16. bölüm · ESRA

16. Bölüm - Virgül - SF

Maysa Pıtır

Selam!

Yeni bölüme hoş geldiniz.

Aslında Sezon finali bölümünü yayımladığım da buraya bir konuşma yazmamışım, düzenlemeden selamlar efenim

Esra bende bam başka bir yerde. Özellikle başrol kadın olan Esra... Ya ben yazdığım kadına aşık olmuş olabilir miyim acaba?

Kitabı okuyan çoğu okurum Esra'yı sevmemiş. Bu yönde bazı geri dönüşler aldım, Esra çok gıcık biriymiş, elbette herkesin düşünce tarzı başkadır, buna saygı duyarım ama ben Esra'yı çok seviyorum ya toz konduramıyorum kerataya, siz söyleyin Esra nasıl bir kadın?

Sezon finali işine gelecek olursak, bu bir nevi finale alıştırmadır benim için, ikinci kitap birinci kitaptan daha uzun olabilir. Aklınızda boşluklar ve soru işaretleri kalacaktır mutlaka. Hepsini mantıklı bir şekilde doldurmalıyım.

Açıkçası Esra'ya final vermekte zorlanır mıyım bilmiyorum. Ya da ne saçmalıyorum ki ben Esra benim göz bebeğim final verirken zırlayacağıma çoooooooooooookkkkkk eminim. Neyse siz artık bölümü okuya bilirsiniz.

Oy verip her satırı güzel yorumlarınız ile doldurmayı unutmayın elmalı turtalarım 💋

Kapsül/ Esra Başaran

Yaklaşık üç gündür Albayın bana söylediği saçmalıklar kafamda yankılanıyor, bana eziyet ediyorlardı.

Kafam allak bullak, aklım başka yerdeydi. Ve aslında aklım, Ertuğruldaydı. O, ağabeyim, arkadaşlarım ve mehmetçik timi... Onlardan hiç bir haber alamıyordum. Albay ile olan iletişimimi kesmiştim.

Sevim doktor bana ilaç almam için baskı uyguluyordu ama ben herşeyin aksine uyanık iken gördüğüm bu rüyalardan mutluydum. Annemi çok özlüyordum ve halüsinasyon olarak bile olsa görebiliyordum.

Ben aklımı kaçırmaktan memnundum, o ilaçları alırsam güçten kuvvetten düşerdim. Eğitimimi tamamlamalıydım. Şu hayatta bir şeyi yarım bırakırsam ömrüm boyunca diğer herşey de yarım kalırdı.

Bu annemin bana öğrettiği şeylerden en değerlisiydi. Ve ben, daha fazla sakin duramazdım, evet belki resmi olarak bir deliydim, belki insanlar bana kaçık gözü ile bakıyordu ama bu umurumda bile değildi. Bu sevdiğimin askeri üssünde kimse beni ciklemiyordu.

Ne Albay, ne askerler, ne de diğer insanlar... burada kimse beni dikkate almıyordu. Ben artık bir şeyden emin olmak istiyordum, gerçekten insanların yerine geçmiş olan robotlar var mı? Evet bu belki size çılgınca geliyor olabilir, lakin ben bir deliyim öyle değil mi? O halde biraz kaçık gibi davranmamda hiçbir sakınca görmüyorum.

Sonuçta teknolojide çağımızın en gelişmiş evresindeyiz. Bu olabilir belki de, öyle değil mi?

Kendimi fazlasıyla boşlamıştım. Acilen tepeden tırnağa bakıma ihtiyacım vardı. Yıkılmış, harap olmuş, kendini ve aklını bir türlü toparlayamayan küçük kız çocuğu tatile çıkmıştı. Artık ben, Esra Başaran vardım.

Kendime çeki düzen vermeli, hedeflerime ulaşmalıydım. Madem kimse yardım etmiyordu bende yardım etsinler diye uzattığım elimi geri çeker kendim kalkmanın bir yolunu blur, kalktığım zaman ise bana yardım etmeyenlerden hesabını sorardım.

Lazere gittiğim için vücudumda tüy sıkıntısı yoktu ama kaşlarım ve bıyıklarımı almalıydım. Burası her türlü ihtiyacımızı karşılayabilecek bir müesseseydi. Banyoya girip iyice temizlendim, gusül abdesti alıp duştan çıktım.

Vücudumu nemlendirip biraz bakım yaptım, o hengamenin içerisinde bir kaç makyaj malzemesini valizin en dibine sıkıştırabilmiştim, göz kalemi çekip maskara sürdüm, kırmızı ruj'umu dudaklarıma hafifçe değdirip renklendirdim ve biraz da yanaklarima allık gibi uyguladım.

Esra Başaran geri dönmüştü.

Ve tekrar yıkılmaya niyeti hiçyok tu.

Üzerime güzel ve rahhat bir şeyler giyinip spor salonuna çıktım.

Kılıç hoca beni bu halde görmeyi beklemiyormuş gibi ıslık çaldı. "bir deli için fazla şık ve güzelsin." demesi kırıcıydı, ama ben artık insanların bu kırıcı sözlerine alışmıştım.

Böyle insanlara karşı hiç mütevazi olamazdım. "ben her zaman şık ve güzelim hocam, yalnızca biraz saldığım bir zamana denk geldiniz." diyerek ona haddini bildirdim.

Kaşları havaya kalktı. "bu gün ayrı bir havalardasın, ringe çıkta boyunun ölçüsünü alalım sinirli kuş."

Benimle fazladan samimiyet kurmaya çalışması aşırı sinirlenmeme sebep oluyordu. "Elma kız." Diyerek düzelttim onu. "Samimiyetten hoşlanmadığımı söylemiştim." Beni asla kâle almıyordu! "Sinirli kuş, burada hoca benim. Bu sahada benim sözüm geçer. Burada ben ne dersem o olur. O yüzden tavırlarına dikkat etmeni öneririm. Yoksa kovulacaksın."

Eldivenleri ve diğer ekipmanları giyinmişken ringe girdim, bende onu pek sallamıyordum. "Açıkçası kovulmak umurumda bile değil." Suluğunu kenara bırakıp bana baktı "kovulmaktan kastım, askeri üsten, yani barındığın bu yerden kovulursun." Dudaklarımı büzdüm. "aman ne korktum, en fazla ölürüm."

Başını olumsuz anlamda salladı. "sen dışarıda ne tür bir tehlike olduğunu bilmiyorsun. Kurt kapar seni, hayvanlara yem olursun."

Isınma hareketleri yaparken söylediği bu şeyler gülmeme neden oldu. "Kurtlar Türklerin dostudur, hayvanlar insanlardan daha zararsızdır, hem buradakilerin çoğunun robot olduğunu düşünecek kadar sıyırmış biri ölmekten korkar mı sizce? Zaten robotlardansa hayvanları tercih ederim."

İçimden "kurtlardan topuğunu totosuna vura vura kaçan kimdi acaba?" Diye bir ses yükseldi lakin onu hemen susturdum, kesinlikle karizmamı çiziyordu. Kılıç hoca ise bana katıla katıla güldü. "sen gerçekten delisin! " tespitinde bulundu. Sessiz kalmak istedim ama içimden bir başka ses "bu kadar sustuğun yeter!" Diye çıkışınca ısınma hareketlerime aynen devam ederken onu cevapladım. "Doğruyu söyleyen herkese deli derler bu topraklarda."

