7. bölüm · ESRA
7. Bölüm - Bela Geliyorum Demez -
Yeni bölüme hoşşş geldinizzzzz ellllllmalı turrrtalarrrr
Bölüme başlamadan önemli bir not bırakıyorum buraya lütfen okuyun çünkü hikaye akışı ili ilgili önemli bir şey söyleyeceğim!
Arkadaşlar çoğu kişi fark etmemiş ama Hızlı ve imanlı kitabım ile Esra kitabım bağlantılı bir kitap, okurlarım iki kitabımıda okumadığından kaynaklanabilir
Ama elbette kimse Hızlı ve imanlı okumak zorunda değil, o mafyatik bir kitap bu da tam askeri kurgu değil!
Ertuğrul ile orada bir karakter kardeş bu yüzden sonlara doğru mutlaka karşılaşacaklar, e bunlar kardeşse aynı dünyada yaşıyorlarsa burası normal orası anormal olmaz
Nasıl desem distopya tarzı bir kitap, çok değil ama azıcık
Bu kitapta bahsi geçen kişi kurum ve kuruluşlar Tamamen hayal ürünümdür gerçekliği yansıtmaz!
Siz bölüme kaçabilenziiii
O günün üzerinden tam iki hafta geçmişti, hala yemek yemekte çok zorlanıyordum, hatta su içmek bile mide bulandırıcı geliyordu. Ağabeyim son günlerde git gide kötüleştiğimi görünce bana izin almamı söylemişti ama alamazdım.
Sanem, hastaneye saçı başı dağınık girdi, çok acelesi var gibiydi, öyle koşturmuş olmalıydı ki yanıma ulaştığında nefes nefese kaldığından dolayı bir dakika boyunca konuşamamış nefesini düzenlemeye çalışmıştı.
"Esra, çabuk televizyonu aç! Çabuk *****Heber kanalını aç!" dedi, sorgulamama izin vermeyen ses tonu yüzünden sessize alınmış televizyonun kumandasını alıp haber kanalını ve sesini açtım, herkes Televizyona yöneliyordu.
Ama spiker beni şaırtmıştı, "herkese 'günaydın' demeyi çok isterdim efendim, ama bu sabah gün aymadı,ben &*****gazetesi spikeri Ayça Kalander, günün en sıcak gelişmeleri ile karşınızdayız. "
Şok ile ağzımı açtım, ama dinlemeye devam ettim, ağabeyimide arkamda hissettim, ona dönüp baktığımda o da bana boş boş baktı, galiba önemli bir şeyler olmuştu, yoksa hiç bir spiker bu şekilde program açamazdı.
"Cumhur başkanımız Sadık Bayrak, saraya düzenlenen saldırı sonrası hayatını kaybetti, Eşi Selma Bayrak ise intihar etmiş şekilde bulundu, saray görevlileri ve korumalarının naaşları cenaze sahiplerine teslim edildi, bu nedenle iki hafta yas ilan edilmesi bekleniyor lakin meclisten henüz bir haber alınamıyor, Allah cumhur başkanımıza rahmet eylesin, mekanı cennet olsun."
Herkes şok içinde birbirine baktı, kimseden çıt çıkmazken yeniden ekrana kitlendik.
"Ankara mahkemesi, Sulh ceza hakimliği tarafınca, instagram, Facebook, X, tiktok, WhatsApp ve bunlar gibi bir çok uygulamaya erişim yasağı getirildi."
Herkesten şaşırma ve hoşnutsuzluk nidaları yükselirken, Ayça konuşmaya devam etti.
"son dakika gelişmelerine göre,
tüm vatandaşların evlerinde bulundurdukları, Kitap, ansiklopedi, defter ve hatta eğitim öğretim kitaplarıda dahil olmak üzere, kağıt ve kağıda dair herşeyi, en yakın karakola 13 saat içinde teslim etmesi emredilmiştir."
Artık herkes gibi bizde dehşete kapıldık, buda ne demek oluyordu şimdi? Hangi dangalak böyle kararlar alıyordu ve kimse ona itiraz etmiyordu?
"Doktor, Hemşire ve polislerde dahil olmak üzere, tam 14 saat sonra başlayarak 1 hafta sürecek sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, bu süre zarfında değil dışarıya, balkona bile çıkan vatandaşlara idam cezası emri gelmiştir. Aziz Türk halkı-! "
Yayın bir anda kesildi, ama Ayça'nın bir şey söylemek istediği çok barizdi.
Ben şoktaydım, herkes gibi dehşet içerisindeydim, ekranda beliren adam ürkütücüydü, yüzünde plastik joker maskesi vardı, sesi robotik geliyordu.
"Türker! Bana kralım demeniz yeterli, siz şimdi cahilsiniz başka dil anlamazsınız diye bu dilden konuşuyorum, yoksa size söyleyeceklerim var. "
Ekrana nefret dolu bakışlar döndü.
"canım istediği için bazı kurallar koydum,
1 Türkçe konuşmak yasak
2 Türklüğe dair konuşmak yasak
3 size zorunlu kıldığım, yap dediğim her şeyi yapacaksınız, yoksa ölürsünüz, bu kadar basit, şimdiden söyleyeyim, sonra ben duymadım bilmiyorum olmasın. "
Biri sinirle kumandayı televizyona fırlatacakken onu zorla durdurdular.
"bundan sonra herkes İngilizce konuşacak, çünkü Yunanca konuşmaya layık değilsiniz,"
Kahkaha attı ekranda bir fotoğraf belirdi, başörtülü dünyalar güzeli bir kadın vardı.
(arkadaşlar bu kadın hızlı ve imanlı'nın baş rol kadını Aymira'nın rol modeli, o kitabı okırasınız tam tanıyabilirisniz Aymira'yı💋)
"bu kadın... O benim kırmızı elmam, siz Türklerin tabiriyle hedef kızıl elma, kırmızı bültenle aranan bir kadın, onu gördüğünüz yerde yakalayıp bir polise yada yetkiliye teslim ederseniz özgürce yaşama şansını elde edersiniz, Good afternoon slaves. "
Yavaşça arkama döndüm, ağabeyim ile göz göze geldik, dehşet içerisindeydik, "olamaz. " dedi ve insanlara yöneldi, "tüm bunlara boyun eğemeyeceğiz,"
Aralarında genç bir delikanlı vardı, takriben 18 yaşındaydı. "ne yapabiliriz ki?" diye sorunca ağabeyim sesini yükselterek cevap verdi "o kitaplar, ansiklopediler ve daha bir çok şey, onun eline vererek Türkçe yazan her hangi bir şeyi kirletemeyiz, gerekirse yakarız ama yazımıza, tarihimize, namussuz eli değidirmeyiz! Bunu böyle bilin ve yayın!"
