasından sessizde kalktı, evli çok bir şey yemese bile o da tabağını alıp kalkmıştı, hoca ile ben sessizce masada oturduk, çayımızı içip kalktık.

Artık yatma vaktiydi, burada çok erken yatıyorduk, yani akşam sekiz dedim mi herkes tavuk gibi yatırılıyordu. Bende üzerimi değiştirip yatağa girdim ama bu gün ne kadar yorulsam da uyku tutmuyor yüreğim sıkışıyordu. Sanki canımdan can gidiyor biri kalbimi avucuna almış parçalıyordu.

Yataktan kalkıp oturdum, başımı ovdum, elma kıza sarıldım, özlem değildi bu, nedensizce vicdan azabı çekiyordum, gözlerim doldu bir anda, yaşlar izinsizce pıt pıt döküldü yorgana, burnumu çektim kendimi sakinleştiremeyince kartımı alıp dışarıya çıktım, nöbetçi askerler dışında kimse yoktu.

Benim biraz nefes almaya ihtiyacım vardı. Talim sahasına gidebilirdim sadece, ama temiz havaydı sonuçta, iyi gelirdi illaki.

Bir bank'a oturdum. Ertuğrul ile yaptığımız atış talimi geldi aklıma, ona sıkıca sarılmam, depoya gitmemiz, o masum öpücük...

Gözümden bir damla yaş daha süzüldü, kısacık zamanda sayısız anımız vardı, belki siz oturup anılarımızı sayar "sayısız değiller bu kadarlar." derdiniz ama onları bir kere yaşamamıştım, her hatırladığımda yaşıyordum ben.

Başımı gökyüzüne kaldırdım, artık şehir ışıkları yoktu, yıldızlar tüm ihtişamları ile parlıyordu, bu gün Hilal vardı, Hilalin tam ortasında Işıl ışıl bir yıldız vardı. Türk bayrağımızın üzerindeki gibi büyüleyici görünüyordu.

Yıldızları anneme, ay'ı babama benzetirdim, Güneşte bir yıldızdı, ay ise ışığını yıldızdan yani Güneşten alırdı. Bulutlar bazen güneşi, yıldızları ve ay'ı gizlerdi. Onlarda Anne babamın kimsenin gözüne sokmadan aşklarını yaşamalarıydı, tabii benim fikrmce.

"minik süslü kurdelem." bu cümleyi duymayalı çok çok uzun bir zaman olmuştu. Babam derdi. Kurdelelere olan sevgimden dolayı böyle derdi. Uzunca bir süredir bana böyle seslenilmiyordu.

Yıldılara baktım, çaresizce iç çektim, küçük bir çocuk gibi gözlerimi en parlak yıldızla buluşturdum. "Anne, orada mısın? Seni çok özledim, " cümlemin devamını ağladığım için getiremedim, hıçkırıklarımı bastırmaya çalışırken biri yanıma oturdu, başımı çevirip baktığımda üç gündür ortalıklarda olmayan Albayı gördüm, sarılmam için kollarını açtı, bende ona sım sıkı sarıldım.

"geçecek süslü kurdelem, " dediğinde dumura uğramıştım, ağlamam kesilmiş gözlerim kocaman açılmıştı, ondan yavaşça ayrılırdım, elime bir zarf tutuşturdu. "senden izinsiz DNA örneklerini aldım ve bir test yaptırdım, sonucu her ne olursa olsun benim kızımsın Esra." demesiyle birlikte sinir tepeme nüksetti.

Zarfı yere atıp hızlıca ayağa kalktım. "ne saçmalıyorsun Albay?" diye sordum. "önce sen bil istedim." demesiyle deli gibi güldüm. "eğer babam olsaydın ölürdün, biz seni ölü bilsek ve sen yaşasanda ölürdün!" diye yükseldim. Elim ayağım titriyordu.