Evet. Doğrular ve yanlışlar.

Kalp kıran kalpsizler.

Belki bir deli olduğum için şu koca savaşın içinde hiç derdim yokmuş gibi kalbimin kırılmasına dert yanıyordum.

Sahi savaş demişken, en merak ettiğim şey bu savaşta nasıl bir rol alacağım dı. Acaba hedeflerime ulaşabilecek miydim? Her şey şu son bir iki aydır o kadar hızlı gelişiyor ki neye üzüleceğimi, neye şaşırıp neye sevineceğimi bile karıştırıyordum.

Hayatımın bu denli aksiyona ev sahipliği yapması çok şaşılası değil miydi? Bir kaç hafta önce esir kampındaydım, sonrasında Valtor benimle evleneceğini söylemişti, beni bir yabancı ormana kaçırmıştı, onu kurtlar ham yaparken ben bir tavşancık ile bu askeri üssü tesadüf eseri bulmuştum, eğitim alıyordum ve Albayın babam olduğu gerçeğini öğrenmem bile çok tazeydi.

Yani anlamasızdı bütün bunlar. Çok garipti. Hayatım nasıl bu hızda akabiliyordu tam olarak?

K

ılıç hoca ile ringde dövüşürken hiç bir şey düşünemiyor hatta odaklanamıyordum. Bu yüzden edebiyat yapmayı bir kenara bırakıp işime odaklandım.

Üç saat boyunca belirli aralıklar ile çalıştıktan sonra Murat hocanın yanına geçtim. Herkes tek hocadan bir konudan ders alırken ben üç konudan birden ders işliyordum.

Kılıç hocadan boks, Murat hocadan savaş telkinleri, gözümüz kapalı, elimiz kolumuz bağlı dövüşmeyi, yakın temasta silahsız dövüşebilmeyi öğrenirken, yakında gelecek olan bir hocadan silah dersleri alacaktık.

Büyük çoğunluk gelecek hocanın kadın olduğunu söylüyordu. Bu ona şimdiden hayran olmam için yeterde artardı bile. Genç ama çok başarılı olduğu da dedikodular arasındaydı. Tabii ben tüm bu dedikoduları kızılcıktan alıyordum. İtici bir insandı ama aurası öyle kuvvetliydi ki itmesi bile sizi kendine çekiyordu.

Murat hocanın tatsız tuzsuz şakaları eşliğinde dersimize devam ettik. Bu sefer yaptığı soğuk şakaya ben gülmüştüm. "Annesi kerime çamaşırları göstermiş, kerim de anlamayınca ne istiyorsun diye sormuş, Annesi ise... As kerim demiş, çamaşırları as, Askerim, HAHAHAHAHA! "

Sessiz, ağzının içinden mırıldandı, muhtemelen küfür ediyordu. O da gerçekten bezmişti, kızılcık dibinde dolaşıp onu sürekli darlıyordu. Sessiz her defasında itiyor olsa bile kızılcık ağlıyor zırlıyor sonra yine sessizin yanına gidiyordu.

Zannımca hafızasını kaybeden kızılcık onu geçmiş hayatında ki biri ile karıştırıyordu.

İkindi vakitlerinde, artık herkes yorulmaya başlamış ve muhabbete dalmışken yine uyanıkken bir rüya görüyordum. Ertuğrul, yara bere içinde salondan içeriye girmiş bana doğru koşuyordu, bir an için kalbim yerinden çıkacakmış gibi oldu ama gözümü sıkıca yumup açtığımda onu artık göremiyordum.

Kulaklarımda, "Esra! " diye bana seslenen kalın ve tok sesi yankılanırlen elimde ki suluğu bir hışımla yere fırlatıp havlumu sırtıma attım ve aynı hızla salonun çıkışına ilerledim.

Bizi buraya hapsetmiş, eğitim adı altında oyalıyorlar dı. Dışarıda ne olup bittiğinden habersizdik. Gözümün önüne insan kılığında robotlar geliyordu. İnsan gibi görünüp sonra içinde ki robotu gösterip ardından yeniden insan kılığına bürüniyorlar dı ve bu yalnızca bir kaç saniye içinde oluyordu.

Çıkışta Sevim hoca ile karşılaştık. Üzerinde İspanyol paça kot pantolonu, beyaz gömleği ve her daim şikayetlenerek giyindiği siyah topukluları vardı.

Bana yaklaşıp samimiyetsizce "Merhaba Esra'cığım. " dedi. Göz devirdim. Bu kadından asla hoşlanmıyordum. Kötü bir aurası vardı. Bende onun kadar samimiyetsizdim. "Merhaba, nasılsınız, ne var ne yok, durun tahmin edeyim, ilaç adı altında uyuşturucu verdiğiniz bir çok hastanız var, ama nikahına girebildiğiniz bir Albayınız yok."

Ani bir sinirle saçma sapan konuştuğum için şu saniye pişman oldum ama lafımı geri alamazdım. İçimden kendime saydırmaya başladım. Ne saçmalıyordum ben! Dengesizin tekiydim! Ama şimdi de sözlerimin arkasında durmalıydım, en azından bir şekilde sıyrılıp git gitmeliydim.

Kollarını birbirine dolayıp bana kınayıcı bir şekilde baktı. "ne saçmalıyorsun sen?"

Sahi, ne saçmalıyordum ben?

Bir adım yaklaştım. Kendinden emin gülen bendim. İçimden kendime saymaya devam ettim ama kendimi savunmak zorunda kalmıştım, yine kendi kendimi bir bataklığa sürüklemiştim, el mecbur kendi başıma çıkmalıydım, ama sivri dilim buna müsaade etmedi. Söylediklerimi dikkatlice düşünmüyordum bile.

"Topuklular, bu makyajlar, rahatsız eden ama aynı zamanda vücudunuzu sergileyen bu kıyafetler... Hepsini Anneme benzemek için yapıyorsunuz! Ama asla bir Yıldız Başaran olamazsınız!" oha! Diye yükseldim kendi kendime, neden söylediklerimi kontrol edemiyordum!

Fakat birkaç saniye içinde bu söylediklerim aklıma yattı ve mantıklı bir hal aldı. Öyle olunca ise her zaman ki öfkemi kuşandım. Sonuç olarak Albaya fazla samimi davranan kişi o'ydu. Ya da belki de yine deli damarım atıyordu. Bilemezdim.

Kadın şoke oldu. "ne annesi? Neyden bahsediyorsun? İlaç almak istemediğine emin misin? Albay daha önce hiç evlenmedi."

İşaret parmağımı tehditkar bir şekilde salladım. Vücudum cidden benden bağı sız hareket ediyor gibiydi. "algılarımı bozmaya çalışıyorsun! Psikolojime oynuyorsun! Benim buraya gelmeden önce ilaçlara ihtiyacım asla yoktu, ama o aletlere girip Kapsül de yaşamaya başladığımdan beri kendimde değilim!"

Şu an buradan hemen sıvışıp gitmek istiyordum.

Yüzünde bir zafer sırıtışı vardı.

Korkuyordum. Ama nedensizce burada, tam karşısında dikilmeye devam ettim. Bu kavgayı ben başlattıysam ben bitirmeliydim.