Herkes ağabeyimi haklı bulduğunu belirten şeyler mırıldandı, bende ona gururla baktım, herkes yavaş yavaş kendi işine yöneldi, Albayın yanına gittim bir müddet sonra, uyanmıştı.
"su." dedi zorla, konuşmakta zorlandığı için değil benden pek hoşlanmadığı için, ona suyunu verdikten sonra yanındaki sandalyeye oturdum. "size çok kötü haberlerim var Albay, birincisi bu gün taburcu oluyorsunuz ve ne yazık ki beni bir daha göremeyeceksiniz, çok üzüldünüz değilmi?"
Öfkeyle bakıyordu, "ikincisi de, bu gerçekten kötü bir haber-"
"duydum, biliyorum. " diye tersledi beni. Günler sonra ilk defa benimle konuşuyordu, "yeniden askeriyeye dönecekmisiniz?" diye sordum, "elbette. " gibi kısa bir cevap aldım, ama ben biraz konuşturmak istiyordum. "benim Ertuğrul Kalender diye bir ark- yani tanıdığım var, siz onun timinin olduğu, yakınlardaki askeriyenin albayı mısınız?"
"çok konuştun çık. " diye bir emir alınca bir asker gibi hazır ola gelip, "emredersiniz albayım!" dedim ve odasından çıktım, demek ki onların albayıydı, albayıda kendisi gibi gıcıktı, ama en azından Albay bir nebze olsun sevimliydi.
Sanem, ben ve ağabeyim, Mert hocanın odasında toplanmış, durum değerlendirmesi tarzında kendi aramızda minik bir toplantı yapıyorduk, zira yalnızca 46 dakika 18 saniye önce duyduğumuz haberleri sindirememiştik.
Mert hoca derin bir nefes alıp verdi. "Alabaya donör olan asker ameliyattan önce bana, Albay çok önemli biri, ben ölürsem bir kişi ölür, o ölürse bin kişi, yalvarırım yaşaması için elinizden geleni yapın demişti, demek ki bu olaydan askerler falan haberdar. " dedi.
Ağabeyim söz aldı bu seferde. "Bu... Bu inanılamaz, kabul edilemez bir durum, baksanıza insanlar nasıl bir telaş ve korku içinde, kim bilir kaç yıldır bu operasyona hazırlanıyorlar, Allah bilir İçimizde kaç tane adamları var?"
Bir müddet süren sessizliği ben bozdum, "Bence Türk askeri, ordusu her neyse onlarda böyle bir darbeye mutlaka hazırlıklıdır. "
Sanem saçını kulaklarının arkasına sıkıştırdı, "madem böyle bir örgütün varlığından haberdarlar veya buna hazırlıklar, neden Cumhur başkanının katledilip eşinin intihar süsü verilerek öldürülmesine izin verdiler? Ve eklemeden geçemem onca saray askeride şehit olmuş, ruhları şad olsun. "
Cevap Mert hocadandı, "belki asıl Örgütü, başa Sadık Bayrak ve eşi getirmiştir? Bir anlaşmazlık yaşanınca ekrandaki canavar onları öldürmüştür yada ihanet etmiştir?"
Buda bir müddet sessizliğe neden oldu.
O sırada açık camdan içeriye tanıdık bir ses yayıldı. "bunu yapmam! bayrağımı indirmem!" diye sinirle kükreyen bir adet Ertuğrul Kalender sesi. Hemen camı açıp aşağı baktım, timi ile birlikte gelmişti ve telefonda biri ile konuşuyor hatta tartışıyordu.
Timde tanıdık olan Gülsüm ile göz göze geldik ama o başını hemen çeviridi, kıvırcık saçlı esmer kızda benimle göz göze geldi ama öpücük yollamayı tercih etti, içimden bu davranışı sorgulasamda dışımdan kızı kırmamak için samimi bir şekilde gülümsedim.
Ağabeyim enseme silleyi indirince korkuyla ona döndüm, "Ertuğrul'un sesini duyunca camla bütünleştin bakıyorum?" hazır cevap kişiliğime şükrettim. "Seninde sabah Ayça'nın sesini duyunca gözlerinde kalp işareti oluşuyordu. "
Bir tanede omuzuna yapıştırdı, "sus kız, ne edepsiz konuşuyorsun sen? Kalenderlerin canı cehenneme. " kocaman bir kahkaha patlattım, sesim muhtemelen aşağı gitmişti. "amerika dizilerini fazla kaçırmışsın sen ağabey, dün gece yatmadan Hızlı ve öfkeli mi izledin sen?" ve bir kahkaha daha attım, zavallıcık sinirle önüne dönüp bir dal sigara çıkarınca b*k görmüş gibi yüzümü ekşitip odayı terk ettim, beni çok iyi tanıyor odadan def olup gitmem için sigarayı kutusundan çıkarmanın yeterli olduğunu biliyordu.
Ellerim cebimde bakışlarım önde yürürken duvar gibi sert bir cisime çarptım, kafam çok acımıştı, başımı kaldırdığımda çarptığım şeyin duvar değil, komutan bozuntusu olduğunu gördüm, sigara kokusunu ona tercih ederdim.
Bir adım geri çekildi, tek kaşım havalandı, haklı bir sorum vardı. "benim bölgemde ne işin var senin?" buz gibi kahveleri yeşillerimi buldu. "Ben bir askerim, görevim öyle icap ederse fare deliğine bile girebilirim, benim için sınırlar yoktur. "
Kollarımı bir birine doladım. "umarım bir gün öyle icap ederde, girdiğin fare deliğinde seni atıştırmalık niyetine yerler ve senden kurtuluruz!" tek temennim değildi, ama ilk üçde yeri vardı.
"Bak Esra, konu ciddi, Albayımı görmeye geldim, sen ilgileniyormuşsun, beni Albayıma götür. "
Önüme gelen bir saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdım. "bir şartım var, kabul edersen götürürüm." arkasını döndü, "söylemeyecekmiş arkadaşlar, tüm odaları teker teker gezin ve Albayın odasını bulun! " koluna bir cimcik attım, "çek o emri geriye marul!" yıllar sonra sinirden kaynaklı dudaklarımdan dökülen marul kelimesi bana çok garip hissettirdi. O ise sinirden patlıcana dönecekti. "Ne marulu kızım? Götürsene Alabaya, bu neyin inadı?"