Bana garipser bir ifade ile baktı. "baban çıkmamı istemiyorsun öyle mi? Anlamadan, dinlemeden hareket ediyorsun, Yıldızda bulunan tek köyü huy da sana geçmiş!" akmak için hazırda bekleyen yaşları geri ittim, şimdi sırası değildi, işaret parmağımı tehditkar şekilde salladım. "eğer babam çıkarsan hayatı sana zindan ederim demiştim!" yerdeki mektubu alıp yırttım, içindeki kağıdı alıp hızla açtım.

Bir kaç gereksiz satırın ardından o malum satırda durup dona kaldım baba/kız testi. doğruluk oranı %99.9

Kağıdı olduğu gibi yere fırlattım.
"yalan söylüyorsun! Test yalan söylüyor! " derken çenemin titremesine zor engel oluyordum. Diğer insanları dramım ile rahatsız etmemek için sesimi alçak tutmaya çalıştım.

Bana doğru bir adım attı. "kızım yapma böyle, ben senin babanım, bak burada da kanıtı var."

Zihnimde defalarca yankılanan ses buydu, "ben senin babanım."

Sorunda buydu ya! Babamın yaşıyor olması, şehit olmaması, bunca yıl karşımıza çıkmaması, annem ile birlikte per perişen olmamız, ağabeyime bir ton yük yüklenmesi, öksüz ve yetim büyümek, aç ve sefil yaşamak.

"neden?" diyen sesim fısıltıyı andırıyordu. "neden? Neden? Neden?!" derken yakasına yapıştım.

"vatanım için." cevabını alınca büyük bir arsızlıkla ona tokat atıp bir adım geri çekildim. "vatan için öyle mi? Bizi uzaktan koruyamazdın yani? Annem-" bu noktada yeniden yaşları geriye itip titreyen sesimi düzelttim. "çok kötü şeylere maruz kalıp öldü! Karnında varlığından haberdar olmadığımız kardeşimizi Gülşen teyze bıçaklayarak yok etti!"

Duyduklarına şaşırmamıştı yada ifadesizliğini korumakta çok başarılıydı. Bilemezdim. "Gülşen yapmaz öyle şey." demesi beni çileden çıkarttı, yakasına yeniden yapıştım. "Allah cezanı versin tamam mı? Bana inanma, umurumda değil! Bana Ertuğrul'u ve ağabeyimi bul! Bunu yap ve hayatımdan çık!"

Güçlü kalmak zorundasın Esra diye defalarca tekrar ettim içimden. Her ne kadar başaramasamda dememeliydim. Dik durmalı ve bu adama karşı aciz görünmemeliydim.

Bana sıkıca sarıldığında tırnaklarımı boynuna geçirmemek için kendimi zor zaptettim. "ha diyince hayatına giremem, çık diyince çıkamam, sen benim kızımsın, evladımsın, zamanla geçecek. "

Ondan zolra kurtuldum, postallarında ki kurumuş kan dikkatimi çekti. "görevden gelir gelmez yanına geldim." demesi hiç ikna edici türden değildi. "ülke savaşta ve sen yalnızca üç günlük bir görevden geldin ha?" diyen sesimde ki şüpheci tavır onj rahatsız etmiş benziyordu.

Eliyle omuzunu sıvazladı. "şu an sinirlisin sağlıklı düşünemiyorsun, haydi gel seni kapsülüne götüreyim, uyu dinlen, yarın konuşuruz. " gibi cümlelerle beni geçiştirmeye çalıştı.

Hemen elini ittim. "istemiyorum! Ve sen, hemen buradan gideceksin!" bana hayal kırıklığı ile baktı. Küçük süsülğ kurdelesinden, prensesinden, biricik kızından böyle bir tepki beklemiyordu muhtemelen. Hiç bir şey söyleyemeden başını öne eğip gidecekti ki arkasını dönüp gözlerimin içine baktı. "doğmamış kardeşinin intikamını aldım, için ferah uyu bu gece."

Hızlı adımlarla uzaklaşırken gözlerim kocaman büyüdü, Ertuğrul'a zarar mı vermişti? Onu öldürmüş müydü? Ya da kime zarar vermişti?