Gözlerim, aklıma gelen dehşet düşünce ile eş değer zamanda büyüdü, sorunlarım buraya geldiğinde çoğalmıştı, her yemek sonrası mide bulantılarım, kapsül de çok çabuk uyumalarım, ara sıra gördüğüm kabuslar, hiç bir soruma cevap verilmemesi, kale alınmamam ve deli damgası yemem... Kahretsin!

ALLAH KAHRETSİN!

Hayır, hayır. Bir kaç saniyede böyle büyük bir karara varmış olamazdım ama yine dilimin söylediğini dudaklarım kontrol edemedi.

"yapamazsın!" derken ne tür bir aydınlanma ya da her neyse? Ondan yaşadığımı ben bile anlayamadım. Tüm bu düşünce ve iddialar, hatta ki ithamlar aklıma nereden geliyordu? "Sen bir doktorsun!" diye devam ettim.

"Buradaki herkese uyuşturucu vermiş olamazsın! Onları kontrol edemezsin! Hipnoz edemezsin!"

Söylediğim şeyleri kulağım duyunca ortama bir sessizlik çöktü. Söylediğim o kelimeleri ölçüp biçerken ağırlıkları altında ezilip kaldım. Bunlar nereden geliyordu aklıma? Ayrıca gerçekten böyle bir şey olabilir miydi? Belkide bu kadar robotik ve tek düze davranmalarının sebebi bu'ydu. Hayır olamazdı! Ben sadece saçmalıyordum.

Kötü kadın kahkahası kulağıma ilişti. Hem onlar koca koca insanlardı değil mi? Böyle büyük bir işe kalkıştıklarında benim gibi çocukları yaşında deli birinin bunu farketmiş olması ihtimalinde bile bunu basitçe inkar ederlerdi.

Böyle bir şey olsa bile bir tek benim lafımla koskoca oyunları bozulamazdı değil mi? "ilaç almak istemediğine emin misin? Beni neyle itham ediyorsun?" diye sordu.

Bir kenara doğru geçtik. Çok geçmeden bir kahkaha daha attı, "yemeklere atıyordun değil mi!?" diye sorarken bedenim şiddetle sarsılıyordu ama tüm bunlar çok anlamsızdı.

Ben şu an sadece bunları uyduruyordum.

Belki de bunları hiç söylemiyorsun, çoktan öldün! Diyen iç sesimi görmezden geldim. Hayır yaşıyordum, hayır deli değildim, sadece, ben söylediklerimi kontrol edemiyordum.

"uyuşturucu yu yemeklere katıyordun!" dediğimde koridorda ki herkes aynı anda, donuk bir ifade ile bana döndü, onların hiç biri gerçek kişiliklerinde değildi, robotlar yoktu, hepsi muhtemelen hipnoz olmuş, deli damgası yemişti!

Onlar muhtemelen istedikleri kıvama geldikleri için topluluklar halinde kalıyordu ve bizler onların gözünü açmayalım diye her şeyden ve herkesten izole yaşıyorduk!

Hayır bir dakika, bu mümkün bile olamazdı, artık düşüncelerime bile hakim olamayacak kadar acizleşmiş miydim?

Herkes işine döndüğünde koluma iki adam girdi. "gel seninle minik bir laboratuvar ziyareti yapalım." diyen Sevim doktora baka kaldım,
Kollarımı kurtarmaya çalıştım. "istemiyorum!" diye bağırdım.

Sevim yanımdan geçip giderken adamlar beni en alt kata sürüklüyor du. "İmdat!" diye bağırdım. Ne oluyordu böyle? Bir delinin söylediği şeyi dikkate alıp beni cezalandıracaklar mıydı?

Kolumu çekip kendimi kurtarmaya çalıştım. Ama çok büyüklerdi. Gücüm yetmiyordu. Her bir katta dahada yüksek sesle çığlık attım. "YARDIM EDİN!" kimsenin umurunda değildim. Sadece bakıyorlardı. Harekete geçmiyorlar dı. Kızılcık beni görünce yanıma doğru koştu. "n'apıyorsunuz?" dedi endişe ile. "bırakın elma kızı! "

Yardım, en ummadık yerden gelirdi.

Sessiz, hoca, evli ve artık ayağa kalkabilecek kadar iyileşmiş olan eşi Leyla başımıza toplandı. Bir kat daha inersek laboratuvardaydık.

Sessiz ile evli bana yaklaştılar. "ne oluyor?" diyen ise hoca'ydı. Gözlerim doldu. "yardım edin!" dedim kısılan sesim ile. "bana eziyet edecekler. Öldürecekler beni! Yardım edin!" bilmiyordum bana ne yapacaklarını ama abartma sanatı hayatımı kurtara bilirdi.

Sevim doktor bana üzgün gözlerle baktı. "biliyorsunuz, o iyi değil, hap almayı reddediyor, gün geçtikçe kötüleşiyor," lafını kestim. "Yalan söylüyor, yemeğimize uyuşturucu katıyor. Kurtarın beni!"

Sessiz, korumalardan birinin yakasına yapıştı. "bırakacak mısın bacımı, yoksa alayım mı?"

Sevim boğazını temizledi. "buna ben karar veririm."

Kızılcık onun dibine girdi. "ona ne yapacaksın? Hafızanı silerim, seni baştan yapılandırırım diye tahdit mi edeceksin? Cihazlara mı bağlayacaksın? Biz sustuk, ama o susmaz, sırrın yayılır diye korkuyorsun değil mi?"

Öğrendiğim bilgiler ile şoke oldum, ne yani bu kadar caniler miydi?

Yok canım, daha neler. Bunu da yapmazlar her halde.

Leyla, Sevim'in önüne geçti. "Ben senin yüzünden karnımdaki çocuk ile birlikte ölüyordum vicdansız!" dediği anda annem geldi akılma, başka bir evrende Leyla'da annemin kaderinden bir parça mı yaşamıştı? "bırak onu, o yaşasın en azından. Bana bir can borçlusun, bırak Elma kız yaşasın! " ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Siyah, beline kadar uzanan saçları karma karışıktı.

Ziyadesiyle mahvolmuşa benziyordu.

Sevim gülümsedi. "Hüsran," dediğinde bunun Leylanın lakabı olduğunu anladım. "sen bu olayı ilk öğrenen kişisin. Herkese söylemeye kalktığında oğlun öldü öyle değil mi? Düşük yaptın. Onu sen öldürdün. Seni uyarmıştım. Ama sen katil olmayı tercih ettin, oğlunun katili sensin! "

Bu nasıl bir manipülasyon şekliydi Allah aşkına! Bir kadın, bir kadına bunu yapmamalıydı. Ben düşmanım olan kadınlara içimden bile hakaret edemezken...

İnsan insana bunu yapmazdı ama şeytanın talebeleri hocalarını her daim gururlandırırdı.

Hüsran'ın çenesi seğerdi. Sevim, adını unuttuğum evliye döndü. "seni karınla tehdit ettim ve sende sustun."

Adamcağız karısının elinden tutup kendi yanına, hatta arkasına çekti. Ağlamak üzere olan karısını sakinleştirdi. "Sessiz, " diye yeniden karga misali ötmeye başladı Sevim.

"seni Kızılcığın ölümü ile tehdit ettim, sende ağzını fermuarlayıp dilini yuttun değil mi?" Kızılcık saf saf bakıyordu, ve bingo! Kızılcık ile Sessiz arasında ki şifre acı bir şekilde kırılmıştı.