Ona olan nefretimden dolayı bulduğun her fırsatta ona eziyet etmek istiyordum ama cidden istenmeyen ot dibimde bitiyordu, arkamı döndüm ve Albayın odasına doğru yürüdüm, onlarda peşimden geliyordu, kapıyı tıklayıp içeriye girdiğimde Albay çoktan üzerini giymişti, beni görünce, "yine mi sen?" diye bir isyanda bulundu, beni hiç sevmemişti, oysa ben dünyanın en mükemmel kadınıydım, Adriana Lima, Megan fox, Kylie Jenner, Kendall Jenner yanımda halt etmişti.
Sinirlenince hep yaptığım gibi sinirle soludum, "evet Albay, yine ben, beni bu kadar çok sevdiğinizi belli etmeyin, etrafımdaki insanlar beni kıskanıyor(!)"
Albay önce bana sonra arkamda kalan time baktı, "ne laubali bir hamşiresin sen?" Ertuğrul ile göz göze gelince "Kalender!" diye yükseldi. "Böyle insanlarla arkadaşlık mı ediyorsun sen?!"
Hayırdır, bu moruk kime laubali diyordu? Kimse bana laf söyleyemezdi, çingeneydim ben, gerekirse cart diye ağızlarını yırtardım, Ertuğrul bozuntusu ağzını açmış konuşacakken lafını kestim.
"askeriniz benim gibi bir zat-ı şahane ile arkadaşlık yapamadığı için karaktersiz kalmış, Albay olmasanız soluğu karakolda alırdık. "
Albay bana ölümcül bakışlar gönderirken bir kaç dosyayı masadan alıp odadan çıktım, belki hayatımı bile kaydırabilirdi, Albaydı sonuçta, bu kimin umurundaydı ki? Benim umurumda değildi en azından.
(bu sahneleri yazarken aklım şey çalıyor, Asaletim fakir ruhunla kıyaslanamaz, seninle yan yana mı asla kapsayamaz, ki ben sizin gibi değilim çapulcu! Hiç biriniz bu güzelliğimi yok sayamaz)
Sevgili ballı böreklerim biraz Ertuğrul Kalender anlatımıyla hikayeyi okuyacağız, Esra biraz görevini yapsın 💋
Ertuğrul Kalender
hastane odası
Esra'nın çıkmasıyla Turan Albay bana döndü. "tam iki hafta bu çatlağa katlandım! Kim bu hemşire?"
Yutkundum, galiba Turan Albayın damarına fena basmıştı, "Esra Başaran, Albayım. "
"daha detaylı bilgi istiyorum asker dos-"
Esra hakkında bildiğim ne varsa bir anda şakıdım. "Esra Başaran, doğum yeri Şırnak, doğum tarihi 15.01.1999 Anne adı Yıldız, Baba adı MEHMET, babası şehit, anneside vefat etti. "
Albay bana boş boş baktı sonra odadan çıkıp gitti, ben ne saçmalamıştım böyle? Sinir tepeme nüks edince arkama döndüm, tim beni görünce dağıldı hemen, ama Selçuk şeref yoksunu gülüşüyle yanıma doğru geliyordu, hatta gelmişti bile!
Benimle uğraşmak istediği zaman hemen karadeniz kanalına geçiyordu. "ne oldi sana? ne oldi boyle?" dedi muzur çıkan bir ses tonuyla, net oldum. "si**** git devrem. " gülmemek için kendini zor tutuyordu, "nasi bir arkadaş ise bu?" diye sordu manidar bir sesle, tüm öfkemle ona döndüm. "çocukluk arkadaşım bu kadar!" hafiften sırıttı, "geçmişiniz var yani?" ensesine silleyi çakınca komutanı olduğumu hatırladı. "ben arkadaşlarımın yanına gideyim komutanım!" asker selamı verip yavaş adımlarla diğerlerinin yanına gitti.
Merdivenlerden inerken köşede Esrayı gördüm, arkadaşlarına elinde tuttuğu bir ruju gösteriyor ve heyacanla bir şeyler anlatıyordu, bu kız gerçek olamazdı! Az önce ülkenin bok yoluna gittiğini öğrenmiştik, ama küçükken yaptığı gibi dünya yansa si*lemiyordu, tek derdi makyaj ve topuklulardı, bu halde bile...
Etki alanından kaçmak için hastaneden koşarcasına uzaklaştım, ne demişti o, "marul" demişti değilmi? Küçükken saçlarım şimdi olduğundan daha az kıvırcıktı, ıslanınca marula dönerdi, nefret ederdim kıvırcık saçtan, büyüdükçe dahada kıvırcık oldum, geçmişte yeşil, şimdide bordo olan berem gizledi saçlarımı, çoğu zaman üçe dörde vurur kurtulurdum o iğrenç görüntüden, fakat son zamanlarda kesmeye vakit bulamadığımdan iyice uzamıştı.
Konu saç mıydı anasını seveyim? Ülke ile beraber bende elden gidiyordum! Askeriyeye yürüyerek gittik, çünkü Selçuk, Albayı benim arabayla askeriyeye götürmüştü.
Yolda yürürken Şeyma aniden cırlayınca hepimiz durduk, sürekli bağırıyor cırlıyordu, Fatih yanına gitti, "ne oldu Şeyma?" diye defalarca sordu ama Şeyma cevap vermedi, ben gittim bu sefer yanlarına, "Şeyma ne oldu? Söylesene!" diye kızınca elini alnına koydu. "Komutanım... Zara Türkiyeden çekilmiş! Mağazalar kapanmadan indirim başlamış!" sinirden çenem seğirirken Fatihe döndüm, "Zara Sivasta değil mi? Ne çekilmesi, ne indirimi?"
Gülsüm kıkırdadı. "Komutanım, Zara dünyaca ünlü bir kozmetik alış veriş mağazası, savaş nedeniyle ülkemizden çekiliyormuş."
Derin bir sessizlik oluştu, hepsi dudaklarını birbirine bastırmış gülmemek için direniyorlardı.
"kaybolun gözümün önünden!" diye emir verince "emredersiniz komutanım!" deyip koşarak ters yönde ilerleyip gözümün önünden kaybolduklarında bende sonunda kendi işime döndüm.
Sadece komutanlar ve üst rütbedekilerle bir toplantı yapılacaktı, hızlı adımlarla kalan beş dakikalık yolu aşıp askeriyeye geldim, başım dik kaşlarım çatıktı, aynı hızlı adımlarla toplantının yapılacağı odanın önüne geldim, kapıyı tıklamadım çünkü benden önce kimse toplantı odasına gitmezdi, her zaman ki yerime oturup bir dosya aldım ve incelemeye başladım.
KURT OPERASYONU
Kurt, Türklüğü temsil ediyordu. Ve bu savaş, insanlığa değil Türklere açılmış bir savaştı, biz ve bizim yıllarımızdan bu yana eğitilen tüm Türk askerleri daha donanımlı, daha zor, daha meşakkatli bir eğitimden geçmişti, en basitinden bir örnek, ana dilimiz gibi konuşabildiğimiz 9 dil öğrenmiştik, bu savaşta yalnızca Türkiye değil tüm Türk alemi tek yürekti.