Yoksa küçük Yıldız...

Gözlerim daha da büyüdü, korku beni tümüyle kapladı, nefesim daraldı, kendimi bank'a zor attım, nefsim daraldığı için başımı gökyüzüne kaldırdığımda bir yıldız kaydı, bu benim dilimde bir uğursuzluk tu, Yıldız kayması benim dilimde ölüm demekti.

Midem bulanmaya başlamıştı koşarak lavaboların olduğu kata çıktım, gece vakti her yer boş olduğu için hızla içeriye girip elimi yüzümü yıkadım, sakinleşemedim, midem çok fazla bulanıyordu. Kustum.

Kafam her öğrendiğim bilgi ile birlikte allak bullak oluyordu, yapbozun parçaları çok karışıktı tek tek yerlerini bulmam zaman alacaktı. Lavabodan çıktığımda öfke ateşi ile kaynıyordum, spor salonuna çıktım, ses çıkaran sporlar yapmak yasaktı, fakat sinirimi atmak için boks torbasının karşısına geçtim.

Murat hoca benim dövüş sporlarına daha yatkın olduğumu söylemiş beni boks öğrenen takıma yollamayı düşündüğünden bahsetmişti, üç gün beni tanımak için kısa bir süre olsa da o üstün zekalı bir adamdı, yada aklımı okuyordu.

Eldivenleri ve ekipmanları giyinip boks torbasına yavaş yavaş yumruklar atmaya başladım.

"ben senin babanım."

Sert bir yumruk.

"doğmamış kardeşinin intikamını aldım."

Sert bir yumruk daha.

"Senden habersiz DNA testi yaptırdım."

Güvenim kırıldığı için bir yumruk daha.

Ertuğrul haftalardır yok, yaşadığından emin değilim!

Bir yumruk daha.

Ağabeyim yok, en son küsmüştük, ve babamızın yaşadığı gerçeğini bilmiyor!

Bir yumruk daha.

Arkadaşlarıma ne olduğunu bilmiyorum.

Bir yumrukta bunu için.

Vatanım elden gidiyor, ben hain kim bilmiyorum, resmiyette aklımı kaçırmış gibi görünüyorum.

Bir yumruk daha

Alkış sesi ile birlikte bakışlarım çok uzakta olmayan kapıya döndü, beni alkışlayan Kılıç hoca'ydı

Bana doğru adımladı, üzerinde sporcu atleti, altında diz kapaklarına ulaşan şortu vardı. "etkilendim." demesiyle toparlandım, ayıcıklı pijamalarımla boks yapan bir bendim her halde.

Yanıma gelince gülümsedi. "torbayı biraz daha okşarsan gusül abdesti almaya gidecek." bakışlarımı kaçırdım, ben tüm gücümle vuruyordum oysaki.

Bana dokunmadan üst pijamamı tuttu. "kıyafetin tam bu spor için uygun, daha rahatını bulamadın mı?" başkası beni izleyince tüm ciddiyetim gidiyordu işte "ben planlı gelmedim, kafam attığı için geldim."

Kendi boks eldivenlerini giyiniyorum. "seni planlayalım sinirli kuş, " derken dalga geçiyordu. "az kalsın torbaya sarılacaktın, o daha önce böyle bir şefkat görmedi, şaşırmıştır muhtemelen." içimde kaynayan öfke gülümsememi engellemedi. Hafif bir tebessümdü, hemen silindi.

Torbaya aniden bir yumruk indirince bir adım geriledim, öyle set vurmuştu ki torba yerine benim canım acımıştı. "bu sert davranılmasından hoşlanır" deyip bir yumruk daha indiridi, gücü hayran olunasıydı "bende sizin gibi güçlü olmak isterdim." deme isteğime engel olamadım.

Şen kahkahası boş salonda yankılandı "benim gibi olmak için kırk fırın ekmek yemelisin." boyumla dalga geçen biri daha. Harika.