Sevim, Kızılcığa döndü. "seni de hatırlamadığın sevgilini öldürmekle tehdit ettim. Aptal gibi yaşayıp yaşamadığını bile bilmezken sesini keisp oturdun." Kızılcık öfke ile kadının yakasına yapışacakken Sessiz belinden kavrayıp kenara çekti.

Geriye bir tek hoca kalmıştı. "sen," hoca yutkundu. "seni sadece cep boy Kur-anı kerim'in ile tehdit edebilirdim. Onu yok ederim dedim. Daha çıktın çıkmadı."

Herkes sus pus oluvermişti.

Meğer ne oyunlar dönüyordu da bizim haberimiz yoktu.

Hepsini ağzım açık dinledim. Bizi hep bir arada tutuyordu, gözünde mimlenen kişileri bir grup haline getiriyor du. Bana döndü. "ama onu tehdit edebileceğim hiç bir şeyi yok."

Evet benim hiç bir şeyim yada hiç bir kimsem kalmamıştı.

E derinlerden bir çıt sesi geldi. Bir şeylerin kırıldığı noktadaydım.

Kaşlarım çatıldı, kendimi gezdirecek biri değildim. Ama susuyordum işte! "ne ağabeyi var, ne sevgilisi nede arkadaşları. Hiç kimsesi kalmadı. Yakında Babası da ölecek. Onu kendi canı ilede tehdit edemem. Çünkü bu onun için kurtuluş olur."

Resmen bir kaç kelime ile beni özetlemişti. Zavallı ve acınası beni.

Korku tüm bedenimi sarıp sarmaladı. Kollarımı kurtarmaya çalıştıkça daha çok sıkıyorlardı. "bırakın beni!" diye bağırdım. Sevim gülümsedi "o, hatırlara çok değer verir. Ailesinden, çocukluğundan, ve diğer tüm güzel anılardan geriye kalan hatıralar onun için çok değerlidir. Onu da bir tek onu sıfırlayarak yok edebilirim."

İşte bu noktada damarıma basmayı tamamen başarmıştı!

"BIRAK!" diye çığırdım. 3 adam da beni kurtarmak için korumalarla dövüşmeye başladılar. Tam kurtuldum derken Albayı gördüm. "Baba!" diyebildim, ona doğru koşmaya çalıştım. Yıllar sonra üstü tozlu kelimemi rafından kaldırdım. "yardım et baba!"

Korumalar çoğalmış herkes yakalanmıştı. Albaya baktım "kurtar bizi baba!"

Hepsi aşağıya indiriliyordu. "bir şey yap baba!" derken ağlamaya başladım. Göz yaşı gelmiyordu artık, sadece dudaklarım titriyordu. "bir şey yap ne olur kurtar onları!" diye bağırdım bu defa da.

Albay bana donuk bir ifade ile bakıyordu. Kahretsin o da hipnoz olmuştu galiba! Ama babam dı sonuçta değil mi? Yardım ederdi bana. O da uyuşturucu ya maruz kalmış olabilirdi, ki bence bu şey uyuşturucu da değil bam başka bir şeydi.

"seni korumak için." dediğinde aramızda ki kıldan ince bir ipten oluşan o bağ kopup gitti.

"dostumu korumak istiyorsam ve düşmanım benden daha güçlüyse onu düşmanım yaparım. Onu düşmanımdan tarafa koyarım."

Bir vazoyu kaç kere kırabilirdiniz? Peki ya bir aynayı, yada bir kalbi. Kalbimin kaçıncı defa kırıldığını saymayı bıraktım, çünkü artık zerrelerime kadar kırılmıştım ve bu kadar. Atomlarımı bile parçalamaya çalışıyordu kader.

Göz yaşlarımı silmeye çalıştım. "ne diyorsun sen baba! Kendine gel, durdur onları!" diye yalvardım.

Albay beni geriye doğru itti. Karşı karşıyayadık ama ona dokunamazdım. Sevim daha uzağımızdayeken fısıldıyordu.

"bu şey olmak zorunda." derken ne kadar çaresiz kaldığını yorgun yeşillerinde gördüm. "Sen işlem görmek zorundasın. Düşman olmalısın. Hepimiz öleceğiz!" derken dehşete kapıldı. "Sen Yıldızın tek emanetisin, yaşayan tek emaneti. Bunu yapmak zorundayım. Başka türlü evlat acısı çekerek öleceğim. Yapmak zorundayız kızım. Süslü kurdele'm."

Başımı iki yana salladım. "olmaz baba, olmaz, " ağlamaktan hıçkırıyordum. Artık gözlerimden kan baktığına emindim. "Annem var, Ertuğrul var, ağabeyim var, yapma baba, anılarıma dokunma. Onlar olmadan yaşayamam."

Cebinden iğne çıkardı. Babam cebinden iğne çıkardı! "bunu sana vurduğum da bayılacaksın. Sonra iki yıl laboratuvar da kalacaksın, canın çok yanacak. Bir çok çip takılacak."

Adımlarım geriledi. "ölmek istiyorum!" Sevim, korumalarının bıraktığı kollarımdan yakaladı. "buna asla müsaade etmem."

Başımı hızla geriye attım. Burnuna bir darbe yiyince kollarım hafifledi, karnına dirseğim geçirirdim, arkamı dönüp saçına yapıştım, acı içinde inlerken arkasına geçip diz çöktürdüm. Bir kat yukarıya çıkıp sonra dışarıya fırlamalıydım, Babam bana doğru gelmeye başladı. "bırak onu," derken sesi kaçmamı istiyor gibiydi.

Sevimi iyice ittirip merdivenlere yöneldim, tüm hızım ile koştum, canım pahasına koştum. Anılarımın içinde acılarımda vardı ve ben hepsini seviyordum. Anneme dair hiç bir şeyi kaybetmemeye çalışırken başıma gelene de bakın dı lütfen.

Çıkışa az kala arkamdan Sevim ile Albayın koştuğu gördüm, Sevim takılıp düşünce babam durdu ve ben kaçmaya devam ettim. Kapıya bir kaç adım kala Sevim "yakın!" diye bağırdı.

Olduğum yere çakıldım, yavaşca arkama döndüm. "Yıldız ve Hakan Başaran'ın mezarlarını yakın!" beynimde şimşekler çaktı. Ağabeyim gerçekten de ölmüşmüydü? Bir bilgisayar babamın önüne gitirldi, kimse bana yaklaşmıyordu.

Annem ile ağabeyim in mezarı başında bir adam benzin döküyordu. Annemin mezarını, mermere kazıttığım gül işaretinden anlamıştım.

Yüreğim sızladı, Sevim bana baktı. "ya kaç, ya öl, Esra Başaran. Ya kaçarsın, sığınaklara saklanır yaşarsın, ve bende sevdiğin herkesin mezarını yakarım, ya da kalırsın ve mezarları da rahat uyurlar! "

Adımlarım geriledi. "kaç" dedi bir ses. "Onlar öldü, bedenleri çürüyüp yok oldu, sen yaşamalısın, kaç. Anıların gidecek kaç. Annen silinecek, annen. En değerlilerin silinecek. Kitabının finalini yazamayacaksın kaç! "

Başka bir ses "kal" dedi. "vicdan azabından ölürsün Esra. Güçsüzsün sen. Dayanamaz intihar edersin. Bırak silinsin anılar. Nesin ki sen zaten? Hiç. Kitabın yarım kalsın. Sen yarım kal, sevdan yarım kalsın. Silinsin anılar. Annene benzeme, sen zaten her halükarda yarım kalacaksın, kaçsan, inan ki dayanamaz intihar edersin. Kal ve yeniden başla. Biraz cesur ol, belki yeni sen, sana büyük sürprizlerle gelecek?."