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. bu 7 bağımsız Türk devleti Türkiye çatısı altında toplanmıştı, ayrıca Doğu Türkistan'a yardımda bulunmuş savaşı kazanmıştık, onlarda bizimleydi, hepimiz Türk'tük ve tek bir gayemiz vardı, o da Türk'ün gücünü Bize karşı gelenlere yeniden göstermek.
Bir çok gizli üs, bir çok ajan, akla hayale sığmayacak bir çok proje, gizliden gizliye yıllardır sürüyordu, peki Cumhur başkanını katledip ülkenin başına nasıl geçtiler diye sorduğunuzu duyar gibiyim, Cumhur başkanı bir haindi, aslında tek amacı Tüm Türkleri bir araya toplamak ve Ölüm örgütünü başa geçirip Tüm Türklerden sonsuza kadar kurtulmak istiyordu ve biz bunu yalnızca bir gün önce öğrenmiştik, ölümü hepimize sürprizdi.
Akıbetimiz ne olurdu şimdilik kesin bir şey söyleyemiyordum, kapı tıklandı, başımı dosyadan kaldırıp kapıya baktım, kapı açılınca içeriye Turan Albay girdi, hemen ayağa kalkıp asker selamı verdim. "otur evlat. " dediğinde o da kendi yerine oturdu, tekrar yerime geçtim ve Albaya döndüm.
"bakıyorum da her zamanki gibi tam vaktinde yerindesin?" garibime gitti bu soru, "bir değişiklik mi olması gerekiyordu Albayım?" o da kendi önündeki dosyayı aldı. "aşk başka iş başka diyorsun. " dediğinde dumura uğramış gibi kalakaldım.
"estağfurullah Albayım aşk falan yok, yanlış anlaşılmaya mahal verdiğim için kusuruma bakmayın. " dediğimde dosyaya bakarken beni cevapladı.
"aşık olmasan iyi olur komutan, sen bize çok lazımsın. "
Şimdilik bir şey sormadım, nede olsa toplantıda söylerdi, sırayla herkes toplantı odasına geliyordu, Binbaşı Kalem, Tuğgeneral Dağlarbaşı ve Korgeneral Demirci bile bu toplantıya katılmıştı, herkes yerini alınca Turan Albay toplantıyı başlattı.
"Binbaşı Kalem, olayı özetle! " Binbaşı ayağa kalkıp hazır ola geçti. "emredersiniz Albayım! " dedi ve tahtanın önüne geçti, böylece herkesi karşısına almış oluyordu. "Sabah televizyona çıkan adamın adı yok, henüz yok, bir kaç saattir yaptığımız araştırmaya göre o adama Ölüm diye hitap ediliyor, belki adı budur veya bir lakaptır, Sadık Bayrak ile anlaşmasına göre bu baskın bir ay kadar sonra olacakmış ama Ölümün kardeşi olduğu iddia edilen, Thanatos Iron isimli şahıs dün sabah saatlerinde bir kadın tarafından öldürülmüş." derince bir nefes aldı, çünkü soluksuz konuşmuştu.
"onu öldüren kadın Maria Iron, ama televizyona çıkan resimdeki kadın resmiyette ölü görünen Aymira özkan isimli bir şahıs, yani Aymira isimli şahıs öldü gösteriliyor onun yerine Maria kimliği ile yaşamına devam ediyor, nedenini henüz bulamadık, araştırıyoruz. "
Tuğgeneral Dağlarbaşı, Binabşı Kaleme, "bu Maria dene kadınla Thanatos'un ne gibi bir ilişkisi var? " diye sordu .
Binbaşı hızla cevapladı."karısıymış." herkes şaşırdı, karısını nasıl delirttiyse artık? Zavallı kadın o caninin elinden neler çekmişti Allah bilir. Bu defa soru Korgeneral Demirciden geldi. "kadın hakkında daha fazla bilgi varmı?"
Binbaşı başını salladı. "kadın, Maria Iron kimliği ile Thanatos Iron'la bir evlilik gerçekleştirmiş, ve Selene isimli bir kız çocukları var, 7 yıllık bir evlilikleri var gibi görünüyor, muhtemelen devletin sistemlerine sızıp kafalarına göre değişiklikler yapıyorlar. T-ekiplerini görevden alıp yenilerini yerleştirdik. Tam emin olmamakla birlikte kadını Asil Tamar adlı bir şahsın kaçırdığını öğrendik. "
(T-ekiplerinin açılımı Teknoloji ekipleridir.)
Bir müddet çıt çıkmayınca Albay uzun süreli sessizliğini bozdu. "Asil Tamar kim?"
Binbaşı onuda cevapladı. "Asil Tamar, çok uzun süre Japonyada yaşamış hem Türk hem Japon vatandaşı biri, motor galerisi var, ayrıca ülkemizin takı ticareti sektöründe büyük rol oynayan İnci holdingin sahibi Nezaket Tamar'ın üvey oğlu, Aymira özkan ile Asil Tamar isimli şahsın arasında ne var yada birbirlerini nereden tanıyorlar veya gerçekten Aymira özkan'ı Asil Tamar mı kaçırdı bilmiyoruz, bunlar taze bilgi, yetkili kişiler ilgili konuyu hala araştırmakta."
Ben söz aldım, Korgeneral bana müsaade verince ayağa kalktım,
"Affınıza sığınırak bir öneride bulunmak istiyorum." dediğimde Korgeneral başıyla müsaade verdi. "bence Aymira özkan'ı bulup ifadesini alalım, Thanatos ile uzun bir süre aynı evin içinde yaşamış, üstelik Ölüm adlı şahıs onu istediğini söylemişti, mutlaka koruma altına alınmalı, ve elbette Asil Tamar da sorgulanmalı."
Tuğgeneral başını olumlu anlamda salladı. "Yüzbaşı haklı. " ben yüzbaşı değildim ki? Sorgular ifademi görünce Korgeneral tebessüm etti. "ona daha söylemediniz mi? Hay Allah, sürprizi bozdun Dağlarbaşı gördün mü?"