"kırk bir fırın ekmek yer sizi bile geçerim ama." derken meydan okuyor gibi bir tavrım vardı, torbayı saldı ve bana baktı. "hocam diyorsun, boynuz kulağı geçsin." başımı salladım. "ben sizi geçerim, yarın ise benim öğrencim beni geçer."

Etrafına bakındı. "bir şey mi aradınız hocam?" diye sorunca bana baktı. "benden kaç tane görüyorsun?" gibi ikonik bir soru sorunca. "üç dedim" "bir siz, bir torbaya acımasızca vuran siz, birde benimle dalga geçen siz."

Torbaya sert olmayan bir yumruk attı. "alemsin elma kız." adımı çoğu kişi bilmiyordu.

Elinde ki eldivenleri çıkarırken "sende git yat haydi, geç oldu." dedi, uykum yoktu, kaçmıştı, öfkem içimde kaynayan bir ateş gibiydi. "uykum yok, ben devam edeceğim." dediğimde eldivenleri yerine bırakıp bana döndü. "sende Yıldız ışığı görüyorum, özünde var bu boks işi, bana lazım bir öğrencisin, seni kaybetmek istemem, git uyu."

Eldivenler elime biraz büyük geldiği için geri ittim onları, yerine taktım.
"yıldız ışığı var mı yok mu yorulduğumda çıkar ortaya, eğer sahiden varsa yorgunken bile performans sergileyebilirim. "

Başıyla onayladı. Benimle inatlaşmak istemiyordu zannımca. " hay hay, iyi geceler, iyi sinir atmalar sinirli kuş." bana lakap takacak samimiyeti nereden buluyordu? "elma kız." diye düzelttim onu. "sinirli kuş değil, benim lakabım, Elma kız."

Cıkladı. "sinirli bir kuş gibisin, hiç mutlu görmedim seni, hep sinirlisin, elma kız olsan tatlı bir kadın olurdun."

Öfkeli bir nefes soludım. "sevgilim esir düştü, ağabeyimin de nerede olduğunu bilmiyorum, bu yüzden sinirliyim."

Sırıttı. "senden hoşlandığımı falan mı sandın? Yine sinirli kuş oldun mesela? Ama ben hayırsız bir adam değilim, yalnızca insanlarda neyin cevheri var onu öğrenmek isterim, bu kadar."

Boş boş baktım. "Kılıç hocam, ben öyle bir şeyi kastetmedim, samimiyetten hoşlanmıyorum sedece bunu söylemek isedim, yanlış anlaşılmayı sevmem."

Başıyla onaylayıp slanondan çıktı, bende boks torbasına bilinçsizce vurmaya devam ettim.

Yazardan/ Ertuğrul Kalender.

Ertuğrul vurulan kişiyi görene kadar nefesini tuttu. Sıkıca sarıldığı kardeşini kontrol etti, sırtından yayılan kan gölü ile dehşete düştü, vuran kişiye bakmadı, odanın kapısının açıldığının farkında bile değildi, şoktaydı, eline bulaşan taze kan sıcaktı. Yıldızın acıdan nefesi kesilmiş yere düşmemek için kendisini abisinden desteklemişti.

Ertuğrulun şoku uzun sürmedi, Yıldız'ı kucağına alıp yere oturdu "Yıldız..." dedi fısıltıyı andıran sesi çok çaresiz çıkıyordu, Prangalar vardı çok müdahale edemiyordu. Kan sarı saçlarına, bembeyaz tenine bulaşmıştı, 17'sindeydi genç kız.

Öyle keskin bir acı hissetmişti ki, kalan kısacık ömründe bunu unutması imkansızdı. "abi" dedi zorla, Ertuğrul'un gözünden bir damla yaş aktı, Yıldız'ın kanına karıştı.