Babam zorla tutuluyor du. Benzin döken adam çakmağı yakmış bekliyordu, bir adım geriye atarsam onlar yanacaktı, niye ölüleri rahat bırakmazlar dı ki? Olduğum yerde durdum.

Acil bir karar vermem gereyorsa...

Bu bir kabulleniş değil vazgeçişti.

Tüm benliğimden vaz geçtim hemde bir saniyede. Bir adım öne çıkacaktım ki ağabeyim belirdi önümde, halüsinasyon zannettim ama bana dokundu, "Ağabey!" dedim, şaşkınlıktan dengemi kaybedip sendelemiştim, ona sarıldığım sırada bir adım geriye atmış olduğum aklıma geldiğinde dehşete kapıldım.

Bir çakmak söndü, yeniden yandı ve yaktı.

Annemin mezarı cayır cayır yanarken "Anne!" Diye haykırdım.

Tam ağabeyim geldi diye sevinmiştim oysa. Benden ayrıldığında ağabeyimin fazla korkutucu görünen yeşilleri ile göz göze geldim. Beni kollarımdan yakaladı. "selam, nasılsın, güle güle güzel kardeşim." fısıltısı canımı yaktı, "ne oluyor ağabey?" diye sormama kalmadan sırtıma bir şey saplandı. Acıdan soluğum kesildi "aaaa!" diye acı içinde inledim.

Vücudum titremeye, terlemeye ve yanmaya başladı. Yer yerinden oynadı, zemin parçalandı ve ben Esra Başaran olarak yaşadığım 25 yıllık hayatıma gözlerimi yumdum.

Hemde saniyeler içinde.

Acıdan titrerken babamın kan kustuğunu gördüm. Sanem ile Melek'in kokusu burnuma vurdu, her şeyi bulanıkta olsa duyuyor ama tepki veremiyordum. "canım!" diye bağırdı Sanem, ama yanımda olmadığını, aslında bunun halisünasyon olduğunu biliyordum.

"zorla tutuyorlar dı anca bıraktılar, kendine gel!" dediğini duydum, burada olmalarına imkan yoktu. Göz yaşları yüzüme düştü, solup giden buğday tenime...

Melek bana sarıldı, ya da belkide sarılmadı. "Esra anne gitme! Benim bir annem ile babam gitti sen gitme, canavar amca da gitmesin, gitmeyin lütfen!" diye yalvardı. Bunları gerçekten yaşamıyor olduğumu varsaysam bile canım yanıyordu.

Tepki verebilsem, ah bir sarılsam onlara... Mümkün değildi.

Şehadet getirmeye çalıştım, ölüyor gibiydim, kalp krizinin eşiğindeyken ağabeyimin bağırdığını duydum. "beni affet Esra!"

Seni ölüyor olsam bile affedemezdim ağabey, kendime hakaret edemezdim. En azından ölürken bunu yapamazdım.

Acı katlanarak artıyordu. Melek ile Sanem'in sesleri boğuklaştı, kalbim sıkıştı, nefesim kesildi, canım o kadar yanıyordu ki saçlarımı yolmaya çalıştım.

Ve ben Esra Başaran, soyadımın hakkını vermeden göçüp gittim.

Laboratuvar/ makinalara bağlı Esra.

Siliniyordu. Her şey herkes, ağaçların yeşilide denizlerin maviside. Annem gibi olan yıldızlar ve güneş, babam gibi olan Ay. Ertuğrul'un koyu kahveleri, masum anlarımız, yani çocukluğum, çocukluğumuz.

Annem, babam, Tahsin amca, Gülşen teyze, Nida teyze, Yusuf amca, Ayça, Kemal Osman, ağabeyim, çocukluk anlıarım, annemin her gün babama süslenmeleri, bana makyaj malzemelerinin nasıl kullanıldığını öğretmesi, topuklularını giyince kızması, gül gibi kokan parfümü, kızıl kahve saçları, kırmızı ve yeşil ojeli elleri, bize hem ekmek yoğurması ardından el bakımı yapıp oje sürmesi. Babam işten dönecek diye heyecanla beklediğimiz günler.

Okul arkadaşlarım, zorbalanma anılarım, kahramanım olarak gördüğüm ağabeyim, üniversite yıllarım, kurduğum hayaller, hemşire olduktan sonra içimde ukde kalan yazarlık mesleğini ele alma hayalim, yarım kalan kitabım, şimdiki arkadaşlarım.

Gelecek ile ilgili kurduğum hayaller, Ertuğrul ile kavuşma hayalim, onunla evlenmek, hatta bir çocuğumun olması hayali, belki bir kız, hepsi silindi. Bir yaş süzüldü sanki, canım çok yanıyordu, fiziksel acı değil zihinsel acı beni öldürecekti.

Her şey silindi, tek bir anı kalmadı, akıl unutsa da kalp unutmaz derler di ya, kalbimde unuttu, ben bir hiç oldum, hiç bir şeyim kalmadı. Hayata dair hiç bir umudum yoktu. Ölüyordum galiba. Esra ölüyordu.

Canım çok yandığı için çığlık attım, bağırdım, ağladım, acıdan bayıldım.

Ölüp ölüp dirildim yani vesselam.

Benden geriye küllerim bile kalmadı, ve nihayetinde ben, yok oldum.

Yazar kaleminden

Esra Başaran. Hayatı boyunca kendini hep bazı diğer insanlara muhtaç zanneden, sevdiği insanlara sıkı sıkıya bağlanan, elinde ki avucunda ki neyse onunla yetinen bir kadındı.

Küçücük yaşında annesini kaybetmesi onda zaten büyük bir travma bırakmışken, okulda ve gündelik hayatında yaşadığı zorbalık vesaire gibi büyük olaylar onu iyiden iyiye tüketmişti.

Gen kadının elinde nihayetinde bir parça anıları kaldığında pis nefisliler onlara bile gözünü dikti.

Kendince hayatta kalmaya çalışan bir kadın için bu yaşadıkları çok fazla ve ağırdı. Mesela ailesinden ve hatta sevdiklerinden geriye bir tek ağabeyi kalınca tümüyle ona sarılmış hayatını ona bağlayarak yaşamıştı.

Hayat her geçen gün Esra'nın yüzüne bir tokat daha çarparken kimseye olmadığı kadar acımasızdı.

Esra bilmezdi babasının kim olduğunu, kimlerden olduğunu ve gerçekte ne iş yaptığını.

Kimse bilmezdi Turan Albayın aslında kim olduğunu, Esra yaşadığı her şeyi tesadüf sanarken aslında bir çoğunu babasının kızı olduğu için yaşamıştı.

Sümeyye çakır.

Sümeyye tek başına başka bir esir kampındaydı. Dilsiz di ama ama duyabiliyordu. Askerler bunu farkettiğinde işitme engelli kişileri katletmek yerine onları da köle gibi çalıştırmak için Sümeyye'yi kullanıyorlar dı.