Albaya baktım heyecanla, uzun bir süredir çabalıyordum, Albay ise bana değil Korgenerale baktı. "aslında toplantıdan sonra söyleyecektim ama böylesi daha iyi oldu. " dediğinde etraftakiler beni tebrik etmeye başladı, Tuğgeneral bana baktı. "ee ne diyeyim yüzbaşı? Hayırlı olsun."
hazır oldaydım. "sağ olun" dedim, ve herkesin tebriğini kabul ettim,
Korgeneral boğazını temizleyince herkes sustu. "olay taze, biz kendi aramızda bir değerlendirme yapacağız, bir kaç saat kaybolun ortadan, hatta mümkünse ailenizle vakit geçirin, onları bir daha göremeyebilirsiniz. "
Tüm askerler buna alışıktı, biz zaten hep bu korkuyla yaşardık, sevincimiz kursağımızda kalırdı, kalırdı ki Asker olduğumuzu, diğer insanların üç günü varsa bizim bir günümüz olduğunu unutmayalım, hepimiz teker teker odadan çıktık.
Annem ve Yıldız İstanbuldaydı, anca telefonda arayıp haber verebilirdim, Ayça ise çok meşguldü arasamda açamazdı. Kısacası burada ailem yoktu, tim vardı bir tek, bende onlara çok sert davranıyordum, bu yüzden benden çekiniyorlardı çoğu zaman.
Askeriyeden çıkıp evime doğru yürürken aniden koluma sıkılan kurşunla sendeledim, neyseki bunu farketmiştim de ufak bir sıyrık olarak kalmıştı, motor jet gibi geçip gittiği için birşey yapamadım, zaten kamerada yoktu buralarda, ama bu yaraya bir hemişere lazımdı.
Kanayan kolumla hastaneye girince herkes bana bakmaya başladı, ben ve sakin kişiliğim genellikle çoğu insanı şaşırtırdı. Sanki koluma kurşun sıkmamışlar gibi rahat bir tavırla yürümem insanların garibine gidiyordu. Bir asker için çerez bile değildi bu yara.
Girişte danışmaya durumu söyleyince kırmızı alana yönlendirildim, sakin adımlarla oraya ilerledim, girer girmez gözlerim kızıl kahve saçları koyu yeşil gözleri aradı, buldum da, saçı başı dağılmıştı, etraf kalabalıktı, o da beni gördü, önce görmemezlikten geldi, sonra yaram dikkatini çekince serumunu çıkardığı hastayı alel acele yataktan kaldırıp yanıma koştu. "ne o marul? Görevin icap ettiği için fare deliğine mi girdin?"
Verecek pak bir cevabım yoktu. "kurşun sıyırdı. "
Kaşları havalanıp indi. "sokağın ortasında kurşun sıkmadılar herhalde, askeriyenin reviri yok mu?" sırıttım. "tam olarak öyle oldu, bende dedim ki elma kız büyümüş hemşire olmuş, şu kadarcık yaraya da bakar herhalde?" kaşları çatıktı ama yaralı olmayan kolumdan tutup beni yatağa doğru çekti, "senin dışarıda ne işin var ki?" gibi manasız bir soru sordu, "Yüzbaşı olduğumu öğrendim, annemlere ve time haber verecektim." diye geveledim.
Ters ters baktı. "çıkar üstünü. " yüzümde bir şaşkınlıkla karışık memnuniyet ifadesi belirdi. "ne oldu? Yüzbaşı olduğumu duyunca beni tavlamaya mı karar verdin?"
Göz devirdi. "yarana başka türlü bakamam, yoksa seni çıplak görmeye hevesli değilim!" bu sırada perdeyi çekti, bende kamuflajın gömleğini çıkardım, içimde birde uzun kollu vardı, çıkarırken kolum acıdığı için kısık sesle küfrettim, bana ölümcül bakışlar yollarken bile güzel görünüyordu.
Pansuman malzemelerini hazırlayınca bana döndü. Önce beni süzdü sonra boğazını temizledi, zaten al al olan yanakları kızardı, ama dik başlıydı her zaman ki gibi, "küfredersen yaranı deşerim! "
Eldivenini giydi pamuğa tentürdiyot döküp tam dibimde bitti, yara omzuma yakın yerdeydi iyice dibime girdi. "yüzünü bana dönersen bir kurşunda ben sıkarım! " diyerek beni nazik bir dille uyardıktan sonra pamuğu yarama bastırdı, canım acır sanıyordu ama pek bir şey hissetmezdim, asker olduğumu unutması trajikomik kaçıyordu.
Benden gık çıkmayınca pansuman yapmaya devam etti, bu sırada burnuma vuran lavanta kokusu beni mayıştırıyordu.
"dikiş lazım buna, dört dikiş. " dedi ve beni bir kumaşmışım gibi dikmek için iğne ipliği aldı eline, "acırsa söyle daha çok bastırayım. " demeyi ihmal etmedi, başımı sallayarak onaylayınca "la havle ve la kuvvete" dedi ve yaramı dikmeye başladı, eli öyle hafifti ki dokunuşları bir tüyü andıryordu.
En nihayetinde pansuman bitince bir bant aldı ve yanıma oturdu "onca kişiyle ilgileniyorum ama sen beni çok yordun. " diye söylendi, "kalp çarpıtısındandır o yorgunluk. " dediğimde bacağıma silleyi yedim. "pisliksin marul! " iltifatını alınca bana dönüp yara bandının koruma kağıdını çıkardı, bandı yapıştırırken perde şak diye açıldı!
Kendi içimde sakince panikledim. İkimizde perdeye dönünce tim ve Hakan ile karşılaştık, Hakan'ın kafasının üstünden dumanlar çıkıyordu resmen, tim ise çok daha başka bir şeye tekılmıştı, Esra'nın küçükken bir alışkanlığı vardı, yanıma oturunca bacağını benim bacağımın üzerine uzatırdı, Mehmet amcada ağzıma sıçradı, biz yine o pozisyondaydık ama şu ana kadar farkında değildik, Esra bandı yapıştırıp ayağa kalktı, bende aval aval baktım time.
Esra Başarandan
Kocaman bir hassüttüre ne dersiniz? Ben evet derim, ağabeyim ile gözgöze gelince naneyi yediğimi anladım, tam üstüme yürüken. "Hakan abi?" dedi birisi, ikimizde bunu söyleyen kişiye döndük. "benim ya, Kemal Osman! " ağabeyimle beraber Kemale baktık, ben inanamayıp gözlerimi kırpıştırdım, ağabeyim "ne işin var lan senin burada?" diye sorunca Kemal cevap verdi, onurlu ve gururlu bir ses tonuyla, "Ben büyüdüm asker oldum Hakan ağabey, hemde Ertuğrul ağabey benim komutanım oldu," dedi, ardından heyecanla bana döndü. "kız Esra, küçüklük shipimdiniz, bir kaşık çatalı shiplerdim birde sizi. " ve kahkaha atmaya başladı, kimse gülmüyordu o yüzden sustu.
Ertuğrul üzerini giyinmiş ayağa kalkmıştı. "Hakan, gereksiz yere alev püskürtme kıza. " diye uyardı kafasının üzerinden dumanlar tüten kişiyi.