"minik, yorma kendini." diye fısıldadı. Yıldız sımsıkı ağabeyinin elini tuttu. "İnsan... Ölece - ği gü - günü hissedermiş." Ertuğrul onaylamaz şekilde başını salladı. "ölmeyeceksin." Yıldız'ın nefesi gittikçe yavaşlıyordu, yinede son sözlerini söylemek istedi. "abi, odam - da ki ayı-cık bom-bo yu atma, olur mu?"

Ertuğruldan bir damla yaş daha süzüldü. "niye atayım ki Yıldız? Sen çok seversin onu. Eve dönünce oynarsın. "

Küçük Yıldız son isteğinin yerine getirilmesi için kendini zorladı. Hayali tasarımcı olmak ve ilk önce kendi için bir gelinlik dikmekti. Giymeyecek olsa bile bu onun hayaliydi. "ne var?" diyordu. "illa ki evlenincemi giyeceğim? Ben kendi kendime evde gelinlikle dolaşırım."

Çok geçti, ölüyordu. "ta- butu - ma, gel-inlik koy-un, tas-arım cı olunca, gelinlik dike - cektim, ilk."

Ertuğrul anlına defalarca öpücük bıraktı. "tasarımcı olunca dikersin gelinlik, böyle konuşma."

"sen annem-in çocu-ğu deği-lsin, an ne min od-" Yıldızın başı düştü. Mecali yokken son nefesinde. "eşhedü e la ilahe illallah, ve eşhedü en e mıhammeden abduhu ve rasuluh. " dedi. Ertuğrul korku ile yüzüne bakarken Yıldızın yüzü gülüyordu, gözleri kapandı, bir damla yaş aktı, titrek ve cılız bir nefes verdi, Yıldız Kalender 17 yaşında hayata gözlerini yumdu. Yıldız 17 yaşında şehit düştü.

Önce derin bir sessizlik oluştu, ardından Ertuğrul'un acı dolu feryadı odanın duvarlarında yankılandı. "YILDIZ!" diyen gür sesi odayı inletti. İşkence çekerken bu kadar acı hissetmemişti.

"AÇ GÖZLERİNİ YILDIZ!"

Ruh bedenden ayrılmış, kul Rabbe kavuşmuştu bir kere, artık dönüşü yoktu. Yıldız Kalender günahı ile sevabı ile ahiret yolculuğuna çıkalı iki dakika oluyordu, 3,7, 8, 39, 90...

Ertuğrul kucağında ki narin cansız bedene doksan dakika sarıldı, bırakamadı, doksan dakika boyunca ağladı, bağırdı çağırdı, Valtor keyifle izliyordu bu anları, kayda alıyordu.

İçeride Turan Albay, Valtor, ve henüz maskesini çıkarmamış bir adam daha vardı.

Kim öldürmüştü genç kızı, Ertuğrul başını kaldırıp baktığında Albayı gördü, ölü bedeni kucaklayıp ondan kopardığında "YAPMAYIN!" diye bağırdı "KARDEŞİMİ BENDEN ALMAYIN!" Turan Albay kızaran gözlerini herkesten saklayıp genç kızı morg'a götürdü "her şey vatan için evlat. Hakkını helal et." dedi.

Ertuğrul deli gibi "YILDIZ!" diye bağırırken maskesini açan kişinin yüzünü görünce şok oldu, yirmi dakika bir sessizlik hakim oldu, ardından Ertuğrul, "baba?" dedi sorgular şekilde, bir elini kesikti. Önce silahı yere attı ardından sandalyenin üzerinde ki Yıldızın ayıcık bombo'sunu aldı, kan gölünün üzerine fırlattı.

Helööööööööööö ben geeeeelldiiiiiimmmmmm

Beni çok özlediniz değil miiiiiiiiiii

Yıldız öldü diye kızmayın bana. Kader bu. 😭😔

Yazarken hiç ağlamadım ama aşırı üzgünüm.

Yine bombeler vardı bölümde, taramalı tüfek gibi sizi şoktan bime sürükledim. 💅

Oy ve yorumlarınıza muhtaçziiiiii sizi çokça öpenziiiiiiiiii

💋🎀🖤

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18