Bu esir kampında Sümeyye gibi dili kesilenler, zaten işitme engelli olanlar, görme engelliler ve belden aşağısı felç olanlar vardı.

Buradakilere "zaten engelli. " gözüyle bakıldığı için, bomba gibi patlayıcı silahları onlara taşıttırıyor, cepheye ilk onlar gönderiliyor du. Evet cepheye. Çünkü yunanlılar artık gerçekten savaşa hazırdı. Türkler henüz savaşa tam hazırlanmadıkları için onları hazırlıksız yakalayacaklardı.

Yada öyle zannediyorlar dı.

Sümeyye bir kasayı taşırken Türk olan ama vatanına ihanet etmiş iki askerin konuşmasına şahit oldu. "şafak sökmeden çökeceğiz enselerine."

Diğeri utanmadan "inşallah. " dedi "soyları sopları kurusun şerefsizlerin."

Sümeyye işin aslını bilmediği için duyduklarına inanamıyordu. Zaten şafağa ne kalmıştı ki?

Son yükte kamyona yüklenince araba hareket etti. O sırada ihanet eden askerlerden biri yanına geldi. "benimle gel, yemek pişireceksin." diye emir vermekle yetindi.

Sümeyye çıtını çıkramazdı. Bu kamp fazla sessizdi. O askeri takip edip uzunca bir yol yürüdü. Kamp çıkışında durdular. Bir araba yaklaştı, arazi aracı. İçinden çıkan asker, anahtarı diğerine verdi, Sümeyye ve bir kaç asker arabaya bindi.

Yolculuk rahatsız ediciydi. Askerler Sümeyye'ye edepsiz gözler ile bakıyor onu bakışları ile rahatsız ediyorlardı, şoför koltuğunda ki asker konuşmalarını kesip "az bekleyin." dedi "işini yapsın kadıncağız, sonra ne yaparsanız yapın." Sümeyyenin içini zerre endişe kaplamadı. Dualarına sığındı, ayetel kürsi okudu. "Rabbim beni korur. " dedi içinden. Korududa.

Tam iki saat boyunca yolculuk sürdü. Nihayet bir başka kampa geldiler. Herkes araçtan inip kamp alanına girdi. Sümeyye etrfa korku ile bakıyordu. Onca kalabalığın arasında bir sıcaklık hissetti. O sıcaklığa doğru gittiğini hissetti. Nedenini bilmedi. Kar tüm şiddeti ile yağıyor göz gözü görmüyordu.

Kara saçlarını rüzgar acımasızca savuruyor, görüşünü en kısığa indiriyordu.

Bir eve girdiler ama ev demeye binlerce şahit isterdi, yanmış kül olmuş bir evdi. Ardından mutfak kısmında yerden açılan bir kapağı gördü. İki asker güçlükle açmıştı o kapağı. İlk önce Sümeyye yi inmesi için ittirdler.

Merdivenlerden aşağı indikçe insanların acı çığlıkları kulaklarını doldurdu. Sertçe yutkundum. Burası leş gibi kokuyor du. Arkasından bir tabur asker indi, yerde çok fazla ölü vardı. Kopmuş beden uzuvları, ruhu bedeninden yeni ayrılmış cesetler.

Çocuk, kadın, erkek, yaşlı...

Kimseye acımamış öldürmüşler di.

Pislik içinde kalmış, mutfağa benzer hali kalmayan bir odaya ittiler onu. Yerde ölü bir kadın vardı. Nutku tutuldu tüm bu görüntülerden sonra. İhanet eden asker, "öldürüldü. " dedi. Sanki belli değilmiş gibi. "Biz ona pilavı lapa yap dedik, o tane tane yapmış."

Sümeyye olduğu yerde kilitlendi adeta. "sende pilav yapacaksın. Salçalı pilav. Eğer lapa olmazsa senide doğrarız." de si dehşet vericiydi.

Sümeyyenin gözünden tek damla yaş ile aynı anda heybetli bir ses duvarlarda yankılandı. Birsine eziyet ediyorlardı.

Kadıncağız tirtir titrerken bir çığlık daha duydu, sonra bir tane daha. Ağlayarak salçalı pilav yaptı, lapa kıvamda. Göz yaşları vardı bu pilavda. Demir taslara birer kaşık koydu. Mahkumların günlük yemeği buydu.

Odalara girip yemekleri dağıttı. En son bir oda kalmıştı. Elinde tepsi ile kapıda bekliyordu. Lider olduğu belli olan adam onu durdurdu. "onlar özel misafirlerim. Yemeklerini ben vereceğim." deyip elinden tepsiyi aldı.

Sonra pilava baktı "salçalı yap demiştim ama salçayı çok koymuşsun." aslında tam da kararında koymuştu. Adam eliyle pilavdan bir lokma alıp yedi. "iğrenç! Tadı çok güzel olmuç!" deyince bir kaç saniyelik sessizlik oluştu. Sümeyyenin kollarını iki adam kavradı. "bırakın onu." diyen liderdi. Yani Valtor.

"onu konuklarımın önünde öldüreceğim." derken günlük ve basit bir şeyden bahseder gibi bir tavrı vardı.

Sümeyye bu defa dehşete kapılmıştı işte. Ağlamak ve çırpınmaktan başka bir şey yapmıyordu, yapamıyordu. Asker, Valtor'a döndü. "bizim çocuklar onunla biraz eğlenecekti." adam "Hım" dedi "o zaman bu yemeği o götürsün, sonra eğlenin işiniz bitince bana getirirsiniz."

Adam bunu ciddiye almış Sümeyye yi götürecekken Valtor silahını çıkarıp Askeri vurdu. "benim oyuncaklarımla başka kimse oynayamaz." akıldan kırıktı.

Adamlar Kadını serbest bırakınca Valtor tepsiyi eline verdi. "bu ölmeyeceğin anlamına gelmez." diyerek kendini düzeltti. Sümeyye yalnızca titriyordu. Kapı açıldı, içeride siluetler belli oluyordu. Ürkek adımlar ile odaya girdi.

Sağ köşede, kapının arkasında bir sıcaklık vardı, başını o yöne çevirmesiyle tepsiyi düşürmesi bir oldu. Bu Metehan dı. Ve Mehmetçik timi. Metehan ile bakışları kesiştiğinde kalbi yerinden fırladı.

Ona koşup sarılmak istedi ama bir el kurşun sesi geldi. Valtor dikkatleri üzerine topladı. "kusura bakmayın, dramınızı böldüm ama, o pirinç paketi için kaç dolar ödedim haberiniz var mı? Bu oyuncak değil. Aç kalacaksınız."

Metehan gözlerine inanamıyor ama bir o kadar da inanmamak istiyordu. Sümeyye Valtora baktı, ölecekti. Bunu hissetmişti. Belkide hayatında ilk defa na mahrem birine sarılacaktı. Ama Metehan'a sarılmadan ölmek, tüm günahları işleyip tövbe etmeden ölmekten daha beter olurdu.

Koşarak önünde diz çöktü, sımsıkı sarıldı. Metehan ellerini tam kavuşruramasada mümkün olduğunca sarıldı. "Sümeyye, " diye fısıldadı. "gerçek misin?" yanağına bir öpücük kondurdu. Aynı karşılığı Sümeyyeden de aldı.