Ağabeyim üzerine atlayacakken zorla tuttum. Sesi dekendisi de kontrolden çıkmıştı. "lan ben kardeşime kızar mıyım it! Sana sinirliyim ben! Allahıma Kitabıma seni görünce elim kaşınıyor! Bilmem anlatabildim mi?!"
Ertuğrul sessizdi, "size de iyi günler. " dedi ve gitmeye yeltendi, ağabeyim onu yaralı kolundan yakalayınca içim 'cızlamadı' elimle oh işareti yaptım Ertuğrula, "Bıraksana Hakan, gideyim. " deyince yüzünün ortasına yumruğu yedi. "seni bir daha hastanenin önünde, yöresinde Esra'nın on kilometre ötesinde göreyim, dürer büker-!" bana döndü, masumca göz kırpıştırdım. "severim." diye tamamladı kendini.
Yanımda küfretmemesi ne hoş, öyle değil mi kızlar?
Ve bana dönüp kolumdan tutarak beni odasına doğru çekiştirdi, hani bana kızmamıştı?
Odasına girdiğimizde kapıyı sertçe kapattı, ben sedire o koltuğuna oturdu, kaşlarını çatmış bana dik dik bakıyordu. "Esra, başka hemşire yokmuydu?" kollarımı göğsümün üzerinde çaprazladım. "abartma ağabey, pansuman yaptım, bu benim görevim, ve evet yoktu, herkes doluydu, beni sal çünkü acil dolup taşıyor. "
Bana öyle bir öfkeyle baktı ki... Neredeyse benden nefret ettiğini sandım. "Sakın Esra! BİR GÜN KARŞIMA ÇIKIP ERTUĞRUL HAKKINDA BİR ŞEYLER ZIRVALAMA! SAKIN! ONUN ANNESİ BİZİM DOĞMAMIŞ KARDEŞİMİZİ ÖLDÜRDÜ!" diye sert bir uslupla uyarıldım.
Bazen insanlar kendilerini kontrol edemezdi öyle değil mi? Fakat darbe en sevdiğimden gelince kalbim çok daha büyük bir hızla kırılıyordu. Ve ben kalbimi kıran kimseyi affetmezdim. Dünyanın en önemli insanı kendimce bendim ve beni ben bile kıramazdım.
Gözlerim dolmaya başladığı an yaşları geri iterek öfkemi kuşandım. "BANA BAĞIRAMAZSIN HADSİZ!" diye bende ona bağırdım, yaptığının farkına yeni varıp endişeyle ayağa kalktı, "Esra, özür dilerim abicim, bir anlık sinirden oldu. " şok içinde baktım ona. "sinirden bana bağıramazsın! Bana sinirlenemezsin!" ağabeyimin çenesi seğerdi. "bende insanım Esra! bende sinirlenebilirim, bende hata yapabilirim, şımarma hemen!"
Şımarıklık? Ben mi şımarıktım?
Bir hışımla kapıyı açtım ve odadan dışarı çıktım, kapıyı çarparak kapatıp lavobo ya gittim, bir iki dakika oyalanıp kendimi sakinleştirdim ve sonra acile indim, gün boyu ağabeyimle görüşmedim, arada benimle konuşmak için bir bahane bulup yanıma gelsede yüz vermedim, ne kadar saçma salak bir sebepten bana sinirlenmişti, bu benim görevimdi ve hemşirelik yeminime göre insanları ayırmadan herkese yardım etmeliydim, hipokrat yemini etmişti o da, görevi icap ederse Ertuğrulu iyileştirmek zorundaydı, ama kişisel nefreti meslek hayatına yansıtmak yanlıştı, yoksa bende o haysiyetsizin kim olduğunu gayet iyi biliyordum ve unutmamıştım.
Akşam beş buçukta hastaneden çıkmış eve doğru yürürken Sümeyye aradı, gelen aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma yaklaştırdım, "alo?"
"ne yaptın kuşum, eve dönüyormusun yoksa yine nöbet mi kitlediler?" hafif kıkrdamama neden olmuştu bu soru, "eve geliyorum. " dediğimde heyecanlı sesi kulağıma ulaştı. "o zaman eve gidince hazırlan sana attığım konuma gel, Hilalin ikizinin evine gidiyoruz, bir kutlama varmış. "
"ben çok yorgunum gelemem. " diye nazlandım. "hem ülke bu haldeyken ne kutlaması?" diye sorguladım. Sümeyye değil Hilal cevapladı sorumu. "zaten iki saat anca dururuz, tebrik eder geliriz. " dedi olmaz diyecekken telefon yüzüme kapandı.
Telefonun mesajlar (SMS) kısmından bir ev adresi gönderildiğinde oflayıp eve gittim, üzerimi değiştirip makyajımdan kurtuldum, anlık bir kararla gitmeye karar verdim, dolabımı kurcalayıp ideal bir şeyler aradım
Makyaj masama oturup cildimi nemlendiridim göz altlarımı kapatıp sabitledim, yanak ve dudak tintinti ile ilgili yerleri renklendirdim, göz kalemi sürüp buğulu bir eyeliner çektim, kirpiklerimi kıvırıp maskara sürdüm, toz allığımla yanaklarımı istediğim kıvamda kızarıklığa getirince kalanı göz kapaklarıma geçtim, higliter sürüp fırçada kalanı ile göz pınarlarımı aydınlattım, saçlarımı geniş bir şekilde örüp sağ omzumdan aşağı sarkık bıraktım, makyajımı sabitledim ve çantamı alıp evden çıktım, on beş yirmi dakika kadar yürüyüp verilen konuma geldim.
Kapı ziline bastım, kapı açıldı içeriye girdim, yavaş yavaş merdivenleri tırmandım, dördüncü katta kapıda beni bekleyen Hilal ile karşılaştım, "hoş geldiin! " dedi sevecen bir tavırla, zoraki gülümsedim. "hoş buldum. "
Ayakkabımı çıkarıp içeriye girince dumura uğradım, bunlar Ertuğrulun timinden askerlerdi, hepsi salonda oturmuş pasta, limonata keyfi yapıyordu, şokla Hilale döndüm. "Hilal, sen şaka yapıyor olmalısın?" dedim ama Hilal herşeyden habersizdi tabii. "benim ikizim Metehan bir nevi yeni katıldı time, kimseyi tanımıyordum, onun komutanı olduğunu nereden bile bilirdim ki?" dertli bir nefes verip çıkışa yönelmiştimki Kemal,"ESRA GELMİŞ!" diye kükreyince herkes bana döndü, "geldiğim gibi geri gidiyorum! " derken ayakkabılarımı giymeye koyulmuştum, Hilal kolumdan tutup beni eve geri çekti ve kapıyı kapattı.
"çok ayıp Esra, bir yarım saat otur öyle git, benim hatırıma kal. " deyince oflayarak kabul ettim, "yalnızca on beş dakika." bendeki de mübarek bir şanstı, istemiyorum ya, burnumun dibinde bitecekti o otlar illaki!
Çantamı ve ceketimi vestiyere bırakıp Hilal ile beraber salona geçtim, dangalağın biri, "hoş geldin yenge! " diyince öfkeyle arakama döndüm, "yenge deme lütfen, ben nereden senin yengen oluyorum!?" bana aval aval baktı. "kusura bakma yenge. " deyince, "la havle ve la kuvvete! " dedim ve bir hışımla tekli koltuğa oturdum, "Bora biraz düz adamdır, sana saygısından yenge demiştir hemşire hanım, sinirlenmeyin. " diyen Gülsüme öylece bakıp sonra önüme döndüm.
Hilal banada pasta getirdi, "pastayı ben yaptım. " deyince hafif tebessümle tabağı aldım, limonatamı da yanımdaki sehpaya koydum, pastadan bir dilim ağzıma atıp yuttum. "eline sağlık çok güzel olmuş." dedim Hilale hitaben, o da bana "afiyet olsun. " dedi ve ekledi
"Biz tanıştık ama sen tanışmadın onlarla, bak şu sana yenge diye kişi Bora, yanındaki sakallı Fatih, onun yanındaki Kemal Osman, karşı koltukta ki ikizim Metehan, onun yanındaki Kafkas dağı Selçuk, Sümeyyenin yenındaki Şeyma, şu tekli koltuktakide Gülsüm ve yüzbaşı'nı zaten tanıyorsun. "
Hepsine hitaben "memnun oldum bende Esra. " deyince Selçuk ve Komutan bozuntusu hariç herkes "memnun olduk biz seni tanıyorduk zaten. " gibi cümleler kurdu, gülümseyerek başımı salladım, Kemal anlatmıştı muhtemelen, o bücürün boyu hiç uzamazken şimdi dağ ayısı gibi bir şeye dönüşmüştü. Yerden bitme Kemal Osman asker oldu deseler asla inanmazdım.
Şeyma bana baktı, "ee hiç konuşmuyorsun, bu gün zarada indirim vardı, sağ olsun komutanım bizi saldı da çarşıya bende gittim, ama bir kalabalık bir kalabalık, İstanbulu aratmadı vallahi! "
Kaçırdığım o indirimlerini ACISI hala yüreğimde kor bir alev gibiydi. "bu gün çok yoğundu hastane, imkanım olsa bende giderdim. "
Şeyma tabağını sehpaya bırakıp heyecanlı bir çocuk gibi ellerini çırptı, "başka zaman benimle bir alışveriş sözün olsun o zaman! "
Onu kırmamak adına "tamam. " dedim ve pastamdan bir çatal daha aldım, o sırada Hilal ayaklandı, "pastanın üzerine çilek koyacaktım ama unutmuşum, ziyan olmasın, çok zor buldum çilekleri, getireyimde yiyin. " diyerek mutfağa gitti, çilek pek sevmezdim, elmayı çok severdim, kırmızı olanından ve ince kabuklu olması da elzemdi tabii, ama çileğin pabucu da dama değildi, şekere batırıp yerdim onuda.
Çok geçmeden Hilal herkesin önüne küçük tabaklarla çilek koydu, benim önünede koyduğunda tam yemeyeceğimi söylerken Ertuğrul araya girdi. "çileği şekersiz yiyemez o"
Buna sosyal medya tabi ile bombastic side eye derdim ben yani cidden! Sen nereden biliyorsun bunu dingil herif? Herkesin bakışları aramızda mekik dokudu, ben bir şey söylemeden ayağa kalkıp mutfağa gittim, kimseye zahmet vermemek için kendim şekerimi kendi alırdım, arkamda bir nefes hissedince hızlıca arakama döndüm ve dönmez olaydım, Ertuğrulla burun burunaydım!
O hemen geriye çekildi, "aslında mutfağa gelmen için öyle söyledim. " derken ilk bulduğu yalanı atmış gibi bir tavrı vardı.
Ellerimi göğüsümün önünde çaprazladım, "bende bana dair her şeyi bunca yıl aklında tuttuğunu sanmıştım. " dedim açık sözlülükle "öyle zaten. " dedi umursamazca.
"niye mutfağa gelmemi istedin?" hemen def olup gitmek istiyordum, "konuşmamamız gerek önemli bir konu var. " aksiliğim üzerimdeydi ve onunla aynı havayı solumak bile azap gibiydi. "onu anladık, sadede gel!"
Bus dolabına yaslanıp bıkkın bir nefes üfledi. "seni askeriyeye götürmek zorundayım, sokağa çıkma yasağı boyunca orada kalacaksın. "
Kendime bir an için engel olamadım. "ha?" şaşırmamak elde değildi! "dalga mı geçiyorsun? Neden gelecekmişim?!" diye yükseldim, tekrardan burun buruna gelecek kadar yaklaştı. Tamam belki bir adımlık mesafeye kadar geldi.
"uzatma işte, Albayın emri bu yönde. "
Tek kaşımı kaldırdım, "Albayın kim oluyorda hayatım hakkında kararlar veriyor? Böyle saçma bir şeyi asla yapmam!"
Bir şey söyleyecek gibi oldu ama yuttu. "Albay seni çay partisi yapmak için askeriyeye davet etmiyor! Devlet meselesi. "
Cümlesi bittiği gibi bağırdım. "ben sıradan bir hemşireyim!"
Ve ben daha cümlemi tamamlayamadan o da konuştu. "bok sıradan bir hemşiresin! Ağzı burnu yamuk Oğuzla aynı sülaleden olan kimse normal değil!"
Kaşlarım çatıldı. "ne zırvalıyorsun sen be? Oğuzu nereden tanıyorsun?"
Çenesi seğerdi, "sana daha fazla maruzat veremem, ağabeyinde orada olacak, emin ol. "
Yüzümde memnuniyetsiz bir ifade oluştu. "sana güveneceğime -" eliyle ağzımı kapattı. "sakın devamını getirme! Askeriyeye gideceğiz, yirmi dakikaya çıkacağız. "
Bu partidir, kutlamadır Ertuğrul'un oyunuydu, kızları kandırmış beni de buraya sürüklemişti, elini bir hışımla ittim, kabul etmiyordum, açık sözlü oldum. "n*h gelirim!" bana bir şey demeden mutfaktan çıkıp gitti, bende arkasından odaya gittim, herkes bize bakıyordu, yerime geçip sinirle pastamı yedim, bedavaydı hayır diyemezdim, bitince hemen yerimden kalktım, Ertuğrul kamuflajı içindeydi, başına bir maske geçirdi, elinde bir tane daha varken dibimde bitti.