Metehan vakit kaybetmeden "seni seviyorum, " dedi "hakkım yok belki, ama çok seviyorum." Sümeyye burnunu çekti. Onun konuşma gibi bir lüksü yoktu, "bende seni seviyorum." diyemedi. Sadece diğer yanağından öptü.

Valtor bu sahneye karşılık yüzünü ekşiterek Sümeyye yi çekip aldı, aldı ama zorla aldı. Metehan ona sımsıkı sarılmıştı. Gücü yettiğince bırakmadı ama kelepçeler... Aralarında az bir mesafe vardı ama birbirlerine ulaşamıyorlar dı.

Valtor Sümeyye yi saçlarından yakaladı. "beni öldürme diye yalvarırsan seni onun yanına bağlarım." Sümeyye öylece baktı. Gözünden sicim sicim yaş boşalıyordu. Metehan "başını dik tut." dedi. "içinide ferah tut, hiç bir şey yapamaz."

Valtor silahın tetiğini çekti, "yalvarsana! Çok mu gururlusun yoksa?"

Sümeyye sadece ağlamasını durdurmaya çalıştı. Şehadet getiriyordu. Bir yandan ölmemek için dua ediyor, diğer yandan şehadet getiriyordu. Gözlerini sıkıca yumdu.

Çünkü zalimler mazlumun gözünde gördükleri çaresizlikten güç alırdı.

Gözlerini yumdu ve kocaman gülümsedi. Ömrü boyunca son nefesinde şehadet getirmeyi dilemişti. İmanlı gitmek, tertemiz kalmak istemişti. Silah anlına dayandı.

Metehan günler süren sessizliğini bozup "Sümeyye!" Diye haykırdı. Valtor Metehan'ın gözlerinin içine baktı "Türklerin silah deposu nerede? Soruma cevap ver, sevdiğin kurtulsun." gibi bir seçenek sundu.

Bu ikisi içinde bir seçenek değildi elbette. Metehan hiç bir zaman sıcak bir aileyi, mutlu bir yuvayı hayal etmemişti. Çünkü bilmezdi, babamı onu evden kovmuştu, sokaklarda ya da evinin önünde yaşardı. Ama Sümeyye ile bir yuvanın hayalini kurdu. Ve hatta belkide minik bir erkek çocuğu... Yaşayamadığı herşeyin yaşatacağı bir erkek çocuğu. Gül bahçesi misali bir eş.

Bunlar Metehan için haram gibiydi. Ama vatan aşkı sevdasından büyüktü. Söylemezdi, çaresizce sevdiği kadının ölümünü izleyecekti.
Başını öne eğdi. "hakkını helal et Sümeyye." diyebildi. Onunda istediği buydu, Metehan vatanına ihanet edip deponun yerini söyleseydi gözü açık giderdi.

Odaya aniden biri daldı, kapı kapandı ve sessizlik oluştu. Sümeyye korkudan inleyebildi ama hala nefes alıyordu. O zaman ne olmuştu? Valtorun boynu kırılmış yüz üstü düştüğünü gördü. Dili olsa tutulurdu.

Gelen Çeşminaz'dan başkası değildi. Sümmeye'nin buraya gelişi ile o da askerlerin yardımıyla gizlice bagaja binip gelmişti. Plan başlıyordu.

Valtora tip ve heybet olarak benzeyen bir Kemal Osman vardı, Valtor'un maskesini çıkarıp Kemal Osmana taktı "Selçuk komutanım. Kusura bakmayın, Sümeyye işimi zorlaştırdı. Sürekli boyun eğip durdu. Buraya daha öncede gelebilirdik!"

Bir yandan Kemal Osmana maskeyi geçirdi, herkes plandan haberdar dı ama Sümeyye ne olduğunu anlamıyordu, işaret dilini değilde elleri ile harfleri göstererek cümleler kurdu. "ne oluyor?" diye sordu.

Metehan elleri ile harfleri kullanarak cevap verdi. "bu kurulu bir plandı, ama böyle olacağını pek sanmıyorduk." Sümeyye'nin kaşları çatıldı. "ölebilirdim!" Metehan elini duvara üç kere vurdu "Allah korusun, deme öyle!"

Sümeyye Valtor'dan anahtarları alıp önce Metehanı çözdü, Fathi'e stres anı esprileri yükleniyordu "yenge hanım, ne kocamcı çıktın, sen de az değilsin ha! " diye fısıldadı.

Sümeyye öfke ile ona döndü "ne dedim ki ya?" deyi verdi Fatih, ve onu savunan Şeyma'ydı. "o böyle birisi biliyorsunuz. Kızmayın ona."

Sümeyye önüne dönüp Metehanı çözdü, Metehan başını yukarıya kaldırıp ona içli içli baktı, Gül çevresini çok özlemişti. Selçuk öksürme zorunluluğu hissetti. "Biz çıkalım Metehan, sizin işiniz vardır." derken iğneleyici olan ses tonu Metehanı anın büyüsünde sıyrıp tek olmadıklarını farkettirdi. "estağfurullah komutanım." derken mahçup olmuştu.

Sümeyye sadece Gülsüm ile Şeymayı çözdü, erkeklerin bir çoğuna karşı artık nefret besliyprdu, belki bu duruma Metehan bile dahil olabilirdi. Buna isyan eden Bora oldu. "hani bize?"

Gülsüm kalkıp Gökpınar'ın ona uzattığı başörtüyü başına doladı. Ardından Borayı çözmeye başladı, Bora ise sadece sırıtıyordu. "böylesi daha iyi oldu, eyvallah Sümeyye bacı." yanlış bir cümle kurduğu için Gülsümden şamar yedi. "ne var be gülo?"

Gülsüm hışımla Selçuk komutanını çözüyordu, tüm bunlar olurken avukat ne mi yapıyordu? Uyuyordu!

Uyanır gibi olmuş sonra geri uyumuştu. Ne yani? Güzellik uykusunu da mı almayacaktı kadıncağız? Hem uyumayınca göz altlarında torbalar oluşabilme tehlikesi vardı.

Selçuk intikam vaktinin geldiğini hissediyordu, Feriha'nın dibine girip "yuh!" diye sitem etti. Kadın sıçrayarak uyanıp etrafa bakındı. "n'oluyor ya?" Sorusu Selçuk'a komik geldi. "son durak," dedi, "son durak Cehennem sokağı, tüm yolcular insin." Feriha hemen dik başlılığını kuşandı, "Melekler cehenneme giremez, sana cennetten bir bardak şarap yollayabilirim ama."

Herkes prangalar dan kurtulunca Selçuk "sözün olsun. " dedi.

Feriha ise başını sallayarak onayladı, eğer bu cehennemden sağ çıkarlarsa o bir bardak şarap sözü olacaktı.

Çeşminaz cebinden minik bir torba çıkarıp "Sümeyye, " diye fısıldadı, acele etmeleri lazım dı. Sümeyye yanına gidince sweetinin altından o torbayı yerleştirip susturucu taktığı silahı çıkarttı. "torbanın arkasında çelik ve çok sağlam bir koruma var, bir el ateş edeceğim, sen ölmüşsün gibi davranmalıyız, hepiniz harap olmuş gibi ağlayın, seni dışarıya ölülerin yanına atacaklar, sende onlar gidince sokağın köşesinden dönüp sarı tabelalı dükkanın önündeki arazi aracını alıp şoför kısmında bekle tamam mı? "

Sümeyye, hiç tereddüt etmeden bunu kabul etti. Vatanı için bir şeyler yapabiliyor olmak gurur vericiydi. Bir el ateş adince torbadan kan gölü akmaya başladı, cebinden bir fondöten çıkarıp sünger yardımı ile tüm yüzüne sürdü, cildi cansız görünmeliydi.