"Ne yapıyorsun?" demeye kalmadan maskeyi başımdan geçirdi, tüm yüzüm kapalıydı yalnızca dudaklarım ve gözleri açıktaydı, çıkarmak için yeltenince ellerimi avuç içlerine hapsedip geri indirdi. "orada çıkarırsın. " başımdan çıkarmaya çalıştım, elimi bırakmayınca bağırdım. "yaaaa! Ben bununla nefes alamıyorum! Daralıyorum! Bunalıyorum! Takmayacağım bunu! Seninle de gelmeyeceğim!"
Dünya'm aniden tersine döndü, hayır Ertuğrul beni sırt çantası gibi koluna takmıştı! "indir beni dingil!" desem de odadan öylece çıktık, kızlar peşimizden gelip Ertuğrulu durdurmaya çalışırken Metehan'ın sesini duydum. "Arap karı! Bırak komutanımı görevini yapıyor!" o Sümeyye ye Arap karı mı demişti? Kesinlikle başı beladaydı.
Yanılmadığımı şak diye bütün evde yankılanan tokattan anladım. "sen kendini kemalist san! Nerede görülmüş atamızın kadınları kısıtladığı? Ben yallah denize diyormuyum? Allahtan kork! Eve geldiğimden beri Gülsüme de banada demediğini bırakmadın! Ben Allahın emirini yerine getiriyorum! Ve mensup olduğum din Arap dini değil tüm dünyanın dinidir! İnan senin bu sığ görüşün dağda ki ayıda yoktur!"
Sümeyyeyi destekleyenler el kaldırsın desem bence tüm Türkiye iki elini birden kaldrırıdı.
Ertuğrul vestiyerdeki ceketimi ve çantamı alıp kapıdan çıktı, elbette boş durmuyor kucağından inmek için debeleniyordum," seni polise şikayet edeceğim!" dediğimde beni sırtından indirip normal bir şekilde kucağına aldı. "ben istemeden zeminle buluşamazsın. " başına silleyi indiridim, Sümeyyenin konuşması Müslüman damarlarımı kabartmıştı, e hafızlık hocasıydı, o demeyecektide kim diyecekti?
"Allah isterse seni zemin yapar bende üstünde tepinirim!"
Bana kocaman olmuş gözlerle baktı. "sus Esra, çok edepsiz olmuşsun sen!"
Hemen "sapık düşünceli olan sensin! " dedim sitemle, evden çıkmış postallarını giymişti, indirmiyordu köpek, kucağıma ayakkabılarım dahil herşeyi bırakınca merdivenlerden inmeye başladık, merdivenlerden yuvarlanmak istemediğim için sakin kalmayı tercih ettim, kapıyı açıp dışarıya çıktığımızda beyaz bir arabaya yöbeldik, kilidini açıp beni içeriye bırakmaya çalıştı, koltuğa oturduğum gibi kalkıp kaçmaya çalışınca yine kucağına aldı
"sen ele avuca sığmazsın! " diye söylenerek şoför koltuğuna kucağında benimle oturdu, "ne yapıyorsun eşek herif?!" diye bağırdığımda Kemal'in diğer kapıyı kapattığını gördüm, arabanın kapıları kilitleyip beni yan koltuğa fırlattı.
Totom acımıştı! "giy ayakkabını. " demeyi ihmal etmedi. "sağol ya! Sen demesen aklımın ucundan geçmezdi!" sinirli sinirli botlarımı ve ceketimi giyindim, "dilin pabuç kadar olmuş. " dedi sitemle, "sana az bile yapıyorum Allahın marulu!"
Gaza daha çok basınca geriye yapıştım, "bir daha bana marul dersen sana haddini bildiririm. " tek kaşımı kaldırıp ona döndüm. "hadi ya! Bildirsene haddimi! Sıkıyorsa bildir!"
Vites değiştirip yavaşladı, bir kavşaktan döndük, "beni zorla kaçırıyorsun şu anda!" burun kemerini sıktı, sonra yeniden direksiyonu kavradı. "sanki kaçrırp nikahıma alacağım, te Allahım ya rabbim ya resulallahım!"
Telefonumu alıp ağabeyimi aradım ama telefonu kapalı görünüyordu, Ertuğrul hala yola bakarken "telefonunu kapattırdılar muhtemelen, askeriyede telefon kullanmak çoğu kişiye yasak." dedi.
"sana asla güvenmiyorum. " omuz silkti, "bana uzunca bir süre güvenmek zorundasın hemşire hanım. "
Çıtımı çıkarmadım ve en nihayetinde askeriyedeydik, kapıda ki zebani efe beni görünce öfkeye bürünecekti ki Ertuğrulu görünce hemen hazır ola geçti, kapıyı ardına kadar açtı, kararlı adımlarım Ertuğrulu takip ederken insanların üzerimde gedirdikleri harelerine aldırış etmedim. Albayın odasının önündeydik, kapı tıklatıldı ama ben içeriye bodoslama daladım, "ne oluyor?" diye yükseldi Albay sinirle.
"bana derhal bir açıklama yapacaksınız Turan Albay! Askeriniz beni zorla buraya getirdi ve sizin emriniz olduğunu söyledi!"
Turan Albay hala sinirliydi ama sesi ılımlıydı. "geç otur. "
"ağabeyim nerede?" Turan Albay sinirle bana baktı, sesindeki ılımlılık hala devam ediyordu. "ağabey falan yok, otur konuşacağız hemşire hanım, sonra görürsün kıymetli ağabeyini. "
Masaya yumruğumu vurdum. "ya ağabeyim ya hiç!" ondan aşka kimsem yoktu ve onu canım pahasına korurdum.
Anlaşılan beraberce birbirimizin burnundan getirecektik.
Helööö ben geldiiimmm
Canınız yazarınız💅
Yazım hatalarım vardır illaki Affola🙏
Şunu özellikle belirteyim kurguda adı bahsi geçen her şey benim hayal ürünüm hiç bir gerçekliği yansıtmaz
Turan Albay kim acep?
Hakom nerelerde acaba🤧
Esra alev ateş hatunum kök söktürecek herkese🎀🤝
Bu arada Sümeyye'ye hak veriyormusınuz? Ben sonuna kadar veriyorum 💋
Köydeyim internetten uzakta ilkel bir yaşama mahkum edildim siz beni affedebilenziii? 😭🤧🙏
Hepinizi çoooookkkk sevenzi oy ve yorumlarınız veni motive diyor 💋🎀