Şeyma fondötene eski bir arkadaşını görmüş bakıyordu, "işiniz bitince bende kalabilir mi?" ve ekledi
"lüütfeeennn! " Selçuk sövmek için ağzını açtığında Çeşminaz fondöten ile ruju ona verdi. "bir tek bunlar var, bazen böyle şeyler için ihtiyaç oluyor, ama bir damlasını bile boşa harcarsan seni şişe geçirip kızartırım Şeyma!" kadın başını usulca salladı, kırmızı bir ruj ve göz altı kapatıcısydı bunlar, "fondöten değil ki bu, daha iyisi, kapatıcı!" Selçuk sövmemek için zor tuttu kendisini. "biri şunu sustursun yoksa onu arkamda bırakıp imdat çığlıkları aşliğinde kaçacağım."

Kemal Osman maskeyi takıp Valtor gibi giyindi. Kendi üstlerinde ona giydirdi ve Çeşminaz bıçak ile Valtor'un yüzünü parçaladı, böylece tanınmaz haldeydi, Metehan, Sümeyye bu vahşet görmesin diye yüzünü göğsüne gömmüştü.

Herkes prangalar bağlıymış gibi yere geri çöktü,Gökpınar Sümeyyeyi kucakladı, Kemal odadan çıktı, herkes ağlıyormuş taklidi yaparken Selçuk çıt çıkarmıyordu, Metehan bu ihtimali düşünerek kendini gerçekten ağlatmıştı. "komutanım ağlayın," dedi "burada sevdiğim kadın ölmüş." Sümeyye göz devirdi. Ve gözlerini kapattı.

Selçuk "ıhığğ" diye ses çıkardı, biraz daha kendini zorladı. "ıhı ıhı ıhığğ" bu işe avukat Feriha'nın el atması lazım dı. Ona döndü "Burada hem cinsim masum iken katledildi ve sen ağlama zahmetine bile girmiyorsun! Nereden senin erkekliğin? Nerede senin vicdanın? Gözlerinin önünde masum bir kadın son nefesini verdi! Sen anca uyu!"

Selçuk önüne döndü, öldürülen Sümeyye için çok sinirlendiğini falan sansalar daha iyi olur du, Çeşminaz çubuk kıraker Sümeyyeyi kucağında taşıdı, Kemal ise girdiği rol icabı adamlara Sümeyyeyi götürmeleri için bir işaret verdi.

Tüm ölüleri attıkları çıkışta bulunan yere Sümeyyeyi atıp geri döndüler, Kemal sesini biraz daha kalınlaştırarak Valtorun sesini taklit etti, o şerefsize gerçekten de benzemesi can sıkıcıydı.

"misafirlerimi geziye çıkaracağım, tasma var mı?" Diye sorduğunda adamlar ciddi manada tasma çıkarıp getirdiler. "efendim, Kraliçe esrileri dışarıya çıkarmak yasak demişti." demeye cüret eden askeri tek tabanca ile alnından vurup öldürdü. "kraliçe de kimmiş? Burada benim kurallarım geçer! " deyip tasmalar ile birlikte kaldıkları çilehaneye geri döndü, tasmaları boyunlarına yalandan bağlarken sıra Selçuk'a geldi, "müsaadenizle komutanım." derken bile sesi titriyordu, "hele bi şu olaylar bitsin, ölmezde sağ kalırsak bunlar burnundan fitil fitil gelecek Kemal!" diye fısıldadı.

Korku ile tasmalarını bağladı, hepsi kuzu gibi sıraya dizilip ölen arkadaşları için ağıt yaka yaka dışarıya çıktılar, çıkışa az kala alarmlar çaldı. Hepsi aynı anda "hassüttür!" diye kuvvetli bir küfür etti, yunanca bir şekilde alarm veriliyordu.

Tim tabana kuvvet kaçmaya başladılar, elbette boş durulmamaış ateş açılmıştı, Sümeyye ise her ihtimale karşı arabanın her yerini kontrol ederken bir kağıt bulmuştu, "arazi aracı gibi görünse de bu bir tank, kurşun geçirmez, onunla tadilatta olan en arka sağ duvardan içeriye dalabilirsin, birilerini ezmekten korkma!"

Sümeyye ise okuduğu kağıtta yazanı yapıyordu, arabayı bir çocuk mu sürüyor? Sorusu akıllara geliyor olsada, şaka gibi ama Sümeyye o arabayı sürüyordu!

Tim kapıları hızla açıp araca bindi, Sümeyye deli gibi araç sürmeye devam ederken herkes silahlarını kuşanıp ateş atmaya başladı, camlarda yalnızca içeriden açılabilen minik bir yuvarlak vardı, bir tüfeğin ucunun çıkabileceği kadar.

Sümeyye alandan çıkmaya çalışıyorken tim de elinden geldiğince tek kurşun tek ölü kuralında ilerliyorlar dı.

Sümeyye sonunda alandan çıkmayı başardığında gaza daha da yüklendi, eli biraz alışmıştı, onların tarif ettiği yollardan geçtiler, bu sırada diğer timler kamplara baskın yapıyor esirleri kurşun geçirmez tırlar ile tahliye ediyorlar dı.

Düşmanların savaşa hazırlıksız zannettiği Türkler gümbür gümbür geliyordu, yüreklerine şehadet, kanlarında cesaret var dı.

Tim karargaha giderken çoğu asker siperlere geçmişti, tanklar ve diğer savaş aletleri de vardı ama sıcak çatışma asıl şimdi başlıyordu.

Bundan sonrasında silahlar konuşacaktı, şehitler, gaziler, ve yeniden kazanılması gereken bir vatan var dı.

Gencinden yaşlısın herkes tek yürek olmuş, elinden geleni yapıyor olacaktı. Ve unutulmamalıydı ki Zafer, Allah'a inananların dı.

Diğer şehirlerde değilde daha çok sınır kapımızda olan düşmanlar temizlenmeye başlanmıştı. Kars şimdilik temizşenebilen ilk şehirdi.

Azerbaycan en güvenli bölge olduğu için kurtarılan Türker oraya gönderiliyor askerle oradan gelip Türkiye de savaşıyordu.

Bazı ülkeler ise bu savaşta Türkiyeyi haklı buldukları için gayrı resmi bir şekilde Türkiyeye ve Türkülere yardımlarını esirgemiyorlardı.

Beeeeeennnn geeeeeeellldiiiiiimmmmm

Sezon finaliyle karrrrrşrınızdayımmmmmmmmm

Nasıl buldunuzzzzzzzz

KURGU sizce nasıl bir hal alacak?

Lütfen mantık hataları gibi benim fark edemediğim ama okurlarım olarak sizlerin fark ettiği şeyleri benimle bu paragrafın yorumlarında paylaşın kş kendimi geliştirebileyimmmmmm

Oy ve yorumlarınıza muhtaçziiiiiii

Devam edecek...